Sana bundan sonra buradan yazacağım ara ara. Ve sana buradan yazdıklarımda en küçük bir beklenti ve heves olmadan olacağım. Sadece anlatmak niyetinde değilim tabi. Daha çok paylaşmak ve birazda beni anlatırken aslında biraz da seni anlamak amacındayım. Her ne kadar sen bana cevap vermeyecek olsan da ki tabi bu sadece bir tahminden ibaret, ben sana yazdıklarımla en azından sana anlatabilmiş seninle paylaşabilmiş olmanın verdiği bakış açısında kendimi sana belki biraz daha anlayışlı bulacağım. Ne ne kadar olur ya da nasıl olur emin değilim. Aslında bilmiyorum...
Bildiğim tek şey yapılacak çok fazla şeyin olmadığı ve kendimi ifade etmenin en iyi yolu olduğudur. Yazmayı seviyorum bilirsin. Her ne kadar bu daha çok şiir şeklinde olsa da yazmak, kelimelerin benimle birlikte dans etmesi ve asla yalan söylememesidir..
Şimdi konuşmaya nereden başlasam derdinde de değilim aslına bakarsan. Ben burdayım ve sen bunu biliyorsun. Klavyenin önünde durmuş, karşımda duvardan söktüğüm resimlerinin kaldırdığı boya izleri varken aslında seni kaldırıp bir kenara koymadığım var aklımda. Zaman zaman sorduğum soru, sonunda seni kaldırıp bir kenara koymam gerekiyor mu şeklinde beliriyor ve ben bunun cevabını biliyorum. Sen benim hayatımın içinde, şu zamana kadar yer etmiş en önemli zaman dilimi, en önemli olay, en önemli duygu yumağısın, bu kesin. Belirsiz olan şeyler var evet ve ben bu belirsizleri seninle birlikte yaşadım. Seninle birlikte korktum, seninle birlikte kaçtım. Evet daha çok isteyen, hadi diyen bendim ama sanırım bunun da sebebi sanırım içten içe yaşadığım açlığımdı. Evet çok istiyordum aşkı yaşamayı ve sonrasını. Yine de istiyorum ama artık çok daha başka halde.
Farkına vardıklarımın yanında aslında kabullendiklerim de var. Senin benimle olmayı gerçekten istemediğin, en azından bunun için gerekeni yapmayı seçmediğin de bunlardan biri mesela. Bunun için seni suçlamıyorum. Ki kendine göre pek çok haklı sebebin var. Pek çoğunda sebeb benim galiba. Galiba diyorum, ki aslında bundan da çok fazla emin değilim. Senin iç dünyanda olup biten karmaşayı anladığımı düşündüm hep ama anlamak yetmiyor bilmek ve belki yaşamak da gerekiyor değil mi? ?
Seninle birlikte o karmaşanın içinde olabilmeyi, o karmaşayı çözmek için birşeyler yaparken, belki de karmaşaya dahil olmayı da isterdim. Karmaşık olan hayatın değil. Duyguların ve beyninde kopan fırtınalar farkındayım. Senden istediğim, aklının bir yerinde, benden kalanları toparlayıp ayrı bir yere koyman. Ki, bu şekilde sen de en azından başka bakıp, savaş vermek yerine sadece izmeyi seçebilirsin belki. İzlemek bize ne kazandırır tam bilmiyorum. Tek bildiğim şey bu zamana kadar yaptıklarımızın bize pek bir şey katmadığı.
Neyse.
Daha henüz giriş olan bu yazılışlardan daha yazmaya yeni başlamışken sıkılmanı istemem doğrusu. Bu yüzden sözü şimdilik burada bitirsem iyi olacak gibi.
Sen şimdi uykundasın galiba. Ben de akşam uyudum aslında uyuyakalmışım ve 11 gibi uyandıktan sonra şu an ayaktayım işte. Sabah mesai var ve aslında senden sonra iyice sıradanlaşan, sıkıcılığına bir de hepten yalnızlık eklenen günlük yaşamıma devam etmek çok zor olmuyor. Değişkenliği senden sonra bittiği için, artık ezberlenmiş kelimelerle konuşuyor, ezberlenmiş adımlarla gidip geliyorum evden işe ve işten eve....
Az evvel izlediğim filmden sonra, şu yazdıklarımın beni biraz daha iyi hissettirdiğini fark ettim. Adı; Şehrin adamı filmin. Hoş, basit ama sıkmayan bir günlük yaşam filmiydi.
Neyse. Hadi bakalım sevgili yazı ve onu okuyan kişi. Şimdilik burada kalalım. Bakalım yarının ilk kelimesi ve sonrasındaki hikayesi ne olacak....
Hatırlıyor musun ?
Aradan geçen onca zamandan sonra merhaba deme hevesini hala alabildiğine koruyor olmak nasıl bir his bilir misin? Zamansız gelmiş pek çok haber gibi ansızın çıkıveren bir müjdem olurdu senden gelecek sıcacık bir selam. Bir merak ediş olsaydı, bir endişe duyulsaydı senden yana ve bunu göstermeye biraz cesaret biraz da vefa hani. Ama işte onlarda olmadı bu terk edişin ertesinde.
Şimdi nerede kaldığını bilmediğim ve aslında çok fazla da umursamadığım hayat akışımın aslında hiç değişmeden yine sana doğru aktığını fark ettim geçen gün. Sıcak bir yaz günü yaşanmakta şu aralar hemen her gün ya işte onlardan birinde, oturmuşken bir ağacın gölgesinde usulca yanıma gelen bir kuşun ürkek ama bir o kadar meraklı bakışında ‘hani beni anlasa da konuşabilsek şu yalnızla’ der gibi bir hal vardı inanır mısın! Bir süre göz göze kaldıktan sonra ona doğru yönümü döndüğüm anda bir anda kanatlanıp uçuverdiği andı seni anışım. Uçup giderken ardından bakışımdı sen giderken ellerimden için için yanışım.
Ne anlatacaktım ki ben sana. Durduğun bir andan sonra adım atmak için biraz daha az heveslidir insan hani, işte benimkisi de öyle bir hal şimdi.
Hani yan yana durduğumuz ilk anı hatırlıyor musun? Adam akıllı yan yana durduğumuz hani! Omuzlarımızın değdiği ara sıra göz göze geldiğimiz anlarda nefeslerimizin birbirini yaktığı anı. İçte heyecan, eller titrek, ve gözlerde hep bir ürkeklikle geçen birkaç saat. Neler konuşuldu hemen hiç hatırlamıyorum bak. Ben o anda ne konuştuğumu bile tam bilmiyordum zaten. Zangır zangır titreyen bedenimin halini belli etmemek için ikide bir sağa sola dönüp etrafı süzüşüm geliyor aklıma.
İnsanların yan yana geldiği anda, hani birbirlerini hiç tanımıyorlar olsa bile ne diye bu kadar çekingen kaldıklarını, ne diye kendilerini sakladıklarını bir türlü anlayamadım biliyor musun. Olduğunca davranmak kolayıma geldi belki. Belki de heveslerimi saklamaktan çekinmedim. Tam bilmiyorum aslında. Sadece o an o kadar telaştayken bile sanırım sen beni yine de çok hoyrat bulmuştun. Daha adam gibi ne elini tutmuştum, ne de sıcaklığını bedenime çekecek kadar yanına sokulmuştum sen uzağıma gittiğin anda. Gözlerinde gördüğüm korku değildi ama bir garip heyecan ve sanırım kararsız bir bakış vardı karşında duran insana. Şimdi düşününce aslında biz o an da sadece konuşuyorduk ve yine aslında sadece bir merhabaydık değil mi!
Fotoğraflar yalan söyler derler. Gösterdiği şey sadece bir yüzüdür o anın ki bu yüzden, orda olan, çok zaman kandırır, yanıltırmış insanı. Bakışlar ne oluyor bu durumda? Düşününce sadece bir yanımızın resmini çekmiş olmuyor muyuz o durumda? Biri birini almış karşısına gördüğünce ve duyduğunca anlamaya çalışıyorken işin sonu aslında yaşamak değil mi? Şimdi buradan yazması kolay evet biliyorum. Hani ne olursa olsun yaptığımız normaldi de, ne bileyim sanki o anlarda bile sadece hayatın tadını almayı seçseymişiz de, ürkekliğimizin bize zorlu dakikalar yaşatması yerine, son trene geç kalmış edasıyla koşa koşa gelseymişiz birbirimize. Şimdilerde sensizliği yaşamaktayım ya işte bu gün o günkü susarak geçmiş zamanları yitirilmiş hissettiriyor bana. Ve işte bak buna da; Neyse…
The holiday diye bir film izledim geçenlerde. Tatil demek sanırım türkçesi. İki farklı kadın ve aslında dört farklı kişinin yollarının buluştuğu kıtalar arası bir aşk hikayesiydi. Sabah beri anlattığım kendini bırakıvermek olayının tas tamam gerçekleştiği bir yaşanmışlık vardı ki nasıl gıpta ettim bilemezsin. Ne kadar kolay bak dedim içimden. İlle de tutup kendini, önce iyice tanıyayım demeden de aşk yaşanabiliyor aslında aşık olunabiliyormuş dedim kendi kendime. Eh tabi beni en çok etkileyen tarafı da mutlu sonla bitmesi oldu beklide. Özellikle bu aralar mutlu sonla bitmeyen filmleri hiç sevmez oldum. Sanırım ben karamsarlığı senden sonra iyice kendime kondurdum…
Bak gördün mü. Tebessüm var şu an yanaklarımda. Dur acele etme anlatacağım. Sabret az da, şu anın keyfini çıkarayım biraz, sen nasılsa birazdan hüzünlendirirsin beni yine. Ne diyordum? Heh! Ellerin geldi aklıma. Tebessüm edişim de, onları tutmak için yaptığım onca dalavereyeydi tabi. Ya hu neden bu kadar zor tutmak kadınların ellerini? E tabi her hangi biri gibi değil tutuşumuz ondan mı sadece? Yoksa, her an bir terslik çıkıp da, ne yapıyorsun diyiverecek olma ihtimali mi, karar veremedim kendimce. Başkaları ne hissediyordur bilemem ama ben, sana doğru her uzanmak isteyişimde, bir anda en kral senarist olup bütün olasılıkları saniyeler içinde gözümde canlandırmayı öğrendim biliyor musun! Aklımdan geçenlerin uc uca sıralandığı flim şeridi hızla akarken, bulduğum en uygun bahane –dur falına bakayım olmuştu da, ben bile kendime yuh dedim, hani, hele ki faldan da hiç anlamadığımı düşününce. Ne vardı kolay olsaydı tutmak ellerini de, bunca bekleyişe gerek kalmadan, kavrayıp sımsıkı tutabilseydim doyunca. Çok kolay olunca değeri kalmazdı deme bana. Tamam, anlıyorum seni ama şu an sensiz olan benim, şu an yokluğunu yaşayan ve yanında kaldığım anda, neden daha fazla sana doyacak zaman bulamadım diye hayıflanan, sessiz ve durgun geçmiş dakikaları bile şimdilerde bin bir özlemle arayan benim. Sakın kolayı kıymetsiz kalırdı bana deme ne olur. Ki! Ellerini tutmuş olmak, o anda en büyük hediyeydi bana. Bak görüyorsun işte. Şu an da o zamankinden belki bin kere daha fazla istiyorum tutmayı ama onları vermiyorsun bana. Ve bu aşkın tek taraflı olmadığını ama yine de benden ırak kaldığını düşününce daha bir gidiyor zoruma…
Neyse…
Bu akşam, karanlık henüz çökmeden evvel, sokağın başında biri, ellerinde çiçekler olduğu halde yürürken evine bir garip oldu içim. Ve ben, sana doğru gelemediğim her akşam için kendime ettiğim sitemle, gecemi yaşamaya çekiliyorum şu an. Kelimelerin yerini alacak hayallerin beni sarması yakındır. Gözlerimin önünden akacak senli günlerin gösterisi bir kere daha başlayacak birazdan. Sen başrolü alacaksın yine ve ben ne jön olacağım ne ikinci planda kalacağım. Sen, alabildiğine güzelliğinle beni yine, onca aşık etmişliğinin üstüne, bir kere daha aşık edeceksin ve ben, gözlerimde akan o filmde bile, mutlu sonun olmadığını bilerek, her şeye rağmen rolümü hakkıyla oynayacağım…
Sana ulaşamadığım zamanları sevmiyorum. Sana sesimi duyuramadığım anları sevmiyorum. Uzak bir diyara çıkılmış yolculuk gibi nereye gittiğini bilmediğin havasında olmayı sevmiyorum. Ara sıra görünüp kaybolan seraplar gibi ya da denizin üstünde bir akşam üstü ışıldayıveren ama aslında sahte, aslında yalan olduğunu bildiğin yakamozlar gibi görünenleri ve o anda bende uyandırdığı garip ve telaşlı hisleri sevmiyorum.
Dünyanın en kötü insanıymışım gibi davranmanı sevmiyorum. Yaptığım her şeyde aslında sen olduğunu bildiğin halde bütün hepsinin senin dışında, seninle bağlantısını kuramıyor havasında olduğunu göstermeye çalışmanı sevmiyorum. Adımın her halini, her zamanını ve her şeklini kafanda pek çok kere sağa sola kazıdığını düşünürken ben, senin orada tam aksi halde uçarı hallerde olmanı, yok saymanı, değersiz davranmanı sevmiyorum.
Daha demin gözlerimin seni aradığı, daha demin kulağımda sesinin çınladığı, daha demin adının sayıkladığını yer burasıyken yani benimle olan şu an iken ve bütün bunlar hep istenilen, başkalarının özlemle beklediği ama maalesef senin kaçtığın aşkla iken varlığından şikayetçi olmanı sevmiyorum. Hele hele ki bütün bunları içinde ben varken yapmanı hiç sevmiyorum.
Eh bütün bunların üstüne sen '' hayır içimde sen yoksun'' diyeceksin; biliyorum......
Bu akşam biraz daha yalnız ve bayağı bir yorgun hissediyorum kendimi. Son zamanlarda sık sık yaptığım film seyretme alışkanlığımı yine tekrarladım. Bu kez, benim de içinde olduğumu hissettiğim bir filmdi. Adı da ‘’Ayrılık’’ Eh baya bir yakışmış öyle değil mi. Kendime uygun film seçmeyi iyi bilirim. Az buçuk ağlamaklı halin dışında, histen çok hatırlattıklarıyla iyi bir tekrar oldu bu film, Yani aşk ve acının ne kadar iyi bir ikili olduğunu bir kere daha görme açısından. Ya da ben yine kendimi hem de tatlı tatlı kandırdım. Olsun, hem zaten ben buna da alıştım…
Neyse!
Hayatımın pek çok döneminde yarım bıraktığım bir şeyler olmuştur mutlaka. Bazen korktuğum ve bazense yeterince değerli bulmadığım için uzaklaştığım olmuştur güzel şeylerden ve belki değerli olanlardan bile; bilmiyorum...
Aklıma gelenlerin hemen hepsi aslında çok çok önemli şeyler değilse de, yarım bıraktığım şeylerin oluşu, yarım bırakanları anlamamı biraz daha kolaylaştırıyor sanırım. Ha! Bak anlıyorum dedim. Sakın bunu anlayışla karşılamakla bir tutmasın kimse. Eh insan sorunun ne olduğunu anlayabilir, en azından neden yaptıklarını ya da neden ortaya çıktığını ama tıpkı şu sahne karşısında benim yaptığım gibi anladıkları o şeyleri anlayışla karşılamak çok daha başka bir şey. Ama galiba nasıl tepki verildiğine bakacak olursak ki bunun da yollarını çok evvelden ayırmış iki farklı insan dünyası için pek bir önemi de kalmamış oluyor değil mi?
İşte! Tam bu kelimelerin yazıldığı anda, dudağın ucuna geliveren, o ölümcül, o belki de sorulması en gerekli ama sormaya korkulan, alınacak cevaptan çok yansıma için endişe edilen sorunun, aynı dudakların ucunda takılıp kalıverdiği, adeta, dokunmak üzre olduğun elmasa ellerinin uzanışının yetmediği anı canlandırıveriyor gözlerin önünde. Ve sonrasında gözlerin kapanıp, içe çekilen derin soluğun usul usul verilişinden sonra içinde hissedilen boşluğun soğuğuyla titreme hissi ile kendimize gelişimiz oluyor değil mi? Oysa ne kadar basit bir soruydu. Hem sorması hem cevabı. Sadece kalbine bakman yeterdi. Ben ezberledim hem soruyu hem cevabı ama o taraftan kimse benden cevap istemedi.
Neyse ve peki........
Sen! Hayatında kaç kere mutlu olacağından, gülüp eğleneceğinden emin olarak bir güne başladın? Sabahın olduğu anı doyasıya içine çekerek ama aynı sabahın her saniyesinde içinde kıpır kıpır kaynayan o garip duygu yumağıyla yavru bir kedi edasıyla kaç kere halında yuvarlandın? Pek çok kere deriz her zaman ve eminizdir ilk başta ve hatta yanağımızda bir de tebessüm vardır bunu söylerken. Sonra. Düşünürüz. Bu soru bu kadar kolay mıydı? Sanki bu soruda başka bir şey soruluyordu.
Şimdi! Bir düşünelim önce. Mutlu olacağından emin olmanın bir anlamı var bu kesin. Ve sonra gülüp eğlenmek konusundaysa bir güven meselesini anlatıyor olmalı. E peki kedi gibi halıda yuvarlanma hissi de ne ola ki? Sahi! Bunu kaçımız ve ne zaman yaşadık hatırlıyor muyuz? Ben sadece bir keresini hatırlıyorum. Sadece bir keresini ki onda da çayırda çimende, sokakta caddede, kalabalığın içinde ve ıssız bir sığıntıda doyasıya yuvarladım kendimi ve içimdeki yumağı ve tabi onun sebebiyle birlikte.
Umarım şu satırları okuyanın da hatırladığı bir tane vardır. Ki onlar bir ömürden geriye kalan en büyük kardır.......
Artık çok geç…….
Sabah oldu. Güneş ısıtıp insanı kendine getirdi. Ve şimdi çok daha net görünmekte, uzaklardaki maviliğin tertemiz bir göl yerine, kıraç toprağın dikenli çalıları olduğu.
Bazen, delicesine bağrışırdık hani. Ağzımızdan ne çıktığını bilmediğimiz anlar oldu evet. Çok sık olmasa da oldu işte. Onca gergin zamandan sonra; onca gergin zamanlarda edilmiş sözlerden sonra bile dile gelmemişti o son söz. Her zaman bildik içten içe. Sevgidendi, sezdik söyletmeden. İtiraflara ihtiyaç duymadık, özürlerle ayakta durmadık. Sadece bildik. Sadece aslında emindik. Ama işte; Artık çok geç…
Anlatmak istediğim şeyler vardı. Dilime gelmesi gereken, sana söylemeyi istiyor olmam gereken şeyler vardı. Dilimin dönmediği an çok nadir olur bilirsin. Her daim kelimeler vardır bende. Cebimden çıkarır, yine de söylerim bir şeyler hep, bilirsin. Şimdi, ne cebimdekiler, ne de dilimin altında sakladıklarım yetmiyor şu anı, şu durumu ya da şu denmeyecek kadar tanımsız olanı. Ne oldu sahi bize? Ya da ne oldu bu hayata, bu dünyaya, söyle yoksa durduk mu? Bir çeşit hastalık mı bu? Ya da ölüm mü vurdu yürekteki hislere. Kaybolup gittiler de farkına mı varmadık. Söylesene Allah aşkına, nerede benim kelimelerim. Tam şu an da sana isyan dolu bir şeyler yazmalıydım. Şu anda sana aşkı haykırırken, yer yüzündeki en cesur korkak olmalıydım. Gözümün karalığı senin haricindekilere olmalıydı da senin eteğinde kuzu kalmalıydım. Ne o, yoksa yine o söz mü var dudağında? Söyle çekinme hadi. Tarzını da kendin seç Ne demiştin en son? Evet, hatırladım; Artık çok geç….
Hep hazırdım bir tebessüme. Aniden çıkıp, yüzünde alabildiğince şirinliğinle ve bir o kadar da acar, hani atak, yürü gidiyoruz, havasında olurdun ya, hastaydım o haline. Her seferinde, dünyanın en kederli insanı olsam bile, tebessüm, en fazla iki saniye içinde buluverirdi yüzümü ve ta kalbimin içinden yansırdı gözlerime. Gözlerimin o halini bildiğini biliyorum bak. Ki, ben o haldeyken, senin onlara bakışınsa bir başka harikalar ülkesine açılan kapıydı da, bu zamana kadar dememiştim sana. Ayna gibiydi işte. Bakarken tebessüm varsa gördüğünde aynı oluyor ya, sanırım sen aynaydın ruhuma. Gözlerini kırpmadığın anları bilirim. Alabildiğine derine indiğinde sen, ben bilsen nasıl sevinirdim. İşte o anlar sadece bana aitti. Ki o hali benden başka gören yoktu. Bilen yoktu ve hisseden de sadece bendim, hem de doyasıya, hem de kıskançlığımın en zirvesiyle ve bir o kadar bencilliğimle gurur duyarak, sadece bana ait anların en yüce tepesiydi. Hafif rüzgarlıydı orası. Tatlı tatlı teninden bana doğru eserdi. Kokunu duyardım. Kanatlanıp uçardım da sen bilmezdin. Sen benim kanatlanmış halimi, ne yazık ki gözünün önündeyken bile, sahte sanırdın, görmezdin. Bir türlü inandıramadım seni değil mi? Ne zaman dalıversen o tatlı rüyaya, ansızın sıçrayıp havaya, şüpheli gözlerle süzerdin. Değildim oysa yalan. Değildim hiçbir anında sahte. Bak işte şimdi geldik ya yine bu bahse, ama biliyorum; Artık çok geç….
Akşam da sendin. Gün boyu sendin. Öğle arasında sigara böreği, sonrasında patlıcan, musakka ve biraz da pilav, sonrası demli bir bardak çay. Gecenin geldiğini haber edendin. Ayrılık saatini asırlar evvelden bilen ve en kötüsü de, bunu her seferinde, sanki hiç üzülmüyormuş gibi söyleyendin. Gitmek istemediğin anları bilirim. Aslında herhangi bir akşamın, herhangi bir vedasında, kalmak istemediğin olmadı biliyorum. Ama yol vardı. Yol sokağın ardındaki başka bir odaydı. Ve dahi kurallarımız vardı. Hiç kimse bir şey demese, bizi onlar ayrı koyardı. Elini tutmaktan ötesini düşlemediğim zamanlarımsın sen. Gözlerine bakmaktan aldığım keyif hangi tür uyuşturucuda vardır acep bilir misin? Ki ben, yarından tezi yok, senin olduğum kadar ona müptela olacağım. Hadi söyle, senin gitmediğin günlerin vereceği tadı nasıl bir sihir verir bana, nasıl bir oyun oynasam, bir kerelik senli günün sonunu görmenin huzurunu tattırır bana. Söyle ne olur. Şimdi, sana çıkıp gel diyeceğim ama öylesi uzaksın ki. Öylesi derinlerde saklısın ve bir o kadar da yansımışken, tenimin her kıvrımında saklıyken, bir o kadar geride, bir o kadar yasaklısın ki. Gözlerinden ötesini görmek istemediğimi söylesem. Bana seni göster desem. Sesimi bir şişeye koyup denizlere versem, senin sahiline gelir mi. Gelse onu alır mısın. Alsan açar mısın. Açsan ondaki fısıltımı duyar mısın? Duysan sen de bana haber salar mısın? Hayır deme. Bırak söyleme. Biliyorum; Artık çok geç….
İki damla gözyaşı gelir. Yanağımdan aşağı süzülür ve tam senin dokunduğun yerde kalır, kurur ve izi sana benzer her seferinde. Bir çift gözün baktığı, iki parmak ucunun dokunup, bir dudak temasıyla yaktığı yerdir orası. Damla da sensin, durduğu yer de sensin. Kuruduğun yerde bıraktığın iz zaten sen. Neyse. Boş verelim hadi. Hani elden ne kadar geliyorsa o kadar. Hem haklısın da aslında. Artık çok geç…
|