"Farz edin ki, her sabah hesabınıza 86.400 Amerikan Doları kredi veren bir bankanız var, ama bir günden diğerine hiç bakiye devretmiyor.
Tutarı ne olursa olsun, kullanmadığınız bakiye miktarı her akşam iptal ediliyor.
Böyle bir durumda ne yapardınız?
Tabii ki son kuruşuna kadar çekerdiniz!!!
Aslında, hepimizin böyle bir bankası var. Adı ZAMAN.
Her sabah, hesabınıza 86.400 saniye kredi veriyor.
Her akşam ise, iyi şeylere yatırım yapamadığınız kısmını silip, hesabınıza zarar kaydediyor.
Hiç devretmiyor. Kredi miktarından bir kuruş fazla kullandırmıyor.
Her gün size yeni bir hesap açıyor.
Her akşam günün bakiyesini yakıyor.
Eğer günlük depozitolarınızı kullanmadıysanız, bu zarar sizindir.
Geriye dönüş yok. Yarından avans çekmek yok. Bugünü, bugünkü depozitonuzla yaşamalısınız.
Ona yatırım yapın ki, size sağlık, mutluluk ve başarı olarak geri dönsün.
Zaman akıp gidiyor, gününüzü gün etmeye bakın!
BİR SENE'nin değerini anlayabilmek için sınıfta kalan bir öğrenciye sorun.
BİR AY'ın değerini anlayabilmek için, prematüre bir bebeği dünyaya getiren anneye sorun.
BİR HAFTA'nın değerini anlayabilmek için, treni henüz kaçırmış bir kişiye sorun.
BİR SANİYE'nin değerini anlayabilmek için, bir kazayı kıl payı atlatmış bir kişiye sorun.
BİR MİLİSANİYE'nin değerini anlayabilmek için, olimpiyatlarda gümüş madalya kazanan kişiye sorun.
Sahip olduğunuz her anı değerlendirin.
Daha fazla değer verin, çünkü onu çok özel biriyle, zamanını harcamaya değecek kadar özel biriyle paylaştınız.
Şunu unutmayın ki zaman hiç kimseyi beklemez.
Dün artık mazi oldu.
Yarın ise muamma.
Bugün ise avuçlarımızın içinde bize sunulmuş bir armağandır!
Nick adinda bir demiryolu isçisinin öyküsü bu.
Nick güçlü, saglikli bir isçi, manevra sahasinda
çalisiyor.Arkadaslariyla iliskisi iyi ve isini iyi yapan güvenilir bir
insan. Ne var ki,kötümser biri, her seyin kötüsünü bekler ve basina kötü
seyler geleceginden korkar.
Bir yaz günü, tren isçileri, usta basinin dogum günü nedeniyle
bir saat önceden serbest birakilirlar. Tamir için gelmis olan ve manevra
alaninda bulunan bir sogutucu vagonun içine giren Nick, yanlislikla
içerden kapiyi kapatir, kendini sogutucu vagona kilitler. Diger isçiler Nick'in
kendilerinden önce çiktigini düsünürler. Nick kapiyi tekmeler, bagirir, ama
kimse duymaz, duyanlar da bu tür seslerin sürekli geldigi bir ortamda
oldugu için pek kulak vermezler. Nick burada donarak öleceginde korkmaya
baslar. Eger burada çikmazsam, burada kaskati donacagim, diye düsümeye
baslar. Içerde yarisi yirtilmis bir karton kutunun içine girer. Titremeye
baslar. Eline geçirdigi bir kagita karisina ve ailesine son düsündüklerini
yazar : Çok soguk, bedenim hissizlesmeye basladi. Bir uyuya bilsem! Bunlar
benim son sözlerim olabilir.?
Ertesi günü sogutucu vagonun kapisini açan isçiler, Nick'in donmus
bedenini bulurlar. Üzerinde yapilan otopsi, onun donarak öldügünü
göstermektedir. Fakat bu olayi olaganüstü yapan, sogutucu vagonun sogutma
motorunun bozuk ve çalismiyor olmasiydi. Vagonun içindeki isi 18°C idi, ve
vagonda bol hava vardi.Nick'in korkusu, kendini gerçeklestiren bir kehanet
olusturmustu.
alçak tavanlar sıvası dökülmüş
kelimelerle dedikodu yapıyor,
parmak uçlarımdan çıkan yosunlar
kalemin ucunu sardı bile…
bir müzik kutusu açılıyor gözlerimde,
babamın kurumuş fırçaları
yağlı saçlarına sarılmış,
anneme kötü davranıyorum senelerce…
ince bir duman çizgisi
çocukluk yatağımı işaret ediyor,
ve işte ben oradayım,
iki ayak dışarıda,
ağlayarak yatağı terk eden kızlara bakıyorum
ve sene 1969…
üst komşudan ince bir keman,
yan komşudan akortsuz bir piyano,
alt komşudan ağlayan bir bebek sesi,
şamdanın titrek mumlarına
eşlik ediyor,
pervasızca…
ve sene 1969…
gürültü dolu boş çekmeceler
seçiyorum bir bir,
makyajını yeni tazelemiş kızların
sevişme seslerini dinleyen pasaklı çocuklar;
hava çok sıcak ve sene 1969…
daktilo tıkırtıları
cinayet romanları yazıyor,
yanımdan depar atan palyaçolar…
son bir nefes daha;
önümde kaybolan satırlar,
şarkı söylüyor kalanlar…
son bir dize daha;
ve çok aşığız,
ve saçlarımızı kokluyoruz,
ve çok korkuyoruz,
ve sene 1969…
SİZ COCUKLUGUNUZDAN BASLAYIN;
CÖPLERİ ben DÖKERİM....
.....ellerim kendiliğinden biliyordu sevişmeyi doktor. ben de az şaşırmadım bedenime ilk dokunduğumda. Kendini daktilograf sanan bi’ piyanistten şüphelendim ilkin; şizofrenisi yuvalanmış olmalıydı şeytantırnaklarıma. O gün bi’ piyano bulsaydım doktor, bu gün bir konçerto gibi infilak ediyordum orgazmlara, yazık… Her yazık bir ses kaybıdır doktor; hepimizin Alfabesinde biraz oksijen eksik…
…hayır, hayır, parmaklarımdaki prezervatifleri çıkarmamı beklemeyin benden. Kendine bu kadar yabancıyken insan, etine dokunmak da bir zina eylemedir.
…maestroya haber edin doktor, geliyorum, birazdan…
Yapışık İkiz:
gizli özne……yani doktor, siz şu mevcuda uygun bi’ Nuh teşhis önce, ben nasılsa kurtarırım çocukluğumu boğulmaktan. Bilirsiniz, nasıl da çoğuldur insan, kendi etine. Üçüzler, beşizler tufanlar halinde. Mesela ben; enseme yapışık doğdum ikizimi. Ne yöne dönsem bir yanım hep geçmişte. Sizse, bir et beni gibi duruyorsunuz kendinize.
…bir kişilik bölünmesi doktor, vasati kaç özneye tekabül eder?
Kalp: mülteci...
…bi’ rahimden kovulmuşcasına düşük, olanca derin sıyrılmışcasına üryan, ameliyatın en de keskin yerinde ayılmışcasına baştan başa yırtık, içine çarmıh ekerek, içine alçı dökerek ayağa kalkmışcasına devrik; şaşa mı kalır birden insan, yaşamasına.
…sizden iyi olmasın bi’ adam sevdim. Çok Hipokrat, çok bevliye idi kendisi... Adını aklımın en amnezi köşesinde yazdım. Kırmızı bültenli bir hafıza ayıbı O şimdi.
…ben gene ne diyordum doktor, bu kerevete çıkmazdan evvel? Gökten 3 melek düşer değil mi? Yok, yok, kâlp diyordum, kâlp tabi… Kâlp ile kalp arasındaki çetrefili bulunuz be doktor. ben nasılsa günde üç kez kendime benzetiyorum, şu psikanaliz kartlarındaki, Diyazem lekelerini…
Teşhis: tevatür…
...aman be doktor, e’ âşık olmuş erojene kesmişsiniz fondipine kadar. Yukarıdan aşağı ziyan olmuşsunuz, soldan sağa mundar. Al işte, sizin de ladesiniz kırılmış. ...bu ötenaziyi bana lütfeder miydiniz?
Olan biten üzerine konuşmaya başladığımda bir şekilde bir yerden ayıplandığımı görüp her seferinde yarıda kesiyorum. Hani haklıdır belki ayıplamalar; zaman lazımdır belki, ne bileyim, gezegen üzerine dişe dokunur bir söz söylemek için kefene iyice bir yaklaşmak gerekiyordur, hiç bilemiyorum. Ama bir küfür geziniyor diş etlerimde, kanatıp dökmek istiyorum.
İlla ki döner bazı istatistikî veriler; on bin göstericiye karşılık otuz bine yakın polis ve daha derinlerde bekleyen iki bin asker, üç yüzün üzerinde gözaltı ve otuzun üzerinde yaralı. Gaz bombaları yağan bir hastane, sırf olay mahallinde sevgilisiyle turladığı için copu tadan bir turist, düşüp kaldığı yerde kafasına tekmeyi yiyen bir kadın, sokak aralarından toplanmak üzere kırmızı boyayla fişlenen eylemciler, kocaman panzerler, tüpler dolusu biber gazı; kanunların sustuğu zaman diliminde faili malum ama meçhul kemik tozları, ayak kokuları, gurur kırıkları... Can pazarında yapılan üst aramasında ele geçirilen limon kabukları, saç diplerine sinmiş gaz atıkları ve bir sonraki nesle verilemeyecek hesapların hüznüyle birikmiş gözyaşları; eminim bir zırlak böyle bakardı, kesiyoruz!
Mevcut iktidar ve Türk polisi ve gür bıyıklı reisi ve uğursuz valisi ve bilumum kolluk kuvvetleri ve hala ahmak gibi olası bir terör provokasyonundan söz eden Türk medyası ve gaz bombasını yiyene kadar geniz yanığının adını sanını duymamış “işinde gücünde” memleket insanı; faşistsiniz! Bu bir hakaret mi? Sanmıyorum… Dayağı cennetten çıkaran, dizini dövmemek için kızını döven, vurulan yerde güller yetiştiren bir ahlakın, bir genel kabulün, bir teşvikin oy birliği için hakaret addedilebilecek sözcükler pişkinlik dağının en tepesindedirler; neyzen tevfik çıkabilmiş mi sanki oraya ben çıkayım?
“Ya burada patladı ya, inanabiliyomusaan, Nişantaşı’nda yaa, artık ne diyim ben yaa?” dedi bir kadın televizyondan, bugün berberde tıraş olurken. Şöyle arkamı dönüp beceresim geldi tüm cildini cibilliyetini ama makas kulağımı almasın diye yutkundum ağız dolusu kabahati. Ağlayan teyzeler amcalar girdi daha sonra, hani 80 döneminde çocuklarına direnişi zehir eden memleket çokbilmişleri, leşe dönmüş suratlarıyla gazdan şikayetçilerdi; “Daha da beteri olacak” dedim, “Siz serseri bir devlet kurşunuyla toprak olacaksınız ki anca o şekilde mezarınıza duran maymunların gözü açılacak”.
Geçiyorum onları, torunlarına gelelim. Bu ülke öğrencisi Kenan Evren’e de alkış tuttu, Süleyman Demirel’e de, Baki Tuğ’a da. Kampüslerine kim gelse alkışı basan koca bir yığın, geleceğimizi devralacak. Okullarında alnı kılıç dövmeli bir psikopat kurşun saçsa da basacaklar o alkışı, polis okulumda üç haftadır üst araması yapıp koridorlarımızda nöbet tutsa da basacaklar, YÖK durdukça da, türban yasak oldukça da, türban serbest kaldıkça da, panzer girdikçe de, dekan kaçtıkça da… Çünkü öğrenci dediğin şahsiyetsizdir, aptal 12 Eylül filmlerinin empoze ettiği “ayakları yere basmayan hayalci devrimcilik” fikrinden hareketle beyinlerini karşı-solla ütüleyip sustukları yerde götlerini büyüteceklerdir! Hep bundandır zaten bitmiyor 1 Mayıs utançları, bitmeyecek de; vakıf okullarında başarı öyküleri yazılacağına insanlık onuru adına üç kelime karalansın, dünyada çiçeğin bitmediği tek bir toprak parçası kalmayacak! Ama ne ben yaşadığım sürece olacak bu, ne de çoluğum çocuğum torunum. Bir şekilde kopacak ya kıyamet, ben görmesinde değil sezgisindeyim; “iki satır daha karalamadan siktir olup gitmeyeyim”dir benim derdim....................başarısızlığın en üst rütbesidir, şu dönemde alabileceğim bir rövanş yok, hepsinden geçtim; bir sezgi var ki bu katillerin alayı avluda voltaya geçecekler, işte bu bana bir ömür garantisidir.
Spinoza Hobbes’un “devlet korkunun ürünüdür, doğal halinde sürekli savaş durumunda olan insanoğlu barışı tesis etmek adına devlet mefhumuna yönelmiştir” fikrini itekleyip “insanoğlu yalnızca iki sebeple eylemde bulunur; korku yahut umut” demiştir. Buradan hareketle, “Korku” bir halkın susmaktaki haklı bahanesiyse, “Umut” bizlerin çığlığındaki en onurlu nedendir. Ataerkil zihniyetin dinamiklerini teşkil eden ‘güç’, ‘iktidar’ gibi yastıkları ense altı eden polis teşkilatının kimliğini çizen “erkeklik” zırvasına tezat olarak düşeni, sakatı, çocuğu, yaşlıyı, kadını, zayıfı kamyonlar dolusu sopalarla dövmesine, kollarını başlarını büküp kırmasına karşı yapılacak tek şey aynı dozda karşılık vermektir, bu artık kesindir.
“You have to understand that all revolutionaries understand today that there is no way of overthrowing modern society except by violence, with a very good reason that this society depends itself by repression and violence. I’m depending a revolutionary cause. Because my personal goal is to overthrow bourgeoisie society.” Jean Paul Sartre.