Yaşam şuncağız bir şey işte
bir defter kalır gidenlerden
ayrı düştüklerimizden bir kitap
yıllar sonra aklına gelir de birden
bakarsın/kuytu dalında bir sayfanın
incecik izler vardır
diretmişliğimizden
Yaşam şuncağız bir şey işte
altı çizilmiştir kimi satırların
gelseydiniz, karışsaydı gözleriniz çayın buğusuna
böyle koymazdı tozutarak esmesi karın
okursun/için burkulur da biraz
derin gizler vardır
birikmiş eski mektupların
Yaşam şuncağız bir şey işte
bir dostun ölüm haberi gelir
bir ihzar müzekkeresi bir arama emri
sen bir ilmek daha arasın acının şiirine
duyarsın/biri sevdiğini öper son kez ağzından
sokaklar iz tarlası
adresin belirsizdir
Yaşam şuncağız bir şey işte
güneş fabrika duvarlarına düşünce
sessiz adımlarla yürür sabahı umut
karışsan yankıların bir ışık salkımında yitişinde
dinlersin/yazılmamış bir tarihin
yalın dipnotudur bunlar
Düzeni anlamak güç anlatmaksa ise uzak. Herkes birşey anlatıyor. Herkes herkesi birsebeple düşman ilan ediyor. Acaba hangi taraf daha suçlu? Hangi taraf daha çıkarcı?
Halkların kardeşliği savunanlar boşa mı kürek sallıyorlar... Türkiye Halkları deyimini kimse anlamıyor mu? ben anlamıyorum inatla anlamamak isteyenleri!
Ne diyim içim burkuluyor. Kimse neden bilmeden birbirinin üstüne yürüyor. Sözde vatan koruyor (!)
Hayatın bir özeti yok... Hayata şerhler düşüyorum. Tırnak ve parantez arasına sıkıştırdığım cümlelerim uzuyor. Yeni bir gün başlıyor. Ve geçmişin biriktirdiklerini avuçlarımda tutmaya çalışırken uçurumlardan yuvarlanmış kum yığınlarını seyrediyorum. Bir bakıyorum kum, başkalarının rolünü yüklenmiş bir aktörden başkası değil. Yağmur suları, camın buğusuna bırakılmış bir notu yokluğa yazarken günün sadrına elini basarak kayda geçirilen bir not ellerimin terleri arasında çoktan buruşturulmuştu. Ve mürekkebin kokusu kalsa da yazıların ne söylediği harflerin içinde sır olmuştu.
Ruhumda sahifelere yazılan yeni cümlelerin hangisine itimat etmeyeyim? Hiçbir kelimesi Cebrail tarafından indirilmemiş olsa da Cebrail’in yazdırdıklarıyla çelişmemeleri o kelimeleri selamlamayı mübah kılmıyor mu? Vasıtasız konuşuyorum harflerle... Doğruya eğilmenin bir kitabı yazılmıştı da kıyâm nerede secde nerede? Biz her şaha kalmış olanı asil sandık. Asillik, yüce olana boyun eğenin teslimiyetiydi. Düşünmek ve imânı beyin kıvrımlarında yeniden doğurmak farz iken hayal kurmanın sadece caiz olduğunu unutup hayallerin yalın hallerine tövbelerimizi mi ekledik?
Ve ağlamak... Acziyet külfetinden arınmış ve ruhuma bağışlanmış bir cesaretti artık. Bir âyet ile uyanmak erdemle yaşamaya dair bir işaretti. Bir âyet ile ebedî olarak uyumak ise ölümün gelmesi değil ölmeye niyet etmekti. Ölümün cemâli işte o vakit nurlara erişir ve hayat hakir görülebilirdi. Kuyumcu, altın ile gümüşü birbirinden ayırmada usta oldu diye ölüm ile yaşamı birbirinden ayırabilir mi? Yaşamı anlamak için gurbeti, ölümü sevmek için vuslatı ta’lim etmek gerekiyor. Ölüm, toprağa yazılmış bir kelime ise hangi yaşam toprağın kucağında ninni dinlemedi ki!
Bak! Bakmak ile iktifâ etmeyip de gör! Hayat, bir kuğunun zarafetiyle yavaş yavaş kollarını kaldırır ve bir aşağı bir yukarı doğru hareket ettirmeye başlar. Akabinde “İşte biz ölüme böyle uçarak gideriz” der. Çünkü hiçbir yaşam, kalmakta ısrar ederek sanal tecrübeler edinmemiştir. Hayal kuran ve hayalinde aldanmış olan insandan ibarettir. Uyuyan ve uyanan insan! Ölüm, sabahlığını üzerinden hiç çıkarmadı. Ölüm... Yaşamın yere düşen gölgesi... Her ne kadar güneş, saçlarını savururken ölümü belleklerden siliyor gibi gözükse de gölgelerin varlığını inkâr edebilir mi? Ölüm... Kar tanelerine ekilmiş narin bir çiçek... Bu yüzdendir soğuk bir kelimenin beyaza kuşanması... Kaç kişinin başı dik olsa da gurur, ölümü eğilerek koklamayacak mı? Ey “Ölüm zamansız geldi” diye sitemlere bürünen nefs! Ölümün sende gerçekten bir zamanı var mıydı yoksa ölüm hep zamansız mıydı? Ne kadar yalnızlığa doğru devrilsek de bir izdihamın elinde büyüyoruz ve yalnız ölüyoruz. Ama ölümün hazinesine koyabileceğimiz tek cevher var: Tebessüm. Ölümü incitmeden ölebilir misin?
Hayat, kendi elleriyle iki taht inşa etti. Birisini toprağın üzerine diğerini toprağın altına bıraktı. Ey yaşama kulluğu öğreten! Buyur saltanat senin. Ey ölümü alnından öpmeyi öğrenen ve ölüme yakışan! Buyur, saltanat senin değil saltanat artık sensin.