Sultan III. Ahmed Han kendisine hediye edilen çok kıymetli zümrüt yüzüğü, bir gün, divan toplantısında vezirlere göstererek:
-'Acaba bundan daha kıymetlisi var mıdır?' diye sordu. Hazirûn:
-'Hayır Efendim, sıhhat ve afiyetle takınız. Bundan daha değerli bir şey olamaz'cevabını verdikleri halde yalnız Nevşehirli İbrahim Paşa itiraz etti:
-'Bundan daha kıymetli şey vardır padişahım!' dedi. Padişah beklemediği cevap karşısında sordu:
-'Nedir?'
-'O yüzüğün takıldığı parmak Efendim' diye cevap verdi...
Soğuk bir kış gününde padişah, baş veziri ile birlikte tebdili kıyafet ederek halkının ne halde olduğunu, nasıl yaşadığını kontrole çıktı. Yolları üzerinde donmak üzere olan bir nehir kenarında aksakallı bir ihtiyarın bir işle meşgul olduğunu görüp yanına gittiler. Padişah selam verdi:
-Esselamu Aleyküm ya pir-ü peder! Yaşlı adam gelenleri şöyle bir süzdükten sonra cevap verdi:
-Aleyküm selam Cihana Server.
- Ne iş yaparsın bu soğukta?
- Deri debbağlarım efendim.
- Altılarda ne yaptın?
- Altıya altı eklemeden otuz ikiye yetiştiremiyoruz.
-Geceleri kalkmadın mı?
- Kalktım; ama ellere yaradı.
- Sana bir kaz yollasam yolar mısın?
- Siz gönderin icabına bakarız.
Konuşma bu şekilde sona erdikten sonra vezirin şaşkın bakışları altında padişah ihtiyara veda edip yeniden yola koyulur. Vezir padişah ile ihtiyarın konuşmalarından hiçbir şey anlamamıştır. Sonunda dayanamaz ve padişaha sözlerin anlamını sorar. Padişah da , "0 kadar çok merak ediyorsan git öğren" der.
İhtiyara giden vezir, onunla konuşmaya başlar:
"Biz kılık değiştirerek, halktan biri gibi dolaşıyorduk. Sen benim yanımdaki adama 'Aleyküm selam cihana servet' diyerek, onun padişah olduğunu nasıl anladın İhtiyar açıklamak için bir kese altın istedi. Sonra devam etti:
-Padişah gerçekten padişah gibi giyinmemişti, sırtındaki kürk eskiydi. Ama eskiliğine rağmen öylesine soylu idi ki anca bir padişah eskitmiş olabilirdi. Vezir:
-Padişah sana altılarda ne yaptın? diye sordu. Sen de 'altıya altı eklemeden otuz ikiye yetiştiremiyoruz' derken neyi kastettin?" İhtiyar cevap vermek için bir kese altın daha aldıktan
sonra devam etti:
-Padişah bana altılarda ne yaptın? derken altı ay yazın ne yaptın da bu soğukta çalışıyorsun, demek istedi. Ben de ona 'Altıya altı katmadan otuz ikiye yetiştiremiyoruz' dedim, altı ay yaza altı ay kışı eklemeden, yani kışın da çalışmadan, otuz iki dişimize yetiştiremiyoruz, yani karnımızı doyuramıyoruz demek istedim." Vezir:
-Padişah sana geceleri kalkmadın mı? Diye sordu Sen de 'Kalktım; ama, ellere yaradı' diye cevap verirken demek istedin?" İhtiyar bir kese daha altın aldıktan sonra yanıtladı:
-Padişah bana geceleri kalkmadın mı? Demekle, Çoluk, çocuğun yok mu demek istedi. Ben de ona
"Kalktım; ama ellere yaradı" derken, çocuklarım oldu ama hepsi kız, evlenince bana değil kocasına yardım eder oldular dedim. Vezir, pekâlâ padişah 'Sana bir kaz yollasam yolabilir misin?" demekle neyi kastetti? İhtiyar gülerek:
-Sizi gönderdi ya efendim.
Yunus Emre Oratoryo'su yazıldığı zaman, bu konuda Yahya Kemal'in fikrini sormuşlar.
Şu cevabı vermiş:
-Bu, Kardinal'in Cuma namazı kıldırmasına benziyor.
Mustafa Kemal, kurulacak devletin şekli ile ilgili toplumun her kesiminden insanlarla görüşmeler yaparken sıra, mollalar, şeyhler ve din büyüğü geçinen kişilere gelir. Mustafa Kemal, bunlara haber göndertip, gelecek hafta kendileriyle bu konuyu görüşeceğini ancak konuşmalarının bir temeli olarak katılacak olan herkesin Bakara suresini 288. ayetine kadar okumalarını rica eder.
Toplantı günü gelip çattığında, Mustafa Kemal kürsüye çıkar ve sorar:,
"Arkadaşlar, buraya gelmeden önce hepinizden Bakara suresini 288'e kadar okumanızı rica etmiştim. Kimler okudu Bakara'yi 288'e kadar?"
Salondaki bütün eller istisnasiz olarak bu ricayi yerine getirdiklerini belirtmek için havaya kalkar. Bunu üzerine Mustafa Kemal sözlerine devam eder:
"Beyler işte, kuracağımız devletin neden din temeline dayanamayacağının açıklaması:
''Bakara suresi 286 ayettir.''
Birgün, Çankaya civarında bir köylü evine gitmiştik. Girdiğimiz kulubede, ihtiyar bir köylü ile karısı oturuyordu.
Bize ikram ettikleri kahveleri içerken Atatürk, köylü ile konuşmamı söyledi. Ben bu emre itaat için ak sakallı köylüye ilk aklıma gelen suali sordum:
"Sen Gazi'yi tanır mısın baba?"
İhtiyar beni, saçma bir sual görmüşüm gibi alaycı bir şekilde süzdü:
"Gazi'yi tanımayan var mı ki?" dedi
ve ilave etti: "Ben görmedim ama, her hafta Hacı Bayram Veli Camii'nde Cuma Namazı kılarmış. Ta göbeğine kadar sakalları varmış. Melek gibi nur yüzlü, Peygamber gibi mübarek bir ihtiyarmış!..."
Gülmemi güç tutarak, Atatürk'ün sakalsız ve genç yüzüne baktım.
O, kaşlarını kaldırarak kendini tanıtmamamı emretti. Dışarı çıktığımız zaman da güldü ve:
"Varsın, o da öyle bilsin. Hakikati öğrenmek belki biçarenin hayalini yıkar, onun hayalindeki şirin sakallıyı öldürtüp de sevgisini kaybetmekte ne mana var?..."
Bir Amerikalı kadın gazeteci, Atatürk'e:
"İşlerinizde nasıl başarılı oluyorsunuz?" diye sormuş ve şu cevabı almıştı:
"Ben bir işte nasıl başarılı olacağımı düşünmem. O işe neler engel olur, diye düşünürüm. Engelleri kaldırdım mı, iş kendi kendine yürür.
1924 yılının ilkbaharıydı. Erzurum ve Pasinler'de depremde birçok köyün evleri yıkılmıştı. Zarar gören halkla görüşmek için Pasinler'e gelen Atatürk, halkın içinden ihtiyar bir köylüyü çağırdı:
"Depremden çok zarar gördün mü, baba?" diye sordu.
Atatürk ihtiyarın şüphesini görünce, tekrar sordu: "Hükümet sana kaç lira verse, zararını karşılayabilirsin?"
İhtiyar, Kürt şivesiyle: "Valle Padişah bilir!" dedi.
Atatürk gülümsedi. Yumuşak bir sesle: "Baba, Padişah yok; onları siz kaldırmadınız mı?
Söyle bakayım zararın ne?"
İhtiyar tekrar etti: "Padişah bilir!.."
Bu cevap karşısında kaşları çatılan Atatürk, Kaymakam'a döndü:
"Siz daha devrimi yaymamışsınız" dedi. Bu sırada görevini başarmış insanlara özgü bir ağırbaşlılıkla ortaya atılan tahrirat katibi:
"Köylere genelge yolladık Paşam" dedi.
Amerikalı iş adamı, bir Çinliye alay ederek sormuş:
_Ölüleriniz, mezarlarına koyduğunuz pirinçleri ne zaman yiyecek?
Çinli başını kaldırmadan cevap vermiş:
- Sizin ölüleriniz, koyduğunuz çiçekleri kokladığı zaman.