Forumlar >>
Paylaşım >> ***Barış Abi Anısına***

| Sayfalar: Önceki 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9 Sonraki |
|
|
| Yazar |
***Barış Abi Anısına*** |
Yabancı..
|
|
Yabancı..
|
|
Yabancı..
|
|
Yabancı..
|
|
12 Eylül 1980 darbesinde Kenan Evren tarafından Barış abimizin ''HALİL İBRAHİM SOFRASI'' ve ''LAMBAYA PÜF DE'' şarkılarının yasaklandığını biliyor muydunuz? | 02-02-2008 01:41 | | Şikayet Et! |
|
Yabancı..
|
|
Yabancı..
|
|
Yabancı..
|
|
Yabancı..
|
|
Yabancı..
|
MANÇOLOJİ
Ölüm Allah’ın emri ayrılık olmasaydı" dedi ve sevdiği Rabb’ine kavuştu. Onun için farklı kutuplarda hatta farklı dillerdeki insanımız gözyaşı döktü. Evinde son gecesinde albayrağa sarılı naaşının önünden "adam olacak çocuklar", "sarı çizmeli Mehmet Ağalar", "süper babaanneler", "Nazo gelinler", "Mehmet’ler", "Nenni bebekler", "Balsultanlar" ve "yediden yetmiş yediye" herkes geldi geçti. Kimi alkışladı, kimi şarkılar söyledi, kimi ellerini açıp fatihalar okudu, rahmet duaları diledi yüce Yaratan’ından. Bir de asıl dikkatlerden kaçan, Barış Manço’nun naaşının önünde dua edenler arasında sadece Müslüman ahali değil, Ermeni, Rum ve Musevi vatandaşlarımızın da gözyaşı döküp dua etmeleriydi. Bir hafta geçmesine rağmen hâlâ Moda’daki evine ve Kanlıca’daki mezarına insanlar akın akın geliyor ve dualar ediyor, çiçek bırakıyor ve gözyaşı döküyorlar. Hem de diğer zamanlarda bıçak zoruyla bile bir araya getiremeyeceğiniz insanlar onun sevgisinde barışıveriyorlar. AKM, Levent Camii ve Kanlıca Mezarlığı’ndaki sevenlerinin izdihamından herkes omuz omuza yürüyordu barışla "Barış"ın ardından.
Bu sevgi ve yoğun ilginin sebebi; Barış Manço’yu farklı klan özellikler ne idi? Onlarca yıldır çok sayıda çok çeşitli kimselerden insanların vefatlarına şahit olduk. Ancak bu farklı idi. "Yediden yetmişe" büyük ilgiyle izlenen programları "reyting yapmadığı" gerekçesiyle yayından kaldırılıyor, yurt içi ve yurt dışı büyük kültür etkinlikleri ve programları görmezlikten geliniyordu. Hatta son bir haftada kanallarda üst üste izlediğimiz o muhteşem Japonya konserlerini Barış Çelebi ülkeye dönüşünde televizyonların kapılarını teker teker dolaşmasına rağmen yayınlatamamıştı. Peki bir haftada ne olmuştu? Madem bu kadar kıymetli idi, günlerce şarkıları, röportajları ve programları yayınlanacak kadar değerli idi... Neden ölümünden önce o sahiplenilmedi? Ve rahmetli Barış Manço, "hâlâ bir avuç dinleyenim kalmış, ömrümün sonbaharında" şeklinde sitemini dile getirmiş bir şarkısında. O bu kalabalıkları ve buruk ama coşkun sevgiyi hayatında hak etmişti. Yaşarken anlaşılamayan kültür ve vefa adamını farklı kılan özellikleri anlatmak istedik. Yazı dizisine özellikle birkaç gün geç başladık. Herkesi şaşkınlığa iten bu yoğun ilginin nitelik ve niceliğini iyice ölçebilmek için. Gördük ki insanlar bir hafta sonra da hâlâ ilk günkü gibi aynı duyguları paylaşıyor ve Barış Manço’yu konuşuyor.
Dedeleri Osmanlı devrinde önce Anadolu’dan Rumeli’ye, sonra da tekrar İstanbul’a göç eden bir aileye mensup olan Barış Manço’nun babası İstanbul Beyefendisi İsmail Hakkı Bey annesi ise Adana Kozan’lı Rikkat Hanım’dır. Rikkat Hanım eşi İsmail Hakkı Bey’i genç yaşta kaybeder ve sonraki yıllarda Muhittin Uyanık ile evlenir. Rikkat Hanım 1992 yılında vefat eder. Dünya savaşı yıllarında ekmek karneye bağlanmıştır ve perişanlıklarla baş başadır ülke insanları. Savaş yıllarının etkisiyle aile büyük oğullarına Savaş ismini vermişler. Ancak Savaş’ın avı ve hüzün dolu yanlarını görürler ve yeni doğan oğullarına 1 Ocak 1943’te Üsküdar’da Zeynep Kamil Hastanesi’nde doğan oğullarına Barış ismini verirler. Ağabeyi Savaş ve kız kardeşi İnci gibi Kadıköy Gazi Mustafa Kemal Okulu’ndan mezun olur. Zor yıllar geçedursun Galatasaray Lisesi’ne yatılı öğrenime başlar, belki de onun hayatının her döneminde görülen disiplinli ve düzenli yaşantısını okuluna bağlamak mümkündür. Altı yıl süresince okul numarası 1018’dir. O yıllarda iş bilgisi dersinde hocası Balaban, Barış’a tahtadan bir gitar yaptırır. Ancak bu gitar çalmaz. Lise yıllarında her cuma günü yapılan Şamata Gecelerinde Tevfik Fikret Salonu’nda genç Galatasaraylılar haftanın stres ve yorgunluğunu atar ve eğlence düzenlerlerdi. Bir cuma akşamı Barış, elinde o çok önemli tahta gitarıyla çıkar ve banttan yayınlanan Elvis Presley’in bir şarkısını söyleyip çalar gibi bir gösteri sunar. Fakat, bu gösteriden sonra, tüm okul öğrencilerinin gittiği Elvis’in filmlerine bu ne biçim müzik diyerek gitmeyen tek liselidir. Yıllar geçer ve eğitimi hep kırıklarla sürer ve liseyi zar zor ikmallere kalarak bitirir.
Müzikal Hayat Başlıyor
Barış, derslere belki ilgisizdi; fakat güzel sanatlara ilgisi gözden kaçmıyordu. Bir taraftan resim yaparken bir taraftan da müziğe ilgisi artıyor ve besteler üzerinde çalışıyordu. Barış’ın müziğe olan aşinalığı ve kabiliyeti annesi Rikkat Hanım’dan geliyordu. O udi olan annesinin uduyla büyümüş ve beslenmişti.
1958 yılında artık çalmayan tahta gitarının bir yana bırakarak lise orkestrasına katılarak müzik dünyası ilk adımını atar. İlk gurubu Barış Manço ve Kafadarlar’ı 1958 yılında 15 yaşında, lise son sınıftayken kurdu. İlk kez sahneye 1958 yılında grubuyla çıktı ve İlk kazandıkları ücret 50 liraydı. Kafadarlar grubunun saksafoncusu ise bugünün ünlü ekonomik profesörü Asaf Savaş Akat idi. Gurup 1960’a kadar birlikte oldu. 1960’a Harmoniler adlı başka bir grup kurdu.
Otostopla Belçika
Yıl 1963 ve Barış, Yeni Sabah Gazetesi’nde "Sami Simebol" takma adıyla haftalık müzik yazıları yazmaya başladı. Aynı yılın 20 Eylül’ünde Belçika Kraliyet Akademisi’nde desen ve grafik sanatlar öğrenimini görmek üzere yola koyulmuştur. (Harmoniler Grubu da Barış yurt dışına gidince dağıldı.) Daha önce İstanbul dışına hiç çıkmayan Barış belki de "Çelebi"liğinin ilk adımını atmış ve yıllar önce dünya turuna bir kamyona atlayıp otostopla önce Paris’e oradan da Belçika’ya geçişle başlamıştı hiç farkında olmadan. Barış’ın ağabeyi Savaş daha önce Belçika’ya yerleşmiş ve Barış ile birlikte bir evin küçük bir odasında pansiyoner olarak kalıyorlardı. Bir süre sonra bu ev istimlake uğrar ve Belçika yasalarına göre de istimlake uğrayan evdeki kiracılara da "mağduriyet" parası verilir. O yıllara göre yüzlerini güldürecek derecede yüklü bir mağduriyet parası alırlar. Bu böyle de kalmaz ve daha sonra oturdukları ev de istimlake uğrar ve ikinci kez mağduriyet parası alırlar. Kısa aralıklarla aldıkları kiracı mağduriyeti paralarını birleştirerek şehir dışında bir ev alırlar bu da onları son derece rahatlatır. Öğrenim sırasında İstanbul-Belçika arasında sık sık yolculuk eder. O yıllarda babasını kaybeder. Sıkıntılı geçen Belçika yıllarında başlangıçta gece bekçiliğinden, seyyar satıcılığa, araba tamirciliği ve garsonluğa kadar her işte çalışıp geçimini sağlamaya çalışan Barış, bütün bu zorluklara rağmen akdemiyi 1969’da birincilikle bitirir.
Belçika’da hem öğrenimini sürdüren hem de geçimini temin eden Manço, müziği de ihmal etmiyor ve yabancılardan oluşan Vahşi Kediler isimli grupla çalışarak sesini duyuruyor. O yıllarda dünyada Beatles, Rolling Stones fırtınası esiyor, Türkiye’de ise Alpay, Erol Büyükburç, Haramiler ve Mavi Işıklar büyük ilgi çekiyordu. .. Bunların arasından bu genç nasıl sıyrılacaktı?... Yurda döndü ve MFÖ’nün Mazhar ve Fuat’ının da içinde bulundukları Kaygısızlar Grubu’nu kurdu. 1971’de Moğollar ile bir yıl çalıştı. Dur durak bilmeyen ve sürekli yeniliklere açık olan Barış bir yıl sonra da Kurtalan Ekspresi’ni kurdu. Barış Manço askere gittiği trenin adına grubuna ad olarak vermişti. Vatani görevini 1972’de yedek subay olarak Edremit’te yapan Barış, askerden teskere aldığının ikinci günü 2 Aralık 1973’te ilk video klibini "Genç Osman" adlı şarkıyı yaptı.
Barış Manço, ilk evliliğini 1976 yılında Belçika’da bulunduğu yıllarda yaptı. Maria Claude adında fotomodel genç bir kıza aşık olur ve kısa sürede evlenirler; ancak evlilikleri de kısa sürer ve üç ay sonra ayrılırlar. Gerçek hayat arkadaşını iki yıl sonra "o benim her şeyim" dediği hayat arkadaşını bulacaktır.
Hz. Mevlânâ, hayata vedayı bir düğüne benzetmişti. Barış Manço’nun vefatında da aynı duyguları yaşadık sanki.
Barış Manço mütevazı, yaptıklarıyla övünmeyen, sade bir Anadolu insanı portresi çiziyordu. Manço şöyle diyordu: "Sanatçı olduğumu iddia etmiyorum. Öldükten sonra torunlarım ansiklopedilerde Barış Manço’yu ‘sanatçı’ diye okurlarsa, galibe sanatçı olduğum da tescil edilmiş olacak. Geleceğe ne bıraktığımız önemli. Eserler kendi kendine sanat haline gelebilir, yaptığınız işin sanat olup olmadığına tarih karar verebilir ancak." Moda’daki evine bir dostu, "Bu evde sıradan hiçbir şey yok galiba" der. Barış ise "Ben varım ya" der. Kurtalan Ekspres’teki can dostları ile 140 ülke gezen Barış, şu tespiti ihmal etmez: "Yaptıklarımla Türk halkının gönlünde bir yer işgal ettiğime inanıyorum, onların mutlu olmalarını istiyorum."
Gerçek Can Yoldaşı
1976 yılı ortalarında Barış Çelebi’ye kanser teşhisi konulur. Doktorlar hayatından ümidi keserler. Bu sırada nişanlısı Lale Çağlar ise sürekli yanındadır. Uzun süre tedavi gören Manço o yılları ve çektiklerini bir ah çekerek anlatıyordu: "Hayatımdan ümit kestiğim anlar oldu. Acı dayanılacak gibi değildi. Ama gözümü her açtığımda karşımda bulduğum Lale, beni hayata bağladı. Onun bana aşıladığı yaşama sevinci sayesinde iyileştim ve bugün yeniden doğmuş gibiyim. Onun yardımı ile döndüğüm hayata, onunla devam etmek istedim. Bundan böyle Lale benim karım, yardımcım, doktorum ve ilham perim."
Lale Çağlar’ın manevî desteği ile iyileşen Barış Manço iyileşen Barış Manço ilk fırsatta kendisini nikâh masasında bulur. 18 Temmuz 1978 günü Kadıköy Evlendirme Dairesi tıklım tıklımdır. Damat nikâha gelin arabası ile değil de faytonla gelmiştir. Nikâh şekeri yerine genç evlilerin Kurtalan Ekspres eşliğinde doldurdukları 45 devirli plaklar dağıtılır. Nikâhtan sonra gazetecileri faytonun peşinden koşturması da cabası. Barış-Lale Manço’nun ilk oğlu Doğukan Hazar 19 Mayıs 1981’de, Batıkan Zorbey de 24 Temmuz 1984’te dünyaya gelirler.
Gelecek Çocuklarda
Özellikle son yıllarda çocuklar ile ilgili programlara ağırlık veren Barış Manço, bunun sebebini bakın nasıl ifade ediyor: "Yaptığım müzikle toplumun çok sesliliğine katkıda bulunmaktan başka bir şey düşünmedim. Türkiye’nin karamsar bir tablosu var ve ben o tabloyu görüyorum. Bütün bu karanlık ve karamsar görüntüye rağmen ben kararımı verdim ve işimi gücümü bırakıp, belki çocuklarımızın daha iyi yetişmelerine katkıda bulunurum diye düşünerek, çocuklara yönelik programlar yapıyorum... Böylece bir kuşağı daha taşımak istiyorum. Sizler benim şarkılarımla büyüdünüz, şimdiki çocuklar da benim onlar için hazırladığım programlarla büyüyorlar. Bir gün "bu adam bize program yapardı" diye hatırlayacaklar. Kan gövdeyi götürürken, hırsızın, uğursuzun bollaştığı bir ortamda, çocuklarımız için iyi şeyler yaparak bir kuşağı taşımak konusunda iddialıyım. Bu kuşak büyüyüp kemale erdiklerinde, ülkenin kaderini değiştirmek ve bazı yerlerde bulunmak için ortaya çıkacağım zaten. Allah, sağlık, sıhhat verirse."
Düğün Günü Gibi...
Yedi asır önce Hz. Mevlânâ "şeb-i arus" (Hakk’a vuslat günü için düğün gecesi) diyerek cenazesinde gözyaşı yerine ney, rebab ve kudümlerin çalınmasını istemiş. Çünkü o, bu hayattan ayrıldığı anı adeta bir bayram saymış, sevdiğine, gerçek sevginin kaynağına erişmeyi bir düğün saymış. Barış ağabeyin cenazesinde de aynı duyguları yaşadık sanki. Fatihalar, tekbirler, alkışlar, farklı kültür ve farklı ideolojileri olan insanlar Barış için Barış’ta birleşmişlerdi. Dahası yine Mevlânâ’nın cenazesine Müslüman ahali ile Hıristiyan ve Musevîler de iştirak etmişti. Onun sevgisi onları da kucaklamıştı, sevgi etrafında birleşmişlerdi tıpkı yedi asır sonra şahit olduklarımız gibi.
Dünyayı dolaşırken gittiği her yere kendi kültürünü ve ülkesinin adını da götürüyor ve gittiği her yerde de büyük ilgi görüyordu. Kendi ülkesinde sanki dışlanıyor, çalışmaları ve başarıları görmezlikten geliniyordu. Barış Manço’nun müzik dolu, sevgi, hoşgörü dolu yüreği bu tempo ve enerjiye dayanamadı. Ancak, er geç hak ve hakikat yerini buluyor. Barış gitti "Sevdiğine"; her şeyini verdiği hatta uğrunda hayatını bile feda ettiği milleti yediden yetmişe herkes ağlıyor ve üzülüyor. Onu anlamayanlar, başarılarını, çalışmalarını ve mesajlarını görmezlikten gelenler, onun başarılarını küçümseyenler de şaşkın!.. Bu millet nasıl oldu da bu kadar sevgi dolu, vefa dolu olabiliyor, diye. 25 yıldır Kurtalan Ekspres’te Barış Manço ile birlikte olan Ahmet Güvenç ve Bahadır Akkuzu, ölümü öncesinde medya ile diyaloglarına değinerek, "Programlarını reyting uğruna yayından kaldıranlar, şarkılarını yayınlamayanlar düne kadar neredeydiniz?" diye sorarak bir televizyon programında suskunluklarıyla çok şey anlattılar. Bu, anlayanlar için en güzel cevap idi. Bu dizinin hazırlanmasında bütün acılarına rağmen her türlü yardım ve kolaylığı gösteren Manço Manço’daki çalışma arkadaşları Ayşe Kar ve Oya Meyveci de Barış Manço’nun bir ağabey, bir öğretmen, bir kültür abidesi olduğunu belirttiler.
Eseri Yarım Kaldı
"Türklüğün 4 Bin Yıllık Tarihi" isimli bir belgesel hazırlıyordu. O, günümüzü 4 bin yıl öncesinden bugüne tarihimizle barıştırmak ve yüzleştirmek istiyordu. 700’üncü kuruluş yıldönümünü kutladığımız(!) Osmanlı için de bir beste yaptı ve son nefesini verdi. O Osmanlı idi, tarihine, kültürüne âşık bir insandı. Tarih, onun için herşeydi, geçmişi bilmeden, bugünü anlamak ve yaşamak geleceğe hazır olmak da mümkün değildi. Bütün şarkılarında, konuşmalarında, programlarında bunu işledi sevgi ve kalitenin olabildiğince en üst düzeyinde. Çünkü onun milleti, genciyle, yaşlısıyla, çocuğuyla hatta kundaktaki bebekleriyle buna layıktı ve bunu hak ediyorlardı.
Kendini İyi Anlatamadı
Yurt dışında kendisine ve sanatına gösterilen yoğun ilgi, onu kuşkusuz son derece memnun ediyordu. 38 yıldır yaptıklarının ve yapmak istediklerinin kendi ülkesinde yeterince sahiplenilmemesi ve anlaşılmaması nedeni ile sık sık serzenişlerde bulunurdu. "Kendi ülkemin dışında bir ülkenin (Japonya) sanatıma gösterdiği bu ilgiden dolayı hissettiklerimi anlatmam mümkün değil. Dünyanın öbür ucundaki bir dev, diğer ucundaki bir ülkenin önde gelen sanatçılarından birine ilgi duyuyor. Gelgelelim, ben bunun boyutlarını İstanbul’da hiç kimseye anlatamadım. Yurt dışındaki konserler televizyonlarda onlarca kez yayınlandı. Aslında bu durum kompleksden kaynaklanıyor." Japonya konserlerinin olduğu günlerde –yakın arkadaşlarının belirttiğine göre– büyük heyecan dolu bu konserlerini yayınlatabilmek için günlerce dolaşmış; ama hep olumsuz cevaplar almış. Hatta birtakım yazılı medya da olayın büyüklüğünü kavrayamamış ve alaylı ifadeler kullanmıştı. Ama o yılmamış, ümitsizliğe kapılmamıştı. Gerçekten de o konser salonundaki sevgi atmosferini görünce, onun ülkesindeki ilgisizliğe üzülmemek elde değildi. Bütün salon, protokol dahil, ayakta ellerinde Türk ve Japon bayrakları ile Barış ve Kurtalan Ekspres’in müthiş enerjisi ile birlikte coşmuştu. Yazık ki belki de büyük sanatçı, gönül insanı, o heyecanı hep ülkesinde, kendi insanları ile yaşamak istedi. Ama olmadı, birileri belki kıskandı, belki hazmedemedi, böyle bir ilgiyi ve takdiri halkın gözünden kaçırmak istediler. Ancak gelin görün ki halk cenazesinde onu anlayamayanlara rağmen çok güzel vefa örneği gösterdi. Cumhuriyet tarihinde yaşanmamış olanı gerçekleştirdi. Televizyonları başında milyonlar, naaşının ardından halkın farklı kesimlerinden binlerce insan yürüdü gözyaşları ile.
Halkın çok farklı kesimleri ile diyalog içindeydi. Belki de hiçbir zaman düne kadar ortak yanı olmayacak insanları cenazesinde birleştirdi. Ama o hayatında onların hepsine aynı mesafe ile yakındı. Şu da bir gerçek ki hâlâ halka tepeden bakan, halkı küçümseyen kişi ve kurumlar mevcut. Yeni ve ebedî yolculuğuna çıkan Barış Çelebi’yi da anlamaları çok zor. Hayatında görmezlikten gelenler, ellerinin tersiyle itenler, "reyting yapmıyor" diyerek onlara ekranları kapatanlar, kara perde "sansür"e karşıyız diyerek "kara sansürü" ona uygulayanlar eğer hâlâ son bir haftada geçmişi, yaptıklarını ellerini başlarının arasına alıp düşünmüyorlarsa vay halimize!..
Ama onun, nefesini verdiği son ana kadar, bütün insanlığı seven bir kalbi vardı. Onun sevgi dolu yüreği devlet ve halk ile el ele, gönül gönüle farklı kesimleri bir arada birlikte gözyaşları ile buluşturdu. Hakk rahmet eylesin.
O tam bir kültür adamı, gönül adamı ve sanatçıydı.
Onun çalışmalarının kökü millî ve manevî değerleriydi.
Belki de çok farklı kesimlerde tartışılan onun maneviyatı ya da maneviyat ile ilgili düşünceleri idi. Onun vefatından sonraki günlerde de ona bakış açısı yine alt yapıdan ve kültür değerlerinden uzak kuru bir magazin yaklaşımı idi. Aslında onun şarkılarına baktığınızda Mevlana, Yunus, Hacı Bektaş, Pir Sultan, Fatih, Mehmet Akif’in ya ismini ya da onların düşüncelerinden izleri bulabilirsiniz. O, eserlerinin belki de hepsine iman, hayat, ölüm, kader, sabır, sevgi, edep, tevekkül, şükür ve ahiret inancı ile ilgili mesajlar içeren kelimeler ve cümleler yerleştirdi. Barış Çelebi’ye göre manevî değerlerin, kişi ve toplum için hayatî önemini inkâr etmek mümkün değildi. Çocukluğunda Kısas-ı Enbiya’yı okuyan Barış Çelebi, Avrupa’da öğrenim gördüğü yıllarda da Kur’an-ı Kerim’in Fransızca mealini okurmuş. Basına da zaman zaman sitemlerde bulunarak bu konuya şu şekilde dikkat çekmişti:
Basına Sitem
"Şarkılarımda az çok dile getirmeye çalışıyorum. Günümüzde birtakım manevî değerlerin hayli zedelendiği doğru; fakat henüz kaybolduğuna inanmıyorum. Manevî değerleri zedelemek ve ortamdan kaldırmak için, çok büyük bir gayret gösteren basın var. Türkiye’de bunların işleri güçleri bu. İnanılır gibi değil. Masa başında üretilmiş haberler, başkasının hakkını hukukunu hiçe saymalar, insanın şahsiyetini rencide edici yazılar, resimler... İşleri güçleri bu. Sanki güdümlüler; bir yerden istikamet alıyorlar."
Barış ağabeyin bu sitemleri veliye ait sözleri aklımıza getiriyor: "İyiliğe iyilik her kişi kârı, iyiliğe kötülük şer kişi kârı, kötülüğe iyilik er kişi kârı." Evet onu incittiler, üzdüler ve kırdılar; ama o hep sevecen yaklaştı. Ya Yunus’un ifadeleri ile "dövene elsiz gerek, sövene dilsiz gerek, derviş gönülsüz gerek" ya da "yaratılanı sev Yaradan’dan ötürü" ya da Hacı Bektaş-ı Veli’nin "eline, beline, diline" hakim olmak yine Mevlana’nın ifadesi ile "Şefkat ü merhamette güneş gibi ol, başkalarının kusurunu örtmekte gece gibi ol, sehavet ü cömertlikte akar su gibi ol, hiddet-ü asabiyette ölü gibi ol, / Tevazu u mahviyette toprak gibi ol, / Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol" sözlerini Barış Manço’nun eserlerinde görmek mümkün olurdu, eğer onu ve eserlerini yeterince tanıyabilseydik.
Çok eski dostlarından Cem Karaca, Barış Manço hakkında çok mahzun ve hüzün dolu kelimler ile gönlündeki Barış’ını anlatırken "Onun cenazesinde hem tekbirler getirildi, hem de alkışlarla uğurlandı, halkı tarafından. Onun gördüğü bu sevginin esasında önce kendisine, sanatına, dinleyenlerine ve bütün insanlara saygısı vardı ve çok istikrarlı bir çalışma çizgisi vardı. Evet ben de hem tekbir getirdim ve alkışladım da. Çünkü Barış Türk’tü, Müslüman’dı ve sanatçıydı. Halkının, tarihinin derinliklerinden gelen değerleri bugüne taşıdı. Hiç kimseye ayrım yapmadı ve hiç kimseyi kırmadı, incitmedi. Ancak şunu anlamıyorum. Barış’a hak ettiği bu sevgiyi göstermek için Allah’a kavuşması mı beklendi?"
O tam bir kültür adamı, tam bir gönül adamı ve tam bir sanatçı idi. Onun çalışmalarının kökü millî ve manevî değerlerde idi. O bunu şu şekilde özetliyordu: "Ben, benim. Ve benim olanı anlatacağım. Bunun için de kendimle, kendi kültürümle ilgili şeyler söyleyeceğim. Çünkü ben İngiliz değilim, Alman değilim, Fransız değilim. Türk’üm. Tabii, bir şeyler anlatırken, karşıdaki insanlara da faydalı olacak bir şeylerin anlatılması gerektiğine inanıyorum." Yaptığı eserler ya atasözü ya da bir efsaneye dayanıyor. Tarihe bağlı olunması gerektiğine de dikkat çekiyordu sürekli: "Ben aşağı yukarı her türlü tarihi okudum. Şuna inandım ki, geçmişi bilmezseniz geçmişi anlayamazsınız ve yarına hazır olamazsınız. Bugünü ise hiç anlayamazsınız. Geçmişi bilmek gerekir görüşündeyim. Benim parolam şudur: Eskiyi bil, bugünü yaşa, yarına hazır ol..."
Nezaket Timsali
Günümüz insanlığının çok ötesinde güzelliklere sahipti o. Sevgi, muhabbet, hoşgörü, çalışkanlık, nezaket ile dopdolu bir zamane çelebisi idi. O bütün güzellikleri ile hiç kimse ile kırgın ve küs olmadı ve öyle de hayata veda etti. O üzüldü, üzmedi; kırıldı, kırmadı; incindi, incitmedi; sevdi, sevdi ve hep sevdi. Allah’ın kendisine bahşettiği bütün güzellikleri, insanlara dinlerinde, kültürlerinde ayrım yapmadan cömertçe dağıttı. Onda Türkistanlı Hoca Ahmed Yesevî’den Anadolu’ya; Yunus’un, Hacı Bektaş’ın sevgisi, Mevlana Celaleddin-i Rûmî’nin hoşgörüsü, Mimar Sinan’ın estetik dehası, Pir Sultan’ın duygu yüklü sözleri, manevîyat ile dolu Dede Efendi’nin eşsiz besteleri, mehter marşları ve kahramanlık türküleri, Anadolu insanının el emeği, göz nuru, helal kazancı, gurbet, sıla, aşk ile Mehmet Akif’in vatan duygusu ve milletine, tarihine, kültürüne olan düşkünlüğü vardı. Onu herkes sevdi, onda herkes kendinden bir şeyler buldu.
Herkese Yakındı
Barış Manço ülkede yaşayan herkes ile ne bir uzak ne bir yakın idi. Onun mesajları Doğu’dan Batı’ya, zengin-fakir, Doğulu, Batılı demeden herkese ulaşmalıydı. Sadece sahnede değil, o her yerde her zaman halk ile iç içe olmaktan mutluluk duyan bir kişi idi. Sokaktaki boyacı çocukla, manavı, bakkalı, öğrencisi, öğretmeni, büyüğü küçüğü, imamı papazı ile hep hemhaldi. Toplumun manevî yönden berraklaşması konusunda gönüllü vazifeli gönül insanları ile de sık sık görüşür, onların fikirlerinden de istifade ederdi. Bir keresinde de Kadıköy müftüsüyle karşılaşır ve müftü, Barış Manço’ya şöyle der: "Siz güzel şarkı söylüyorsunuz, parçalar yapıyorsunuz. Şarkılarınızda ara sıra Allah lafzı geçiyor, herkes ayağa kalkıyor. Biz sabahtan akşama kadar camide Allah diyoruz, kimseler gelmiyor kardeşim..." Şakayla karışık serzeniş ifadesi içeren bu kelimeler toplumun durumunu anlatıyordu. Barış Manço da şakaya şakayla karşılık "İkimiz de aynı şeyi söyüyoruz; ama söyleyiş şeklimiz farklı olmalı" der.
‘Bir Damlayım...’
Barış Manço Kur’an-ı Kerim hakkında şunları söyler: "...Hem de asıl önemlisi, acaba okuduğumu anlayacak mıyım, diye düşünüyorum. Peygamberimizin dışında Kur’an-ı Kerim’in tamamını kim anlamış ki?... 14 asırdır insanlara ışık tutan bir kitap var. Milyonlarca, yüz milyonlarca insana rehber olmuş. Onu herkesin anlaması kolay mı? Ben İslam denizinde bir damla kalırım. İslamiyet başlı başına bir deniz. Ben de bir damla su. Dediğim gibi, yüz milyonlarca insanı asırlardır sürükleyen bir denizin dalgaları arasındaki bir zerresiyim..." İnsanî, kültürel, millî ve manevî düşünceleri hakkında kendi eserlerini gözden geçirdiğimizde insanlara ulaştırılması gereken yönlerinin ve bu sevgi selinin sebep ve kaynağını daha iyi anlamış oluruz.
| 02-02-2008 01:59 | | Şikayet Et! |
|
Yabancı..
|
Sava$ Manço
++++++++++
UZUN, INCE BIR YOLDAYIM
16 Haziran 2005 günü bir ileti almistim. Aradan geçen bir buçuk yil içinde bu ileti bana ayri ayri zamanlarda, 2 degisik biçimde, tam 137 kanaldan geldi. Önce isterseniz metinleri beraberce bir okuyalim:
1-) Rahmetli Baris MANÇO, Fransa'da bir televizyon programina katilir. Hersey gayet güzel giderken, sunucu klasik Avrupali edasi ile "Siz Türkler barbarsiniz" muhabbetine girer. Bunun üzerine Baris MANÇO sunucuya üzerinde para olup olmadigini sorar. Sunucu, cebinden birkaç banknot çikartip Baris MANÇO'ya uzatir:
BM: Simdi bu paranin üzerindeki kim?
S: General bilmem ne, bilmem neredeki savasta kahramanlik yapmistir, vs vs...
BM: Peki bu?
S: Tegmen bilmem ne, böyle etmistir, söyle etmistir.
Bunun üzerine Baris MANCO cebinden birkaç banknot çikarir ve üzerindekileri teker teker anlatir:
BM: Bu Mevlânâ Celâleddin-î RUMÎ; ünlü bir Türk düsünürüdür.Bu Halit Refik KARAY; ünlü bir Türk Edebiyatçisidir. Bu Mustafa Kemâl ATATÜRK, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusudur.
Sessizligin üzerine sunucuya bakarak söyle der:
BM: Simdi siz söyleyin, kim barbar?
2-) Baris Manço Fransa'da bir televizyon kanalinin canli yayinina konuktur... Küstah bir spiker vardir ve Baris Manço ile dalga geçmektedir... Sürekli, "Iste Türk, yani barbar, vahsi vs..." demektedir... Baris Manço daha fazla dayanamaz ve spikere "yaninizda kâgit para var mi?" diye sorar! Bu soruya spiker sasirir ve "evet var ama n'olacak" der... Baris Manço israr edince spiker cebindeki kâgit paralari çikartir... Bu olaydan az önce Baris Manço canli yayinda "Anahtar" adli sarkisini söylemistir... Bu sarkinin bir bölümü söyledir: "Bes Akif- bir Saat Kulesi, iki Kule-bir Fatih, bes Fatih-bir Mevlana, Iki Mevlana-bir Sinan" (Baris Manço / Anahtar sarkisi / Darisi Basiniza Albümü / 1992) Bu sarki bir matematik sorusudur ve sarkida adi geçen kisiler o dönemdeki Türk parasi olan banknotlarin arkasinda fotografi olan kisilerdir...
Baris Manço spikere sorar: "Bu paranizda fotografi olan kisi kim?" Spiker: "General......." Baris Manço diger paralardaki fotograflari olan kisileri de sorar. Spikerin verdigi cevaplar hep aynidir: "General.......", "Amiral...........", "Komutan............."
Spikerin bu "falanca General, falanca Amiral, falanca Komutan" cevabindan sonra bu sefer de Baris Manço cebinden Türk paralarini çikarir... Spikere der ki: "Bu parada fotografi olan kisi Mehmet Akif Ersoy'dur. Sairdir... Bu fotograftaki kisi Mevlana'dir. Düsünürdür... Bu paradaki fotografi olan kisi Fatih Sultan Mehmet'dir. Adaletin sembolüdür... Bu paradaki kisi ise Atatürk'tür. "Yurtta baris, dünyada baris" diyen kisidir... Bizim paralarimiz bunlar... Biz Türkler ince ruhlu, kibar, medeni insanlar oldugumuz için paralarimizin arkasina "sairlerimizin", "düsünürlerimizin","bilim adamalarimizin" fotograflarini bastik... Siz Fransizlar kendiniz barbar, vahsi oldugunuz için paralarinizin arkasina hep savas adamlarinin fotograflarini basmissiniz!" der... Baris Manço'nun bu müthis cevabindan sonra televizyon yöneticileri canli yayini keserler ve spikeri oradan kovarlar, baska bir spiker yerine gelir ve canli yayin yeniden baslar, yeni spiker Baris Manço'dan ve Türklerden özür diler, programa böylece devam edilir...
Benim açimdan bu iletide 3 – 4 olay var, baska bir deyisle bu iletiyi yayanlar asagidaki fikirlerin bir kaçini veya hepsini yaymak istiyorlar:
1-) Genelde Avrupa, özelde Fransa Türkleri barbar ve vahsi yerine koyar ve, her firsatta saldirirlar veya, en azindan, Türkler böyle düsünür;
2-) Savas adamlari, baska bir deyisle ordu komutanlari, vahseti ve barbarligi temsil eder ve vahsi milletler paralarina komutan resimleri koyar;
3-) Animsadigim kadariyla, 1940’li yillarda dolasima çikan Inönü’lü (o da asker kökenli!) paralar hariç, Cumhuriyet’ten bu yana (aslinda 5 Aralik 1927’den buyana demek daha dogru çünkü yeni cumhuriyetin ilk parasi o gün dolasima girmistir. 1 Kasim 1928 harf devriminden önce basilan bu paralarda eskiyazi kullanilmistir) çikan bütün Türk paralarinda, Baris’in sarkisindaki paralarin ön yüzleri dahil, Baskomutan Atatürk’ün resimleri olmustir. Cumhuriyet’ten önce devlet para çikartamiyordu çünkü Fransa, Ingiltere, Almanya gibi ülkeler Osmanli devletine para basmayi yasaklamisti. Demek ki Türklerin vahset ve barbarliklari 23 Ekim 1923’te baslamistir. Artik o günden bu güne, bu topraklarda yapilan ve Cumhuriyet’in kurulmasiyla baslayan millî vahset ve barbarliklari düsünüp siz bulun! Sonuçta 83 yildir paralarimizin hepsinde bir askerin resimleri olduguna göre vahsette diger bütün milletleri geride biraktigimizi söyleyebiliriz;
4-) Baris Manço yabancilara karsi milletini çok iyi koruyordu. Ah, keske ...
Asik Veysel en taninmis sarkisinda söyle der:
Uzun ince bir yoldayim
Gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum ne haldeyim
Gidiyorum gündüz gece
Dünyaya geldigim anda
Yürüdüm ayni zamanda
Iki kapili bir handa
Gidiyorum gündüz gece
Uykuda dahi yürüyom
Kalmaya sebeb ariyom
Gidenleri hep görüyom
Gidiyorum gündüz gece
Kirkdokuz yil bu yollarda
Ovada dagda çöllerde
Düsmüsüm gurbet ellerde
Gidiyorum gündüz gece
Sasar Veysel isbu hale
Gah aglaya, gahi güle
Yetismek için menzile
Gidiyorum gündüz gece
Bence bu siirin en önemli bölümü son 2 dizesidir:
Yetismek için menzile – Gidiyorum gündüz gece
Menzil, Arapça “Menzel” sözcügünden gelir. Bu sözcügün birinci anlami “yolculuk sirasinda, günbatimina dogru, varip konaklanacak ve dinlenilecek yer” olup bir bakima “günün hedefi” seklinde algilanmalidir. Sarkida, her dörtlügün sonunda, “gündüz gece” kismi 3 kere tekrarlanir ve dörtlük “Oy” sözcügüyle biter. Tesbih taneleri gibi pespese gelip düsen bu ‘gündüz gece’ler dizisi ise “Yasam”i simgeliyor. Asik Vaysel’e göre yasamin hedefi “En Sevgili” olana, Yaratan’a kavusmaktir. Bu özlemin verdigi aci ise “Oy” sözcügündedir.
Derken elime yazari “Tamer Sahin” redaktörü baska birisi olan bir kitap geçti. Bilirsiniz: redaktör Fransizca bir sözcük olup “kaleme alan” demektir. Tamer Sahin’i iyi tanirim: taa 1970’li yillarda, simdi bir Antalya’li olan eski dostum Hasan Epirden’in yaninda çalisirdi. Yakisikli oldugu için bir kaç foto-romanda oynamistir. Araba sürmesine ve sanatçi getirip götürmesine diyecek yoktur. Hasan o yillarda Baris’in emprezaryolugunu yapiyordu ve haliyle konserlere falan Baris’i Tamer götürüyordu. Derken Tamer Baris’a transfer oldu ve 20 Agustos 1980 günü baslayan “Izmir Fuari” katilim ekibine girdi, Baris’la Lale’yi Istanbul’dan Izmir’e götürüp getirdi ve Fuar, dolayisiyla 30 günlük gazino programi sürecinde onlarin ve Kurtalan Ekspresi’nin Izmir’de sürücülügünü yapti. Tamer Sahin’in kitap yazabilecek kadar elinin kalem tuttugunu sanmiyorum. Her halde birileri “redaktör” nam diger kisiye, kitaba yazilacaklari dikte ettiler gibime geliyor. Her neyse, konumuz bu degil. Baris, 1988 Ekim ayninda televizyon programlari yapmaya basladiktan sonra haftada 40 - 50 bin mark gibi bir para kazanir olmustu. Bu para maalesef Lale’nin basini döndürmeye basladi. Öyle ki Lale birdenbire çok hirsli bir kadin oluverdi. Bunu Erkmen Saglam da hep söyler. Baris yillarin ona verdigi olgunlukla, tüm efsanevî cimriligine karsin, hirsli degildi ama Lale gerçekten çok tuhaflasmisti. Ayrica etrafinda ona “Hanimefendi” diyen bir sürü insan türemisti. Bilirsiniz: sanatçi aci çektikçe üretken olur. Bu yasadiklari olumsuzluklar da Baris’i “Anahtar” adli sarkisini yazip bestelemege itti. Anahtar’da kurgu olarak paralarin üzerindeki Türk büyüklerinin resimleri kullanilirken Baris’in sevdigi kizin para hirsinin alti çizilir. Sarkida bir ara annesi(miz) Baris’a sitem eder: “oglum anlamadin mi? Vazgeç bu sevdadan bu kiz fazla akilli. Ah beni saf oglum ah oglum anlamadin mi?” diye... Söz annemden açilmisken söyleyeyim: o hep “Dogukan 1980 Izmir Fuari ürünüdür” derdi. Gerçekten de Dogukan 1980 fuarinin açilisindan tam 9 ay 10 gün sonra, 19 Mayis 1981’de dogdu. Nur içinde yatsin: annecigimizin hesabi kuvvetli imis!
Adi ANAHTAR olan bu sarkinin sözleri söyle:
Sinifin en güzel kizi o yalniz geziyor
Kimse ona yaklasamiyor
Yine koltugunda koca koca kitaplar
Yine kütüphaneden geliyor
Baktim bir cilt sair Mehmet Akif
Iki büyük kitap Fatih Sultan Mehmet
Üç kalin cilt Mevlâna bir de Mimar Sinan
Döndü bana dedi ki beni seviyorsan
Eger kalbime girmek istiyorsan
Önce bunlari anla beni iyi dinle
Bes sair bir abide
Iki abide bir sultan
Bes sultan bir düsünür
Iki düsünür ise bir Mimar
Düsün tasin bütün gece
Benim kalbim bir bilmece
Kalbimin bir kilidi var
Iste sana anahtar
En sevdigi sair Mehmet Akif
Bir abide Fatih Sultan Mehmet
Hayranim dedigi Sinan bir de Mevlâna
Gece annem evde dedi oglum neyin var
Yemeden içmeden kesildin yine
Dedim anne artik kalbimin sahibi var
Asik oldum delicesine
Bir gün Akif okuyor bir gün Mevlâna
Bir Fatih‘e hayranmis bir de Sinan‘a
Hem tarihe merakliymis hem de sanata
Annem dedi oglum anlamadin mi
Vazgeç bu sevdadan bu kiz fazla akilli
Ah beni saf oglum ah oglum anlamadin mi?
Askin gözü kör olurmus annem galiba hakli
Kafama fena takildi bu kiz çok akilli...
Bes Akif bir saat kulesi iki kule bir Fatih
Bes Fatih bir Mevlâna iki Mevlâna bir Sinan...
Yillarboyu Baris'in yurt disinda katildigi radyo ve televizyon programlarinin hemen hemen hepsinin önünde ve içinde oldum. Aslinda, çok önceden programlarin hazirlanmasina katkim olur ve, ne ülkemiz, ne de Baris açisindan en ufak bir pürüz olmamasi için titiz davranirdim. Bütün iliskilerimi de yazili olarak kurardim çünkü Baris konusu benim için çok önemli idi ve beni asardi: o Türkiye’nin mali idi… Bu nedenlerle de sözü geçen programi animsayamadim. Ama, “olur a, benden habersiz gitmis olabilir” düsüncesiyle, çok iyi bildigim ve üzerlerinde hiç bir askerin resmini hatirlayamadigim Fransiz paralari arsivine gittim. Son yüzyilda dolasima giren kagit paralarin yillarina göre üzerlerinde tasidiklari resimleri söyle:
1871, 1873 ve 1905 yillarinda çikan paralara ulasamadim. 1915 Minerva (10 Frank): Yunan mitolojisinde Jüpiter’in kizi, us ve savas tanriçasi (her halde Fransiz yöneticileri birinci dünya savasinin baslamak üzere oldugunu biliyorlardi, halki hazirlamak istediler); 1916 Bayard (20 Frank): ortaçag Fransiz kahramanlik siirlerindeki sihirli at, bir cins küheylan; 1917: migferli kadin basi (5 Frank. Bu da savastan tam önce çikmis bir paranin üstündeki resim!); 1938 Cérès (3 Frank): eski Roma mitolojisinde tahil ve hasat bereketi tanriçasi; 1940: is ve ilim motifleri (20 Frank); 1941: maden isçisi (10 Frank); 1942: balikçi (20 Frank); 1943: Pirene’li çoban (5 Frank); 1945: Chateaubriand (1768-1848): yazar (500 Frank. Eee, tabii, bütün ülke paralari harp sonlarinda deger kaybederler!); 1945: Fransiz mühendislik motifleri (10.000 Frank. Biraz önce ne demistim? Savasmiyalardi!... Neyse, 1959 sonunda Fransa parasindan 2 sifir atip “Yeni Frank” terimini icat etti de enflasyonu durdurdu. 1963’te ise “Yeni Frank” birimi yerini eskidi gibi “Frank” birimine birakti.) 1945: genç köylü (Atamizin “Köylü efendimizdir” sözünü en sonunda duymus olsalar gerek. 100 Frank); 1945: ressam Edmond Dulac’in çizdigi ama Fransa’nin yüzyillardir bilinen “Marianne” adli kadin basi motifi. Ressam ikinci dünya savasi sonu dolasima giren bu paralarda ve ayni yil çikan posta pullarinda kullanilan resmi için, en iyi arkadasi Emile Rixens’in karisi Lea’yi model olarak almis ama sakin akliniza kötü bir sey gelmesin: onlar sadece arkadas (500 ve 1.000 Frank); 1945 Minerva (yine) ve Herkül (1.000 Frank); 1946 Leverrier (1811-1877): matematik ve astronomi bilimcisi (50 Frank); 1949: kara ve deniz (5.000 Frank); 1953 Richelieu (1585-1642): kardinal, Fransiz asilzadesi, din ve devlet adami (1.000 Frank); 1953 Victor Hugo (1802-1885): Fransiz dilini en iyi kullandigi söylenilen yazar. En taninmis romani Sefiller’dir (500 Frank); 1955 Bonaparte (1862-1926): hah, nihayet asker kökenli biri ama imparator!... Bu kisi önce general, sonra da imparator oldu, ayni bizim Evren Pasa gibi (10.000 Frank); 1957 Henri IV: 1589-1610 arasi hüküm süren ve Bourbon ailesinden gelen ilk Fransiz krali (5.000 Frank); 1959 Molière (1622-1673. 50.000 Frank yerine 500 Yeni Frank) ve 1962 Racine (1639-1699. 5.000 YeniFrank yerine 50 Frank): tiyatro yazarlari; 1963 Voltaire (1694-1778): yazar ve düsünür (10 Frank); 1964 Corneille (1606-1684) tiyatro yazari (100 Frank); 1966 Pasteur (1822-1895): mikrobiolojist ve kimyager, kuduz asisini bulan kisi (5 Frank); 1968 Pascal (1623-1662): matematikçi, fizikçi, düsünür ve din adami. Pascaline denilen ilk dijital hesap makinesinin mucidi. Ayrica bir basinç ölçüsü birimi onun adini tasir (500 Frank); 1972 Berlioz (1803-1869) kompozitör. Fantastik senfoninin ve Ölüler için büyük ayinin (Requiem) yazari (10 Frank); 1976 Quentin de la Tour (1704-1788. 50 Frank) ve 1978 Delacroix (1798-1863. 100 Frank) ressam; 1980 Debussy (1862-1918) kompozitör. Empresyonist müzik alaninda ün yapmistir ve 19. asir romantik müziginden 20. asir modernist müzigine geçisin yaraticisi olarak anilir (20 Frank); 1981 Montesquieu, asil adi Charles-Louis de Secondat, Baron de La Brède et de Montesquieu (1689-1755): asilzade, sosyo-politik düsünür ve öncü. “Devlette güçler ayirimi” prensibinin yaraticisi. Bu prensip hala daha onlarca ülkenin anayasasinda mevcuttur (200 Frank); 1993 Pierre (1859-1906) ve Marie (1867-1934) Curie: radyoaktiviteyi bulan bu Nobel sahibi (Marie Curie 2 kere!) çift bugünkü kanser tedavisinin öncüleridir. Maria Sclodozska Polonya asillidir. Liseyi ülkesinde bitirmis ve Paris’te yüksek egitimini yaparken hocalarindan biri olan Pierre Curie ile evlenmistir. Çiftin 2 kizi da fizik alaninda önemli çalismalar yapmislardir (500 Frank); 1993 Saint Exupéry (1900-1944): sivil havacilik pilotu, yazar. Ülkemizde en taninmis öyküsü "Küçük Prens" olan St Exupéry pilot olarak askere alindigi ikinci dünya savasi sonuna dogru uçagiyla Akdeniz'e çakilip yasamini yitirmistir (50 Frank); 1995 Eiffel (1832-1923): mimar-mühendis ve metalik strüktürler uzmani. Eiffel’in en ünlü yapiti, Paris’in simgesi olan Eyfel kulesidir. Eiffel daha önce, Paris’teki Amerikan-Fransiz dostluk derneginin 4 Temmuz 1776’da kurulan Amerika Birlesik Devletleri’ne yüzüncü yil armagani olarak yolladigi ve New-York limaninin girisine dikilen ünlü Özgürlük anitinin iskeletini yapmistir. 14 Temmuz 1889’da, Fransiz devriminin yüzüncü yildönümünde açilan kuleyi dünyanin her yerinden gelip gezerler. Hiç unutmam: 2004 yazinda kule ikiyüzmilyonuncu ziyaretçisini kutlamisti!… New-York’taki yapitin da öyküsü ilginçtir. Bu devasa heykelin asli da Paris’tedir ve Eyfel kulesinin dibinde, Seine nehrinin küçücük bir adacigin üstünde, ayni New-York’taki boyca büyük, yasça küçük kizkardesi gibi, doguya bakmaktadir ve onun da gerçek adi “Özgürlük dünyayi aydinlatir”dir. Acaba büyük sairimiz Mehmet Akif’in “Tek disi kalmis canavar” diye isimlendirdigi “Bati” uygarligi yüzyillardir dünyanin “Dogu” bölümüne özgürlük götürmek hevesiyle mi için için yana durmustur?… Neyse, Eiffel’e 200 Frank kupürü kismet olmustu. Fransa’da çikan son kagit para (son diyorum çünkü 1 Ocak 2002’de, Avrupa Birligi’nin 12 ülkesine EURO sistemi geldi ve Fransa bunlardan biri. O gün 6,55957 Fransiz Frangi 1 Avro’ya denk sayilmisti) 1997 Cézanne (1839-1906): ressam (100 Frank).
Ve simdi garantili söyleyebilirim: böyle bir televizyon programi olmamistir. Bu iletiyi ilk yazip yayanlar, sözünü ettikleri programin verildigi kanalin, ayrica programin ve sunucunun adlarini versinler de arastirayim!… En basta okudugunuz iletiler halâ Internet’te dolasiyorlar. Bu demektir ki onlari okuyanlar kolayca gaza gelip hemen listelerine dagitmak istiyorlar. Bir buçuk – iki yildir Türk kamuoyunun bir bölümünü ustaca uyutup kullanmak için örgütlendiklerini düsündügüm, bu yalan öyküyü uydurup yayanlarin beklentileri nelerdir acaba?… Yoksa Baris’in adi kullanilarak ordumuz mu karalanmak isteniyor? Tabii ya Baris yurdumuzun en inanilir kisilerinden biriydi. Nasil olsa o artik yok ve “Hey, Millet! Ben böyle bir programa katilmadim!” diyemez..
Bugün Baris’in dogum günü. Onu seven bazi kisiler iyilik olsun diye Yaratan’a kavusmasini çabuklastirmayalardi 64 yasini kutlayacaktik simdi. Nur içinde yatsin!...
Disarda lâpâ lâpâ kar yagsa bile gönül bahçelerinizin yesili üzerinde duran o bin renkli çiçekler ve içinizin güzelligini yüzünüze yansitan o güleç günesiniz yüreginizden hiç ama hiç eksik olmasın
Savas MANÇO
Liège, 2 Ocak 2007
| 02-02-2008 02:05 | | Şikayet Et! |
|
Konuya cevap verebilmek icin uye olmaniz gerekiyor.. Buraya
tiklayip hemen uye olun, sizde aramiza katilin..
|