Forumlar >>
Paylaşım >> ÇİÇEK MEVSİMİ ( mini hikayeler zinciri ) 
| Sayfalar: Önceki 1, 2, 3 ... 19, 20, 21, 22 Sonraki |
|
|
| Yazar |
ÇİÇEK MEVSİMİ ( mini hikayeler zinciri ) |
ŞEHD-AB(E) Mesajlar: 1941
 | Sene 1990…Murat ile duru birbirlerini sevmiş iki gencin hikayesi.Aslında bu aşk hikayesi çocukluktan başlıyor.Murat’ın babası Kazım Bey, bir doktordu ve Konya’nın Selçuklu ilçesine tahini çıkmıştı.Derken sonrasında Konya’ya yerleştiler.Murat’ı oradaki bir ilköğretim okuluna yazdırdılar.Fakat Murat eski arkadaşlarını unutamıyordu.Zor da olsa oraya alışmaya çalıştılar.Murat sakin bir çocuktu ama sınıftaki çocuklar rahat durmayıp her şeyi Murat’ın üstüne atıyorlardı.Bunun üzerine öğretmeni onu Duru adlı çok güzel bir kızın yanına oturttu.Zamanla çok iyi arkadaş oldular,hatta artık arkadaştan da öteydiler.Birbirini seven iki aşıklardı artık.İkisi de birbirinin gözlerinin içine öyle güzel bakıyorlardı ki ,sanki akarsular duracak gibi olurdu.
Öğretmen bir veli toplantısı düzenledi.İşin ilginç yanı burada başlıyor.Murat’ın annesi,Duru’nun ise babası ölmüştü.Murat’ın babası Kazım Bey ve Duru’nun annesi Makbule Hanım karşılaşmışlardı.Ama bu karşılaşma normal bir karşılaşma değildi.Çünkü onlar yıllar önce aynı Murat ve duru gibi birbirlerini sevmiştiler.Birbirlerini görünce şoke oldular.Ve ikisi de çocuklarını alıp gittiler.
Sene 2005…Aradan 15 yıl geçti.Ve bu 15 yıl içinde iki aşık içinde çok engeller oldu ama yılmadılar.Murat ile duru artık evlenme çağına geldiler.Evlenmek istiyorlardı ama arada bir engel vardı;iki ailede bu evlilik işine karşıydılar.Peki neden istemiyorlardı bu ilişkiyi,dertleri ne idi? Genç iken Kazım Bey ve Makbule Hanım birbirlerini sevmelerine rağmen,Kazım Bey’in maddi durumundan dolayı kavuşamamışlar ve araları o günden beri hep limoni olmuş.Ama bu dargınlığın,bu nefretin nedeni maddi durum olamazdı başka bir nedeni olmalıydı.Fakat bunu kimse çözememiş.İşte bu yüzden iki gencin birbirleriyle evlenmelerini istemiyorlar.
Derken Murat’ın askerlik çağı geldi ve Duru’ya şu sözleri söyledi:
___”Durum,canımın içi;benim vatani görevimi yapma vaktim geldi.Biliyorum ailelerimiz izin vermeyecek ama belki askerden geldikten sonra yumuşarlar.Beni bekleyecek misin?” dedi.Duru ise:
___”Tabi ki bekleyeceğim aşkım ölene kadar bekleyeceğim seni.Ama askere gitmeden önce gizliden evlensek mi? Yoksa bizimkiler evlenmemize izin vermeyecekler”.dedi.Bunun üzerine Murat:
___”Gülüm seninle şimdi evlenirsek, peki ben askerde şehit olursam ne olacak sonumuz,Sen daha kötü olmayacak mısın?” dedi.
Duru Murat’a hak verdi ve Murat vatani görevini yapmak için Hakkari-Yüksekova’ya gitti.O yıllarda terör almış başını gidiyordu.Ve bu iki genç aşık sürekli mektuplaşıyordular.Derken Duru’dan artık mektup gelmiyordu.Murat iyice şüphelenmeye başladı.Duru’dan artık hiç haber alamıyordu.Artık Murat’ın umutları tükenmişti.Çünkü artık Duru’nun onu sevmediğini sanıyordu.Ve kafasında bu düşüncelerle askerliğini bitirmeye çalışıyordu.Öbür yandan Duru,mahalleden tanıştığı bir gençle evlendi.Ama isteyerek değil Murat’a inat evlendi.Ve Murat Güneydoğu’da teröristlerle girdiği çatışmada şehit düştü.Bu olayı duyan Duru hiç unutamadığı aşkının cenazesinde kahrolmuştu adeta.İki aile de çok üzgündü,ama bu üzülme Murat’ı geri getirmeyecekti. Cenazeden sonra gerçekler ortaya çıktı.Meğer Murat’ın babası Kazım Bey,Murat’ın komutanının yanına gidip “Murat’ın mektuplarını yollamayın” diyerek komutanla anlaşmış.Duru’nun annesi Makbule Hanım ise gelen bütün mektupları Duru görmeden yakmış.Bunu duyan Duru ise “nasıl böyle bir şey yaptım,nasıl inanmadım Murat’a” diyerek yıllarca kendini paraladı.İki aile de çok pişmandı,”keşke evlenmelerine izin verseydik” diye kendilerine hep bu sözü söylediler.
“BÖYLE HİKAYELER BÜYÜKLERE DERS OLSUN DİYE YAZILIR AMA, BÜYÜKLERİN BİR BİLDİĞİ VARDIR DİYEREK İŞİN İÇİNDEN ÇIKMAYA ÇALIŞIRLAR”
| 09-10-2007 09:16 | | Şikayet Et! |
| ŞEHD-AB(E) Mesajlar: 1941
 | kraliçe şeytane
18. yy sonlarına doğru bir prens viyanaya geziye gider orda hoş bir prensesle karşılaşırilk görüşte ikiside bir birinden etkilenirler ama bir türlü yan yana gelipte konuşamazlar ikiside utandıklarında beceremezler bizim prens her gün güzel prensesi görme umuduyla viyana sokaklarında dolaşır ve bir zaman sonra görür onu uzaktan takip etmeye başlar bu olay hemen hemen her gün devam eder prenseste bunu fark eder ama ses çıkartmaz çünki o da prense karşı boş olmadığından zaman gelir prensin dönmesi gerekir ama prens bunu hiç istememektedir gideceği gün bütün cesareti toplar ve prensesi ilk gördüğü yerde ona ilan-ı aşk eder onu ne kadar sevdiğini onsuz yaşamayacağını hatta onunla evlenmek istediğin söyler bu durum prensesin hoşuna gider vede teklifini kabul eder prenste ailesine haber verir ben evleniyorum tez vianaya gelin’der aileside merak içinde oldugundan vede bu kızın kim oldugunu merakettiğinden bir kaç gün sonra gelirler prensesin ailesiyle konuşurlar anlaşırlar iki kral çocuklarının mutluluğundan çok iki ülkenin daha güçlü ve yenilmez olmasını düşünmektedirler bir kaç zaman sonra düğünleri olur 40 gün 40 gece ilk başlarda prens vianada kalır bir süre sonra prensin annesi onu çok özlediğini vede onun kendi ülkeleri ne gelmesini ister prensesin içine bir huzursuzluk düşmüştür gitmek istemez bunu prense anlatır ama prens bir türlü anlamak istemez aslında prenses bazı şeyleri önceden farkına varmaktadır ama prensi inandıramadığı için elinden bir şey gelmemektedir bir süre sonra yola çıkarlar ve prensin ülkesine gelirler bir süre prensin ailesi prensese iyi davranır ama prensin erkek kardeşi prensi kıskanmaktadır nedeni ise tahtın varisi abisinin olmasıdır hain kardeş her seferinde abisinin ayağını kaydırmak için plan yapar ama her seferinde planlarını bozan bir şeyler vardır gel zaman git zaman prensesimiz hamile kalır ve bir erkek çocuğu dünyaya getirir vede sarayda olanlardan artık pek haberi yoktur hain kardeşte bu fırsatı değerlendirip kardeşine ve onun çocuğuna hain bir plan kurmaktadır o sırada kendi adamlarını abisini adamları gibi gösterip halkın üstüne salar ve halkı hırpalayıp zorla vergi toplar bir süre sonra halkın yiyeceği ekmeği bile kalmaz onlarında canına tak etmiştir ama prensimizin bundan haberi yoktur bir gün prens ve oğlu dışarı çıkmaya karar verirler prens ister‘ki oğlunu bütün haklı görsün ama prensin bilmediği bir şey vardır hain kardeşinin onun yerine plan yaptığı ama hain kardeşin unuttuğu bir şey vardır zamanında kendi adamlarından birini saraydan attırmıştır halka zulüm edenin hain kardeşin adamları olgunu biliyordur vede halkı uyarıyordur her zaman gün gelir ve prens ve oğlu dışarı çıkar hain kardeşinde istedikleri olacağı düşüncesiyle sevinmeye başlar ama istediği gibi gelişmez olaylar prens ve oğlu huzurlu ve sakin bir şekilde haklının arasında dolaşır vede halk prensin oğlu çok sever bu durumdan hain kardeşin haberi yoktur zamanında saraydan attırdığı adam prense yardım eder ve olayları anlatır babasıda oğlu olmasına rağmen cezasını çekmesini ve cezasını halkın vermesini ister hain kardeşi sefere gönderir hain kardeş seferdeyken halkıyla konuşur ve hain ewladın cezasını onların vereceğini söyler halk bu durumdan çok mutlu olur kralın ve prensin bilmediği bir şey daha vardır bütün bu olayları kraliçe yaptırır bi zaman sonra hain kardeş seferden döner halkın arasından geçerken biri aradan bağırır bu kardeş katilini hayatta bırakacakmıyız vurun bizde onu öldürelim der aradan bir ses herkez aynı fikirdedir ama hain kardeşi öldürmezler hain kardeş ve adamlarını o kadar çok döverlerki adım atacak halleri kalmaz ve bir mahsene kaldırı bağlarlar onları neden bunu yaptıgını nedeninin ne olduğunu öğrenmek isterler oda mecbur kalır çünki hayatta kalmak ister bu arada kraliçe iki veliahtında öldüğünü düşünmektedir olayın gerçek yüzü aslında prensin ve hain kardeşin anneleri zannetiği kraliçe onların gerçek annesi değildir şeytane kraliçe de onların öldüğünü düşünürek kralı öldürmeye karar veriri ama kralın her şeyden haberi vardır şeytaneye tuzak kurmuşlardır sonunda şeytane kraliçeyi öldürmek için kral kendi oğullarıyla konuşur ve hain kardeşte yaptıklarından çok pişman olduğunu her şeyi şeytanenin başının altından çıktığını anlatır ama bir şey kafalarını kurcalamaktadır neden sen küçük kardeş durumu anlatır şeytane küçük kardeşin sevdiği kızı kaçırmış ve her seferinde onu öldürmekle tehdit etmektedir bu yüzden bir şey yapamadığını ve onun dediklerini yaptığını anlatırama ve istenen gün gelmiştir şeytaneyi öldüreceklerdir o gece iki prens saraya girer ve şeytanenin odasına girerler şeytane şok olmuştur öldüğünü düşündüğü üvey evlatlarının karşısında görünce eli ayağı bir birine karışır ve korkudan saçmalamaya başlar iki prens zorla bunu kralın yanına götürür ve konuşturur artık kralın her şeyden haberi vardır artık her şey şeytanenin alacağı cezaya kalmıştır öyle bir fikir çıkarki halkınar asından birinden kralın çok hoşuna gider fikir ise şeytaneyi bir kazığa bağlayıp saçlarını kazıtıp tam kafasının üstüne dev bi buz kütlesi asmak istediğini söyler ama işkence bununla bitmez şeytaneyi çıplak vaziyette üstüne haşerelerin vede yırtıcı hayvanların seveceği şeyleri sürmek istediğini söyler kralda kabul eder ve planını halkın gözü önünde yapmasını ister ve işkence başlamaktadır gündüzleri işkence devam eder geceleri ise her türlü hayvan yemeye başlar ama sadece haşereler gelir halk hemen ölmesini istemediğinden diğer hayvanların şehrin içine girmesini enlegellerler haftanın sonunda şeytanenin sesi soluğu kesilmiştir merak ederler bakmaya giderler çok iğrenç bir halde ölümüştür kafasının üstünde kocaman bir delik beyni gözükmektedir vücudu ise delik deşik olmuşutur halk ise artık yırtıcı hayvanların onu yemesi için ormanlık bir alana bırakır vede gözcü dikerler tamamen yendiğini görmek için artık her şey yoluna girmiştir uzun seneler boyunda mutlu yaşarlar | 09-10-2007 09:28 | | Şikayet Et! |
| ŞEHD-AB(E) Mesajlar: 1941
 | Dalkıran fırtınalar. Arabesk hüzünlerin esintisi; Korkutmaz ulu çınarları. Yapışkan terlerin kokusuyla yaprakları bile sararmaz...
Gülüşlere yabancı, Sevgiye düşman her darbede yeni bir gül açılır. Savaşa inat olsun diye, her güvercin kanadına taze bir gül takılır...
Gecelere özlem duyan yarasalar; Duyguyu ve manayı ne bilsin... Çıkdırmak içindir oynanan oyun. Umudu üşütmek içindir bu tipi...
Bilmezler ki,
Ne vurulan var, ne yıkılan var, ne biten. Sevgilerle yeşeren bahar, Bir şarkıdır dudaklarda "Bu Şarkı Burada Bitmez1"... Kine ve kıskançlığa düşman bu çınar, Kolay kolay devrilmez.
Ürkütmezler şen şarkıyan bülbülü yağlanamaz yüreklerdeki sevgi. Bir seldir, Alır götürür unutulmuş iklimlere kini, hıncı ve de öfkeyi...
Serseri bir rüzgarla kırılmaz iradeler. Duvaklı gelinin olur... Sabırla güzelleşir çektiğin çile. Keder deyip geçersin yeniden çelikleşir irade... Boncuk boncuk terinle güzelleşti gerdanı; En güzel sevgilinin hizmet yolunda, aşk yolunda yaya kalır haramiler... Yüreksizlerin işi değil, Bu meydan senin...
Kalemlere düşman olanlar ve kalem kırmakla ünlenenler unutuldu bir bir. "Olandan Bitenden Utanıyorum" Kırmakla tükenmez kalemler; İşte elimde bir kalem; Senin şiirini yazıyorum.
Bir Zamanlar...
Savaş çığlıklarının yükseldiği yerde. Sevginle ışıl ışıldır. "Varoşlar". İşte; Okyanus yüreğim. Alın sizin olsun derke, Nasılda suya kandılar. Onlarla bölüşürken fikir lokmaları sizi yüreklerine aldılar.
Şimdi...
Yeni bir görev verildi size. Verenden razıyız biz böyle biline "Çünkü" Soğuk mapus damlarında; Üşüyen nice insanlar var ışıksız... Onları da Sar Yüreğine. | 09-10-2007 09:41 | | Şikayet Et! |
| düşümde oyun var Mesajlar: 1054
 | aşkla ilgili minik bir hikaye 

Genç adam yaşlı karı-kocanın evlerine misafir olur.
75 yaşındaki amca karısından bir fincan daha çay isterken;
"Çiçeğim, bir bardak daha verir misin?" der.
Sonra da "peteğim, hiç şekersiz lütfen" diye ekler.Kendisine 65 yaşındaki tatlı karısının getirdiği tavşan kanı çayı alırken de;
"bebeğim, sana çok zahmet oldu" diye ekler.
Genç adam, yaşlı amcanın karısı için kullanıldığı sevgi sözcüklerinden çok etkilenir,
"Amcacığım, kaç yıllık evlisiniz?" diye sorar.
Yaşlı ama dinç adam,"40 seneyi geçtik evladım" der.
Genç adam: "Vallahi maşallah, Allah muhabbetinizi arttırsın. Sürekli çiçeğim, peteğim, bebeğim gibi güzel sözlerle hitap ediyorsunuz galiba "
Yanakları pembeleşmiş teyze "Doğru, birkaç yıldır hep bana böyle hitap ediyor" deyip mutfağa doğru yöneldiğinde yaşlı amca genç adamın kulağına doğru eğilerek:
"Şiişşt,çaktırma, 2 sene önce adını unuttum, hala hatırlayamıyorum”
| 09-10-2007 11:35 | | Şikayet Et! |
| SuskunRUHUM........ ... Mesajlar: 4756
 | Bir DAĞ Masalı
Binlerce renk renk çiçeğin açtığı, bitkilerin bittiği, sürü sürü kuşların geçtiği, pırıl pırıl suların aktığı, çeşit çeşit hayvanların barındığı bir dağın yamacında güzeller güzeli Dilara adında bir kız yaşarmış. Her sabah kalkar huzur ve esenlik içinde türküler, şarkılar söylermiş… Kiraz dudaklarından tane tane mutluluk dökülürmüş yamaçlara…
Dilara her sabah uyandığında dağlara bakıp yüreğini bin çeşit renkle nakış nakış işler, güneşin rengiyle sevgisini, umudun mavisiyle umudunu süsler, çağlayan sulara, esen rüzgarlara bakıp bakıp sevinç pırıltıları serpermiş gözlerinden…
Henüz bakir doğası insanlar tarafından kirletilmemiş, bozulmamış; yalanın, dolanın, kokuşmuşluğun hiç uğramadığı bir yermiş burası... Dilara’nın sevgisi yeryüzündeki çiçeklerin renkleri gibiymiş… Baharın sevgilisi, nisanın ilk aşkı, masumluğun sultanı, suların saflığıymış Dilara’nın güzelliği…
Nisanın ilk gözağrısıymış Dilara… Baharın ilk öpücükleri değdimi narin kirpiklerine, uyanıverirmiş tüm çim – çiçek, börtü - böcek..
Hoyrat rüzgarlar inzivaya çekildiğinde, bahar rengi ılık ılık meltemler sararmış ince belini Dilara’nın, incecikmiş yüreği de tıpkı beli gibi… İpekten teni varmış, gün ışıdımı pırıltılar dans edermiş saçlarında, pırıl pırıl suların üzerine vuran güneş ışıkları gibi…
Dilara her sabah erkenden kalkar çiçeklerle koklaşır, laleleri okşar, kuşlarla, kelebeklerle konuşur, dağ tepe demeden güneşe gülümseyerek mutlu bir şekilde kuzularının peşinde dolaşır dururmuş... Her seher bereket tohumları ekilirmiş dağların doruklarına, umut umut yeşerip halaya dururmuş çiçekler her bahar Dilara’nın güzelliğinde...
Bir gün hiç beklemediği bir anda karşısına genç bir adam çıkıvermiş, şiirler okumuş ay ışığında, şarkılar söylemiş, masallar anlatmış Dilara’ya. Sık sık buluşmuşlar... Sevdalanmış sonra Dilara, bırakmış kendini kollarına genç adamın hiç bir kötülük düşünmeden, başlamış rüyalarda, masallarda yaşamaya...
Çiçekleri, kuşları, kelebekleri bırakıp gece gündüz genç adamın hayaliyle yaşamaya başlamış... Sevdası yeryüzüyle, gökyüzünün sevdası kadar büyük; suyla, çiçeğin aşkı kadar da masum ve temizmiş... Sonra sevdasını açmış büyüklerine Dilara, hoş karşılamışlar kızlarının sevdasını, evlenmelerine izin vermişler... Davul zurna eşliğinde üç gün üç gece düğün olmuş, halaylar çekilmiş, inlemiş dağ taş...
Bir seher vakti uyandığında canından bir parça eksilmiş gibi irkilmiş Dilara. o canı gibi sevip bağlandığı adam buralardan sıkıldığını, kendisini unutmasını isteyip bir kağıt parçası bırakarak çıkıp gitmiş... Oysa aynı adam her sabah uyanır uyanmaz “sen dünyanın en güzel varlığısın, seni ölümüne seviyorum”diye övgüler dizermiş Dilara’nın gözlerinin içine bakarak... O zaman bütün yeryüzü, gökyüzü Dilara’nın olurmuş...
Çünkü dünyada ki; tek güzel Dilara değilmiş, her yerde kandırılacak dünya güzeli yüzlerce Dilara bulunurmuş yüzsüzler, yalancılar, sahtekarlar için...
O gün ilk kez ağlamış Dilara, mavi mavi pınarlar akmış gözlerinden. Ceylan gözleri o gün ilk kez üzgün bakmış dağlara... Aylarca belki döner umuduyla uçan kuştan, esen yelden haber beklemiş, dalgın dalgın bakmış sulara... Ama ne gelen olmuş ne de giden...
Huzuru ile beraber mutluluğu, sevinci de parçalanmış. Daraldıkça çıkıp bir dağ başına yankılı kayalara haykırmış içindeki ateşi... Bazen sessizce solumuş bir hazan yaprağı gibi, içi kanamış her baktığında dağların doruklarına... Gözpınarlarından akan damlalar bir nehir gibi süzülerek Munzur suyunun esrarengizliğine karışmış.... Kanadı kırılmış yavru bir kuş gibi uçmak istemiş masmavi gökyüzüne ama uçamamış...
Uçuşan düşlerini önüne katıp götürmüş yüreğindeki fırtına, geride bir kırık ömür, yorgun gecelere asılı birkaç tebessüm kalmış yalnızca.
Bir hazan çiçeği gibi solmuş günden güne Dilara. Derin okyanuslar dökülmüş yapraklarından her ağladığında.. Sevdanın kor yangını düşmüş yüreğine bir kez…
Bir zamanlar tan kızıllığı yamaçlara vurduğunda rüzgarın şarkısını söylermiş, dağlar, pınarlar, kayalar Dilara’nın yüreğinde. Bir dağ çiçeği gibi yaprağına sığınırmış üşümemek için Dilara... Ama artık suskunmuş dağlar…
Yağmurun gözyaşlarına karıştığı bir gece dönmüş yüzünü ve bırakmış kendini kayalardan aşağı ölmek istemiş Dilara...
Yalancıların, sahtekarların, acıların var olduğu bir dünyada yaşamak istememiş...
Bütün çiçekler kendi dillerince konuşmuş, üzüntülerini haykırmış dağlara… Ağlamış rüzgarlar; Bir tek laleler boyun büküp susmuş Munzur’da… Yüreğini açıp ses vermemişler… Suskunluğunda saklamışlar sırlarını, sevgileri söyleyemeyecekleri kadar çok şey anlatmış dağlara… Bu yüzdendir ki; Munzur’da bütün laleler boynu büküktür… Hep narin, ince, suskun ve asil durur…
Sonra zaman geçmiş, gözyaşları betonlaşmış, çiçekler kokusunu yitirmiş, o güzelim dağlar kötülüklere esir düşmüş... Kayalar ağlamaya başlamış her gece... Ay ve yıldızlar doğmamış bir daha o kayaların üstüne, kuşlar uçmamış, her gece rüzgar esmiş çığlık çığlığa. O gün bu gündür ‘Çığlık kayası’ olarak kalmış ismi...
O günden bu güne sevginin, masumluğum, temizliğin timsali olarak hala onun sevgisi konuşulur oralarda. Kimi kez onu “Çığlık kaya”nın başında sevgilisini seslerken geyiklerin içinde görüldüğünü söylerler, kimileri bir pınarın başında geyiklere su içirirken.
Herkes yok olmuş, yalan olmuş, masal olmuş ama o hep var olmuş, dünya döndükçe de var olacak dağlar kızı Dilara...
İşte böyle olmuş, böyle anlatılmış yıllar yıllı bu dağ masalı...
Bir dağ başıydı sevdası/ sevdalanmıştı bir kez Dilara / kardelenler kadar aktı sevdası / kar kadar masum ve temiz / ve de, / sevmişti bir kez delicesine... /
Ve sonunda terk edildi / sevgi bilmezlerce / bir sevda sözü geride kaldı / bir de dağ gibi sevdası / bakamadı kimsenin yüzüne Dilara / vefâ sözü, sevdâ sözü yalan oldu / hergün çıkıp yükseklere / gidenin yoluna baktı / belki gelir diye / bir soluk resim elinde / gelenden geçenden / sual etti sevdiğini / sonunda, tükendi umudu / dayayıp rüzgarlara başını / ateşlere bağrını verip / bıraktı kendini kayalardan aşağı.../
kara haber çabuk ulaştı obalara / dağlara kor düştü / ölüm vurdu hançerini / kutsal aşkın yüreğine /
Sevgisi efsane oldu / sevgisi destan oldu / dolaştı dilden dile /
Yıllar yılları kovaladı / mevsimler mevsimleri / herkes unutuldu / bir dilara unutulmadı / bir de sevdası... /
| 10-10-2007 08:18 | | Şikayet Et! |
| SuskunRUHUM........ ... Mesajlar: 4756
 | Umudun Rüyası
Her bahar nasırlı ellerin toprağa attığı tohumlar, yeniden yeşerme sürecine dönüşünce, doğa yeniden dirilir. Bir serin şebnem, güneşin de etkisiyle kendini yeniden doğurur. Derin uykusundan uyanır doğa. Umutsuzluğu ortadan kaldırarak aydınlığını, güneşe yönelen gülüşlerini evrene saçar. Yüksek dağlardan süzülerek gelen cemre damlaları gibi, mehtabın ışınlarıyla çocuklara sevgiyi, sevinci, coşkuyu, muştuyu getirir. Çocuklar her sabah yeni bir müjdenin aydınlığına açar gözlerini. Çocuklar için her yeni gün vazgeçilmez bir muştu taşır. Muştusuz yaşayamaz çocuklar. Çünkü, muştu demek umut demektir, umudun diğer adı da muştudur. Umut en umutsuz gecelerde bile öten bir kuştur. Umut vazgeçilmez gıdadır, yaşam için gerekli olan havadır, sudur belki ama çocuk yüreği için elzem olan, umuttur. Muştudur, yarınlara çekilen özlemdir. Umutsuz kalmak karanlıkta kalmak demektir, dayanılmaz zifiri bir hayat yaşamaya benzer.
Kimsesiz bir çocuk, sokak ortasında, sıcak bir somuna uzanır gibi, umuda, bir yudum sevgiye, şefkate uzanır. Ama bulamaz ürkektir, tedirgindir, çünkü kim bilir kaçıncı kez tekmelenmiştir o körpe yüreği, bir sevgi yerine kaç kez azarlanmayı, ihaneti görmüştür. Çünkü yılanlar, çıyanlar sarmıştır dört tarafı.
Hayat ne dedesinin anlattığı kadar güzel, ne de insanlar düşündüğü kadar iyiydi. Yalnız başına yaşamak için verilen mücadele yorucu ve zor bir yarış gibiydi. Hem de hiç tecrübesi olmadan başlamak zorundaydı bu yarışa. Hayat hiç de kolay değildi. Artık kararlarını yalnız başına verebilecek biri olmak zorundaydı. Hayatını yönlendirebilecek biri. Çocuk da olsa sorumluluklarını yüklenebilecek biri olmalıydı. Unutmamalıydı bir de annesinin olduğunu. İki gözü iki çeşme, her gün dövülen, sövülen, hor görülen ama çaresiz, tüm bunlara katlanmak zorunda kalan ve seninle gurur duymasını isteyen bir oğul olmalısın. Bu yüzden bundan sonra ne yapacağına karar vermen ve ona göre davranman lazım. Şartlar ne kadar ağır, acımasız olursa olsun hem çalışıp hem okuması lazımdı.
Suçlu kendisi mi, kaderi mi, tanrısı mı, onu doğuran mı, bilemez. Çocuk aklı ermez bunları yanıtlamaya. Ama insanlara duyduğu güveni sarsılmıştır. Oysa dedesinden hep insanı, emeği, dostluğu, iyiliği, merhameti, doğruluğu, dürüstlüğü, temizliği, ahlakı ve adil olmayı öğrenmişti. Dedesinden öğrendikleriyle yaşamın gerçekleri birbirine zıt düşüyordu. Ve asıl gerçek olan çok katı ve acımasızdı. Kapı kapı iş aramış ama kimse yardım etmemişti. Dünyada yapayalnız kaldığını hissediyordu. Hepsi de birbirinden beterdi insanların, kimse kimseye acımıyordu, bölüşmüyordu yasını, güveni kalmamıştı kimselere. Sığınacağı bir yuva, elini uzatacak bir dost, ona insan gibi davranacak bir aile bulmaktan ümidini kesmişti. Ölmek istiyordu ama gerçekte yaşıyordu ve kimsesizdi. Umut’un durumuna en çok öğretmeni üzülmüştü, isyanını ve üzüntüsünü şu sözlerle belirtiyordu.
‘’Bir ülke eğer yetimlerini hakça ve eşitçe kucaklamıyorsa, onlara analık babalık edemiyorsa, Umut’ların umutlarını karartıyorsa, efendi olacakları köleleştiriyorsa yere batsın. Kalem ve hokkaya ant içerek salt cebini düşünüp vicdanının sesini duymayanlara lanet olsun’’.
Dünyada kimsesiz yapayalnız kalmış, her şeyi yıkılmıştı. Dedesinin yanındaki güven, neşe ve sevgi dolu yılları bir yaz yağmuru gibi gelip geçivermişti. Yinede zeki bir çocuk olarak hayallere sığınarak kimsesizliğine tahammül etmeye, yaşamın acı gerçeklerine karşı durmaya, dayanmaya, direnmeye çabalıyordu. Hayaller yalancıdır belki, ama kimsesiz bir çocuk ancak soluğunda bir tutam fesleğene eklediği an’larla yaşayabilir. Çünkü durduğu yerde yaşayan tek canlı türüdür fesleğen. Adı Umut’tu temiz, masum, olağanüstü duygulu ve çok güzel bir çocuktu. Gözleri pırıl pırıl zekice ışıldardı. Sevimli tatlı sözleri, güzel gözleri vardı. Mutluydu çünkü umutluydu. Yarınlara umutla bakıyordu. Her akşam sevgiyle döndüğü bir evi, çok sevdiği annesi babası vardı. Sevgiyle okşadığı kuzuları vardı.
Henüz ilkokul ikinci sınıfta iken Babasını bir trafik kazasında kaybedince annesi de geçim zorluğuna dayanamayarak evlenip gitmişti. Evlendiği adam Umut’u istemeyince Umut da İstanbul’da bir gecekonduda oturan dedesinin yanına gelip sığınmıştı. Umut dedesinin umudu, yaşama sevinci, dayanağı olmuştu. Dedesi de umut için her şeydi. Anne – baba, dost, kardeş, arkadaş. Hayatta tutunacak tek dalıydı.
Dedesinin ölümü üzerine hayatta yapayalnız kalmıştı. Gülen gözleri hüzünle dolmuş, tatlı sözleri acıya dönmüş, yüzü asılmış, neşesini, yaşama sevincini tümden yitirmişti. Hayatında tek sevdiği sığındığı, canını istese vereceği, varlığıyla teselli bulduğu, hayatta tek dayanağı, umudu dedesi de onu bu dünyada yalnız başına bırakıp gitmişti.
Henüz daha babasının acısını taze bir yara gibi yüreğinde taşırken, arkasından ikinci büyük darbe de dedesinin ölümüyle gelmişti. Hem de yıllar sonra. Yıkık gönlünün tek tesellisi umudunun, sevgisinin tek odağı, gözünün bebeği dedesi amansız bir hastalığa yenik düşmüştü. Oysa Erzincan’dan İstanbul’a ne ümitlerle, ne hayallerle gelmişti ancak hayatın kötü oyunu burada da peşini bırakmamıştı…
Bundan sonra ne yapacaktı Umut, kime naz edecekti, üşüdüğünde kimin kucağına sığınacaktı, “dedeciğim” diye kime sarılacaktı. Oysa bir çocuk kimsesiz ve sevgisiz kalmışsa, nefessiz kalmıştır. Bilin ki boğulmaktadır. Ve kimsesizlik ateşi yüreğini yakıp kavururken, kanamaktadır. Her yerde bir serinlik, güveneceği bir insan kokusu aramaktadır, şifa ummaktadır; ama kaderin kovaladığı insanın ocağı tütmez. Başını sokacağı, yüreğini ısıtacağı bir yeri olmaz. Bazen kendini öylesine çaresiz hissediyordu ki omzuna yaslanıp sıcaklığını duyacağı, bazen de rahatlayıncaya kadar sarılıp gözyaşı dökebileceği bir insan arıyordu…
Her işe çıkışta ya da okula gidip gelişte, içten içe bağ kurduğu ve dedesinin de çok sevdiği asırlık çınarın altında nefeslenir, dinlenir, sonra yoluna devam ederdi. İçi burkulunca iyice mahzunlaşır, bir yolunu bulur çınarına koşar, gökyüzüne uzanan nasır gövdeli iri yapraklı çınarla konuşur dostluğuna sığınırdı. Hafif esen rüzgarın salladığı yaprak sesleri arasından kulağına çıngırak sesleri gelirdi. Bu ses alır götürürdü onu köyünün bahçelerine, kırlarına, sularına, hayvanlarla olan dostluğuna…
Bahar gelmişti. Her yer yeşillikler içindeydi. Daha öncede dedesiyle geldiği bu yerlere acıyla bakıyordu. Uzaklarda deniz köpük köpük dalgalanıyordu. Ağaçların dalları ve yaprakları çimenler üzerinde koyu gölgeler oluşturuyordu. Ufukları seyrederken dedesini düşünüyordu, yoksul dedesini ve inanmak istemiyordu kendisini yapayalnız koyup gittiğine. Küme küme olup kızıllığa bürünen bulutların üzerinde güneş ağlıyor gibiydi...
Ölmeden önce dedesinin neden ona yaşlı gözlerle sıkı sıkı sarılıp derin derin ah çektiğini şimdi daha iyi anlıyordu. En son okuldan gelip gülümseyerek dedesinin boynuna sarılıp öptüğünde, yaşlı dedesinin nefes almakta zorlandığını görmüştü. Öleceğini biliyordu yaşlı adam ama bunu Umut’a anlatmaya, açıklamaya nasıl başlayacağına karar verememişti. Onu üzmeden anlatmak kolay olmayacaktı. Şimdi her zamankinden daha çok çaresiz, dayanaksız hissediyordu kendini yaşlı adam. Yutkunup boğazını temizlerken boğazı düğümlenmiş, dudakları titremeye başlamış ve gözlerinde iki damla yaş süzülmüştü. Ellerini Umut’a uzatıp ona sevgi ve şefkatle sarılmıştı gücünün yettiğince...
Bir taşın üstüne oturup yoldan gelip geçenleri seyre koyuldu. ‘’Bütün çocuklar evine dönüyor’’ diye düşündü. Sıcak bir yuvanın özlemi vardı gözlerinde; içinde anne, baba, dede kardeş kokusu bulunan. Dipsiz bir kuyu gibi gittikçe derinleşen yalnızlık duygusu ve kimsesizlik korkusu o çocuk yüreğinde onarılmaz yaralar açıyordu.
Her akşam buğulu çocuk gözlerine bin bir acı dolar, kimsesiz gecekondusunda yorganı başına çeker, dedesinin elbiselerine sarılıp, gece boyu korkuyla ürpererek gözlerindeki yaşlarla öylece uykuya dalmaya çalışırdı. Çoğu geceleri zaten kabusla geçiyordu. Oysa güzel rüyalarla uyanmalıydı bir çocuk, apaydın sabahlara. Bir yağmur altında ıslanan tohumların renk renk filizlerinde yaşamalıydı, dolu dizgin umutlar fışkırmalıydı tomurlarından. Koklandıkça açıveren. Açıverdikçe etrafına neşe ve sevgi saçan. Acaba diyordu peşinden koştukça kaçırdığı, kovaladıkça ardından yetişemediği, sıcak bir sevgiye hasret, tek başına dünyayı omzunda taşımak zorunda kalmış kendisi gibi kaç çaresiz çocuk vardı dünyada. Korumasız ve yalnız...
Dedesinin ölürken kendisine bıraktığı paraya dokunmak gelmiyordu içinden, çünkü onunla dedesine yakışan bir mezar yaptırmayı düşünüyordu.
Her sabah erkenden kalkar fırına koşar, fırıncıdan aldığı simitleri sokak sokak dolaşıp satarak, sonra da okulunun yolunu tutardı. Okul dönüşü de bazen manavdan aldığı limon ya da portakalları satar, bazen de küçük bir aşevinin mutfağında bulaşık yıkayıp kazandığı üç beş kuruşla geçimini sağlamaya çalışırdı. Bütün hayali; çalışıp okuyup, başarmak, güçlü bir insan olmak ve annesini o insafsız üvey babasının elinden kurtarmaktı… Ama kimsesiz, küçük yavru bir kuş gibiydi Umut. Konacak dal arıyordu, oysa konacağı her dalın altında bir avcı beklemekteydi.
Umut hastaydı ve üç gündü ateşler içindeydi, yatağından kalkamıyordu. Aç yatıyor ve kımıldayacak gücü kalmamıştı.Dışarıdan insan konuşmaları ve çocuk sesleri geliyordu, ancak kendisi evinde yapayalnızdı.
Yavaş yavaş anlamaya başlamıştı yaşadığı yüzyılın acımasızlığını ve ne zaman yalnız kalsa ağlamaya başlardı hemen, yüreğini yakan acısıyla. Her akşam iki gözü iki çeşmeydi zaten, dokunulmayı unuttuğundan beri.
Vakit buldukça dedesinin mezarına topladığı kır çiçeklerini götürüp bırakırdı Umut. O gün de topladığı çiçekleri mezarının üstüne bıraktıktan sonra, çömeldi ellerini açıp dua etmeye başladı. Dua ederken, gözlerinin önünden dedesinin hayali bir film şeridi gibi akıp gidiyordu. Bütün sevgisiyle, içtenliğiyle, şefkatiyle capcanlıydı dedesi.
Neredeyse gerçekmiş gibi duruyordu karşısında. Kimseye anlatamadığı acısını, yalnızlığını, kimsesizliğini dedesine anlatmaya çalışıyordu. Zaten öldüğüne bir türlü inanmak istemiyordu, her an çıkıp gelecekmiş gibi hissediyordu. Yaşananın kötü bir şaka olmasını; dedesinin o sevimli muzipliği ile çıkıp gelmesini ne kadar dilemişti. Yanında ölmüş olmasına rağmen, dedesinin öldüğüne bir türlü inanmıyordu. Beklenmedik bir anda çıkıp gelmesini bekliyordu. Fakat şu toprak altında yatıyordu dedesi. Gerçek buydu, zaten gerçek ile hayal arasında geçip gidiyordu günleri.
Umut dedesine çok alışmış, kimsesizliğini onunla tatmıştı. Şimdi yavrusuz bir koyun, anasız bir kuzu gibi kimsesizdi. Umut eşilen bir çukura bir insanın nasıl atıldığını, bir tohum yada fide eker gibi oraya nasıl ekilip, üstünün toprakla örtüldüğünü rüya görür gibi seyretmişti. Herkes gibi o da dönmüştü. Son bir defa başını kaldırıp üstündeki selvilere bakmıştı. Orada artık dedesi de yapayalnız ve kimsesizdi.
Öğle güneşi selvi ağaçlarının arasında sızıp dedesinin mezarına vuruyordu. Rüzgar mezarın üstündeki çiçekleri sağa sola devirirken, bir uğultu ağaçların yapraklarından ıslık sesleri çıkararak ortalığı çınlatıyordu. Rüzgarın sesine, kuşların cıvıltıları renk renk kelebeklerin uçuşları da katılmıştı.
Gün sanki onun üşüdüğü için ısınmıştı ama eksik olan bir şeyler vardı hayatında. Gözlerini kapatıp hayallere daldı. Güzel şeydi hayal!. Hayata tat veriyor, avutuyordu.. Ama, onun ardındaki acı gerçek ortaya çıkınca daha bir başka yıkılıyordu insan. Uyumak istedi, dedesinin mezarına sarılıp.Tam uykuya dalacaktı ki gökyüzünde yol alan göçmen bir kuş sürüsü gördü. O an kendisi de bir yavru kuş olup uçmak istedi. Yorgundu, uyku gözlerinde akıyordu. İçinde bulunduğu büyülü dünyanın, çiçeklerin, uçuşan kelebeklerin o eşsiz havasının renkleri karşılıyordu gözlerini. Kesin emin değildi güneşin sarı olduğuna da. Sadece varsayımlar üretiyordu hayata dair. Bazen korkuları hayallere dalmasına engel oluyordu ama mahmurlaşan gözleri ağır bir film çekimi gibi birden derin uykulara dalıverdi. Ve o da rüyasında mavi küçük yavru bir kuş olup uçuverdi hayallerine doğru, bin bir yeni umutla. Artık başlamıştı yolculuğa. Sevgiye, şefkate, özgürlüğe uçmak arzusuyla…
Şimdi meydan okumalıydı korkulara kimsesizliğe. Teslim olmamalıydı umutsuzluğa. Büyümeliydi. Yüreğinde özenle biriktirdiği ve sakladığı hüznüyle, kederiyle devam etmeliydi hayata. Gerekirse dişe diş didinerek. Gece tüm yolları örmüştü, buna rağmen uçmalıydı korkmamalıydı; kanatlarını çırparak giz dolu ufuklara süzülmenin ve uçmayı öğrenmenin tam zamanıydı. İleri atıldı küçük yavru kuş, üzülmeye fırsat bulamadan yeryüzünden ayrılışına.
Ve uçtu hayallerine doğru bin bir yeni umutla. Gözyaşları döküldü çiçeklerin taçyapraklarının üstüne, billur damlaları gibi parıldıyordu gözyaşları. Uçmak güzeldi ama yine de garip üzüntüsünü atamamıştı üzerinden. Geri dönse miydi acaba, kendisine küs çiçeklere ‘ merhaba’ dese miydi? Ama hayır geride kalanlar geride bırakılmalıydı. İleriye doğru uçmalıydı, çektiği bu korkunç acılardan sıyrılmalıydı; bir daha yeryüzüne dönmemek pahasına da olsa.
Yükseldi küçük yavru kuş, kurtuldu derin üzüntülerin dipsiz kuyusundan ve yol aldı ufuktaki hedefine doğru, durmadan dinlenmeden, bir kuğu sürüsüyle beraber. Gökyüzünde bakınca denizin mavisini görüyordu artık aşağılarda. Ama kendisi sürünün en gerisinde gidiyordu, gücü tükendi tükenecekti ama pes etmiyordu. Göğün kızıllığını görüyordu, bir iç çekti yavru kuş, boynunu büktü, çünkü burada da yalnız kalmışlığın acısını his ediyordu. Yine de kanat çırpa çırpa yükselmeye başlamıştı. Gitgide yükseliyor, yükseliyor yükseliyordu. Gece oluncaya dek kanat çırptı. Kanatlarını çırpıyordu hala, ama yol alamıyordu artık. İndirdi kanatlarını sonunda, aşağıya doğru süzülmeye başladı. Karanlık çöktüğünde ise gözüne ilişen ilk ağacın dalına bıraktı kendisini. Öyle yorulmuştu ki, yere iner inmez uyandı.
Ne kadar da mutlu olmuştu, rüya olsa bile, bunun hoşnutluğunu tüm benliğiyle hissediyordu ve bu mutluluk hiç bitmesin istiyordu. Rüyasında, güneşe ulaşmayı başarmıştı. Mavi kanatları, minicik ayaklarıyla güneşte gezdiğini gördü. Yine de, rüyada da olsa mutluydu, büyümeyi, öğrenmeyi başarmıştı, gerçek sevincin içindeki hisler olduğunu anlamıştı.
Güneşe baktı Umut, bedeni sımsıcacıktı. Bu, herhalde yüreğinin sıcaklığıydı. Ama nasıl olurdu? Gördüğü sadece bir rüyaydı. Hala uçuyordu sanki, inanmadı, inanmak istemedi umut. Tam düşünceleri değişiyordu ki, başına konan kelebekleri gördü. Müthiş acıktığını hissetti, kalktı acelesi olmayan adımlarla hayaller kurarak evine doğru yürümeye koyuldu; hiç bir şey düşünmeyecek kadar yorgundu. Trafik ışıklarına varmadan boş bulduğu bir anda koşarak caddenin karşı tarafına geçmeye çalıştı.
Tam o anda yolda hızla geçen bir arabanın acı fren sesi sarstı ortalığı. Bir an gözlerini açtı Umut. Göğün kararmakta olduğunu gördü. Boynunu geriye doğru uzattı, gözlerini yumdu tekrar. Hiç bir yanını oynatmıyordu. Şimdi güneş de, ay da, yıldızlar da daha solgundu.
Uçmaya devam ediyordu küçük yavru kuş. Yol arkadaşları gitgide uzaklaşıyordu. Yetişemiyordu. Kanatlarından vurmuştu avcılar…
Uçamayacaktı bir daha, kanatları güneşe değmeyecekti. Ama yine de geçip gidiyordu işte, ince bir nakıştan, kanatları mavi bir ışıktan. Acının, yalnızlığın, kederin uzağından. İçindeki uzaklığı ve zamanı yenerek, sonsuzluğa uzanarak hep aynı yerde buluşacaktı sevdikleriyle…
Şimdi hep yükseklerde uçacaktı umut, kanatları yorgun ve yaralı da olsa. Beyaz beyaz bulutlara dökerek içini. Uçacaktı sonsuzluğa doğru…
Sahi kaç yaşındaydı umut
Gökyüzü kaç yaşında
Toprak kaç yaşında
Özlemi kaç yaşında
Ya gözlerindeki parıltılar
Yüreğindeki çırpınışlar
Sahi umut kaç yaşındaydı
Yaşam kaç yaşındaydı
Ölüm kaç yaşında
| 10-10-2007 08:25 | | Şikayet Et! |
| Yabancı..
| | Bize fakültede ilk olarak şunu öğretmişlerdi ;Suçluluğu kanıtlanıncaya kadar herkes masumdur!...ismi masumiyet karinesiydi...ama artık buna inanmıyorum....Masumluğu kanıtlanıncaya kadar herkes suçludur!...aksi halde dünyadaki bu kadar kötülüğü nasıl açıklayabiliriz...ve nasıl taşın altına elimizi sokabiliriz....kirlendiğini bilmeden kim temizlenmek ister günahlarından....kim...bu da benim hikayem...selametle... | 12-10-2007 15:46 | | Şikayet Et! |
| SuskunRUHUM........ ... Mesajlar: 4756
 | 
Dört tane kelebek bir gün bir ateş görmüşler. Bunun nasıl bir şey
olduğunu öğrenmek istemişler. Birinci kelebek ateşe biraz yaklaşmış
ve üzerinin aydınlandığını görmüş. Arkadaşlarının yanına gelmiş ve:
-Bu ateş aydınlatıcı bir şey!, demiş...
İkinci kelebek bununla yetinmeyerek daha fazla şey öğrenmek istemiş.
Biraz daha yaklaşmış ve ısındığını hissetmiş… Demiş ki:
-Aynı zamanda bu ateş ısıtıcı bir şey!
Üçüncü kelebek bununla da yetinmemiş, Biraz daha, biraz daha
yaklaşmış. Bir anda ateşin kanatlarını yaladığını hissetmiş ve yanmış
kanatlarıyla geri dönmüş… Şöyle demiş:
-Ve bu ateş yakıcı bir şey!
Sonuncu kelebek daha da çok şey öðğrenmek istiyormuş. Biraz yaklaşmış,
aydınlandığını görmüş. Biraz yaklaşmış, ısındığını hissetmiş. Biraz
daha yaklaşmış, ateş kanatlarını kavurmuş.
ve biraz daha yaklaştıktan sonra tamamen yanan kelebek "poff !" diye
ortadan kayboluvermiş...
Ateşin gerçekten ne olduğunu belki bir tek o öğrenmiş ama geri dönüp söyleyememiş…
Çünkü o kaybolmuş ateş içinde ve bir şeyi, ancak içinde kaybolan bilebilirmiş!
| 15-10-2007 09:57 | | Şikayet Et! |
| SuskunRUHUM........ ... Mesajlar: 4756
 | 
Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, kücük bir tırtıl gözlerini hayata açmış. Dogal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış. Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yete- rince büyüdüğünde, kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye baş- lamış. Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da, rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.
Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya başla- mış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış. Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulun- duğu bir vadiye. Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapa- cağını bilememiş. İçinden "Ne muhte- şem bir çiçek" diye geçirmiş. Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.
"Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza gelmek istedim" Nazlı papatya şöyle bir bak- mış konuğuna ve "Merhaba" demis. "bende yalnızlıktan sıkılmıştım zaten." Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini, nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.
Papatya ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş. Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı güneşin yakıcı ışıklarından korumuş.
Minik kelebek papatyayı çok sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılmamış. Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret edipte bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan, incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini. Duygularının karşılığının olmayaca- ğından, bu yüzden kelebeği kaybede- ceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana, ama sevgilerini paylaş- madan sohbet emişler.
Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip te, kelebek artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya dönmüş ve "Üzgünüm, ama senden ayrılmam gerekecek" demiş. Papatya buna bir anlam vermemiş. "Neden" demiş "Yoksa benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis, sen hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü sadece üç gündür. Ve ben ömrümü tamam- ladım. Artık kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."
Papatya bu duruma çok üzülmüş. Ama yapacak bir şey yokmuş zaten. Kelebek artk hiç gücünün kalmadı- ğını, daha fazla tutunamayacağını fark ettiğinde, son bir gayretle papat- yaya "Seni Seviyorum" diyebilmiş ancak.
Papatya donakalmış. Sadece "Bende..." diyebilmiş kelebeğin arkasından . Ardından da gözyaş- larına boğulmus, içinden "Keşke onunda beni sevdigini bilseydim. Keşke onu sevdiğimi söyleyebil- seydim." diye geçirmiş. Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin acısına dayana- mamış.. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş, sonra da dökülmeye başlamış.
Her düşen yaprakta papatya, içinden "seviyormuş" diye geçirmiş.
İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar, sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş; Seviyor mu ? Sevmiyor mu ? diye...
 | 15-10-2007 21:09 | | Şikayet Et! |
| SuskunRUHUM........ ... Mesajlar: 4756
 | | |
Konuya cevap verebilmek için üye olmanız gerekiyor.. Buraya
tiklayip hemen uye olun, sizde aramiza katilin.. |
|