Forumlar >>
Okuma >> yılmaz ODABAŞI

| Sayfalar: Önceki 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7 Sonraki |
|
|
| Yazar |
yılmaz ODABAŞI |
Yabancı..
|
insanın en büyük korkusu kendisidir; kendini, zaaflarını ve bilinçaltı korkularını yenen, başkalarını da yener…
Bizim yoksulluktan, yoksunluktan, kan ile revandan arta kalan yazgılarımızda birey oluş serüvenimiz, hep yendiklerini hayvan gibi bağıran “baba”ların kuşatmasını zor yarmıştır…(Mahallemizdeki babalar, devlet baba, editör babalar, komutan baba, gardiyan baba vb. gibi; tümü beş para etmez baba figürleriyle işgaldi hayatlarımız.) | 26-06-2008 13:23 | | Şikayet Et! |
|
ozqur (düşsel jojuk) Mesajlar: 11538
 |
YILMAZ ODABAŞI
cezaevi anıları:
Yaklaşık iki ay,
her gün koridora götürüp birkaç yerini morartarak,
dişlerini kırarak, kaşını gözünü patlatarak ve bazen
de çırılçıplak soyarak onu perişan ettiler de, “korkma
sonmez bu şêfeklerde,” dışında tek sözcük
ezberletemediler. Anasından emdiği sütü de burnundan
getirdiler... " 1981'de Diyarbakır Askeri
Cezaevi’nin 20. koğuşunda hiç Türkçe bilmeyen koğuş
arkadaş- larımızdan biri de, çocukluğunda geçirdiği
bir hastalıktan sonra sağ gözü görmeyen Mardinli Kör
Şeyhmus’tu. Birçoğumuz “Şeyho” derdik ona. Köyünün
geniş bozkırlarından alınıp o dar koğuşa kapatıldığı
ilk günlerde soluk renkli, kahveren- gi şalvarıyla
sabırsız, kederli ve giderek daha çok hızlanarak volta
atardı.
Sonra koğuşta akıp geçen o günlerde bize ısındı,
bize tutundu. O, belki bu satırlarda betimlene -
meyecek kadar saf ve mağrur bir toprak insanıydı.
Şeyho, küçük kardeşiyle birlikte gözaltına
alınmıştı. Dışarıda altı çocuğu vardı. Otuz yaşların-
daydı. Kardeşi az çok, derdini anlatabilecek kadar
Türkçe bilirdi; öyle bilirdi ki, kimi geceler koğuşta
kilere bazı şiirlerimi okuduğumda yanıma gelir ve bir
mırıltıya dönüşen sesiyle:
“Abe vallah sen çok eyi bir şiirsin, çok iyi şair
okuyorsun,” diyerek gülümserdi. Ben ise o yıllar
tevâzu gösterir ve her seferinde “Bu cümle ne kadar
doğruysa, ben de o kadar şairim,” derdim.
Ne dediğimi anlamaz, bir süre yüzüme garip garip
baktıktan sonra benden hiçbir kötü söz umma-dığı için
bir süre düşünüp yeniden bana gülümserdi...
Şeyho ise, ezbere bildiği çok sayıda Kürtçe ve Arapça
türküyle birlikte hep severek dinlediğini söylediği
bir Türkçe türküyü de ezberlemişti. Sıkıldıkça,
koğuşta aynı türküyü döne dura yineler
dururdu: “Dersim dört dağ içinde/Gülü bardak içinde?
Dersim’i hak saklasın/Bir yarim var içindeee...”
1981 yılının güz aylarından itibaren Diyarbakır Askeri
Cezaevi’nde 12 Eylül yaptırımları şiddetle
başladığında, Şeyho da morarıp kızarıyor,
kahroluyordu. Cezaevi idaresinin başlattığı dayak ve
marş ezberletme uygulamaları ve havalandırmada
yaptırılan acemi er eğitimi çok gururuna dokunuyordu
onun da.
Doğrusu, hepimiz olabildiği kadar bu uygulamalara
direnmiş, hücrelere özel konuk edilmiş, ama yaşamla
ölüm arasında bir tercih yapmak zorunda kalınca bir
evreden sonra çoğunluğumuz su koyvermiştik.
Baskılar giderek boyutlanınca, Türkçe bilmediği için
her gün üç dört kez cezaevi koridorlarına çıkarıp döve
döve mahvettiler Şeyho’yu. İlle de on kıtasıyla
İstiklal Marşı ezberlemeyip okuması isteniyordu ondan.
Cezaevi idaresi için Türkçe bilmemek, İstiklal Marşı
okumamaya bir gerekçe değil di tabii...
Sonraki günlerde koğuşa gelen komando
erler, “Nerede leyn o dil bilmeyen Mardinli?” diye
çağırarak koridorda dövüyorlardı onu. Oysa o, hem
Kürtçe, hem Arapça-iki dil- biliyor, ama oradaki
bağnazlığa göre “dil bilmeyen” oluyordu (!)
Şeyho, koğuşa her gün kan revan döndüğünde, biz de
paramparça oluyor, “ezberle!” diyorduk: “Ezberle ve
kurtul! Seni mahvettiler Şeyho!”
Ama o, İstiklal Marşı’nı ezberlemek yerine,benden
Sıkıyönetim Askeri Savcılığı’na tahliye dilekçesi
yazmamı istiyor, nitekim onu kırmadığım için her gün
yazdırıyordu da. O, copla dayatılana bilinçsizce
bir nefreti besliyor, İstiklal Marşı ezberlemek yerine
tahliye düşleri kurmayı yeğliyordu...
Yaklaşık iki ay, her gün koridora götürüp birkaç
yerini morartarak, dişlerini kırarak, kaşını gözünü
patlatarak ve bazen de çırılçıplak soyarak onu perişan
ettiler de, “korkma sonmez bu şêfeklerde,” dışında tek
sözcük ezberletemediler. Anasından emdiği sütü de
burnundan getirdiler...
Bu evrede sadece beş on Türkçe sözcük öğrendi
Şeyho. Komando erlerini her görüşünde artık aynı
sözcükleri yineliyordu: “Hükmat geliyor, beni
vurecekler...” Nitekim vuruyorlardı... Komando
erlere “hükmat” diyordu Şeyho. Bir er görse “yek (bir)
hükmat”, üç er görse “se” (üç) hükmat beni vurecekler”
diyor, yiğitliğe ..k sürmüyor, hafif bir tebessümle
dayak yemeye gidiyor, ama her seferinde çatılmış
kaşları ve bakışlarına yansıyan korkunç bir hınçla kan
revan geri dönüyordu.
Dayak faslından dönüşlerinde sular genellikle kesik
oluyordu. Kanlı yüzünü yıkayamıyordu. Yüzündeki kan
lekeleri kuruyup koyu kahverengi bir renge bürünüyordu
sonra...
Şeyho, dayak yemeye her gidişinde biz de buruk
buruk gülümsüyor, ama o gülümsemeerin gizlisinde
çıldırmayı, yüreklerde kopabilecek en berbat
fırtınalarla acınası bir çaresizliği
yaşıyorduk...
Bir gün birden “köylü bu be, anlamıyor!” diyerek ona
İstiklal Marşı ve Çanakkale Marşı’nı ezberletmekten
caydılar. İyi ki küçümsediler, küçümsedikleri için
caydılar ve kurtuldu... Benim tahliye olup
gideceğim güne kadar Şeyho, o “Dersim” türküsünü daha
o koğuşta yanık yanık söylemeyi sürdürüyordu...
O, tertemiz, sımsıcak bir toprak insanıydı ve kendi
türkülerini kendi dilinde söylüyordu. Kimbilir
yirmi küsur yıl önce o yaşananları Şeyho, şimdi belki
de unutmuştur; ama ona ve halkımın bütün Şeyho’larına
yaşatılanlar ise benim yüreğime bir evlat acısı gibi
oturmuştur... Sonra bazı Şeyho’lar, onurlarını
bir daha bu boyutlarda çiğnetmemek için ölmeyi
yeğlediler...
Bizim Şeyho ise, kim bilir belki serpilip büyümüş
çocuklarıyla şimdi Mardinli bir akşam güneşinde ekin
biçmekten dönüyordur...

| 26-06-2008 13:34 | | Şikayet Et! |
|
Yabancı..
|
TEĞET
Herkes kırılamaz;
bazen ince bir dal olmak gerekir
kırılmak için:
Ama dünya kütüklerin…
Ağlayamaz herkes;
ağlayabilecek kadar büyümek gerekir:
Dünya ise küçüklerin…
Sevemez herkes;
bir orman olmak gerekir sevmek için:
Bak ki dünya çöllerin…
Ve vâkur bir damla olmak
dalga için.
Katılmak okyanusa aşk için, isyan için
YILMAZ ODABAŞI | 26-06-2008 13:38 | | Şikayet Et! |
|
Yabancı..
|
ANALAR O ANILAR O YILLAR
-Anam Mediha’nın anısına…-
Bir kahvenin telvesinde buğulanırdı zaman.
Analar bize seslenirdi taş avlulardan.
Koşarak gelirdik…
Koşarak ağrıyan, yoksul çocukluklardan.
Türküler, maniler duyulurdu daracık sofalardan.
“Yara benden
Ok senden yara benden
Ne sende ok tükenir
Ne acı yara benden.”
O analar, o anılar o yıllar yaşardılar.
Analar mağrur mabetler gibi susardılar
Eyvânlarda serin yaz geceleri
kurutulmuş patlıcanları tokuştururdu rüzgâr…
Bir kahvenin telvesinde buğulanırdı zaman.
Analar bize seslenirdi taş avlulardan.
Koşarak gelirdik…
Koşarak yırttığımız sokaklardan.
Türküler, maniler duyulurdu ilenen avurtlardan.
“Su olup taşabilsem
Dağları aşabilsem
Ne kadar sevinirdim
Sana yaklaşabilsem.”
O analar, o anılar o yıllar yaşardılar.
Analar ana kokar, gül bakar, şehriye açardılar;
analar gökyüzüne ne güzel bakardılar.
Analar saçlarında aklıkları kınalarla kandırıp
kandillerde mum yakar,
yatırlarda mahçup dilekler tutardılar…
Herkesin anası bir defa ölür;
ölür kınaları, yemek tarifleri ve türküleri.
Herkesin anası bir defa ölür;
ölür sevgileri, kokuları ve öpüşleri…
Herkesin anası bir defa ölür:
Bir
hançer
birden
böler
ikiye
yüreklerimizi…
Ankara, Şubat 1999
| 26-06-2008 13:43 | | Şikayet Et! |
|
Yabancı..
|
|
"herkes kendi vicdanının önünü süpürse ülke bembeyaz olur" | 26-06-2008 14:07 | | Şikayet Et! |
|
ozqur (düşsel jojuk) Mesajlar: 11538
 |
gün, vursun yükünü gecenin hırkasına
yol, vursun sesini uzaklığın pasına
sesime kibrit çaksan tutuşacağım
sargısızım,
çoğalırım;
çoğaldıkça arsızım
sana yağmur diyorum…
en haklı aşk,
alkışsız sürebilendir
ve en haklı kavganın öznesi
ölmemek için dövüşürken de ölebilendir…
o an
işte o an
ey bizi ayrı takvimlere düşüren zaman
yere bir bahar dalı düşmüş gibi mi olur
sıradağlar mı tutuşur bağrının orta yerinde?
yeter
kan sıçratmayın sabahın seherine
boğulursunuz
yılmaz odabaşı
| 26-06-2008 14:17 | | Şikayet Et! |
|
ozqur (düşsel jojuk) Mesajlar: 11538
 |
ve hüzün kara bir bulut gibi
çöküyor gözlerine
ötede güz çöküyor üstüne yaz mevsiminin
her mevsimin tükenişi
intihar çağrıştırırken bende
güzse hep aynı iklimdir yara yerimde
git!
uzaklığa dolan yol gibi hasretime...
YILMAZ ODABAŞI...
| 26-06-2008 14:19 | | Şikayet Et! |
|
Kızıla Boyalı Saçlar Mesajlar: 2448
|
İNSANLIĞIN GÖNLÜNDEKİ LEYLA'LAR...
Leyla, hiç güzel değilmiş. Mecnun’a sormuşlar: “O kadar eziyet bunun için miydi?” Mecnun yanıtlamış: “Hayır, gönlümdeki Leyla içindi...”
Herkesin gönlünde bir Leyla var. Günümüz insanının yazgısı, biraz da gönlündeki o “meçhûl” Leyla’yı bulamamak olmalı. Üstelik herkes bir başkasını seviyor ve büyük çoğunluk kendisini sevene âşık değil...
“Mutlu aşk yoktur,” diyen şair Aragon’un bu ünlü dizesi, “Mutlu aşkın yazılı tarihi yoktur,” cümlesiyle tamamlanmış. Gerçekten de mutlu aşkın yazılı tarihinin olmadığını görülür.
Avustralyalı antropolog Robert Brain’e göre aşk, bir içgüdü değil, kültürdür; eski Yunan’da doğan, Ortaçağ Avrupa’sında yüceltilen ve özellikle 20. yüzyılda çağdaş kurumlar tarafından allanıp pullanan bir kültür…
Bütün rituelleriyle birlikte evlilik, yani özel mülkiyetin korunmak istendiği kapitalist toplumların meşru aşk anlayışı, kesinlikle bir gereksinim değil, bir kültürdür. Ama aşkın, gerçek aşkın bir kültür olup olmadığı sorusunu düşünmek gerekiyor.
Aşk bir içgüdü mü, yoksa bir kültür mü? sorusuna kendi yanıtım, kesinlikle bir içgüdü ve bir gereksinme olduğu biçimindedir.
Aşk ve sevgi gereksinimi, insanın kendi varlığının ağırlığından, ona karşı edilgenliliğinden bir başkasının varlığına yönelerek ve onun varlığında eriyerek varoluş acısını dindirme çabasıdır da aslında. Levinas, “Varolmak bir lütuf değil, bir ağırlıktır,” der.Yine Levinas, “Toplumsal ilişki, insanın kendisinden sıyrılma mucizesidir,” derken, Sartre ise şu saptamada bulunuyor: “Başkası, benim için kâh varlığımı benden çalan, kâh bana ait bir varlık olduğunu ortaya çıkarandır,"demektedir.Bu yüzden varlığımız, başkasının varlığı ve onun bize atfettikleriyle anlam kazanır... | 26-06-2008 14:40 | | Şikayet Et! |
|
Kızıla Boyalı Saçlar Mesajlar: 2448
|
Bu yüzden aşk, kişinin kendi benliğini de hissedebilmesi için –yalnız anatomik-fizyolojik değil-biyolojik ve psikolojik bir gereksinmedir. Geçici bir körlük hâli olduğu da söylenebilir. Bu körlüğün gördüğü, sadece sevilenin siluetidir. “Sevilen yüz, bir yandan tüm yüzleri tekeline almıştır bir yan-
dan da hiçbir zaman açık seçik hale gelemez. Aşırı dikkat aşığın bakışını bulanıklaştırdığından, ondan hatıra resme tekrar tekrar bakılır. O yüzden ‘yanımdayken bile hasretimdin’denilir. ‘Aşk, betimlemenin yasak olduğu yüz dinidir (Finkielkraut).’ Bu yüzden halk arasında aşkın, ‘çarpık bacakları düz görme sanatı’ olduğu da öne sürülmüştür; çünkü âşık, sevgiliye eleştirel bakabilme ve muhakeme yeteneğini yitirmiş tir, şuursuzdur; bütün enerjisiyle sevgiliye odaklanmıştır, fakat onu da tam göremememekte, göremediği için de sürekli idealize etmektedir.
Eğer, bir içgüdü değil de bir kültür olsaydı, kişiyi çılgına çevirip ölümlere götürebilecek kadar güçlü bir duygu olabilir miydi?
Kişinin aşk, sevgi gereksinimi, sonsuz bir susamışlıktır. Varlığın acısını dindirmek, beğenilmek, onaylanmak, arzulanmak, inanılmak, sevilmek, karnını doyurmuş ve sosyal güvenliğini sağlamış her insanın en doğal gereksinimidir. Dünyaya gelmiş olmasının da ona verdiği bir haktır bu; engelenenez, gasp edilemez, yasaklanamaz…
Sokrates, “Benim tek bilgim var, o da aşktır” derken, günümüz insanının ise büyük oranının en son bilgisi aşk şimdi. Aşk, dünyamızın en eski ve en evrensel ideolojisi de sayılabilirse, ona yabancılaşmak, insanın doğasına, miladına yabancılaşması da değil midir?
Etle tırnağın ayrışması gibi doğadan koparılan insan, metropollerin geniş caddelerinde bir hız ve karmaşaya kalırken, kuşkusuz aşk da doğasına yabancılaşıyor.
Aşkın şeffaflığına, temizliğine aşkın kendisinden başka her şey karılınca, metalaşan aşk özünden yalıtılıyor. Bu yüzden nice yanılsamanın ve cinsel tercihin adı yine “aşk” olarak aramızda dolaşıyor. Adı dolaşıyor, ama kendisi pek ortalıkta görünmüyor...
Şiddetin örselediği çocuklukların onulmaz yaralarını hasta ilişkilere taşımak için herkes kendi Leyla’sını hummalı bir bekleyişle arıyor... Fakat hasarlı kişiliklerle asla bulamayacak larını, buldukları an yitireceklerini ya da nasıl heba edip her şeyi bir çırpıda tüketeceklerini hiç bilmeden...
Bizim insanımız daha çok “koşullu” seviyor; oysa aşk, koşulsuz sevebilmektir. Aşk programlanıyor; bu da doğasına aykırıdır. O programlanamaz; gelir, bulur sizi ve “git” diyemezsiniz...
“ Benim istediğim gibi biri olursan seni sevebilirim” gibi üsluplarla aşk pazarlığa yatırılıyor; halbuki aşk, pazarlık konusu edilmeyecek belki de ilk insani edimdir. Aşk, sevgiliyi nasılsa öyle sevebilmektir, benimsemek ve içselleştirip kabullenmektir...
Bizdeki aşk anlayışında öncelikle “sahiplenme” ve “mülkiyet” duyguları öne çıkıyor. Bu da “kavuşma” ile anlam bulabiliyor; oysa ki çoğu zaman kavuşulan an’dır ayrılık...
Yıllar önce yanımdaki bir genç kızı, kişiliği ve birikimine çok inandığım bir ağabeyime göstererek,
”Ben bu kızı seviyorum ve onunla evleneceğim,”dediğimde, gülümseyerek yanıtlamıştı beni:
“Neden?Aşkınızı öldürmeye mi karar verdiniz?”
Bu yüzden aşk, her zaman kavuşmak değil, gerektiğinde bırakıp gitmesini bilmek oluyor... Bunu bir aşığa anlatabilmek bazen çok zor olabilse de.
Bir de aşkın öznesiyle gerçek bir özdeşleşmeyi ille de birbirimize benzemekte arıyoruz. Oysa herkesin tek kişilik demokratik özerk cumhuriyet olabildiği sağlıklı kişiliklerde soluk alabilir aşk.Bir an-
lamda zıtların da birliğidir, diyalektiktir bir şeydir aşk.Benzerleriyle ancak iyi dost olabilir insan.
Üstelik aşklar değil, en çok da dostluklar kalıcıdır…
Gerçek aşk, tutkudur. Tutku yıkıcıdır. Acı çekmeyi koşulsuz göze almaktır aşk. Şimdilerde ise hafta sonu eğlenceleri için âşık olunuyor (!) Mutlu olmak için! Oysa ki mutluluk diye bir şey yoktur yaşamda; olsa olsa “mutlu an”lar olabilir insan ömründe... | 26-06-2008 14:41 | | Şikayet Et! |
|
Kızıla Boyalı Saçlar Mesajlar: 2448
|
Aşk, kişiliğin harcıdır; acıyla başlar ve çoğu kez acı çekerek o ilişkiyi tüketirsiniz. Yaralanır ve yaralarsınız. Bazen sevginiz mağlûp gelir. Yenilmesini de bilmektir aşk...Yenilmesini ve bırakıp gitmesini...Yıllardır kimin olduğunu hiç anımsamayamadığım -belki de benim- şu iki dizeyi pek
sevmişimdir:”Can çekişen aşkları da vurmalı…/Vurmalı Ve sıradan bir intihar süsü vermeli!”
Aşk tenhalığı severken, şiimdi metropol aşkları, bulvar aşkları merkezi caddelerde, cafe’lerde, barlarda kümeleniyor; herkes birbirinin nesnesi, birbirinin vitrini.Sonra herkes sistemin nesnesi, herkes sistemin öznesi..
Barların loş ışıkları arasında gecenin ilerleyen saatlerinde alkol ve parfüm kokusunun baş döndürücülüğü refakatinde fısıldanan sevgi sözcükleri, aşkı değil, daha çok da cinselliği kışkırtıyor. Sonra mı? Sonra sevgisiz, dağınık, terli yataklardan geriye bazen tanımsız bir keder ve yalnızlık duygusu kalıyor...
Rousseau, “Gerçek aşk bağlılıkların en temizidir” diyor; şimdi görülmekte ki, aşk adına toplumumuzda nice kirlilikler yaşanıyor. Aşk, her gün mevzi kaybederek biraz daha ihanete uğruyor.Bu, bütün dünyada da artık böyle.
Gerçek aşkın Leyla’nın kendisine de gereksinimi yoktur aslında; herkes kendi sevgisini sever ya da aşk, bir kitabımın adında da vurguladığım gibi: Aşk,Tek kişiliktir…
Edebiyat tarihi de bir anlamda aşkın tarihidir.Dünyada birçok yazar ve şair de büyük aşklarıyla anılmış, yaşadıkları aşklar okurları tarafından ilgi ve sempati odağı olabilmiştir. Kimilerinin de sevgililerine yazdıkları mektuplar, edebiyat tarihinin unutulmaz yapıtları arasında yer almıştır. Kafka’nın Milena’ya mektupları bu türün başyapıtlarından biridir. Balzac da tıpkı Kafka gibi yüzünü hiç görmediği, sesini duymadığı bir kadına binlerce mektup yazmıştır. Henry Miller, Hoki Tokuda adlı Japon kadınla aşkını ve yazışmalarını evlilikle sonuçlandırmıştır; fakat üç yıl kadar sonra ayrılmışlar ve ayrıldıktan sonra da Miller’in aşkı, mektupları sürmüştür.S. Zweig’in mektupları da, mektup aşklarının önemli örneklerinden biridir.
Nietchsze’nin, kendisini reddeden Lou Salome’ye aşkının, uzun yıllar nefret ve hayranlıkla katışık duygularla sürdüğü bilinir. Tolstoy, tam kırk sekiz yıl birlikte yaşadığı Sonya’yı, ansızın terk eder ve aynı gece bir istasyon şefinin odasında son nefesini verir. Pavese, sevdiği genç kadın tarafından reddedildikten sonra, bir otel odasında fazla miktarda hap alarak yaşamını sona erdirir.
Yine Aragon’un Elsa, Mayakovski’nin Lili Brik, Eluard’ın Gala, Sartre’nin Simone de Beauvoir, D. H. Lawrance’ın Frieda, Duras’ın genç aşığı Yaan Andrea, Nâzım’ın Piraye ile aşkları, edebiyat tarihinde anılan ünlü aşklar arasında yerlerini almışlardır. Rosenbergler gibi siyasal kişiliklerin aşkları da ayrı bir sıralamanın konusudur.
Shakespeare’ın Romeo ve Jüliet karakterleri, aşk konulu anıt yapıtların başında gelir. Marquez, ‘Kolera Günlerinde Aşk’ adlı yapıtında, mutsuz bir aşkı çok sarsıcı bir üslupla anlatır. M. Duras’ın beyazperdeye de uyarlanan ‘Sevgili’si, Aytmatov’un ‘Cemile’si, Şeyh Galip’in ‘Hüsn-ü Aşk’ı, Mehmet Rauf’un ‘Eylül’ü, Halit Ziya Uşaklıgil’in ‘Aşk-ı Memnu’su, daha yenilerden Ahmet Altan’ın ‘Kılıç Yarası Gibi’ adlı yapıtları, ilk elde aklıma gelen aşk konulu bazı hikaye ve romanlar. 14. yüzyılda yazılan “Mem u Zin” destanı, yazılı Kürt edebiyatının unutulmaz güzellikteki aşk destanlarından biridir. Bu listeyi sayfalar boyu sürdürmek mümkün.
Bizim şiirimizde aşk temasından söz edebilmek için, Divan şiiriyle başlamak gerekir. Divan edebiyatı, aşk şiirlerinin mükemmel örnekleriyle doludur. Cumhuriyet dönemi Türkçe şiirin en büyük ustası Nâzım Hikmet’in ‘Saman Sarısı’ adlı şiirini ve diğer aşk şiirlerini anmak ve Nâzım’ın aynı zamanda büyük bir aşk şairi olduğunu vurgulamak gerekir.
“Yazıklar olsun o gönüle ki içinde bir ateş yoktur,” demiştir Ömer Hayyam. İçinde ateş taşıyan şairlerden biri de Ahmed Arif’tir; o da aşkları, inançları için yaşayıp ölenlerin destanını yazmıştır.
Büyük inançlar da büyük aşklardır elbette. Edebiyat tarihi, gönüllerinde inançları için, aşkları için büyük ateşler barındıran şairlerle anılır. Zaten gönlünde ateş olmayan adamdan da şair olmaz, olduğu da görülmemiştir...
Cemal Süreya, “Yoksuluz, gecelerimiz kısa/Dört nala sevişmek lazım,” dedikten sonra gecelerin, ömrün kısalığını ‘erken’ ölümüyle göstermiştir. Ahmet Muhip Dranas’ın ‘Serenad’, B.Necatigil’in ‘Solgun Bir Gül Dokununca’, C. Külebi’nin ‘Hikaye’, Attila İlhan’ın ‘Ben Sana Mecburum’, Edip Cansever’in, ‘Gül Kokuyorsun’ adlı şiirleri unutulur aşk şiirleri değildirler. Bu listeyi hayli uzatmak mümkün.
Bir kitabımda şöyle diyordum: “Aşklarda da büyük cehennemler vardır aslında, ama ne gam, herkes bir cennetmiş gibi koyulur aşka...”
“İnsan sevilmek istiyorsa, önce sevilmeye değer olmalıdır,” diyor Goethe. Eğer ki siz, duygularınızda, düşüncelerinizde samimiyseniz, insansanız, bireyseniz, dosdoğruysanız, sınırlarınızı ve insanın sınırlarını biliyorsanız, bir başkasına inanmadan önce kendinize inanıyorsanız, aşk gelir sizi bulur ve git diyemezsiniz.
Benim öğrendiğim ise, aşk, ürpertili, iyi bir cehennemdeki tedirgin mutsuzluktur. Bu yüzden böyle bir sosyo-kültürel ortamda ve böyle bir şiddet toplumunda aşkta sağduyuyu arayanlar, daha evlerine birer Şanso Panço olarak dönen yapayalnız birer Don Kişot’tur
Bir hikayemin finalinde vurguladığım gibi, unutulmamalıdır ki: Aşkın ka YILMAZ ODABAŞIvgasını veremeyenler, hiçbir şeyin kavgasını veremezler; aşkın özgürlüğünü yaşamayan ve yaşatmayanlar ise, hiçbir özgürlüğü hak edemezler!
Ve her şeye rağmen: Aşk, dinmemiştir/Yine de dalgındır elleri aşkın/Ve sıcaktır bir yurt kadar...
YILMAZ ODABAŞI | 26-06-2008 14:42 | | Şikayet Et! |
|
Konuya cevap verebilmek icin uye olmaniz gerekiyor.. Buraya
tiklayip hemen uye olun, sizde aramiza katilin..
|