arkadas
bosluk
   Cevap Ekle  
Toplam Cevap: 34
Forumlar >> Okuma >> Günlük gazete makaleleri... bosluk
Sayfalar: 1, 2, 3, 4  Sonraki
Kutudaki yazili sayfaya git -->
Yazar Günlük gazete makaleleri...
offline Yabanci.

Arkadaşlar bildiğiniz gibi, malesef Türk milletinin okumala alışkanlığı pek yok, bu sebepten dolayıda gazete-dergi trajları çok füşük.Ülkemizin bir yansıması olan sitemizde de durum aynı şekilde,uzun yazılardan, uzun hikayelerden çekiniyoruz, hatta okumadan cevap verdiğimiz bile oluyor.

Vu sebeplerden dolayı, bu forumu açmayı düşündüm.Hem dünyada-Türkiyede-siyasette hatta magazinde neler oluyor,kim nasıl yazı yazmış bu foruma bakıp öğrenebiliriz, ayrıca insanlar seçmece makaleler yayınladığı için, boş yazı okuma ihtimalimiz düşük.Ayrıca yeniğ açılacak makale yazıları buraya yönlendirilecektir.

Makalelerin ve yazıların sağ üst kısmına tarihi yazarsak,yazının veya makalenin sonuna yazar ismini ve gazete ismini olursa makale linkini yazarsak çok daha yararlı olur die düşünüyorum.


teşekkürler

12-06-2008 14:31 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabanci.

12.06.2008

ikili


BENCE Başbakan’ın Hülya Avşar’lı konuşması, Hülya Avşar’sız konuşmalarından daha iyi.

Özellikle, "Romantik anlamda en hoşunuza giden şey nedir, gül vermek mi, güneşin batışı mı?" sorusuna Başbakan’ın verdiği yanıt:

"Güneşin batışı ile doğuşu bizim için çok önemlidir... Onun felsefesini okumak çok önemli..."

Vay canına...

Eminim sizler güneşin batışına bakıp "Bu şimdi niye battı?" diye işin "felsefesini" hiçbir zaman düşünmediniz.

Battı, battı...

Ama Başbakan güneş batarken, karşısına oturup "Batmazsa doğmaz, doğduğu zaman batar... O zaman batmak doğmanın tersidir... Doğmanın peşinden batmak geliyorsa, batmanın peşinden de doğmak gelir..." gibisinden işin felsefesini düşünüyormuş.

Şimdi bu "romantik" oldu mu?..

Oldu...

Nitekim ben de romantikleştiğimde, her zaman güneşe bakar onun niye yuvarlak olduğunu "felsefi" olarak düşünürüm.

Ya iki ucu sivri olsaydı?..

*

İkilinin konuşmalarından, güneşin batışı ile doğuşunun "Başbakan için önemli" olduğunu da öğrenmiş olduk.

Çiçek vermek yerine eşinin elinden tutup güneşin karşısına oturtması ve felsefi bakımdan "güneşin batması ile doğmasının önemini" düşünmesi, ne kadar da etkileyici.

Bence siz, "Bu güneşin batışı ile doğuşu çok önemli" diye düşünmüş de değilsiniz.

Oysa Başbakan, güneşin doğuşuna bakıp "felsefesini" okuyor.

Ya doğmazsa?...

Başbakan ters oturmuştur.

Doğuya döner, olur...

*

Hülya Avşar’lı olunca, Başbakan ilk kez bu denli ilgiyle izlendi, gördünüz.

O zaman Deniz Baykal’a ne söyleyecekse gidip Hülya Avşar’a söylemesi lazım. Ya da yargıya olsun, medyaya olsun, paşalara olsun, millete olsun, lafı mı var?

Doğru Hülya Avşar’a...

Yoksa kimse dinlemiyor.



bekir coşkun hürriyet

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/9159805.asp

12-06-2008 14:32 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabanci.

12.06.2008


Atatürk’ü sevmeyen iki türbanlı genç kız


BİR Fatih Altaylı’nın programına katılan iki türbanlı genç kız, "Atatürk’ü sevmiyoruz" demiş...

Ben de diyorum ki:
Keşke memleketimizde Atatürk’ü sevmenin ya da sevmemenin özgürce ifade edilebildiği bir ortam olsa da...

Herkes eteğindeki taşı ortaya dökse...

Böylece "Atatürk’ü sevmiyoruz" diyen türbanlı kızların yalnız olmadıkları meydana çıksa... Ve şu kahrolası ikiyüzlülük sona erse...

İKİ Türbanlı iki kız, "Padişah, Atatürk’ü görevlendirmişti... Atatürk de Padişah’tan aldığı yetkiyi kötüye kullanarak laikliği getirdi" demiş...

Ben de diyorum ki: İki türbanlı kızın ortaya attığı bu çocuksu tarih tezinin biraz daha tekámül etmiş hali, Türkiye’de geniş sağ/muhafazakár kesimde çok popülerdir...

Cumhuriyet ve Atatürk devrimleri konusunda sağ/muhafazakár kesimde yaygınlık kazanmış görüşlerdir bunlar...

Yani bu kızlar bir "zihin haritası"nın içinden konuşmuşlardır.

Hiç kimse "İki eksantrik türbanlının görüşleri" deyip geçmesin...

ÜÇ Türbanlı iki kız, "Humeyni’yi seviyoruz" demiş...

Ben de diyorum ki: Sanırım kızların "Humeyni’yi seviyoruz" demeleri, biraz aykırılık hevesinden kaynaklanıyor...

Öyle olmasa... "Neden Humeyni’yi seviyorsunuz?" sorusu karşısında en azından anlamlı bir tek cümle kurmayı başarmaları gerekirdi...

DÖRT Türbanlı iki kızın bu görüşleri ifade etmelerinin ardından dindar çevrelerden gelecek olası tepkiler, "Bütün türbanlılar bu kızlar gibi değildir" ya da "Bu görüşler onları bağlar" şeklinde olacaktır...

Ben de diyorum ki: Artık "Bütün türbanlılar aynı değildir" demenin pek bir anlamı kalmamıştır...

Türbanlı yazar-çizerleri, kanaat önderlerini izliyoruz: Bu zamana kadar "Bütün türbanlılar aynı değildir" görüşünü destekleyecek tek bir tavır bile ortaya koyamadılar...

"AKP Kadın Kolları Üyesi" gibi konuşan ve davranan türbanlı kadınları gördükçe, "Türban siyasi simgedir" diyenler ya da "Her gördüğü türbanlıyı aynı sayanlar" maalesef haklı çıkmaktadır.

MANDA YUVA YAPMIŞ TÜRBANA

TÜRKİYE’de türban yasaklanınca...

Bazı türbanlı kardeşlerimiz, "Kefere memleketinde hayat / Oh ne rahat" türküsünü çığırmaya başlamışlardı...

Üç beş zengin dindardan burs parasını kapan, "Kimsenin kimseye karıştığı yok... Giyiyorsun türbanı, gidiyorsun üniversiteye" şeklinde "Türbanlı Alice harikalar diyarında" masalı eşliğinde, kefere diyarına postu seriveriyordu...

En sevilen memleket, "özgürlükler diyarı" Amerika idi...

Ancak...

11 Eylül’de yüksek binalara uçaklar çaktırılınca...

"Özgürlükler diyarı", birden "kábus diyarı"na dönüşmesin mi?

Yani "gávur", zulmünü icra eylemeye başlamasın mı?

Neye uğradıklarını şaşıran türbanlı kardeşlerimiz, "Bre aman! Neredesin Çevik Bir! Neredesin Batı Çalışma Grubu?" falan diyerek...

Yani "Zalim de olsa bizden olsun" duygusuyla...

Güzel ve yalnız ülkelerine duygusal açıdan kesin dönüş yaptılar...

O gün bugündür...

"Amerika’daki kadar özgürlük istiyoruz" diyenlerin sesi bir parça kısılmıştı...

Ancak...

Gelin görün ki...

Meğer sesler tam olarak kısılmamış...

Fatih Altaylı’nın televizyon programında arzı endam eden türbanlı kızlarımız, "Manda olsak daha iyiydi... Hiç olmazsa özgür olurduk" deyivermişler...

Bu kızlara, "Siz hiç Fransız mandasının tadına varmış Cezayirli hikáyesi okudunuz mu?" falan diye sormanın bir faydası olmayabilir...

Onlara sadece memleketlerine gelmiş üç beş türbanlıyı "kültürel çeşitlilik" gösterisi adına tolere eden "kefereler"in, işler birazcık sarpa sarınca, nasıl da türbanın temsil ettiği değerlere sahip olanların tepesine balyoz gibi iniverdiklerini anımsatmak isterim...

Türbanın siyasal bir tehdit olarak algılanmadığı memleketlerde yaşanan yanıltıcı ve aldatıcı özgürlük havasına kapılanlar, "gávur"un elinin daha ağır olduğunu gördüler, görüyorlar ve göreceklerdir.

TREN METAFORU
BAŞBAKAN Tayyip Erdoğan, bir zamanlar bir tramvay lafı etmişti...

"İhtiras tramvayı" mıydı?

Hayır, hayır...

Hah buldum: "Demokrasi tramvayı"ndan söz ediyor, hatta "indi / bindi" yaptırıyordu...

Çok parmağa sarılmış bir Tayyip Erdoğan beyanatıdır, "Demokrasi tramvay gibidir" lafı...

O kadar ki Erdoğan, pirincin taşını ayıklayana kadar akla karayı seçmiştir...

Sonra tren konusu, birinci iktidar döneminde, "hızlandırılmış tren"in yol açtığı elim olaylar çerçevesinde bir kez daha başına bela olmuştu Erdoğan’ın...

Neyse...

O talihsiz defteri yeniden açmayalım...

Ve en sonunda Tayyip Erdoğan, yine tren metaforuna sığındı...

Bu kez partisinin grup toplantısında milletvekillerine, "Trenden inenler bir daha binemez" gibi bir laf etmiş...

Bence birilerinin Tayyip Erdoğan’a şöyle bir tavsiyede bulunması gerekiyor:

"Aman Tayyip Bey... Sözlerinizin gücünü artırmak için lütfen raylı sistemlere müracaat etmeyin... Her defasında başınıza bela oluyor... Raylı sistemden uzak durun... Mesela ’gömlek metaforu’ gibi başka türden metaforlar bulun."

ahmet hakan hürriyet


http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/9159803.asp?yazarid=1

12-06-2008 14:43 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabanci.


Bir nevi düşlerin gazetesi gibi bir konu olmuş.Teşekkürler konu güzel..

en azından Form kirliliğinden,uzaklaşılır..

Yalnız şu hürriyete hiç ısınamadım gitti


12-06-2008 15:02 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabanci.

Osmaniye’den Fatih Çatık soruyor:

Sevgili Hasan beyciğim, ben kendi çapımda bir işletme sahibiyim.

Şimdiye kadar elli kişi buradan ekmek yiyordu. Ben çalışanlarımdan, çalışanlarım benden memnunduk.

Taa ki, Galatasaray- Fenerbahçe kupa maçına kadar.

O günden sonra işçilerimi üçer beşer atmaya başladım. Hem işletmem, hem ben, hem de çalışanlar zor durumdayız.

Bir gün önce de hanımla çocukları evden attım. Perişan durumdayım.

Lütfen bi çare.

Hasan Abi:

Sevgili arkadaşım. Sen tipik Cüneyt Çakır sendromuna yakalanmışsın. Belli ki maçı çok yakından izlemişsin, bulaşmış.

Hiç kendini üzme. Altı hafta dinlenirsen kendiliğinden geçer.

HHH

İzmir, Karşıyaka’dan Sarp Okçugil soruyor:

Muhterem Hasan beyciiim, lafı uzatmayacağım. Ben kendimi bildim bileli CHP’liyim. Efendim, Sayın Deniz Bey bu kafayla giderse ne yapacağız lütfen bir çözüm söyleyiniz.

Hasan Abi:

Muhterem beyefendi. Haksızlık etmeyiniz. Deniz Bey bu kafayla gitmesin de hangi kafayla gitsin?

Ameliyatla kafa değiştirmesi de günümüz itibariyle mümkün değil.

Ayrıca mümkün olsa bile kiminle değiştirecek?

Sayın Başbakanın kafası Deniz Bey’e monte edilse olmaz. Olsa da laf olur, söz olur.

Bence evvela bir kafa bulmak lazım.

Sonra da tabii ki, tıbbın bu mevzuda ilerlemesini beklemekten başka çare yok.

HHH

Ankara, Sıhhiye’den Canan Gülmez soruyor:

Hasan beyciğim, günlerdir gözüme uyku girmiyor. Rüyamda hep bizi kapattıklarını ve başımızı örttüklerini görüyorum. Kan ter içinde yataktan fırlıyorum. N’oolur bi çare söyleyin!

Hasan Abi:

Pek kıymetli Canan hanımefendiciğim. Acizane tespitim, yatarken üstünüzü açık bırakmışsınız. Biraz rüzgar almışsınız.

Yorganı sıkı sıkıya üstünüze örterseniz böyle feci kabuslar görmezsiniz. (Hay Allah benim önerim de örtünmeniz üzerine oldu gördünüz mü? Canınızı sıkmayın, bu en azından bir yorgan. Örtmem derseniz siz bilirsiniz.)

HHH

İstanbul, Esenler’den Ümmühan Börek soruyor:

Abicim, sizin gazetenin yazarlarından Ahmet Kekeç, köşesindeki fotoğrafında niye öyle asık suratlı?

Vallaha gazeteyi açar açmaz tırsıyorum. Öyle sakallı makallı, sanki bana kesecekmiş gibi bakıyor.

Yok muydu şöyle gülümseyen bir resmi?

Hasan Abi:

Sevgili ablacım, o gördüğünüz fotoğraf Ahmet Kekeç’in en gülümseyen resmidir. Hatta resimde kahkaha bile atıyor diyebiliriz.

İsterseniz ciddi bir resmini koyalım da görün. İster misiniz?

HHH

Erzurum’dan Eşref Karamuk soruyor:

Hasan beyefendiciğim, Deniz Baykal ne zaman Başbakan koltuğuna oturacak, bu özlem ne zaman sona erecek?

Hasan Abi:

Muhterem okurum, 23 Nisan’a kadar sabredin.

Zannediyorum, Başbakan Erdoğan bir güzellik yapıp 23 Nisan’da Sayın Baykal’ı bir günlüğüne de olsa Başbakan koltuğuna oturtacak ve bu özlemi sona erdirecektir.

HHH

Kocaelinden Bayram Duman soruyor:

Hasan Bey, benimkisi bir dert değil bir merak.

Hani Ali Atıf Bir vardı. Şimdi ne yapıyor, nerelerde?

Çok merak ediyorum.

Hasan Abi:

Sayın okuyucum, Ali Atıf Bir kopyalandı. (Aynı kopya koyun Dolly gibi.)

Şimdi çeşitli gazete, dergi ve televizyonlarda, Ali Atıf Bir, Ali Atıf İki, Ali Atıf Üç olarak görev yapıyor.


Elazığ fıkrası


Dün, Aziz Üstel Beyefendi’nin köşesinde bir Elazığ fıkrası okudum.

Çok hoşuma gitti. Hemen bi tane de benim aklıma geldi.

Durun, unutmadan anlatayım.

Elazığlı bir ‘ağır abi’miz ceketini omuzuna atmış, ağııır ağıır şehrin en işlek caddesinde karşıdan karşıya geçiyor. Ne olduğunu anlamadan otomobilin biri tam gaz geliyor, firene mirene basamadan bu abiye ‘gümmmm!’ diye bir vuruyor, iki seksen uzatıyor.

Şoför panik halde, direksiyonda donup kalmışken, yerdeki abi bozuntuya vermeden ağııır ağıır kalkıyor.

Elinin tersiyle şööyle bir üstünü silkeliyor. Direksiyonda korkudan ‘heykel’ olmuş sürücünün camına gene ağıır ağıır geliyor, eğiliyor.

‘Kardaş kusura bakmayasın. Hele söyle, hasarın neyse ödeyek!’


Erman ile Şansal


Tartışmasız , televizyon dünyamızın fenomen olmuş ikilisidir Şansal ile Erman abiler.

Köşelerinden o haftanın fidbol müsabakalarını, pozisyonlarını, hakem hatalarını yorumlayıp dururlar yıllardır.

Birbirlerine ‘hocam’ diye hitap etmelerine, üsluplarına bayılırım.

‘Erman hoca’ hadiselere ne kadar bodoslama girerse de ‘Şansal Abi’ her zaman ‘mutedil’ duruşunu korur.

Her ikisi de renklilik açısından günümüzün ‘Karagöz- Hacivat’ı gibidirler.

Hep aklıma gelmiştir.

Neden bu renkli ikili bir haber programı yapmazlar?

Siyasetteki pozisyonları, faulleri, hakem hatalarını, obstürüksiyonları, kale önü güzelliklerini bu ikilinin yorumundan dinlesek şahane olmaz mı?

‘Hojam pozisyonu bi daha getirelim. Bak bak bak nasıl da eyyamcılık yapıyor, nasıl da pozisyonu görmezden geliyor. Ben olsam bu Deniz Bey’i ömrübillah siyasetten men ederim, yallah atarım gider.’

‘Aman Erman Hoca, biraz yavaş. Sen de ata ata kimseyi bırakmadın.’

‘Hojam, eline düdük alan ‘ben hakemim’ diye sahaya dalıyor. Sormazlar mı sana gözlüğün nerde diye. Tribünler haksız mı hocam?’

Ne dersiniz?

Vallaha da şu anki haber yorumcularından daha helecanlı, daha renkli bi mevzuya dalmazlar mıydı?

‘Erman ve Şansal’dan haber yorum... Aaaz soonraaa!’

12-06-2008 15:34 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabanci.

Arkadaşlar gazete ismi-yazar ismi- tarih ve linkleri unutmazsak çok daha güzel olacak.



ve konu sahibi olarak şını belirtiyorum, insanlar buraya makale okumak için girecek bu yüzden geyik yazılarını hemen sileceğim, ve mümkün odluğunca makalelerle ilgili az yorum yapalım,

12-06-2008 15:45 | cevapla | Şikayet Et!
offline murat-tlv (ışıksız k...
Mesajlar: 11958



12/06/2008

Erdoğan ayakta kalma mücadelesi veriyor



İngiliz Guardian gazetesi, Başbakan Erdoğan’ın ayakta kalma mücadelesi verdiğini yazdı
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP grubundaki konuşmasının yurtdışındaki yankıları sürüyor. İngiliz The Guardian gazetesi, Başbakan Erdoğan’ın, kapatma davasından önce Anayasa Mahkemesi’ni karşısına almamak için “uzlaştırıcı” bir üslup kullanmaya özen gösterdiği yorumunu yaptı.
Türkiye’deki son gelişmeleri Robert Tait imzalı iki ayrı haberinde değerlendiren gazete, “Türk Başbakanı, İslamcılar ile laik yargıçlara çatışmaktan kaçınma çağrısı yaparak ayakta kalma mücadelesi veriyor” başlığını kullandığı haberinde şunları yazdı: “Türkiye’nin zor durumundaki başbakanı Erdoğan, dün (salı günü), ülkeyi bölmekle, partisini kapatmakla ve kendisini görevinden uzaklaştırmakla tehdit eden, devletin laik kurumları ile güç mücadelesinde gerilimleri azaltmaya çalışarak siyasi kariyerini kurtarmayı amaçlayan bir girişim yaptı.”


‘Karşısına almak istemedi’


Erdoğan’ın destekçilerini ve ülkenin en üst düzey yargıçlarını “güçler arasındaki çatışmayı” önlemeye çağırdığını belirten gazete, “Tonu, hükümetin önde gelen diğer şahsiyetlerine göre çok daha uzlaşıcı idi ve iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapatılmasına ilişkin başka bir davaya bakmaya başlamadan önce mahkemeyi karşısına almayı önlemeye yönelik gibi görünüyordu” yorumunu yaptı.
The Guardian, bazı AKP üyelerinin çok daha sert bir çizgi benimsediklerini, birçok AKP milletvekilinin de mahkemeyi yetkiyi aşmakla suçladığını ve Meclis’in kararı iptal etmek üzere harekete geçmesini talep ettiklerini kaydetti.
Bazı analistlerin Erdoğan’ın konuşmasını, “yargıda ve ordudaki düşmanlarını” yatıştırmaya yönelik son bir çaba olarak yorumladığını belirten gazete, türban yasağını kaldıran düzenlemenin dindar muhafazakarların alkışlarıyla Meclis’ten geçtiğini, ancak laiklerce protesto edildiğine dikkat çekti. Gazete, “Kökleri siyasi İslamda olan ancak orta sınıftan destek alan AKP, din özgürlüğü gerekçesiyle reformun şampiyonluğunu yaptı ve laikliğe tehdit oluşturmadığında ısrar etti” diye yazdı.


İlk parti kapatma değil’

İngiliz gazetesi, Türkiye’de daha önce çok sayıda partinin kapatıldığına dikkat çektiği “İlk yasak değil, sonuncusu da olmayacak” başlıklı diğer haberinde ise 1962 yılından bu yana 24 partinin kapatıldığına işaret etti.
Anayasa çerçevesinde partilerin laiklik karşıtı faaliyetlerden dolayı da kapatılabildiğini belirten gazete, AKP hakkındaki davanın, partinin tüm itirazlarına karşın bu kategoriye girdiğinin öne sürüldüğüne dikkat çekti.
AKP destekçilerinin “laikler veya Kemalist kurumları”nın partiyi tehdit olarak gördüğü için partiye saldırdığını iddia ettiklerini yazan gazete, husumetin, ilk olarak geçen yıl askerlerin “başarısız” bir biçimde Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına seçilmesine karşı çıkmaları ile su yüzüne çıktığını belirtti. (HABER MERKEZİ)



http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=32434



12-06-2008 16:22 | cevapla | Şikayet Et!
offline ozqur (düşsel jojuk)
Mesajlar: 12877

98133
Gelişmişlik, sanıyorum, sorunların küçülüp çeşitlenmesi anlamına geliyor.
Geri kalmış ülkelerde ise bunun tam tersi oluyor, az sayıda dev boyutlu sorunlar toplumları eziyor.
Bundan otuz yıl kadar önce babam İsveç izlenimlerini yazarken, o sıralarda İsveçlilerin en hararetli biçimde tartıştığı konudan da söz etmişti.
Asansörlerde kat düğmeleri dik mi yoksa yatay mı yerleştirilsin, onu konuşuyorlarmış.
Çünkü düğmeler dik yerleştirildiğinde çocukların boyu üst kat düğmelerine yetişmiyormuş.
Doğrusu ya, böyle konular konuşabilen bir topluma gıpta etmiştim.
Biz böyle lükslere hiç sahip olamadık.
Yıllardan beri hep aynı sorunu tartışıyoruz.
Türkiye ne olacak?
Ve, hepimiz bu sualin altında eziliyoruz.
Hayatın ayrıntılarına ait sorunlar, “şimdi sırası değil bunların” etiketiyle kenara atılıyor.
Kendi kişisel tercihlerimizi hayata geçirme isteklerimiz neredeyse “züppelik” sayılıyor.
O koskocaman “Türkiye ne olacak” sorusunun dışındaki soruları küçümsemeye öylesine alışmışız ki bazen “hayat memat” meselesi olan, çok önemli dertleri bile elimizin tersiyle bir kenara itebiliyoruz.
O tür sorunları olan insanları bilerek isteyerek dehşetli bir acının içine yuvarlayıp arkamızı dönebiliyoruz.
Toplumun içinde yeni yeni beliren bir sorun var.
“Vicdani retçiler.”
Bazı insanlar, inançları nedeniyle asker olmak, silah tutmak istemiyorlar.
Asker olmayı reddediyorlar.
Gelişmiş bir ülkede bu insanların durumları, talepleri, sorunlarının nasıl çözülebileceği enine boyuna tartışılırdı.
Ama bizim ülkemizde bu insanlar “ayıplanıyor”.
Onları desteklemek, seslerine kulak vermek suç sayılıyor.
Şu muhteşem madde var ya hani, “insanları askerden soğutma” maddesi, işte onun içine giriyorsunuz.
Bu maddenin kendisi zaten tartışılmaya muhtaç bir madde.
Neden, sadece askerliği övmek zorundayız?
Neden, zorunlu askerliği konuşamayız?
Niye, bütün erkeklerin hayatlarının en kıymetli yıllarını bir kışlada harcaması gerektiğine inanırız?
Bunlar, konuşulması, cevabı aranması yasak sorular.
Üstelik, bu yasak öylesine ağır bir baskıyla geliyor ki kimse buna karşı çıkmaya cesaret edemiyor.
Karşı çıkanlar da çok büyük bedeller ödüyor.
“Vicdani retçilerin” neler çektiğini kimse bilmiyor.
Hem sayıları çok az olduğu için, hem de askerlik konusundaki “mahalle baskısı” askerlikten hoşlanmamayı yıpratıcı biçimde kınadığı için onlarla ilgilenen pek çıkmıyor.
İlk vicdani retçi yıllarca hapis yattı.
Şimdi ona katılan yenileri baskılarla, işkencelerle karşılaşıyor.
Hiçbirimiz, onlara yapılanların hesabını sormuyoruz.
Hatta, ayrı fikirlerden insanlar bile aynı kızgınlıkla yaklaşıyor onlara.
Onların ne kadar cesur bir iş yaptıklarını, böyle bir ülkede hayatlarını, geleceklerini ortaya koyarak tabulara karşı savaştıklarını görmezden geliyoruz.
Görmezden de gelmeliyiz zaten.
Çünkü onları “görürsek” vicdanlarımız bize onlara sahip çıkma emri verebilir, onlar kadar olmasa da cesur olmamız gerekebilir.
Ama ne o vicdan, ne o cesaret var bizde.
Görmemek daha iyi.
Hem zaten o koskoca “Türkiye ne olacak” sorusunun yanında birkaç insanın, onların vicdanının, acılarının ne önemi var?
Hiçbir önemi yok.
Ben, hem askerî hapishanelerde çürüyen o çocuklar için...
Hem de bir türlü insanca “küçük” sorunları olamayan bu ülke için üzülüyorum.
Biz “vicdani retçileri” tartışabilir miyiz?
Bir kaya gibi hayatımıza düşen bu “Türkiye” sorununu biraz kenara kımıldatıp, onlara gündemimizde minicik bir yer açabilir miyiz?
Aslında buna karar verecek olan medya ve köşe yazarları.
Onlardan birkaçı bu çocuklara sahip çıksa belki “yeni” bir sorunumuz olur.
Hatta belki o çocukları baskılardan kurtarabiliriz.
Ama önce bu sorunun “ciddiyetine” inanan, vicdanında bu sorun için yer açabilen, mahalle baskısından korkmayan birileri lazım bize.
Bazen bir insanı kurtarmanın bir ülkeyi kurtarmaktan daha önemli olabileceğine inanan birileri.
Umarım öyle birileri çıkar.
Umarım o çocukları kurtarmak için birkaç el uzanır.
Sonra yeniden yüzyıldır süren ve hepimizi ağırlığıyla ezen o soruya dönebiliriz.
“Türkiye ne olacak?”
Herhalde, Türkiye’nin ne olacağını, biraz da bizim insanlarımıza nasıl davranacağımız belirleyecek.
Onları işkencelerden kurtarabilirsek, o zaman, Türkiye daha “iyi” olacak çünkü.

12.06.2008________________________AHMET ALTAN

http://www.taraf.com.tr/Yazar.asp?id=6

12-06-2008 16:32 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabanci.

12.06.2008


Ülkemizde turizm mevsimi başlamışken Anadolu’muzun inanılmaz sayıda çeşitli turizm potansiyelinden bir tanesine bugün değinelim. İstanbul’da geçtiğimiz günlerde yapılan “Metropol Sohbetleri” toplantısına katılan Belediye Başkanlarından bir tanesi de, Tarsus Belediye Başkanı Burhanettin Kocamaz’dı. Başkan Kocamaz Tarsus hakkında bilgi verirken ilçenin ekonomik durumuna da değinerek pamuk ekiminin beyaz sinek haşeresinden dolayı azaldığını ve genel olarak tekstil sanayi tesislerinin de kapandığını söyledikten sonra, Tarsus İlçesi’nin turizm potansiyeli ve özellikle de inanç turizmi alternatifi üzerinde durdu.

Tarsus’un özel durumuna değinmeden önce ülkemizin inanç turizmi konusunda ne kadar geniş imkanlara sahip olduğunun altını çizelim. Eski dünya olarak bilinen üç kıtanın kesiştiği noktadaki Anadolu, tanrı ve tanrıçaların doğduğu, yaşadığı ve öldüğü topraklara sahiptir. Günümüzdeki uygarlıkların ve inançların köklerini barındırmaktadır. Çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere kadar uzanan pek çok inanca ev sahipliği yapmıştır. İslam, Hıristiyan ve Musevi dinlerinin tarihindeki pek çok peygamber Anadolu’da yaşamıştır. Peygamberler dinlerini Anadolu’da evrenselleştirmeye çalışmış, özellikle de Hıristiyanlık Anadolu’da kök salmıştır. Unutmayalım ki İncil ilk olarak, o tarihte Anadolu’nun hakim dili olan Grekçe ile ve Grek alfabesinde yazılmıştır. Kutsal kitaplarda yer alan hikayelerin pek çoğu da bu topraklarda geçer.

Dünyada İslam ve Hıristiyan inancına sahip yaklaşık üç milyar insan yaşamaktadır. Kültür ve Turizm Bakanlığı turizmi zaman ve mekan boyutunda yaygınlaştırmak amacıyla “İnanç turizmi” projesini uygulamaya koymuştur. Bu kapsamda Anadolu’da tespit edilen 316 eserden 167’si İslam, 129’u Hıristiyan ve 20 tanesi Musevi dinine aittir. Türkiye’nin, laik devlet yapısı olan, Müslüman çoğunluğa sahip demokratik bir ülke olarak, dinler arası yumuşama, uzlaşma ve barış ortamının yaratıldığı yer olması büyük bir kolaylıkla sağlanabilir. Örneğin Filistin’de doğmuş ve ölmüş İsa Peygamber’in havarilerinin Anadolu topraklarına sığındığı, Hz. İsa’nın öğretilerinin ilk olarak Anadolu’da yayılmaya başlanıldığı, ilk kiliselerin bu topraklarda kurulduğu ve Hıristiyanlık tarihinin en önemli olaylarının Anadolu’da yaşandığı, İncil’de Yuhanna’nın vahiy bölümünde sözü edilen ilk yedi kilisenin Batı Anadolu’da bulunduğunu da düşünürsek, inanç turizminin turizmimizde ne kadar büyük bir paya sahip olabileceği kolayca görülür.

Hıristiyan dini için önemli olan üç büyük merkez İzmir-Selçuk’ta bulunan Meryem Ana Evi, Antalya-Demre’de St. Nikola (Noel Baba) kilisesi ve son olarak da Tarsus’ta St. Paul Anıt Müzesi’dir.

Dünya turizminde önemli bir yer tutan inanç turizmi yılda 300 milyon kişiye hizmet vermekte ve 18 milyar dolar tutarında bir harcama potansiyeli içermektedir. Unutmayalım ki Suudi Arabistan petrolden sonra en büyük geliri hac nedeni ile Müslümanlardan elde etmektedir.

Tarsus Hıristiyan dininin en büyük azizi St. Paul’ün doğum yeridir. İki bininci doğum yılı münasebetiyle Vatikan 28 Haziran 2008 ile 29 Haziran 2009 tarihleri arasını St. Paul yılı olarak ilan etmiştir. Kutlamalar 21 Haziran’da Tarsus’taki St. Paul Kilisesi’nde düzenlenecek olan ve Vatikan’dan kardinallerin katılımıyla gerçekleştirilecek bir törenle başlayacaktır. Dünyadaki milyonlarca Hıristiyan bu kutlamalar dolayısıyla Tarsus’un adını duyacak ve yalnızca bu yıl için değil, ilerideki yıllar için de Tarsus turizmine büyük imkânlar açılacaktır.

St. Paul yılı dolayısıyla Tarsus’u, büyük çoğunluğu İtalya’dan olmak üzere 100.000’i aşkın turistin ziyaret edeceği tahmin edilmektedir. Ancak Tarsus’ta 150 tanesi dört yıldızlı olmak üzere yalnızca 280 yatak mevcuttur.
Bu sebepten turistlerin büyük bir bölümünün Mersin ve Adana’da konaklayacağı düşünülmektedir. Böylece bölge turizmine de katkı sağlanmış olacaktır.

Tarsus’un inanç turizmi bakımından önemli bir merkez sayılması yalnızca Aziz Paul’ün doğum yeri olmasına dayanmamaktadır. İl olmaya çoktan hak kazanmış bu ilçemizde Eshab-ı Kehf (Yedi Uyurlar) Mağarası, Şahmeran Hamamı, Danyal Peygamber Kabri, Bilal-i Habeşi Mescidi inanç turizmi için diğer çekim noktalarıdır.

Bu arada Tarsus Belediye Başkanı Sayın Kocamaz’ın Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan haklı bir isteğine de değinmek istiyoruz. Tarsus’a bir turizm bürosu açılması arzu ediliyor!


deniz gökçe akşam

http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=120736,10,12

12-06-2008 17:48 | cevapla | Şikayet Et!
offline SaĞ(a)Nak
Mesajlar: 6612

nacizane bir fikrim olucak....

makale konuları çok uzun.....ve her üye farklı bir konuda paylaşım yapmış

en azından gündemle ilgili olan yazıları paylaşsak ...yani günlük ortak bir konu nasıl olur?





ve mükemmel bir form olmuş....

çok begendim

bide uzun olmasalar

12-06-2008 18:08 | cevapla | Şikayet Et!

Konuya cevap verebilmek icin uye olmaniz gerekiyor.. Buraya tiklayip hemen uye olun, sizde aramiza katilin..

Sayfalar: 1, 2, 3, 4  Sonraki
Duslersokagi.com. iletisim: bilgi [ @ ] duslersokagi [ nokta ] com