arkadas


 
bosluk
   Cevap Ekle  
Toplam Cevap: 34
Forumlar >> Okuma >> Günlük gazete makaleleri... bosluk
Sayfalar: Önceki  1, 2, 3, 4
Kutudaki yazili sayfaya git -->
Yazar Günlük gazete makaleleri...
offline Yabancı..

07 araLık 2007



"Bütün öğretmenler dava açıyormuş bana!

Vız gelir tırıs gider. Protestolar umurumda olmayacak dedim, hakikaten umurumda değil. Görüşümde fena halde ısrarlıyım.
Öğretmenleri eleştirmek bu ülkede tabudur. “Ay ama çok az para alıyorlar, hayat şartları çok zor, ama çocuklar da çok haşarı, ay ama bak ne büyük “sittres” altındalar, kafayı yemek üzereler, sen hiç bin tane çocukla başa çıkmak zorunda kaldın mı...” Bir kere bu çocuklar son beş yıl içinde bu kadar çoğalmadı. Öğretmenlere iyi para verilmediği de yeni bir haber değil. Son 50 yıldır bu böyle. Sistem ortada.
Yani eğitim fakültesine başlarken durum başka değildi. İşlerinin ÇOCUK ile ilgili olacağını biliyorlardı. Hiçbir şey sürpriz değil. sen başka bir yeri tutturamayıp ancak oraya kapağı atmışsan ve de “işsiz kalma tehlikesi yok” diye memurluğa talim ediyorsan bu niye benim suçum oluyor? Niye ben senin sıkıntına ve “çocuk nefretine” anlayış göstermek ve çocuğuma eğitim, sevgi ve bilgi veremeyişini sineye çekmek durumunda oluyorum?
Artık yeter! Genelleme yapamazsın diyorlar pekala da yaparım. ben bu ülkede okudum. Bu ülkenin devlet lisesine gittim. Bu ülkenin devlet öğretmenleri tarafından yetiştirile(me)dim. Bu ülkenin müdürleri tarafından idare edil(eme)dim. Bu ülkenin öğretmenlerinden dayak ve azar işittim. Bu ülkenin öğretmenleri tarafından baş belası sümüklü muamelesi gördüm ve bu ülkenin öğretmenlerinden hiçbir şey öğrenemedim.. Fena halde tecrübeliyim. Bütün cahil ve ruh hastaları da benim lisemde toplaşmadı ya!
“Yazık ki sizi de yetiştiren bir öğretmen” diye sitemde bulunmuş çoğunluk. HAYIR efendim. Beni lise öğretmenlerim yetiştirmedi. Lise öğretmenlerimden bir tanesi de “senin halin nicedir” demedi. ben ne öğrendiysem dünya, memleket ve kendim hakkında üniversitedeki hocalarımdan öğrendim. Hepsi dünya harikası insanlardı. Sezar’ın hakkını Sezar’a da vermesini biliriz.
Robert, Galatasaray, Amerikan veya Alman liseleri dışında okullarda okumuş kimseden de “aaa bizim hocalarımız süperdi. Bütün haylazlıklarımıza rağmen gülümserlerdi, her derste ilgimizi çekmeyi başarırlardı, hep anlayış gösterirlerdi, çok şey öğrendim, mesleğimi seçmemde büyük katkısı vardır” diyene rastlamadım.
Beni “pirotesto” eden (evet böyle yazmış) öğretmenler de zaten hakiki öğretmenliğin ne olduğunu bilmeyenler. Zorluk çekmenin öğretmenlik olduğunu sanıyorlar.
“Ben oturduğum yerden yeşil dolarlar kazanırken.. onlar neler çekiyormuş haberim yokmuş... Önce benim tedavi olmam gerekiyormuş..”
Mektuplarındaki binlerce imla hataları bile öğretmen olamadıklarının kanıtı. Okura boşuna kızıyormuşuz dahi anlamındaki de’leri da’ları, soru eki mısın’ları, musun’ları ayırmadıkları, noktalama işareti kullanmadıkları için.

Kılavuzlar ortada!

Sorumu tekrar ediyorum ey ahali: Bütün ilkokul ve lise hayatınız boyunca severek hatırladığınız kaç öğretmeniniz var? Kaçı için “çocuk ve genç sever” diyebilirsiniz? Dayağını ve azarını işitmediğiniz kaçı var? Kaçı için “dersi öyle bir coşkuyla ve sevgiyle anlatırdı ki sınıfta çıt çıkmazdı” diyebilirsiniz? Hadi bunu da geçtim kaçı için okuttuğu dersi BİLİRDİ diyebilirsiniz?
BİLMİYORLAR!!!! Okuttukları dersi bilmiyorlar. Milli Eğitim’in dağıttığı ders kitabını ezberlemiş “papağanlar” ezici çoğunluk. Beni vıdıvıdıvıdı “pirotesto” eden öğretmenler! En son hangi kitabı okudunuz! En son hangi konferansa katıldınız? Kursa gittiniz?
Hayatında başka memleket, başka şehir görmemiş coğrafya öğretmenleri, hayatında en son fakültedeyken roman okumuş edebiyat öğretmenleri, Matematik Dünyası dergisini hiç duymamış matematik öğretmenleri, tek bir yeni kelime öğrenmemiş İngilizce öğretmenleri..
Ya bırakın Allah aşkına. Bana Çalıkuşu taklidi yapmayın."


tuğçe baran / vatan

(tuğçe baran'ı sevmem yazıLarınıda sevmem ama bu konuda sonuna kadar katıLıyorum)

03-08-2008 21:16 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabancı..

02 Ağustos 2008

SEN anlamazsın...

Fikirler, düşünceler, tartışmalar kafa denilen organ ister. Senin çokça sözünü ettiğin organlarla anlayamazsın.

Ben seni tanırım.

Sevgili küfürbazım...

(............)

Bak; Anayasa Mahkemesi’nin "Laiklik karşıtı eylemlerin odağı (yani merkezi) olduğuna" karar verdiği Başbakan ertesi gün (yani dün) neredeydi?..

Yüksek Askeri Şûra’nın başında...

Oradaki görevlerinden birisi de "laiklik karşıtı görüşlerin odağı" olmuş askerlerin Ordu’dan uzaklaştırılmasıdır, inanır mısın?..

Bu seni hiç rahatsız etmez...

Tıpkı devletin en yüce mahkemesinin, "devletin temel ilkesini yıkmanın odağı (merkezi) olduğuna" karar vermesi, sonra da ona "Devleti sen yönet" denilmesi gibi...

Bu da seni düşündürmeye yetmez...

*

Okumazsın...

Düşünmezsin...

Sormazsın...

İktidarın evlere çorba dağıtmasından onların "bulunmaz" olduğuna karar verirsin de... 14 milyon insanın niye belediyelerin bir tas çorbasına muhtaç olduklarını hiç mi hiç sorgulamazsın...

İşin bana küfretmek, sevgili küfürbazım...

Kömür dağıtılıyor diye sevinirsin...

Ama bu cennet yurdun üzerinde yaşayan her üç aileden birisinin niye devletin yarım ton kömürüne muhtaç olduğunu kendi kendine sormak aklına gelmez.

Ben biliyorum; şimdi "Bu eski iktidarların suçu" diyeceksindir...

Eminim...

1950’den bu yana, cenneti yoksulların cehennemi haline getiren iktidarlara sanki sen oy vermemişsin gibi...

Demirel’den, Tansu Çiller’e kadar...

Erbakan’dan, Mesut Yılmaz’a kadar...

*

Aslında bu cennetin sorunu sensin...

Uygar ülkelerin insanlarının asla vazgeçemedikleri ve ülkelerinin uygar olmasını sağlayan o "ilgi, bilgi, ilke, yurttaşlık ahlakı, ses, tavır, akıl, fikir" sende yok...

Yeteneğin bu:

Kaypak kaypak küfretmek, sevgili küfürbazım...


Bekir COŞKUN - Hürriyet

05-08-2008 22:01 | cevapla | Şikayet Et!
offline elf
Mesajlar: 294

102153
15.08.2008

Berfin

Şakaklara doğru masumca dağılmış kaşları, bakışlarında hüzünle öfkenin karıştığı yeşil gözleri, küs dudakları, yalnız duruşu ile bir çocuğu anımsatıyor bu isim bana, bir de yamaçlara birikmiş karları, dağlardaki mor kayalıkları, ıssız mezraları ve ihanete uğramış insanları anımsatıyor.

Bu ismi duyduğumda ben bir Kürt oluyorum..

Horlanan, hırpalanan, bela yıldırımlarıyla vurulan bir ırkın çocuğuyum.

Kızıldeniz’i yaramayan bir Musa, çarmıhından inemeyen bir İsa, hicret edemeyen bir Muhammed’im.

Çaresizim.

Öfkeliyim.

Yalnızım.

Bu ismi duyduğumda ben bir Kürdüm.

Kardelen çiçeği demek Berfin.

Ben, bu ismi duyduğumda bir türküyüm, bir ağıtım, dağbaşlarında bir kaval sesiyim.

Boynubüküğüm biraz.

Kederliyim.

Hep ihanete uğradım, hep hain ben oldum.

Çocuklarımı öldürdüler, bana katil dediler.

Evi yakılan benim, sürgüne gönderilen benim, oğlunun ölü bedeni akşam vakti bir kağnıyla getirilen benim.

Ne şarkı söylettiler, ne ağlamama izin verdiler.

Ben bir Kürdüm ve hep bir Kürtten başka bir şey olmamı istediler.
Çocuklarıma anamın adını koyamayanım ben.

Berfin, kardelen çiçeği demek.

Ve, ben bu ismi duyduğumda bir Kürt oluyorum.

Gene yasaklamışlar Berfin adını.
Yasalar, hükümet, parlamento, bunlar umurunda bile değil yasakçıların, bir isimden korkup kendi yasalarını çiğniyorlar.

Berfin dedirtmiyorlar çocuklara.

Gizli efendiler onlar, yüzlerini saklıyorlar, kimliklerini gizliyorlar, devletin derinlerinde dolaşıp kendi yasalarına ihanet ediyorlar, çocuklardan korkuyorlar, türkülerden, çiçeklerden, renklerden, isimlerden korkuyorlar.

Benim kanımdan onlar ve beni utandırıyorlar.
Ben onlardan değilim artık.
Ben, çocukların ismini yasaklayanlardan değilim.
Ezenlerden değilim ben.
Ezilenlere katılıyorum.

Berfin dendiğinde ben bir Kürt oluyorum.

Ve, ben isyanı artık Türkler’den bekliyorum.
Kürt çocuklarına Berfin denilmesini yasaklayanlara karşı çıkacak Türkler’in sesini duymak için bekliyorum.

Bir haksızlığa karşı çıkacak benim ırkımdan kimse yok mu?

Çocuğuna annesinin adını koyamamanın kederini ve öfkesini paylaşacak bir Türk yok mu, yok mu benim kanımdan kimse haksızlığa karşı çıkacak?

Yok mu bu suskunluktan utanacak, ezenlerin arasında kendi künyesine rastlamaktan rahatsızlık duyacak biri?

Berfin, kardelen çiçeği demek.

Çocuklara Berfin adının konmasını gene yasaklamışlar.

Kaç yıldır korkuyor bu insanlar bir kardelen çiçeğinden.

Kaç yıldır çocuklardan korkuyorlar.

Berfin adını duyduğumda ben bir Kürt oluyorum.

Kızıldeniz’i yaramayan bir Musa, çarmıhından inemeyen bir İsa, hicret edemeyen bir Muhammed’im.
Ben, dağlarda bir Berfin’im.
Ve korkuyorum, korkusunu gördükçe korkakların.

Öfkeliyim.

Çaresizim.

Yalnızım. ben bu yazıyı beş sene önce yazdım. O zaman da Berfin yasaktı, şimdi de Berfin yasak. Ve ben hâlâ biraz öfkeli, biraz çaresiz ve biraz yalnızım.

Ahmet ALTAN-Taraf..

16-08-2008 00:04 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabancı..

Mahmud Derviş’in ardından




Bu hafta Filistin muazzam bir devlet töreniyle uğurladı çağdaş şiirinin en ünlü ismini. 67 yaşında, açık kalp ameliyatı sonrasında hayata gözlerini yuman Mahmud Derviş, devlet adamlarına has bir törenle veda etti bu âleme. Geride fikirleri, kelimeleri, incinmişlikleri, duyguları kaldı. Soyut ve kırılgan, bir o kadar evrensel ve kudretli…
1941 doğumlu Mahmud Derviş. Eğitimli, seçkin ya da varlıklı bir aileden gelmiyor. Annesinin okuma yazması yok, o da okumayı ve yazmayı büyükbabasından öğreniyor. İsrail devletinin kurulmasından sonra aile evlerini, topraklarını bırakıp kaçmak durumunda kalıyor. Bir sene sonra dönüyorlar ama eski yerlerine yerleşemiyorlar. O tarihten itibaren adeta ‘bir sürgün ruh hali’ yakasını bırakmıyor Mahmud Derviş’in, hep yanında taşıyor bu duyguyu, gölge gibi adım adım. 1970’lerde eğitim amacıyla Sovyetler Birliği’ne gidiyor. Bu yıllar komünizme gönül verdiği dönem. Bir müddet sonra İsrail vatandaşlığından atılıyor. 1973’te Filistin Kurtuluş Örgütü’ne katılıyor, İsrail’e girmesi tamamen yasaklanıyor.

Siyasi fikirlerinden kolay kolay ödün vermiyor Mahmud Derviş. Defalarca hapse girip çıkmasına rağmen, her zaman sorgulayan bir dil kullanıyor ve her zaman politik. Şiirleri ödüller alıyor, uluslararası ün yapıyor, 20’den fazla dile çevriliyor. Kendisine Yahudilerden nefret edip etmediğini soran gazetecilere, İsrail devletini eleştirdiğini, devlet ile halkın aynı şey olmadığını, Yahudilere kin beslemediğini anlatıyor. İlk aşkının, ilk öğretmeninin, en sevdiği komşularının ve seneler sonra kendisini ilk hapse gönderen hakimin Yahudi olduğunu ekliyor cevabına. ‘Onları hep tek tek bireyler olarak algıladım her zaman, kolektif bir kütle olarak değil.’ diyor. Keza en çok kıskandığı, rekabet ettiği ve saygı duyduğu şair gene bir İsrailli, Yehuda Amichai. “O da ben de aynı toprakların, aynı tarihin şiirini yazıyoruz ama bambaşka açılardan.” diye anlatıyor bu bağı. Arap ve Yahudi yazarların yakınlaşmasında da rol oynadı Derviş. 2000’lerin başında İsrail Eğitim Bakanı, Mahmud Derviş’in şiirlerinin okullarda okutulması, müfredata eklenmesi gerektiğini söyleyince kızılca kıyamet kopmuştu gerçi.

Şiddeti tasvip etmedi Derviş. İntihar bombacılarını onaylamak söz konusu olamaz, diyordu. Ancak bu genç insanları böyle bir şey yapmaya iten sebepleri iyi anlamamız lazım, nasıl bir karanlık içindeler ki bu sona yönlendiriliyorlar, işte bunu çözmeliyiz. İntihar saldırıları siyasi ya da ideolojik değil, yeisten bezginlikten ve umutsuzluktan beslenen eylemler. İdelojik değil bedbahtlıktan.

Mahmud Derviş’in beni en çok etkileyen sözünü sona sakladım. “Şiir her şeyi değiştirir zannederdim. Tarihi değiştirir, insanları değiştirir, ilişkileri yumuşatır diye düşünürdüm. Yaşlandıkça anladım ki bu bir yanılsama ama gerekli bir yanılsama. Şairleri kamçılamak, onları daha üretken kılmak için faydalı hatta gerekli. Ama işin aslı artık biliyorum ki şiir bir tek şeyi değiştirir: Kendisini kaleme alan şairi.” İniş çıkışlı, çalkantılı hayatı boyunca şiir yazdı Mahmud Derviş ve yazdıkça değişti, ürettikçe gelişti. Geriye derin bir kültürel miras bıraktı.






ELİF ŞAFAK



17 Ağustos,2008

17-08-2008 13:05 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabancı..

Ejderin müziği





Bir toplumun tarihi boyunca nerelerde nasıl yol kat ettiğini (ya da edemediğini) okuyabilmenin en çarpıcı yolu sanatla ilişkisine yakından bakmak.
Müzik, resim ya da edebiyat... Nasıl gelişmiş ya da nerelerde tökezlemiş, serpilip yetişmesine izin verilmiş veya verilmemiş... Bugünlerde malum tüm dünyada en çok konuşulan ülke Çin. Ancak sadece olimpiyatlardaki performansıyla gündeme gelmiyor bu yaşlı medeniyet. Bilhassa kültürel dokusuyla merak konusu oluyor. Gün geçmiyor ki Batı basınında Çin kültürü ve sanatı üzerine yeni bir makale çıkmasın. Gözlerimizin önünde karmaşık bir labirent gibi yükseliyor Çin. Ve bu yapıyı çözebilmek için giderek daha fazla önem kazanıyor sanat.

Sanat Çin'in hem aynası hem de kör noktası. Ekonomik atılımlara hız veren, teknolojide atağa geçen, pazar ekonomisine geçişte son derece hevesli ve hırslı ancak mesele sanatta ve edebiyatta açılmaya gelince frene basan, içine kapanan ama aynı zamanda dışarıdan almaya da devam eden, dolayısıyla ister istemez sentezler üreten bir ülke Çin. Bu konuda benzeşiyoruz. Böylesine köklü bir medeniyete sahip topraklarda modernleşmenin, demokrasinin ve Batılılaşmanın ölçülerinin ne olacağı, sınırlarının nerede nasıl çizileceği sorusu Çin için başat sorular. Keza bizim için de. Çin ve Japon modernleşme serüvenlerine bakmak Osmanlı'dan modern ulus-devlete bizim kendi seyrüseferimizi daha iyi anlamak, anlamlandırmak açısından da önemli bir örnek olabilir.

Çin'in klasik Batı müziğiyle tanışması 1601 senesine uzanıyor. Dönemin hanedanına bir müzik aleti hediye ediliyor o sene. Ancak hediye bir tuhaf, kimse nasıl çalıştığını bilmiyor. Enstrüman, bu vaziyette uzun seneler boyu sarayın duvarları arasında kalıyor. Ara sıra cariyeler gelip kurcalıyor orasını burasını, hizmetliler merakla bakıyor, gelen giden el sürüyor ama o kadar. Söz konusu enstrüman bir piyano. Zamanla, tıpkı bizde olduğu gibi, daha ziyade saray ve saray çevresi ilgi gösteriyor Batı müziğine. 20. yüzyıl başına kadar durum böyle. Kimin hangi tip müzikle ilgilendiği sınıfsal ve kültürel bir bölünmenin izlerini taşıyor. İlk konservatuvar 1920'lerde kuruluyor Şanghay'da. Nazi Almanya'sından kaçan Yahudi sanatçılar Çin'deki müzik ortamının canlanmasını sağlıyorlar. Ama uzun sürmüyor.

1949'da Mao'nun iktidara gelmesiyle beraber her şey değişiyor. İlk başlarda devrim sıcak bakıyor Batı müziğine. Ancak 1966'da konservatuvar kapatılıyor, Batı müziği 'istenmeyen unsur' ilan ediliyor. Mao ölene kadar pek çok müzisyen saklanmak durumunda kalıyor. Gene de baskılar hiçbir işe yaramıyor olmalı ki 1978'de konservatuvar yeniden açıldığında okumak için onsekiz bin kişi başvuruda bulunuyor.

Çin'de rock müziğin babası sayılan Cui Jian'ın müzikleriyle ilgileniyorum bugünlerde. 1980 sonlarında şarkıları öğrencilerin dillerinden düşmeyen Jian, Tiananmen Meydanı'nda yaşanan faciayı protesto etmek için gözlerini kırmızı bir eşarpla bağlayarak sahneye çıkmasıyla ünlü. Şarkı sözleri sert, eleştirel, kişisel. Sansürün yoğun olduğu bir ülkede çıkışları dikkat çekici. Tabii aynı sansür pop müziği de etkiliyor. pop müzik olanca hızıyla genişliyor ama bir yandan da denetleniyor. Çin'in Madonna'sı olarak bilinen Anita Mui, 1990'larda fazla taşkınlık yaptığı gerekçesiyle yasaklanmıştı. O günden bugüne değişen çok şey olmadı.

Başlı başına bir inceleme konusu Çin'de sanatın ve sanatçının hikâyesine bakmak. Ve zengin, köklü bir medeniyetin kendisiyle, Batı'yla ve dünyayla ilişkilerine dair çok şey söylüyor.



ELİF ŞAFAK

19 Ağustos 2008, Salı

20-08-2008 18:55 | cevapla | Şikayet Et!

Konuya cevap verebilmek icin uye olmaniz gerekiyor.. Buraya tiklayip hemen uye olun, sizde aramiza katilin..

Sayfalar: Önceki  1, 2, 3, 4
Duslersokagi.com. iletisim: bilgi [ @ ] duslersokagi [ nokta ] com