arkadas
bosluk
   Cevap Ekle  
Toplam Cevap: 34
Forumlar >> Okuma >> Günlük gazete makaleleri... bosluk
Sayfalar: Önceki  1, 2, 3, 4  Sonraki
Kutudaki yazili sayfaya git -->
Yazar Günlük gazete makaleleri...
offline Yabanci.

sAğnAk demiş ki; nacizane bir fikrim olucak....

makale konuları çok uzun.....ve her üye farklı bir konuda paylaşım yapmış

en azından gündemle ilgili olan yazıları paylaşsak ...yani günlük ortak bir konu nasıl olur?





ve mükemmel bir form olmuş....

çok begendim

bide uzun olmasalar



akşama buna benzer bir çalışmam olacak

12-06-2008 18:17 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabanci.

oskur demiş ki;


akşama buna benzer bir çalışmam olacak


sevinirim


tekrar tşk



12-06-2008 18:27 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabanci.

Her zaman bir gerekçe vardır!



Bu ülkedeki yargı bürokrasisi ile seçilmiş organlar arasındaki gerilimin arka planını anlamayanlar, bu gerilimin hangi tarihsel ve toplumsal güçler arasındaki karşıtlığın hukuka yansıması olduğunu göremeyenler artık şaşırmak istemiyorlarsa, biraz "ekonomi politik okumaları" yapsınlar. Yapmıyorlarsa, hiç değilse eski kararlara baksınlar. Şaşırmamaları gerektiğini üzülerek göreceklerdir.


Anayasa Mahkemesi'nin son kararına şaşıranları büyük bir şaşkınlıkla izliyorum. Çünkü Yüksek Mahkeme, aslında kendisinden bekleneni yaptı. Şaşırmamak için ilk nedenim Yüksek Mahkeme'nin oluşturulduğu koşullara ait sınıfsal mücadelenin gereğini yerine getirmiş olması. İkincisi de, mahkemenin görev alanına girmeyen bir konuda karar vererek yetki gaspında bulunduğunu iddia edenler gibi düşünmemem. Çünkü mahkeme bunu ilk kez yapmıyor. Bu nedenle de karar şaşırtıcı değil.


Malum olduğu üzere kanunların Anayasa'ya uygunluğunu denetlemek üzere bir Yüksek Mahkeme ilk defa 1961 Anayasası ile oluşturulmuştur. 1961 Anayasası'nın başlangıç kısmının ikinci fıkrasında 27 Mayısçılar kendilerini "Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara" karşı harekete geçmekle meşrulaştırıyorlardı. Nitekim yeni anayasada, bu durumun önlenmesine ilişkin mekanizmalara yer verilmişti. Bu mekanizmaların neler olması gerektiği ise CHP'nin 1959 yılı başında toplanan 14. kurultayında "İlk Hedefler Beyannamesi" başlığıyla sıralanmıştı. Bunlardan ilki, yasama organının kararlarının üzerinde söz söyleme hakkına sahip bir Anayasa Mahkemesi; ikincisi, üyelerinin tamamı halk tarafından seçilen Millet Meclisi'nin kararlarına müdahale edebilecek, ama aralarında "güvenilir" "tabiî üyeler"in bulunduğu Cumhuriyet Senatosu'ydu. Bu iki önerinin bir siyasi parti tarafından dile getirilmesi ve savunulması gayet doğaldı. Bu doğallığı bozan, bu ve burada sıralanmayan diğer "ilk hedef"lerin tamamının yeni anayasada yer almasıydı. Bu hedefler kapsamındaki Anayasa Mahkemesi de, CHP tarafından, dolayısıyla 27 Mayıs iradesi tarafından kurgulanırken, zaten "göbeğini kaşıyan", "ne yaptığını bilmeyen", "mahalle baskısı"yla hareket eden, "odun ve kömür karşılığında oyunu satan" halkın seçtiği temsilcilerin "yanlış" kararlarının denetlenmesi mantığına sahip kişiler tarafından önerilmişti.


Geçmiş davalardan örnekler


Bu noktadan hareket edildiğinde, yani arka planı göz önüne alındığında, bugün Yüksek Mahkeme'nin verdiği kararın şaşkınlıkla izlenecek hiçbir yönü olmadığı açıktır. Anayasa Mahkemesi varlık gerekçesine uygun bir biçimde hareket etmiştir. Belki asıl şaşkınlıkla beklememiz gereken, bu kararına bulacağı gerekçeler olsa gerek. Ancak bunun formülü de bizim siyasi kültürümüzde çok açık: "Her maslahatın vech-i şer'isi bittaharri bulunacaktır." Yani verilen karara uygun gerekçeler her zaman bulunacaktır. Eldeki mevzu da bir maslahat olduğuna göre, geriye kalan verilecek kararı şeriata uydurmak olacaktır. Dolayısıyla mahkemenin bu kararında şaşkınlığa uğramamızı gerektiren hiçbir husus yoktur.


Kararı şaşkınlıkla karşılayan bir diğer grup ise, Anayasa'nın falanca maddesinde açıkça görevi dışında bırakılmış bir konuda mahkemenin yapması gerekenin belli olduğuna, dolayısıyla görevsizlik kararı vereceğine inanan aşırı iyimser (hâlâ iyimser, onca yaşanana rağmen iyimser) hukukçulardan oluşmakta. Onların gerekçeleri de oldukça geçersiz. Çünkü böyle düşünmek için, Anayasa Mahkemesi'nin bugüne kadarki tüm kararlarında görev alanı içinde kaldığı verisinin elimizde bulunması veya bu konuda genel bir fikir birliğinin var olması gerekir. Halbuki bu konuda da tersinin geçerli olduğunu kanıtlayan örnekler var. Aşağıda mahkemenin bunu yanlışlayan iki kararı örnek olarak sıralanmıştır.


İlk örnek, Anayasa Mahkemesi'nin 1963/124 Esas ve 1963/243 Karar No'su ile 11/10/1963 tarihinde aldığı ve Resmi Gazete 4.12.1963/11572 tarih ve sayılı nüshasında yayınlanan kararıdır. Bu kararın konusu DP iktidarının ilk döneminde 14.12.1953 tarih ve 6195 sayılı "CHP'nin Haksız İktisaplarının İadesi" başlıklı kanundur. Tarih ve sayısından anlaşılacağı üzere bu kanun 1953 yılında çıkarılmıştır. 1961 Anayasası'nın 150. maddesi, Anayasa Mahkemesi'nden iptali istenen metinler için başvuru süresini Resmi Gazete'de yayımından itibaren 90 ile sınırlamaktadır. Oysa Anayasa Mahkemesi bu kanunu 1963 yılında iptal etmiştir. Yukarıda tanımladığımız iyimser hukukçuların baktığı pencereden baktığımızda Yüksek Mahkeme'nin her şeyden önce zamanaşımından bu davayı reddetmesi gerektiğini düşünmek mümkün.


Yüksek Mahkeme'nin ikinci örnek kararı biraz daha yakın bir döneme ilişkin. Hatırlanacağı üzere, 12 Eylül rejimi, 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu ile çifte barajlı (ülke ve seçim çevresi barajı) bir seçim sistemi getirmişti. Bu kanunun seçim çevresi barajına ilişkin hükümlerinde 27 Ekim 1995 tarihinde 4125 sayılı kanun ile bir değişiklik yapılmıştı. Bu değişikliğin anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi'nde dava açılmış ve Anayasa Mahkemesi 18 Kasım 1995 tarih ve E. 1995754- K. 1995/ 59 sayılı iptal kararını vermiş ve seçim çevresi barajını tamamen iptal etmiştir. Anayasa Mahkemesi kararları hakkında iyimser beklentiler içindeki hukukçular bir kez daha yanılmışlardı. Anayasa Mahkemesi yine "yetki gasbı"nda bulunmuştu; çünkü açılan dava üzerine mahkemenin yetkisi sadece yeni getirilen düzenlemenin iptali ile sınırlıydı (hâlâ da öyledir). Oysa bu kararla Anayasa Mahkemesi, tam 12 yıl önce çıkarılmış kanunun bir hükmünü iptal etmişti. Yani mevcut Anayasa'mızın 153. maddesinde de belirtilen "Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez." hükmü açıkça ihlal edilmişti.


Anayasa Mahkemesi'ne şaşıranlara gösterilecek "örnek" kararları elbette bunlarla sınırlı değil. Bu ülkedeki yargı bürokrasisi ile seçilmiş organlar arasındaki gerilimin arka planını anlamayanlar, bu gerilimin hangi tarihsel ve toplumsal güçler arasındaki karşıtlığın hukuka yansıması olduğunu göremeyenler artık şaşırmak istemiyorlarsa, biraz "ekonomi politik okumaları" yapsınlar. Yapmıyorlarsa, hiç değilse eski kararlara baksınlar. Şaşırmamaları gerektiğini üzülerek göreceklerdir.





DOÇ. DR. YUSUF TEKİN - GAZİOSMANPAŞA ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ


13 Haziran 2008, Cuma

13-06-2008 12:17 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabanci.

Suyun sırrını taşıyan adam Cengiz Aytmatov



Fransız şair Louis Aragon, kendisi için bu ifadeyi kullandığında henüz otuz yaşındadır. Aradan geçen elli yıldan sonra dünyada konuşulan 157 dile çevrilen kitaplarıyla insanlığa aşkı, sevgiyi anlatarak gitti.


Aytmatov, Dişi Kurdun Rüyaları, Gülsarı ve Toprak Ana romanlarında annenin sevgisini, Cemile, Sardal Kız eserlerinde yârin sevgisini, Cengiz Han'a Küsen Bulut'ta, Gün Olur Asra Bedel'de hürriyet sevgisini; hasılı her eserinde sevgiyi aşkı en estetik, en çarpıcı, en akıcı haliyle anlattı.


Onun hakkında yazanların pek çoğu için "Yıldırım Sesli Manasçı" diyorlardı. Aytmatov'un birçok eserinde hep kulakları çınlatmak isteyen bir ses yükselir. Özellikle Gülsarı'da Boz devenin yavrusunu ararkenki sesi, Toprak Ana'da demiryolunu kucaklayarak savaşı lanetleyen annenin sesi, Gün Olur Asra Bedel'de Dönenbay kuşunun sesi, Dişi Kurdun Rüyalarında Akbara'nın aydaki anne kurda şikâyetini anlatan uluma sesi, Kassandıra Damgası'nda "Doğmak istemem" diye gelen sinyal aracılığıyla yankılanan embriyoların sesleri, Ebedi Gelin'de aşkını arayan gelinin sesi günümüz tüketim toplumunun çıkar ve tatmin ilişkileri arasında bunalan insanlığa, bir kurtuluş ışığı gösterecek yıldırım sesleri gibidir.


Aytmatov, kâinatın sevgi sırrı üzerine yaratılışına tekrar tekrar dikkat çekmek istercesine, sevgiyi anlatır.


Bu yıl, Aytmatov'un 80. yaşı kutlanıyordu. Doğduğu, yetiştiği, tabiatıyla kültürüyle eserlerine ilham veren ülkesi Kırgızistan, Aytmatov'un 80. yaşı şerefine 2008 yılını Cengiz Aytmatov yılı ilan etmişti.


12 Aralık 1928'de Kırgızistan'ın Şeker köyünde doğan Aytmatov, 80 yaşını tamamlayacaktı.


Kırgızistan'daki Talas eyaletinin Şeker köyünde Tanrı Dağları'ndan inen Şeker ırmağı akar. Şeker ırmağı, yüksek dağların sırrını taşırmışçasına suları köpükler içinde iner Şeker köyüne. İşte tam bu noktadan sonra sakinleşir, köpükleri durulur, huzur içinde durgun akmaya başlar. Bu manzaradan çok etkilenen Prof. Dr. Ramazan Korkmaz, "Şeker ırmağı taşıdığı sırrı, birisine devretmiş de rahatlamış gibidir." der. Şeker suyunun dorukları göklere uzanan Tanrı Dağları'ndan alıp taşıdığı sırrı devralan, Aytmatov'dur. Artık sırrı taşımanın ağırlığıyla, sırrın verdiği sorumluluğun yüküyle yaşayacak ve yazacak olan, Cengiz'dir.


Baba Törekul Aytmatov, annesi Nagima Aytmatova, oğullarına isim verirken Cengiz Han'dan esinlenmişlerdir. Aytmatov Cengiz, Şeker ırmağından devraldığı Tanrı Dağı'nın sırrıyla, adını aldığı Cengiz Han'dan daha büyük bir imparatorluk kuracaktır. Onun imparatorluğu, dünyanın pek çok milletinin dillerinde ve sevgiyi, aşkı anlamaya çalışan gönüllerde olacaktır.


Babası Törekul Aytmatov, Kırgızların önde gelen aydınlarındandır ve o dönemde yaşamış pek çok aydının kaderini paylaşarak Stalin katliamlarının kurbanlarından birisi olur. KGB ajanları babasını alıp götürdüklerinde Cengiz, henüz 9 yaşındadır. Uzun yıllar, ne sağlığından ne de mezarından bir haber alınamaz Törekul'un. Ancak 56 yıl sonra, Bişkek'in güneyinde bulunan toplu mezarlarda izine rastlanabilir. Stalin döneminde katledilenlerin topluca gömüldüğü Atabeyit açıldığında yapılan DNA testleri doğrular ki, Cengiz Aytmatov'un babası da bu toplu mezarda yatmaktadır. Kendisi Atabeyti yazmasa da, onu anlatma görevi ablasına düşer.


Babasının işinden dolayı devamlı bir bölgeden, başka bölgeye taşınan Aytmatov ailesinde, Cengiz'in çocukluk yılları değişik yollarda ve 2. Dünya Harbi'nin olağanüstü şartlarında geçmiştir.


2. Dünya Harbi'nin acımasızca devam ettiği yıllarda, okullar tamamen boşalmış olduğundan ve belediye sekreterliği görevi gereği sık sık ilçeye gidip gelmek zorunda olduğundan, düzenli bir eğitim göremeyen Cengiz Aytmatov'un çocukluk yılları Maymak istasyonuna gelen ve halen "kara kâğıt" dediği, cephede ölen askerlerin ölüm haberleriyle, yaralı askerlerin mektuplarını getirip okumakla geçer. O yıllarda hemen hemen hiçbir çocuk, çocukluğunu yaşayamadığı gibi, cephe gerisinde kalan kadınlar, çocuklar ve yaşlılar kolhozlarda çalışmaktadırlar. Daha sonra meşhur bir yazar olduğunda Cengiz Aytmatov o yılları "Askerin Oğlu", "Turnalar", "Yüz Yüze", "Cemile", "Gülsarı", "Gün Olur Asra Bedel" adlı eserlerinde dile getirecektir.


Hayata veteriner hekim olarak hazırlanmaya başlayan Aytmatov daha sonra zooteknik eğitimi alır. Onun eserlerini değerlendiren pek çok eleştirmen Aytmatov'un aldığı veterinerlik eğitiminin, edebiyat hayatında büyük etkilerinden, onun eserlerini nasıl zenginleştirdiğinden bahsedecekledir.


İlk hikâyeleri Kazakistan'da yayınlanan Aytmatov, kısa süre sonra, dünyaca ünlü yüzlerce yazar ve şair yetiştiren Gorki Edebiyat Enstitüsü'ne davet edilecektir. Artık Şeker ırmağının sırrını, baba hasretiyle kavrulan yüreğin ıstıraplarını, İkinci Dünya Savaşı'nın zalimlerinin insanlığa yaşattıkları acıları, bir daha yaşanmamaları için insanlığa anlatmanın kapıları açılmıştır. Geleceğin en güzel edebi eserlerinin başlangıcı olacak olan "Cemile" romanını yazacaktır. Ünlü Fransız yazar Louis Aragon'un "Dünyanın en güzel aşk hikâyesi" olarak selamladığı bu eseri diğerleri takip edecektir.


Kırgız kültürü ve Orta Asya tabiatı içerisine sevgiyi ve aşkı yerleştiren, bazen Kırgız mitolojisini yeniden üreterek dünyaya tanıtan, insanın mankurtlaşmasına ve mankurtlaştırılmasına isyan eden ve bazen uzayda bir gemiden dünyaya doğru "Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak" diye bağıran yıldırım sesli bir Manasçıydı, o.


Öyle zannediyorum ki, insanlık yaşadıkça bu ses, bir başka âlemden dünyamıza doğru seslenmeye devam edecek...

Mekânı cennet olsun!






YAKUP DELİÖMEROĞLU - AVRASYA YAZARLAR BİRLİĞİ GENEL BAŞKANI



12 Haziran 2008, Perşembe

13-06-2008 12:21 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabanci.

10 Haziran 2008
Ertuğrul ÖZKÖK

Genç adam geldi ve sordu


ÖNCEKİ pazar sabahı saat 07.00'de, İstanbul Atatürk Havalimanı'nın Business CIP salonundayım.

Yanımda, AKP'nin önde gelen isimlerinden biri var.

Onunla sohbet ederken, yan masada oturan genç bir adam yerinden kalkıp yanımıza geliyor ve "Ertuğrul Bey, size bir şey sormak istiyorum" diyor.

"Bir şeyi merak ediyorum. Acaba Türkiye'de en çok hangi enstrüman dinleniyor?"

Böyle bir soruyla hayatımda ilk defa karşılaşıyorum.

Herhalde piyano değil, deyip ötekilere geçiyorum.

Acaba davul mu?

Yoksa zurna veya bağlama mı?

Ben olmayana ergi yöntemiyle beşinci enstrümana geçerken, genç adam müstehzi bir ifadeyle "Kaval" diyor.

Ben biraz hayretle yüzüne bakarken devam ediyor:

"Artık hepimiz koyun olduğumuz için, en çok kaval dinliyoruz."

Ben gülmeye başlarken, bir kahkaha atıp yanımızdan uzaklaşıyor.

AKP'li milletvekiliyle birbirimize bakıp gülüyoruz.

Demek ki böyle fıkralar başlamış.

* * *

Münih'te aktarma yapıp Göteborg uçağına binerken, Financial Times Gazetesi'ni alıyorum.

"Weekend" ekinde, yeni çıkan bir kitapla ilgili çok güzel bir tanıtım yazısı var.

"Hammer and Tickel" adlı kitap, Sovyet döneminde, komünist rejimle ilgili fıkraları inceliyor.

Soğuk savaş yıllarında, Sovyet rejimine karşı en etkili silahlardan biri, halk arasında dolaşan fıkralarmış.

Et yok, süt yok, tuvalet káğıdı yok ve Çavuşesku Romanya'sında şöyle bir fıkra ağızdan ağıza dolaşıyor:

"Romanya'da, soğuk sudan daha soğuk olan şey nedir? Cevap: Sıcak su."

Bir başka fıkra.

Çavuşesku, kendi hakkında hiç fıkra işitmediği için sinirleniyormuş.

Bir gün halkı meydana toplayıp onlara seslenmiş:

"Şu andan itibaren, hepiniz hiç para almadan çalışacaksınız."

Kimseden ses çıkmaz. Çavuşesku, "Pekálá" der ve devam eder:

"Şu andan itibaren herkes sadece benim için çalışacak."

Yine tık yok. Çavuşesku iyice sinirlenir ve bağırır:

"Hepiniz, yarın asılarak idam edileceksiniz."

Yine kimseden ses gelmeyince komünist diktatör hiddetlenir:

"Siz manyak mısınız? Söyleyecek hiçbir şeyiniz yok mu?"

Kalabalık arasından cılız bir ses yükselir?

"Sayın başkan, benim sorum var..."

Çavuşesku adama bakar ve ürkek sesli adam sorusunu sorar:

"İpi kendimiz mi getireceğiz, yoksa sendika mı verecek?"

1933 yılı Ocak ayında yapılan Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi toplantısında, fıkra anlatıcılığı rejime karşı yıkıcı faaliyet olarak kabul edilir ve bu "suça" hapis cezası getirilir.

* * *

Ama mizahın gücüne bakın ki, bu karar bile fıkra konusu olur.

Mübaşir, mahkeme salonuna açılan kapının arkasından kahkahalar geldiğini işitir.

Kapıyı açar ve şöyle bir manzarayla karşılaşır.

Mahkemenin hákimi odanın dibinde, iki büklüm kıvrılmış, kahkahalar atmaktadır.

Aralarında şöyle bir konuşma geçer:

"Neden bu kadar gülüyorsunuz sayın hákim?"

Hákim: "Hayatımın en komik fıkrasını dinledim."

"Öyleyse bana da anlatın."

"Anlatamam."

"Neden?"

"Biraz önce birisini bu fıkrayı anlattığı için 5 yıl hapse mahkûm ettim."

İşte böyle, bir siyasi iktidarla ilgili böyle fıkralar başladı mı, demokrasisinde yürümeyen bir şeyler de başlamış demektir.


http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=9139


13-06-2008 12:35 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabanci.

Son dakika golü, tam 42 milyon euro değerinde
13.06.2008
Türkiye'nin Avrupa Futbol Şampiyonası'nda (Euro 200 İsviçre'yi yenip çeyrek final şansını devam ettirmesi tüm ülkede sevinçle karşılandı. Portekiz maçının ardından yaşanan hayal kırıklığının özellikle İsviçre maçının 2. yarısındaki oyunla yerini umuda bırakması, pazar günü oynanacak Çek Cumhuriyeti maçı hakkındaki görüşleri de değiştirdi.
Hiç kuşkusuz, İsviçre maçının 90+2'nci dakikasında Arda'nın attığı gole en çok sevinen isim Fatih Terim oldu. Türk futbolunun kariyeri en parlak hocası, Portekiz maçının ardından hedef tahtasına oturtulmuştu. Gerçi Terim'in hem sahaya sürdüğü kadro, hem de oynatmak istediği oyun açısından eleştirilecek bir çok yanı vardı ama İsviçre maçında kötü bir sonuç alınsaydı, muhtemel ki turnuva sonrası görevine devam etmesi oldukça zor olacaktı.
Ancak Arda'nın golü, yalnızca Terim'i mutlu etmedi. Ülkelerinin takımının iyi futbol oynaması ve kazanması dışında beklentisi olmayan taraftar bir yana; Milli Takım'a yatırım yapan, sponsor olan, turnuva süresince gerçekleşen etkinliklerden kısaca Milli Takım yoluna devam ettiği sürece oluşan ekonomiden yararlanacak bir çok firma da derin bir nefes aldı.

İşler şimdilik yolunda
Avrupa ekonomisine 1.4 milyar euro katkı yapması beklenen şampiyonada Türkiye'nin oynadığı her maçın ekonomik karşılığı 42 milyon euro olarak hesaplanıyor.
Bunun yanında eğer işler yolunda giderse ve Türkiye gruptan çıkıp ilerlemeye devam ederse, turnuva öncesinde hedeflenen ekonomik rakamların tutturulması olasılığı daha da artacak.
Örneğin, TV satışından 100 milyon dolar, forma ve bayrak gibi tekstil ürünlerinden 70 milyon dolar ve yayıncı kuruluş da 15 milyon dolarlık reklam geliri bekliyor.
Çek Cumhuriyeti maçına bileti olan bir çok futbolseverin uçak biletlerini askıya aldığı ve İsviçre maçının sonucuna göre karar vereceği biliniyordu.
Milli Takım'la milyonlarca dolarlık anlaşma imzalayan, bu amaçla reklam filmleri çeken, ilanlar veren sponsorlar da Arda'nın golüne en az Fatih Terim kadar mutlu oldu.
Bütün bunlara bir de, futbolseverin ekran başına geçmeden önce bira, çerez vs. gibi yaptığı harcamalar da eklendiğinde İsviçre galibiyeti şimdilik hem 3 puanı hem de ekonomiyi kurtardı denilebilir.

Gole en çok sevinenler
Televizyon üreten firmalar
Forma ve bayrak üreten firmalar
Yayıncı kuruluş
Seyahat acenteleri
Milli Takım sponsorları
Hediyelik eşya üreten firmalar
Spor basını
Mahalle bakkalı ve marketler


Referans Gazetesi - Şenay Aydemir
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=99159&

13-06-2008 14:27 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabanci.

TSK yı Kızdıran Yazı

Ahmet Altan/Taraf

Ne açıklama ama...
Ordunun bugünkü komuta kademesinin üstünde “27 Nisan muhtırasının” gölgesi var.
Hukuka ve demokrasiye aykırı bir muhtıraydı o.
Hiç üstlerine vazife olmadığı halde kendi görev alanlarının dışına çıkarak cumhurbaşkanlığı seçimlerine müdahale etmişlerdi.
Yasaları çiğneyip suç işlemişlerdi.
Anayasa Mahkemesi’nin üzerinde ise “367” kararıyla, “türbanı iptal” ederken anayasayı açıkça çiğnemelerinin gölgesi var.
Onlar da anayasayı ihlal ederek suç işlediler.
Asla suça bulaşmaması gerektiği halde suça bulaşmış iki kurumun, iki önemli mensubu gizlice buluşuyorlar.
Ortak bir amaçları bulunuyor bu kurumların.
Ordu, 27 Nisan muhtırasıyla... Anayasa Mahkemesi de “türban değişikliğini” iptal ederken “anayasal sınırlarını” aşarak, halkın iradesini temsil eden parlamentoyu “devreden çıkartmak” istediklerini kesin bir şekilde ortaya koymuşlar.
Halksız ve parlamentosuz bir yönetim biçimi istiyorlar.
Türkiye’yi ve burada yaşayan milyonlarca insanın hayatlarını, sadece kendi arzularına ve inanışlarına göre biçimlendirmek peşindeler.
Böyle bir amacı olan iki kurumun önde gelen üyeleri, Anayasa Mahkemesi’nin hayati kararlar vermesinin arifesinde buluşup ne konuşurlar?
Açıklamalarına göre “Kuzey Irak’ı görüşmüşler” bir saat on beş dakika boyunca.
Siyasete müdahale etmekten kaçınmıyorlar ama bir araya gelince siyaset konuşmuyorlar.
E, bir şey söylemek zorundalar neticede.
Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, “Kuzey Irak operasyonunu konuştuk” diyor.
Keşke, bir kuvvet komutanının sözlerine gözü kapalı inanabilecek kadar güvensek.
Ama “Hudson Enstitüsü’nde yapılan toplantıyla” ilgi Genelkurmay’ın yalanlaması hâlâ hafızalarda.
O “yalanlamanın” yalan olduğu kısa sürede çıkmıştı ortaya.
Daha kısa süre önce yaşadığımız o olay bize, “yalan söyleyebileceklerini” gösterdi maalesef.
Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’ün açıklamaları biraz daha şaşırtıcı.
Üç kere buluştuklarını söylüyor.
Anlaşıldığına göre bizim haber yaptığımız buluşmaları “üçüncü” buluşma.
İlk “buluşmalarında” komutanın görevini kutlamış, üçüncü buluşmalarında “Kuzey Irak operasyonunu” kutlamış ama “ikinci” buluşmalarında ne konuştuklarını, niye buluştuklarını hatırlamıyor.
Kara Kuvvetleri Komutanı ile ne konuştuğunu unutan bir Anayasa Mahkemesi üyemiz var.
Ve, bu üye ülkenin kaderini belirleyecek bir güce sahip.
Osman Paksüt’ün hafızası zayıf.
Rahatça anlaşılıyor.
Bu hafıza zafiyetinin başka sonuçları da çıkar belki ortaya.
Acaba Paksüt’ün hatırlamadığı başka neler var?
Ayrıca, karargâhtaki “kameraların kapatılmadığını” söylüyor Paksüt.
Sayın yargıca çok basit bir soru sormak istiyor insan:
--Nerden biliyorsunuz? Birisi size “kameraları kapatmadık” mı dedi?
Paksüt, bizim haberi “doğrularken” bir de “Beni izliyorlar, bu haber o izlemenin sonucu” demiş.
Yani onu izleyenler bize bu haberi vermiş.
Bilmiyorum onu teselli mi eder yoksa ürkütür mü ama ben işin doğrusunu söyleyeyim ona.
Haber kaynaklarımız, dün de söylediğimiz gibi, Genelkurmay’ın içinden.
Sanıyorum sadece bu gerçek bile tek başına bir “mesaj” içeriyor bu tür “buluşmalara” meraklı olanlara.
Bu işlerden hoşlanmayan birileri var devletin içinde.
Hukuksuzluğu durdurmak isteyen birileri.
Hukuk dışına çıkılmasının devleti ne hale getirdiğini gören ve buranın gerçek bir hukuk devleti olmasını isteyen birileri.
Ve, kararlı gözüküyorlar.
Hukuksuzluk çökertti bu ülkeyi.
Devletin içinden çeteler çıktı.
Yargının en “yüce” zirveleri yasaları çiğneyip toplumu güvencesiz bıraktı.
Avrupa’nın en fakir ülkesi olarak kaldık.
Hukuka ve demokrasiye saygı gösteren ülkeler dörtnala zenginliğe doğru giderken biz hâlâ yoksulluklarla boğuşuyoruz.
Bunlar da kendilerini milyonlarca insandan “daha akıllı ve daha vatansever” sanan bir avuç devlet görevlisi yüzünden oluyor.
Artık biraz abartıyorlar.
Üstelik kendi meslektaşlarını da utandırmaya başladılar.
Çünkü onlar oyunu kaybettiklerini kabul etmeyerek mızıkçılık yapıyorlar.
Böyle “buluşmalara” düşkün olanlar artık gerçeği görmeli, bu iş bitti.
Bu ülke bunlara artık izin vermeyecek.
Vazgeçin.
Yasalara uymak sandığınız kadar zor değil.
Yasalara uyun.
Böylece “unutmak zorunda” kalacağınız buluşmalardan da kurtulursunuz.

14-06-2008 16:04 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabanci.

ve TSK nın Konuya ilişkin Cevabı

Genelkurmay Başkanlığı'ndan yapılan açıklama şöyle:

Geçmişte olduğu gibi, bir süredir bazı basın ve yayın organlarında ve kaynakları meçhul İnternet sitelerinde, Türk Silahlı Kuvvetlerine ve onun ömürlerini vatana ve millete adamış komutanlarına karşı maksatlı ve seviyesiz bir karalama kampanyasının başlatıldığı derin bir üzüntü ile izlenmektedir.

Bu kampanya kapsamında, komutanların medeni dostluk ilişkileri çerçevesindeki görüşmeleri, kamuoyuna gizli ve amaçlı buluşmalar gibi sunulmaktadır. Açıklanması suç teşkil eden kişisel sağlık bilgileri, yasal olmayan yollarla elde edilerek gazete manşetlerine taşınmaktadır. Hiç bir izan ve insaf ölçüsüne sığmayacak kadar bayağı ve saldırgan olan bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Ayrıca, bu maksatlı haberlerle bağlantılı yorumlarda, olağan bir görüşme; "Asla suça bulaşmaması gerektiği halde suça bulaşmış iki kurumun iki önemli mensubu gizlice (!) buluşuyorlar" şeklinde verilmekte ve "Haber kaynaklarımız Genelkurmay'ın içinden" denilerek etik olmayan yollara başvurulmaktadır.

Şüphesiz, bu tür yaklaşımlara karşılık yasal yollara başvurulacaktır. Bu kişiler ve kurumlar; işlerine geldiğinde yargıyı öven, işlerine geldiğinde yargıya saldıran kişi ve kurumlar olup, Türk Silahlı Kuvvetlerine ve onun mensuplarına yaptıkları saldırıların hesabını yine yargı önünde vereceklerdir. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu tür saldırılara karşı mücadele azmini yasalardan ve yüce Türk milletinin sağduyu ve güveninden almaktadır.

Türk ulusuna saygı ile duyurulur.

14-06-2008 16:05 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabanci.

Özürlü mü engelli mi?




“Avrupa ülkelerinde aile yapısının olmadığı, oralarda kadınların sadece bedene indirgendiği söylemi yanıltıcı ve çok kaba bir genellemeden ibaret demişssiniz bir yazınızda,” diyor üniversite öğrencisi bir okurum.


“Peki öyleyse neden bu kadar özürlü insan var Batı toplumlarında? Anneleri hamileyken uyuşturucu kullanan, içki içen bu çocuklar özürlü doğuyor. Bakın Batı’da ne kadar çok özürlü insan var sokaklarda.”


Kulak tırmalayan bir tını var bu “özürlü” kelimesinde. Sanki doğuştan ya da sonradan farklı olmak, farklı görünmek bir “özür”, bağışlanması ya da hoşgörülmesi gereken bir kusur imişçesine. Onun yerine “engelli” kelimesini kullanmak çok daha doğru geliyor bana. Böyle söyleyince “engellilik hali” o kişiye has bir “kusur” çağrıştırmıyor; toplumun ve sistemin engelli vatandaşın önüne çıkardığı engebeleri, sınırları, önyargıları hatırlatıyor. Özürlü denildiğinde bireye, engelli denildiğinde ise o bireyin içinde var olmaya çalıştığı topluma ve kültüre odaklanıyor kelime.


Gelelim okurun gözlemine, söyledikleri önemli ama eksik. Evet ilk bakışta, Batı toplumlarının gündelik yaşamlarına dair en çarpıcı gözlemlerden bir tanesi engelli pek çok insana sokaklarda, kamu binalarında, parklarda, otobüslerde rastlamanızdır. Hem zihinsel hem fiziksel engelliler gündelik hayatın her anında her yerindedirler. Peki bunun sebebi acaba bu toplumlarda bu durumda olan insan sayısının fazlalığı mı? Yani okurun ima ettiği gibi engelli insan sayısı o toplumdaki bir “ahlaki bir eksiklik”in sonucu mu? Yoksa tam tersine engelli insanlar toplumsal hayata daha fazla katılabildikleri, kamusal alana daha rahat ve daha sık çıkabildikleri için mi daha görünür durumdalar?


Ayrıntılar önemlidir, ayrıntılar hayatın tuzu biberi. Bir binaya girerken merdivenin yanı sıra rampa koymak, bir levhayı görme engellilerin de okuyabileceği şekilde düzenlemek, trafik ışıklarını, kaldırımları, yolları bu hassasiyetle ayarlamak.. “lüks birer ayrıntı” gibi gelse de aslında son derece temel bir gösterge. İnsana, bireye ve farklılığa verilen yeri ve önemi görmek için bir ölçüt. Türkiye’de sokaklarda, meydanlarda daha az engelli bulunmasının sebebi bizde engelli nüfusun daha az olması değil, sadece nice engellinin evinden dışarı çıkamamasından. Kolektif hayatın ritmi onlara ırak, kamusal alan alabildiğine soğuk ve hoyrat. Ne tekerlekli sandalyeyle ne âmâ bastonuyla yürümeye müsait sokaklar.


Ve tüm bunlardan daha da vahim olanı toplumun geri kalanının hoyratlığı, kabalığı, anlayışsızlığı ve önyargıları. Engelli olmak “eksik” olmak demek pek çok insanın gözünde. Seyirlik bir malzeme, bakarak inciteceklerini anlamak istemeyenler nezdinde. Herkesin aynı olduğu varsayılan ya da aynı olması beklenen toplumsal yapılarda “farklı” olmanın sancılarını en iyi bilenler belki de fiziksel ve zihinsel engelli vatandaşlar. Seyirlik bir toplum bizimkisi. Farklı görüneni evvela gözlerle yargılayan, bakışlarla denetleyen. Devasa bir göz toplum, asla kapanmayan.


Ve aklımdan çıkmayan bir sahne. Ankara’dayım. Öğrencilik yıllarım. ODTÜ dolmuşuna binmek için Ulus’tayım. Ön tarafta Yenimahalle otobüsüne bir âmâ biner. Arkasından seğirtmekte olan bir kadın mızmızlanan oğlan çocuğunu susturmak için söylenir: “Sus, yoksa köre veririm seni, bastonuyla pat pat döver!” Çocuk hâlâ kirpikleri ıslak, başını kaldırıp dehşetle bakar otobüse binen adama. Tedirgin bakıyorum âmâ adamın yüzüne. Duydu mu acaba kadının söylediklerini? Duyduysa bile renk vermiyor. Kim bilir belki de alışmıştır gündelik hayatımızın her kademesine sinen hoyratlıklara, duyarsızlıklara. Fiziksel ve zihinsel engellilere tanınan haklar ve sunulan var olma alanı bir toplumun demokrasi kültürünü ne kadar hazmettiğinin en temel ölçütlerinden biri.





ELİF ŞAFAK



15 Haziran 2008

16-06-2008 11:37 | cevapla | Şikayet Et!
offline Bulut XXL
Mesajlar: 6325

67938

Atatürk’ü nasıl sevsinler ki?

Gazeteci Fatih Altaylı’nın sunduğu televizyon programına katılıp da ‘Atatürk’ü sevmediğini’ söyleyen başörtülü öğrenci, bir anda medyanın boy hedefi oldu.

‘Büyük’ bir gazete, internet sitesinde ‘İşte alçaklığın geldiği son nokta’ gibi düpedüz hakaret içeren bir spot bile kullandı. Bu genç hanım ‘Atatürk’ü sevmemek suçu’ndan yargılanıp hüküm giyer mi, bilmiyorum. (Burası Türkiye; olur, olur.) Fakat kendisine ‘alçak’ diyenleri mahkemeye verip tazminata mahkum ettirme hakkının olması lazım. (Ama burası Türkiye; olmaz, olmaz.)

Kuşkusuz bu gibi ‘aykırı’ beyanlar karşısında yapılması gereken ‘vay, nasıl böyle düşünürsün’ diye köpürmek ve ‘medyatik linç’e girişmek değil. Yapılması gereken, tepki gösteren kişinin niye öyle düşündüğünü anlamaya çalışmak. Zaten burada tepki gösteren kişi, yani ‘türbanlı’ öğrenci Nuray Bezirgan, bunun sebebini de açıklamış. ‘İnsanlar bana Atatürkçülük adına zulmediyorlarsa’ demiş, ‘Benden Atatürk’ü sevmemi bekleyemezsiniz’.

Evet, gerçekten de Atatürk’ü nasıl sevebilir ki? Bu ülkedeki muhafazakar Müslümanlar her gün ‘mürteci’ diye aşağılanıyor, devlet kurumları tarafından ‘iç düşman’ ilan ediliyor, ‘kamusal alan’dan mahkeme kararıyla kovuluyorlar ve bütün bunları yapanlar sürekli olarak Atatürk’ü referans gösteriyor. Muhafazakar dindarların haklarını savunan siyasi partilere karşı defalarca darbe yapıldı, şimdi ‘ağır çekim’ bir tane daha yapılıyor, ve demokrasiyi hedef alan tüm bu saldırılar ‘Atatürk ilkeleri’ne dayandırılıyor. Ortalık, ‘Atatürk Türkiyesi’nde dincilere, tarikatçılara yer yok!’ diye ültimatom veren rejim gardiyanlarıyla dolu.

Bu durum karşısında ne hissetmesini bekiyorsunuz ki bu insanların? Kendilerini sürekli ezen ve aşağılayan bir ideolojik akımın idolünü nasıl benimseyebilirler?

Eğer Atatürk’ü tüm yurttaşların saydığı ve sevdiği ulusal bir sembol haline getirmek istiyorsak - ki buna ihtiyacımız var - o zaman yapılması gereken onu bu ideolojik şablondan çıkarmak. ‘CHP ideolojisi’nin tapulu malı değil, tüm toplumun ortak değeri haline getirmek. ABD’de George Washington öyledir mesela. Dar bir ideolojinin değil, tüm ideoloji ve görüşlere serbest rekabet ortamı sağlayan ‘demokrasi’nin kurucusu sayıldığı için herkesçe benimsenmiştir.

Bizde ise Atatürk giderek daha fazla ideolojikleştirildi, toplumun tümünün değil, sadece ‘merkez’inin sembolü haline getirildi. Öyle ya, Atatürk’ten, ‘Kürdünden Ermenisine, kravatlısından şalvarlısına, Nakşibendisinden Nurcusuna dek herkesin atası’ diye söz edildiğini duydunuz mu hiç? Böyle kucaklayıcı bir Atatürk portresi vardı da, toplum mu beğenmedi?

İşin doğrusu şu: Türkiye hala ideolojik bir devletle, bu ideolojiyi benimsemeyen kesimlerin çatışmasını yaşıyor. Bu ideolojik devlet, dünyadaki pek çok benzerinin yaptığı gibi, kendine meşruiyet sağlamak için bir ‘lider kültü’ yaratmış durumda. Bu otoriter sistemi ‘yaşam biçimleri’ ve çıkarları açısından faydalı bulanlar, yahut onun ideolojisini içselleştirmiş olanlar, durumdan memnun. Sistem yüzünden hakları çiğnenenler, yahut hakları çiğnenenlere içleri sızlayanlar ise, demokrasi ve özgürlük istiyor.

Bu otoriter sistemin ve onun yarattığı ‘lider kültü’nün herkes tarafından güle-oynaya benimsenmesini beklemek, tek kelimeyle saflık olur. Bunu zorla elde etmeye kalkmak, ‘Atatürk’ü kanun zoruyla sevdirmek’ ise, saflığın ötesinde despotluktur.

Unutmayın ki sevgi dayatılmaz, kazanılır. Eğer bazı vatandaşlarınız sizi bir türlü sevemiyorsa, suçu sürekli onların ‘ihanetinde’ aramak yerine biraz da kendinize bakmanız, ‘biz ne yaptık bu insanlara’ diye sormanız lazım.


Mustafa Akyol-star

http://www.haber10.com/makale/11722

16-06-2008 16:24 | cevapla | Şikayet Et!

Konuya cevap verebilmek icin uye olmaniz gerekiyor.. Buraya tiklayip hemen uye olun, sizde aramiza katilin..

Sayfalar: Önceki  1, 2, 3, 4  Sonraki
Duslersokagi.com. iletisim: bilgi [ @ ] duslersokagi [ nokta ] com