Aylardan mayıs... İnsanın aklındaki virgüller tam da noktalı virgüllerle karışmış; bir kitapçının vitrininde, görüntüde küçük ama yürekte büyük üç kitap öylece duruyor. İçeriye giriyorum, içlerinden birini elime alıp rast gele bir sayfa açıyorum, bir an yutkunmayı unuttum sanıyorum. Ellerim bir başka sayfayı çeviremiyor. [u]"Uyut seni ellerim, sil seni ellerim..." aynı okuduğum satırlar gibi bastığım yere dökülüyorum... Ve o kitapları alıp evime geldiğim günden beri gazetelerin, dergilerin kitap tanıtım sayfalarında, internetteki edebiyat sitelerinde; bu cesur hıçkırıklarla, bazen yürekten de büyük yazan bu kadının keskin cümleleriyle ilk kim yaralanacak diye merakla bekliyorum. Ben beklerken o birilerini öpmeyi unutup toprağa yine kesme şeker gömüyor, biliyorum.
"Ölünceye dek seni seveceğimi sanmıştım baba, ama aşık oldum..." cümlesiyle başlayan bir edebiyat yolculuğu onunkisi... Yolculuğun başladığı kitabın plakası 34 U 442. İsmi "Veda Busesi" . 1996 yılında yayımlanan bu ilk kitabıyla akıl karıştırıcı iç dünyasını keskin ve yaralayan sözcüklerle seviştiren Umay Umay, okuyucu kitlesini Ekim 97 de çıkardığı "Orospu Kırmızı" ile daha da belirginleştirerek, yazdıklarına ve okuyanlarına sonuna kadar sahip çıktığının sözünü vermişti. Kırmızının herkese yakışmayacağını, her aşkın bir orospu yarattığını, hatırlamaktan başka mucizesi olmadığını, yazarak kurtulduğunu ve bunların sadece iki küçük kırmızı balığın hikayesi olduğunu söylüyordu. Zaman geçtikçe kırmızıyı okuyanlar çoğaldı ve sözcüklerden büyük bir akvaryum oluştu. Suyla camın birlikte saf ve güzel göründüğünü keşfeden her küçük kırmızı balık bu akvaryumda nefes alır oldu. Birbirine sözü, borcu, yemini olmayan ama aynı suda yaşayan kırmızı balıklar, orada kendi hikayelerini yeniden yazmaya başladılar... Umay:" BİR,İKİ,ÜÇ,DÖRT,BEŞ....ALTI değil. Hayat, benden gizlediğin ellerini hangi cebinde saklıyorsun " derken tüm okuyanları da söylenenler içinden kendi yara bandını özenle seçiyordu. Suda tutmayan bantlar, suyun dışında tutunamayanlar için bir kurtarıcıydı çoğu zaman. Yani Umay'ın dediği gibi o kitap artık onu okuyanlarındı...
Sonra bir dönem sessiz kaldı Umay. Gerçi bir yandan gazete ve dergilerde köşe yazıları yazıyordu, ancak hayranları kaldığı yerden devam etmesinde ısrarcıydı. O sıralarda yeni albümünün çalışmaları başladı. Özgün ve yenilikçi bir müzisyen olan Umay, okumayana edebiyatı dinletirim fikriyle son yılların en kişilikli albümlerinden birine imzasını attı. " Ağzı Bozuk Aşk Mektubu " isimli albüm hem hayranları için Umay'ın müzikli edebiyat yolculuğu oldu; hem de müzik eleştirmenleri ve radyolar tarafından yılın en iyilerinden seçilerek büyük başarı gösterdi.
İlk kitabında " Yazmak şarkı söylemekten daha farklı. Çünkü şarkı söylemek affediyor her şeyi, yazmaksa öç alıyor. " diyen Umay, Turuncu Medya tarafından "Coğrafyası Olmayan Edebiyatçılar" başlığı altında yayımlanan üç yeni kitabıyla nihayet sessizliğini bozdu. Mardin'i, kalbi doğuda atan bir kızı anlatıyor Umay. "Mardin kağıda yazılmıyor sevgilim" diyor, "artık beni bırakabileceğin bir şehir buldum" diyor, "artık beni sevmesen de olur" diyor "doğudan kimsesiz yatak şarkısı" diye özetlediği "Rüya Duvarları" nda. Diğer kitabı "Bütün Güzel Çocuklar Şüpheli"de, hapishaneye ruj lekeli mektuplar yolluyor, cesur bir kadının kaleminden ve göğsünden devrime, cezaevindeki çocuklara, özgürlüğe, aşk kokan yaralara, aşık olduğu oğlanlara, sıradanlıklara ve en çok da elvedalara, kırık merhabalara dokunuyor. "Tanrıya son sözümü söyledim, Terbiye borcum yok dünyaya!" diyerek söylediği her cümlenin altını da imzalıyor.
"Sokaklar Uyudu, Artık Öpüşebiliriz" isimli kitabında ise sessizlikten bahsediyor Umay. Aşkın kırdığı küçük bir kızın suskunluğundan, ellerinden; şefkatten, acıdan, güçsüzlükten ama hep sessizlikten... Ama baba, ama anne, ama hayat, ama aşk... İstasyon tellerine takılan bir melek olup, eskiden sevmiş olduğu birinden öç alıyor yazarak. Artık öpüşebiliriz deyip, öpüşmeyi hesaplaşma yaparak... herşeyi yazarak yapıyor, sadece yazarak... En çok eşcinsellere adıyor yazdıklarını Umay, onların bakışlarına armağan ediyor saklı cümlelerini... Siz beni anlarsınız diyor derinden... Ve kaldığı yerden baba diyor... "Boşuna ezberlemedim bu kurum tutmuş tarihi... Sen hiiiç duymuyosun diye baba... baba..."[/u]
Yazdığı kitaplar, yaptığı müzikler eşliğinde okunan kaç kişi var bilmiyorum. Sessiz bir hayran kitlesi var Umay'ın. Okuyan, başkaldıran, yaralı, keskin ama suskun. "Artık Öpüşebiliriz" de söylediği "Sessizliğin oyunu sessizlikte oynanır" cümlesinin anlamına inanmış insanlar belki de... Ama ben yine de bu hıçkıran kalemi, cesaret ve aşk kokan yüreği görmezden gelip sessiz kalamıyorum. Çünkü bazen sessizlik en büyük çığlık, buna inanıyorum. Ne yaptığını bilen, nereye dokunduğunu hisseden birinin sahiciliği; bunca yapış yapış yüksek sesle söylenen cümleler içinde kendi yerini buluyor, gideceği yere varıyor. Daha fazla değil de daha gerçeğin peşinde olan Umay da bu yüzden medya önünde arz-ı endam etmeyip, yazdıklarının aşkla keşfedilmesini istiyor. Mağrur ve asaletli bir duruş bu. Her an kırılacakmış gibi camdan bir varoluş...
Ben hala, bu kadar sahici duyguya ve gerçekliğe karşı daha duyarlı olabilecek eleştirmenlerin; best seller seven, popüler kültüre şapka çıkaran yazarların yorumlarını bekliyorum ısrarla. Lütfen o şapkayı bir kez de...
Ve beklerken Umay'ın kendi cümlelerinden yakalıyorum yine gerçekliği... "Dans pistini yaktığını söylüyorlar. Sakın arkana bakma Umay, yaşam adaletli değil. Ve sanırım sen medyayı öpmeyi unuttun."