Dusler Sokagi
Üye Girişi | Üye ol | Üye Arama | Üyelik Problemleri
Ana Sayfa
Sen ne yapiyorsun ?
Nostalji arama:
Toplam Cevap: 100
Ana Sayfa >> Nostalji >> Sanat >> AŞK sevmeyi sevenlere görünür yalnızca....
Sayfalar: Önceki  1, 2, 3, 4, 5 ... 9, 10, 11  Sonraki
Yazar AŞK sevmeyi sevenlere görünür yalnızca....
Yabancı..

Yolculuk var uzak diyarlara, bu seher...

Ancak tuhaftır yola çıkacak ben değilim!...

Duygularım!!!...

Acılarım, incinmişliklerim, yaralarım, umutlarım, sevdalarım ve nihayet hayallerim!...

Hatta her biri için ayrı bir yol çantası düzenlemeyi bile düşünüyorum... Kafamda ayarlamaya çalışıyorum, hangi duygum dünyanın neresinde gerçek yerini bulur diye... Belki de zamanda bile yolculuk yapacaklar, bu çağa uygun değillerse...

İlk olarak Aşk' ın yol çantası ve zamanını belirliyorum!...

Kırmızı bir valizin içinde, temiz ve ölümsüz diyebileceğimiz aşkların yaşandığı, eski çağlardan birine yolluyorum, Aşk' ı... Çünkü o sadece, o devirlerde ve yerlerde, yerini bulabilecek gibi geliyor bana... Bendeki Aşk, bu çağa uygun değil, biliyorum!...

İkinci yolcum, Umut!...

Onun gideceği yeri hiç düşünmeden, bir çırpıda belirliyorum! Tabi ki Afrika...Her gün binlerce insanın ve özellikle de çocukların, açlıktan ve yoksulluktan öldüğü bir yer Afrika... Hani derler ya "Umut fakirin ekmeği...", umudumun gözleri parlıyor yola çıkarken...


Hayallerim!!! Durmadan boynuma sarılıyorlar, bayramlık elbiseleri alınmış, çocuklar misali... Bembeyaz bir yol çantası hazırlıyorum, onlara da... Hayallerim, denizi çok sever biliyorum!... Masmavi deniz, bembeyaz martılar ve güneşle her daim bir arada olabilecekleri, mavi bir tur!... Hayallerimin, özgürlüklerine kavuşması için tek yol...

Benden ayrılmak istemeyen iki yolcum var, köşeye sinmiş ve sessizce bekleyen!

Acılarım ve yaralarım!!!

Ağlamaklı gözlerle bana bakıyorlar, bizi bir başımıza bırakma der gibi!... Onları nereye yollayacağımı, o kadar iyi biliyorum ki... Adlarının sadece umut olabileceği bir yer ve zamana, tabi ki çocukluğuma... İyileşebilecekleri ve kendilerini bulabilecekleri tek yer orası çünkü...

AMAN ALLAHIM!!!...

Ama bütün ayrılıklarda insanın içini hoş tutan bir teselli vardır ya, onu da hissetmediğimi söylersem, yalan söylemiş olurum herhalde....

Biliyorum ki, onlar bulundukları yerlerde ve zamanlarda, aradıklarını buldukça ben mutlu olacağım burada!...

Ve biliyorum ki, hiç bir zaman parça parça olmadan, en bütün olunmuyor!...

En bütün olunmuyor, DELİ KIZ!!!...

09-03-2007 02:25
Yabancı..

Kapıdan giren beklediğim kişi değildi ama beklemeden gelen en çok sevdiğimdi!...

Belki de bunca zamandır bilmeden onu bile bekliyor olabilirdim!...

Gözlerinde, bir serçe çırpınışı oluyordu yüreğim!!!...

Sanki bilmediğim anlamadığım bir hüzün vardı beni ona doğru çeken, benliğimi alıp onun yanına asan!!!

Gelmeden gideceği zamanı düşünerek, daha çok özlüyordum her seferinde onu!...

Onca yaşına rağmen, gözlerine minik bir kedi sinmiş gibi duruyordu!!!...

Minicik, haylaz, zeki ve inatçı bir kedi...

Bu gelen beklediğim, o en çok beklediğim değildi ama sanki ben onu doğduğum günden beri, bir yerlerde bekliyormuşum gibi geliyordu, inanılmaz bir şekilde!!!

Dönmedolap kuyruğuna girmek için, elinden tutup pamuk şeker almak için, hangimizin taşı su üzerinde daha iyi seker, bilye oynasak kim kimi yener demek ve tüm bunlarla mutlu olmak için beklemiştim belki de O'nu...

ÇOCUKLUĞUMU BEKLER GİBİ BEKLEMİŞİM VE ÖZLEMİŞİM ONU!!!

O BİLMEZ AMA EN ÇOK ONU BEKLEMİŞİM, BEKLEDİĞİMİ BİLEMEDEN!!!...

En çok sevdiğim olması için beklemişim ONU!...

09-03-2007 02:26
Yabancı..

Düşünceme düştün yine...

Sen düşünceme düştün, ben hasret türkülerine, dalıp gitmelere...

Senin düşünceme düşmen, ne demek bir bilsen!...

Çalışmaların bir yerinde, birdenbire okuduğum literatürün her kelimesinde gözlerini görmem, konuştuğum insanların yüzlerine bakarken seni hayal etmem, demlenmesini beklediğim çayın buharının kolumu yakması, kimyasal listesine ismini yazmam, yetiştirilmesi gereken laboratuvar çalışmasının en önemli yerinde benim durup düşünmeye başlamam, yapacağım işi unutarak!!! Sesindeki sevdiğim o şen kahkahayı duymak isteyip telefona sarılmam, telefonla süren bir saatlik uğraşım sonunda, kendime yenik düşerek, seni arayıp sesini duymam!... Sabaha kadar, sesini duymanın verdiği heyecanla uyuyamamam!... Uyandığım sabahın, bayram sabahı olmadığını bildiğim halde; heyecanımdan elimi, kolumu nereye koyacağımı bilememem, gün boyu!...

Düşünceme düştün derken, sanma ki aklımda değildin de birdenbire düştün, fikrime... Tam tersine, yüreğimdeki hasret sınırlarını aşıp düşünceme sıçrıyor artık, günün her saatinde...

Desem ki seni özledim, hasretim bir tek sözüne, sesinin içinde olduğu bir tek şen kahkahaya...

ANLAR MISIN, O AN İÇİMDEKİ DEPREMLERİ...

Anlar mısın, özleminin damarlarımdaki kan gibi içimde dolaştığını...

Sen de beni özler misin???

Benim seni özlediğim kadar!!!...

Özlemim, özlemin midir???...

SEVGİLİ!.

09-03-2007 02:27
Yabancı..

Genç kız nihayet uyanmıştı. Tüm gece boyunca uyumuştu. Gözlerini ovuşturdu. Elbiselerini düzeltti. Şaşkındı.

- Neredeyim ben? Siz kimsiniz?

- Demek dün gece neler olduğunu hatırlamıyorsun?

- Çok içtiğimi hatırlıyorum o kadar...

- Evet, kapıyı sana açtığımda çok sarhoştun gerçekten. Kapıyı açar açmaz bana ilk söylediğin söz suydu:

"Ben Tanrı'nın hediyesiyim" Genç kız bu söz karşısında utancını gizleyemiyordu. Bir şeyler söylemek istiyor ama nereden başlayacağını da bilemiyordu. Şaşkınlığını biraz olsun gizlemek için:

- Peki ya sonra ? dedi.

- İşin doğrusu ben Tanrı'dan böyle bir hediye beklemiyordum. Şaşırdım bir an. Gerçeği arayan birisine senin gibi bir serabın gösterilmesi doğal gelmedi bana. Ben bunları düşünürken sen de şu anda yattığın yerde sızıp kaldın zaten.

- Dün geceden beri yerde mi yatıyordum? Diye sordu şaşkınlıkla.

- Evet, düşüp sızdığın yerden kaldırmadım. Biliyorsun seraba dokunulmaz. Bütün gece Tanrı'nın seni almasını bekledim. Ama görüyorsun ki hala gelmedi. Sahi söyler misin sen hangi Tanrı'nın hediyesisin böyle?

Ferda sitem dolu bir utangaçlıkla:

- Lütfen benimle alay etmeyin, dedi.

- Alay etmiyorum. Sadece seni anlamaya çalışıyorum. İstersen önce sana bir kahve yapayım da kendine gel. Kemal kahveleri getirdiğinde Ferda biraz olsun kendine gelmişti. Üzerindeki yabancılığı atmaya, doğal olmaya çalışıyordu.
- Benim adim Ferda. İki sokak ilerideki sitelerde oturuyorum. Dün gece için özür dilerim. Arkadaşlarla yasadığım bir çılgınlıktı o kadar. Çok utanıyorum.

- Ben de Kemal. Bu evde tek başıma yaşıyorum. (Bir an duraksadı Kemal). Senin hakkında ne düşündüğümü merak ediyorsun değil mi?

- Biraz öyle...

- Hiç... Hiçbir şey düşünmedim.

- Neden?

- Özel olarak hiçbir insan üzerinde düşünmem pek.

- Gecenin yarısında kapını çalıp evinde yatan bir kız hakkında bile mi?

- Evet...

- Çok garip bir insansın.

Kemal sustu... ve sonra

09-03-2007 02:28
Yabancı..

- Söylesene maskeli bir baloda insanların gerçek yüzlerini tanımak mümkün müdür sence?

- Tabii ki değil.

- İşte şu toplumda gördüğün bir çok insan ve sen... Hepiniz maskelerinizle yaşıyorsunuz. Su toplum maskeli bir balodan farksızdır bence. Hem de zamana, kişilere ve olaylara göre her an değişen maskelerin kullanıldığı bir balo... Bu yüzden pek anlamlı gelmiyor bana insanlar üzerinde düşünmek.

- Kendini soyutluyorsun insanlardan.

- Öyle de denebilir. Zaten toplum ferdin en büyük düşmanıdır bence. Bu yüzden insanlardan hiçbir şey almamayı yeğliyorum. Buna rağmen her şeyimi vermeye de hazırım onlara.

- İnsanların sevgisini de reddeder misin, örneğin?

- En başta onu. Bugünün sahte sevgileri bir insanin kalbini yaralamak için seçilen en tehlikeli yoldur.

- Ama insan hiç sevilmeden yasayamaz ki...

- Bunda yanılıyorsun. İnsan sanıldığının aksine sevilerek değil severek yaşar. İnsan sevilmek ihtiyacında olan zayıf bir varlık değildir. Kısacası sorun bence sevilmek değil sevmektir.

- Sevdiğin halde sevilmiyorsan?

- Sevilmek senin sorunun değil onun sorunu. Bence sevmek bir insanı kendi içinde hissetmendir. Sevilmek ise kendini bir insanin içinde hissetmen. Anlayabiliyor musun? Sevmek seni zenginleştirir, sevilmek değil. Bunu evreni kapsayacak şekilde de düşünebilirsin.

- Nasıl yani?

- Evrensel anlamda sevmek kainatı kendinde seyretmek, sevilmek ise kendini kainatta seyretmektir. Ferda'nın kafası karışmıştı. Hiç bu kadar derinlemesine düşünmemişti sevgi üzerine.

Bunu fark eden Kemal:

- Bunları bir anda anlamak sana güç gelebilir. Ama biraz düşünürsen umarım anlayabilirsin. Şunu unutma ki insanlık bugün ikinci tas devrini yaşıyor. Birinci taş devrinde insanlar yumuşacıktı. Sevgi sayesinde her şey yumuşacıktı. Sadece evleri ve aletleri taştandı. Simdi ise her şeyimiz yumuşacık, yüreklerimiz taş gibi. Hatta taştan da katı. Çünkü öyle taslar vardır, üzerlerinde otlar yetişir ve öyleleri de vardır ki... Kemal'in gözleri nemlendi bunları söylerken. Yılların acılarını, ihanetlerini, buruklukların, kelimelere döküyordu aslında. Ağlamaklı bir hale dönüşüyordu sesi kesik kesik...
Uzun bir sessizlik oldu. Bütün bir hayat şeridi geçti Ferda'nın gözleri önünden. Eğer Kemal'in anlattıkları doğruysa sevgi hiç olmamıştı hayatında. Bir anda gözleri duvarda bir çerçevede olan mısralara takıldı:

"Donuk sevgiler çağındayız Sıcak sevgiler cehennemde yanıyor Sevgi... Yaşanmayacak kadar güzel, Fark edilmeyecek kadar sade, Duyulmayacak kadar doğaldır."

Kemal duvarda ağlayan bir çocuk portresi gösterdi Ferda'ya:

- Biliyor musun bir çocuğa verilecek en değerli besin şefkattir. Ve de cesaret. Bunlar öyle hassas bir dengeye sahiptir ki, denge bozuldu mu işte şu insanları görürsün karşında... Şefkat ve cesaret kurbanları... Kimileri aşırı şefkatin yanında cesaretsiz büyütülürler. Bu insanlar küçücük bir dünya kurmak isterler kendilerine. Güçsüzdür bu insanlar, kolayca kırılırlar. Dünya çok acımasızdır öylelerine göre... Kendilerini sevecek birilerini ararlar hep. O kadar yoğunlaşırlar ki bazen şiddetli bir arzuyla birine doğru akmak isterler. Cesurca sevemezler. Cesareti öğrenememiştir bu insanlar. Öte yandan da cesur insanlar... Dünyayı bile devirebilirler. Ama basit bir sevgi oyunuyla kolayca yıkılıverirler. Dünyayı titretecek cesareti taşıyan bu insanlar kalplerine dokunan bir parmakla diz üstü çöküverirler yere. Ve su sözleri duyar gibi olursun onlardan: " Dağ düştü üstümüze Yıkılmadık ama İnsan değdi tenimize Acısı yıktı bizi...! Cesaret onları o kadar sertleştirmiştir ki sevdikleri insanı kolları ile kalpleri arasında neredeyse öldürür.

Kemal sustu birden. Ferda bir şeylerin olduğunu hissetmişti. Çözmek istiyordu Kemal'i.

09-03-2007 02:29
Yabancı..

- Niye sustun?

- Bana ne şefkati öğrettiler nede cesareti.

- Ama tüm bunları biliyorsun sen

- Nasıl olduğunu merak ediyorsun değil mi, anlatayım. Bir an durdu sonra:

- İnsanların nefretinden sevgiyi, ihanetlerinden sadakati, korkaklıklarından cesareti öğrendim.

- İnsanlar bu kadar acımasız mi? Gerçekten seven insanlar yok mu hiç?

- Bırak sevgilerini gülmeleri bile doğal değil onların. Seni senin için değil kendileri için severler. O kadar iyi o kadar güzel ve o kadar haince severler ki hayran olmamak elde değil biliyor musun? Sevgi ve ihaneti sanatsal bir uyarlamayla o kadar güzel sahneye koyarlar ki son sahnede öleceğini bile bile seyredersin oyunu. Mükemmel bir katildir onlar. Seve seve öldürürler seni. Dudaklarından sevgi sözcükleri yükselir. Yapacağın tek şey gözlerini kapatıp sevgi atmosferi içinde sevgi sözcüklerinin sağanak yağmuru altında ölümü beklemendir. Anlıyor musun?

- Sen sevilmekten korkuyorsun

- Belki...

- Neden? - Neden mi? Ben her insani kalbime misafir edebilirim, sevebilirim yani. Kalbimden eminim çünkü. Sevdiğim insani rahatsız edecek hiçbir şey yok kalbimde. Ama kimsenin kalbine girmek istemem. Çünkü bilmiyorum nelerle karsılaşacağımı. Bilmiyorum hangi tuzaklar bekliyor beni. Ve bilmiyorum o insan bunlardan haberdar mı?

- Fikirlerimi alt üst ettin. Her şey karıştı. Sevmek sevilmek, nefret sevgi... Hatta şu ana kadar gerçekten yaşayıp yaşamadığımı düşünüyorum.

- Aslında sana anlattığım her şeyi kendinde bulabilirsin.

- Nasıl?

- Kendini tanıyarak... Yalnız kaldığın anlarda...

- Yalnızlıktan kaçmışımdır hep...

- Yalnızlıktan kaçmak kendinden kaçmaktır. Bir düşünsene, doğarken de yalnızsın, ölürken de. O halde yasarken yalnızlıktan kaçmak anlamsız değil mi?

- Yalnızlıkta insan ne bulabilir ki sıkıntı ve boşluktan başka?

- Kendini gerçekten tanıyabilseydin uzaydaki derinlikten daha derin bir iç uzayın olduğunu görebilirdin. Bizler ruhumuzu öldürüyor sonra başına geçip ağıt yakıyoruz... Benliğindeki zenginliği fark etseydin dünyada ikinci bir insan aramazdın biliyor musun?

- Anlamadım!

- Dünyada bir tek kişi vardın aslında. O bir tek kişinin içinde beş milyar insan.

- Benliğim bu kadar kalabalık mi?

- Evet. Benliğin tüm varlığın merkezidir. Tüm acılar ve sevinçler yüreğinde gizlidir senin. Ölenleri yüreğine gömdüğün gibi doğacak çocuğun kalbi de senin içinde atar. Hem acıyı hem sevinci yaşarsın iç içe, yan yana... Hatta o kadar acı çekersin ki acı, acı olmaktan çıkar...

- Sözlerin çok karışık.

- Belki haklısın bu konuda. Bazı insanlar başlı başına paradokstur. Düşünceleri de öyle. İnsanlar paradoksal düşünmeye alışık değiller. Bu yüzden anlaşılmıyoruz. Zaman bir hayli ilerlemişti. Ferda izin istedi. Zihni o kadar dağılmıştı ki hiçbir şey söylemeden çıktı evden. Bütün gece boyunca Kemal'in sözleri ile uğraştı Ferda. Bazen onu anladığını düşünüyor, bazen saçmaladığına karar veriyordu. Her şeye rağmen hayranlık duyuyordu ona. Ara sıra arkadaşlarına anlatmak istiyordu onu. Ama kimsenin anlamayacağından emindi. Günler geçiyor, yüreğinde Kemal'e, karşı konulmaz bir sevgi taşıdığını hissediyordu Ferda. Her geçen gün biraz daha büyüyordu sevgisi. Aylar geçmiş ama bir türlü ona gitmeye karar verememişti. Çekiniyordu. İnsanlardan bu kadar uzak biri onun gibi deli dolu bir kızı ciddiye alır miydi? "Hiç kimse sevgiyle dirilmeyecek kadar ölmüş değildir hiçbir zaman". Evet, bu söz de onun değil miydi? Nihayet karar verdi Ferda. Gitmeli ve ona sevdiğini söylemeliydi.

Ferda Kemal'in evine gittiğinde büyük bir şaşkınlık geçirdi. Evde kimse yoktu, taşınmıştı... Evin bekçisi yaklaştı Ferda'ya:

- Kızım, adinizi öğrenebilir miyim?

- Adım Ferda, Kemal Bey taşındı mi?

- Evet kızım, taşındı. Ve kimseye söylemedi nereye gittiğini, bana bile. Bir mektup bıraktı sana. Gelirse verirsin dedi. Ferda mektubu aldı. Tereddütlü adımlarla evine gitti. Yıkılmıştı. Derin bir boşluk hissetti yüreğinde. Birden ümitle doldu yüreği. Belki de onu yanına çağırıyordu.

Sabırsızlıkla mektubu açtı. "Ey sevgili, Seni sevip sevmediğimi söylemeyeceğim. Ama sevgiyi öğretebildim sana sanırım (ne kadar öğretilebiliyorsa). Dilerim kalbine kalbimden verdiğim şey yüreğinde yeşerip meyve verir. Böylece ne sen bende kaybolacaksın, ne de ben sende. Sen beni kendinde, ben seni kendimde bulmuş olacağım. O zaman hiç ayrılmayacağız.

Sakin sevgimle seni tuzağa düşürdüğümü sanma. Sevgi hayatin hem çekirdeği hem de meyvesidir. Bir ağaç, meyvesiyle seni kendine çağırıyorsa bu bir aldatma sayılmaz. Unutma ki ağaç meyvesine çağırır, kendisine değil.

Ey sevgili, Sen bir sığınak arıyorsun ama ben durulmaz bir fırtınayım. Sen kendinin sakini olmak istiyorsun ama ben evrenin sakini olmak istiyorum. Sen olmayacak bir barışı arıyorsun. Bense tüm kötülüklerle savaşmak istiyorum. Sen küçücük bir çocuksun. Ama ben küçükken çok büyüdüm. Sen dünyadan kopup yıldızlara sığınmak istiyorsun. Bense kendimi yeryüzüne karşı sorumlu tutuyorum. Sen bir ağacın gölgesine sığınıp yaşamak istiyorsun. Bense ülkemi arıyorum. Yolları aydınlık, insanları ümitli ve huzur dolu olan bir ülke. Sen bende kaybolmak istiyorsun ama ben seni kaybetmek istemiyorum. Sen susuyorsun, bense haykırıyorum.

Sakin unutma:

Kalbim paylaşılamayacak kadar senindir. Seninle bile. (Ama bilmiyorum sen bu kadar bende misin?)


09-03-2007 02:31
Yabancı..

Git
Oysa senden tek bir damla istemiştim
Sana kocaman bir deniz sunmak için
Şimdi gidiyorsun
Git
Ne zaman başladı bu hikaye
Anımsamak zor
Gençtim
Hazırda fırtınalarım vardı dört nala sevdalarım
Komazdı öyle üç-beş nöbetleri
Geceler içimi acıtmazdı böyle

Bir insan bu kadar eksilebilir mi

Hatırlarsan sesine uyku kaçmış bir kadın vardı
Bu şehrin bir yerlerinde
Düşler ormanının bekçisi derdin sen ona
Gözlerinde gizledi o seni sen bilmedin
O adam bendim unuttun mu
Bak sevdiğin adam gülmeyi bile unuttu
Seni unutamadı

İşin kolayına kaçmadım
Uğruna ölmedim yani
Uğruna ölünecek sandığım biri için yaşadım hep
Sen bunu da bilmedin
Ben bir bakışına bin anlam yükledim
Sen aşka kestirmeden gittin
Bir hayatın özetini bırakıp avuçlarıma
Şimdi gidiyorsun
Git
Bana karanlığın ne demek olduğunu öğretmeden
Bütün ışıklarımı söndürüyorsun

Bu cehennem cinayetlerini işliyorsun
Sonra bunlara intihar süsü veriyorsun
Yazıklar olsun yazıklar olsun
Susuyorsun susuyorum susayacaklarım bitmiyor
Hani sen sevdiğini
Yarı yolda bırakacak kadar yüreksiz değildin
Düşmemeyi öğretecektin nerdesin nerdesin

Uzun lafın kısası yoktur
Anlatacağım çok şey var
Hoyrat bir rüzgar gibi geldin
Aklımı hayatımı dağıttın
Şimdi gidiyorsun
Git

Daha ayrılığa bile çarpmadan
Aşk bize döndü
Bir yılan gibi soktun koynuma kimsesiz geceleri
Artık ölüm sana dokunamamaktan kötü değil
Ama sana dokunmak da yasak bana
Göz çukurlarımdaki karanlık bunu anlatır
Sen var ya sen
Allah kahretsin

Yani şimdi
Gözleri sana benzeyen bir kızım olmayacak mı
Yani şimdi başkaları mı sevecek seni
Ben saçlarını okşadığım zaman
Ellerin öksüz kalırdı
Şimdi gidiyorsun git

09-03-2007 02:32
Yabancı..

Acıların hançeridir böğrümde gördüğün ışıltı. Yok saymışım sevdayı ! her döktüğüm gözyaşında. Savunmasızlığımın mavi çocuğudur bahçemdeki filiz. Şakaklarıma ektiğin beyaz güllerin hatırına, dikenlerini avuçladığım ! kanıma bulaşmış. titrek dalgalı mum ışığıdır gözlerimdeki deniz.

Yokluğunun zaman dilimlerini ekmek diye paylaşmışım. İçimdeki çocuğa emzirmişim dudaklarındaki iksiri. Gövdemden düşen her kuru dal parçasında öksüz, bitap ve kayboluşa yüz tutmuş bir ten sancısı. İrkilmiş rüyalarımın kaçağı siluetin / yalnız / kimsesiz !
bir yerlerde yazılmış bu baht / senden benden habersiz.

Islak bir şehirdeyim / ayaklarım silik izlerini arıyor. Gök yarılmış / gök patlamış içim içimden geçiyor. Yağmurların şefkatli kollarında bulutlar ağlıyor. Üzerime senden kopan bir damla düşüyor. Sensizlikle sessizce seni anlatıyor yapraklardan gelen ses. Cemrelerin firari çocuğuyum, nefes alamıyorum ! nefes..

Ellerin midir ! parmak uçlarımda gezinen bu rüzgar. Teninden kopan ateş midir ayalarımdaki har!! Tüylerimi diken diken eden ayaz hasretlik , göklerde yankılanan avaz avaz şimşek sesin
yıldırım düşüşlerde yakacak beni biliyorum. Yok saydığım sevdadasın / düş hadi ! seni seviyorum ..

Asiliğime tetikli namlu ! bir kızıl gün doğurmadan şakağımda. Gözlerimde bitmez tükenmez öfkenin esareti ! bir bombanın fitilini ateşlemeden daha dilimde. Bedenime çökmüş intihar sarhoşluğumla, bozuk vanalı şadırvana dönmüş gözlerim.

Kahpe mayınların azizliğidir dizlerimdeki çökme isteği. Oysa tüfeğimin namusuna eş tuttuğum sevdamla, karavana geçmişimi, asaletine boynumu kıl yaptığım kumral saçaklarında canım asılı saçlarına dayadım ! ihtilallerin göbeğinde büyümüş infialdir diğer adım. Biraz cesaret ! ecelimle ölecek kadar günahkar değilim.

Şimdi beyaz bir mevsime sırnaşırken düşlerim, kirpiklerime çökmüş kristal damlalarda parmakların. Güneşin turuncu şefkati yaslanıyor retinama. Kırmızı ! olmadığın zamanlarda konuştuğum aynalarda gerçek yüz. Şecereme yama yaptığım hırs / iltihaba yüz tutmuş yaramı örter. Biraz cesaret ! gözyaşıyla neme doymuş beden denen lanet krater.

Kevgir delikleri kadar kurşunlanmış bir yürek taşıyorum. Şavkıma tünemiş yedi çizgi, çocukların yüzündeki kederdir. Her mayıs sabahı dişlerimin gıcırdaması ve kavgaya soyunmam, mavi patiskalarıyla yeni bir sancıyı doğuran güneşi ! bacak arasına kıstırmış ufkun ardını hayal eden, düşen, ezilen ! sömürünün koynunda büyümüş işçilerden utancımdandır.

Bir zamanlar özgürlüğün gönderinde dalgalanan kanım, şimdi soysuzluğunu maviye boyamış emperyal düşlerle ! yıldızlarla çevrili geometrik delikten bir bilinmeze yolcu. Ki ben ceddime verdiğim sözü iki dakikalık zevkin bacak arasında unutmuşken, tarihin insanıma yaşattığı rezil travmaların ! amalığıma kök salmış sancısı, gözlerimde kudurmuş hırsın dalgalarıyla, yine kirpiklerimi dövüyor.

Bir bütün halinde eriyen, vitrinlerde görücüye çıkmış insanlık ! ihtirası dudak kıvrımlarında titreyen kadın haliyle, uçkuruna onurunu anahtar yapmış zevkin kapısından sırıtırken, hücrelerine satılmışlığın mikrobu bulaşmış beyinlerin ! iki ayaklı resimciklere dönüştürdüğü bedenleri, maddesel im’in kalem ucuna asmış, düşünen, gören, anlayan her fikri balçıkla sıvamıştır.

Biz sevdayı, çıplak dal uçlarında tomurcuk ! yeşile ve meyveye gebe yeni bir bahara emanet etmişken, kuzey yamaçlarımıza serilen mevsim şaşkınlığı ayaz, buzdan parmaklarıyla dokunuyor papatya gülüşlere. Ölüyor, toprak şefkatini kollarımıza taşıyan masum yanımızın çocuğu. Filesine kurşun sıkılan baba gibi çöküyoruz / ağlamak anne gerçeği!

Emperyalist fıtratın onursuz çağası olamam. Bedenimi örten bu etten ruba, asil bir rahmin suyunu mas etmiş ! sinene değen omurga sana olan sevdamı hapsetmiştir. İpinden kurtulmuş bir uçurtma özgürlüğü sunamasam da gözlerine, ayva tüyü çillerin, bir dağ kadar mağrur ser için verdiğim savaşın ! yangın artığı külleriyle gelebilirim .!. bakışlarındaki mercanköşküne.

Abrası insanım, umudu sen, heyecanı çocuk bir can taşıyorum ! davamın şarjöründe kalan son kurşunla düzene yenik / sevdana dik ! cılız bedenime yüklenmiş bin kat veballe, bir deri bir kemik ! parmaklarına tutunabilmenin son gayreti ! yönüm sana dönük..

Ya vur beni / ya da çek git!


09-03-2007 02:35
Yabancı..

Hayatlarımız da hep ya beklenenler var yada bekleyenler var.
Ömrümüz nedense hep ümit etmekle unutmak arasında tükeniyor.
Ya beklenen bir türlü bize ulaşmıyor yada yol ayrımlarında erken davranıyoruz.
Ümit edilenle unutulanlar nedense hep birbirlerini götürüyorlar.
Yanlışla doğru da olduğu gibi...
Var oluşlarımızda yok oluşlarımızda hep aynı nedenden... Özlemden...
Kiminin hayatı yeni varoluşlara kiminin ki yokoluşlara gebe.
Ama sonuç ne olursa olsun yok olurken de var olurken de bekleyişler içindeyiz.
Bekledik...
Bekliyoruz...
Beklemeye devam edeceğiz...

Ve neden her bekleyen hayatını beklenene bağlar?
Yada neden beklenen birgün döneceğini söyleyerek çıkar bekleyenin hayatından?
Hayatımızda ki gelgitlerde neden hep bekleneni suçlarız?
O olsa hayat daha mı çekilir hale gelir?Yoksa hayatı çekilir yapan Onun özlemi midir?
Neden bekleyen her güne beklenenin geleceği umuduyla başlar?
Gidişlerden dönüş olsaydı zaten varılmaz mıydı çoktan kavuşmalara?
Veya neden beklenen bir türlü dönüş yolunu bulamaz?
Bütün yollar çıkmaz da mıdır?
Ya da geri dönüşte bekleyeni bulamama korkusu mudur onu her yola çıktığında geri koyan sebep?
Bekleyen de beklenen de unuttuysa unutmaya mahkumsa neden her doğan gün kendisiyle beraber yeni bekleyişler de doğurur?
Veya neden hep sonunu bile bile başlarız yeni bekleyişlere?

Yoksa hiçbirşey değilde beklenenin bir gün geriye dönebilme umudu mudur bizi ayakta tutan?
Veya bir bekleyenimiz olduğu için yalnız olmadığımızı dünyaya kanıtlamış olduğumuzu sanmak mıdır bizi bekleyene bağlayan?
Bekleyen bütün hayatını o kadar bağlamıştır ki beklediğine, onun gelmesi için yapamayacağı hiçbirşey yoktur yeryüzünde.
O olmadan yalnızdır ve onun yalnızlığı da güzeldir sonunda Ona kavuşmak varsa...
Beklenen o kadar mutludur ki bir bekleyeni olduğuna Onsuz olmanın Onu görememenin hüznü bile güzel gelir eğer bütün yollardan geriye dönüş varsa...

Aslında bekleyen de beklenen de kendini mi kandırır?
Bütün bekleyişlerin asıl nedeni yolun sonunda kendimizi bulma, kendimize kalma korkusu mudur acaba?
Bütün bekleyişler de asıl beklediğimiz kendimiziz ve her döndüğümüz yolda kendimize çıkıyorsa başlangıçtan beri yalnız değil miyiz?
Ve yalnız mı bitir meliyiz?
Yalnızlığımıza veya başkalarının yalnızlığına çare aramaktansa sadece beklemeli miyiz?
Bu bekleyişin var mıdır sonu?
Yoksa sonsuz bekleyişlere o kadar harcadıkta benliğimizi geriye döndüğümüzde bulacak bir ben bırakmadık mı?
Boş umutların peşinden o kadar koştukta kendimize gidecek dermanı bulamadık mı?
Herşeyde o kadar başkalarını aradıkta kendimizi bulmaya zaman ayıramadık mı?
Veya herşeyi unuttuğumuz gibi başlangıçta asıl aradığımızın kendimiz olduğunu damı unuttuk?
Yoksa herşeyi kurguladık mı? Bizi bu kadar mutlu eden, bekleten, yoran, acıtan, yorarken bile tekrarını bekleten hep mi kendi kurgu muzdu?.. Varsayımlardan mı ibarettik?
Ve kendimize bekleyenle bekleneni icat ettik...

Eğer herşey sadece kurguysa neden bu yolculuk sonsuz değil? Neden diğer herşey gibi sadece bizim değil? Neden bu oyunda tek başımıza oynayamıyoruz? Ya beklenen yada beklenen olmak zorundaysak ve hangisi olacağımıza bile karar veremiyorsak nasıl bizim oynumuzdur bu?
Ve bu oyunun bir sonu var mıdır? Yoksa sonsuz mudur bekleyenle beklenenin ömrü kadar?
Ve ben bu yazının neresindeyim?
Beklenen miyim? Beklemeli miyim?


09-03-2007 02:37
Yabancı..

Eğilip gözlerime baktı: seni seyredebilir miyim dedi usulcacık.

Sandım eylemlerin, insanların gözlerimde ve yüzümde oynaşmasını seyredecek.
"Evet" dedim belli belirsiz.. Yumdu gözlerini. şaşırdım.

Sonra anladım ki kalbinde seyrediyordu beni.

09-03-2007 02:43
Sayfalar: 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11

Şiirler | Hikayeler | Komik Hikayeler | Anılar | Güzel Sözler | Fıkralar | Ekart | Nostalji | Yigit Özgür Karikatürleri

Etiket | Forum | Gezi Rehberi
Copyright © 2005 DuslerSokagi.com. Bir eğlence sanatı. | iletisim: iletişim