Dusler Sokagi
Üye Girişi | Üye ol | Üye Arama | Üyelik Problemleri
Ana Sayfa
Sen ne yapiyorsun ?
Nostalji arama:
Toplam Cevap: 88
Ana Sayfa >> Nostalji >> Off Topic >> Biyografi Paylaşımı
Sayfalar: Önceki  1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9  Sonraki
Yazar Biyografi Paylaşımı
Yabancı..

Dadaloğlu



--------------------------------------------------------------------------------
Dadaloğlunun doğum ve ölüm tarihleri hakkında kesin bir bilgi olmamakla beraber eldeki kaynaklardan 1785-1868 olarak belirlenmiştir.Yani Dadaloğlu’nun 18.yy’ın son çeyreğinde doğup 19.yy’ın ortalarında öldüğü bilinmektedir. Güney illerinde dolaşan Türkmen topluluklarının Avşar boyundandır.Yaşamı hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığımız Dadaloğlu’nun şiirleri yazılı kaynaklar aracılığıyla değil sözlü gelenek sayesinde bugüne ulaşmıştır.

Kalktı göç eyledi Avşar illeri
Ağır ağır giden eller bizimdir
Arap atlar yakın eder ırağı
Yüce dağdan aşan yollar bizimdir

Belimizde kılıcımız
Kirmani Taşı deler mızrağımın temreni
Hakkımızda devlet etmiş fermanı
Ferman padişahın dağlar bizimdir

Dadaloğlu yarın kavga kurulur
Öter tüfek davlumbazlar vurulur
Nice Koçyiğitler yere serilir
Ölen ölür kalan sağlar bizimdir

*
Avşar içinde ben güzel gördüm
Kozar arasından çeker göçünü
Kınalamış ayağını başını
Sırma ile örmüş sümbül saçını

Her sabah her sabah kendini över
Altın saç bağları topuğu döver
Sâde kaşı ile gözleri değer
Acem ülkesinin tâc-ı tahtını

Dadaloğlu al yanağın gülünden
Misk kokuyor saçlarının telinden
İnce belli nazlı yarin dilinden
Birkaç sene bekleyelim Hacın’ı

02-12-2006 14:34
bebeto
Mesajlar: 11339

TÜRKİYE CUMHURİYETİ...TÜRKİYE...TÜRKLÜK...



Türk Vatanı ve Milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;

Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyetinin ebedî varlığı, refahı, maddî ve manevî mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde;

Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;

Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;

(Değişik: 3.10.2001-4709/1 md.) Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;

Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;

Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu;

FİKİR, İNANÇ VE KARARIYLA anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere,

TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.



NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE...DİYEBİLENE...

02-12-2006 14:35
Yabancı..

Ali Ekber Çiçek



--------------------------------------------------------------------------------
Erzincan’ın Ulular Köyü’nde 1935’te doğan Ali Ekber Çiçek, babasını 1939 Erzincan depreminde yitirdi. Çok küçük yaşlarda rençberlik yapmaya başlayan Çiçek, bu arada bağlama çalmayı öğrendi. İlkokuldan sonra öğrenimini sürdüremeyen Çiçek, 1961 yılında İstanbul Radyosu’na ses ve bağlama sanatçısı olarak girdi. Sanat yaşamı boyunca 400’den fazla türküyü derleyip Türk Halk Müziği’ne kazandıran Çiçek, halk müziğini geniş kitlelere ulaştırarak unutulmazlar arasına girdi.

HAKKINDA YAZILANLAR

Haydar Haydar babasız kaldı
Hürriyet 27 Nisan 2006

Türk Halk Müziği’nin yaşayan en önemli isimlerinden Ali Ekber Çiçek, 71 yaşında İstanbul’da vefat etti. Sanatçının cenazesi, bugün Balıkesir’in Edremit İlçesi’nde toprağa verilecek.

BUGÜN dillerden düşmeyen, pek çok sanatçının repertuvarına almak istediği "Haydar Haydar", "Gönül Gel Seninle Muhabbet Edelim", "Derdim Çoktur Hangisine Yanayım" gibi birçok türkü, Ali Ekber çiçek sayesinde halk müziğinin klasikleri arasına girdi. Yine klasikler arasındaki "El Vurup Yaremi İncitme Tabip" ve "Yolumuz Gurbete Düştü" gibi birçok türküyü de Ali Ekber Çiçek derledi.

Hayatı 2003 yılında "Cahilden Uzak Dur, Kemale Yakın" adlı belgesele konu olan Ali Ekber Çiçek, "Türküyle siyaset yapılmaz" diyerek, müziği siyaset aracı haline getirenleri eleştirdi. Sanatçı "Ben hiçbir zaman dini de, siyaseti de müziğime alet etmedim. Hiçbir insanı ayırmadım. Bize böyle öğretildi, biz böyle bildik" görüşündeydi.

Çiçek, Türk Halk Müziği’nin bugününü değerlendirirken geçmişte üretilen eserlere saygı gösterilmediğinden yakınırdı. Çiçek, bir röportajında "Türk Halk Müziği tekrar popüler oldu, ancak ben bu gelişmeyi hazırcılığa bağlıyorum. Şimdi şöhret olmuş kişiler benim 40-50 yıl önce yazdığım parçalardaki ezgilerin üzerine güfte yapıp söylüyorlar. Bir de bu okuduğum parçalarda leyleği kuşa çevirerek okuyorlar" demişti.

Çiçek tarafından derlenen türküler

Bir Güzeli Methedeyim

Çoktan Beri Yollarını Gözlerim

El Vurup Yaremi İncitme Tabib

Gönül Gel Varalım Gülşen bağına

Şepke’nin Kavakları

Yolumuz Gurbete Düştü

Çiçek’ten derlenen türküler

Ondört Bin Yıl Gezdim Pervanelikte(Haydar Haydar)

Böyle İkrarınan Böyle Yolunan

Bunca Olan Emeğimi

Derdim Çoktur Hangisine Yanayım

Ey Erenler Akıl Fikir Eyleyin

Gönül Gel Seninle Muhabbet Edelim

Gurbet Elde Bir Hal Geldi Başıma

Gurbet Elde Yadellerin Derdini

Gül Yüzlü Sevdiğim

Hazin Hazin Esen Seher Yelleri

İsmini Sevdiğim Saadetli Dostum

Nasıl Yar Diyeyim Ben Böyle Yare


02-12-2006 14:35
Yabancı..

İlhan İrem



--------------------------------------------------------------------------------
1 Nisan 1955 tarihinde Bursa’da dünyaya geldi. 1973 yılında, besteci, söz yazarı ve yorumcu olarak müzik dünyasına girdi. Yalnızca kendi eserlerini seslendirerek kendine özgü bir ses oldu. Seksenli yıllarda öykülerini besteleyerek kurguladığı uzun soluklu müzik eserleriyle, senfonik rock tarzında çalışmalara yöneldi. Aynı yıllarda yazı çalışmalarına da başlayan sanatçı, bugüne kadar hikayelerini, denemelerini ve şiirlerini içeren beş kitap yayınladı. İlhan İrem ressam kişiliğiyle de biliniyor… İşte Hayat, Boşver Arkadaş, Konuşamıyorum, Anlasana, Sazlıklardan Havalanan gibi şarkıları İlhan İrem klasikleridir. Son albümü “Cennet İlahileri”nde mistik eserlere yer verdi.

İlhan İrem Kronolojisi

1969 - Ortaokul son sınıfta 14 yaşındayken okulun lise bölümünde okuyan müzisyenlerin çağrısıyla, okul orkestrasına solist olarak girdi.
1970 - Meltemler orkestrası ile Milliyet gazetesinin düzenlediği Liselerarası Müzik Yarışması^nda Marmara Bölgesi birincisi oldu. Aynı kadro ile 1972^ye kadar Bursa Çelik Palas Oteli^nde ve Uludağ diskolarında dans müziği şarkıcılığını sürdürdü.
1973 - Besteci, söz yazarı, yorumcu olarak müzik dünyasına girdi. İlk 45^lik: "Birleşsin Bütün Eller / Bazen Neşe Bazen Keder".
1974 - İlk hit: "Yazık Oldu Yarınlara / Haydi Sil Gözlerini" İkinci 45^lik.
1975 - "Anlasana / Ne Güzel Bak Yaşamak" Üçüncü 45^lik.
1976 - "Bir Varmış Bir Yokmuş (Kuklacı Amca) /Hasretim Sana". Dördüncü 45^lik. Tanrı^yı sorguladığı, metafizik bağlamdaki ilk yapıtı 30.000 adet basıldıktan sonra gelen baskılar sonucu plak şirketi tarafından toplatıldı.
1975 - "Ver Elini / Üzülme Dostum". Beşinci 45^lik.
1976 - "İlhan İrem 1973-1976". İlk 33^lük.
1976 - "Havalar Nasıl / Gözünü Seveyim". Altıncı 45^lik.
1977 - "Sensiz de Yaşanıyor (İşte Hayat) / Son Selam". Yedinci 45^lik.
1978 - "Ayrılık Akşamı (Konuşamıyorum) / Sen Bilirsin". Sekizinci 45^lik.
1979 - "Bir Zamanlar / Yeni Bir Şarkı". Dokuzuncu 45^lik.
1979 - İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası^nın da yer aldığı kalabalık müzisyen kadrosu eşliğinde doldurduğu senfonik anlamdaki albüm çalışması: "Sevgiliye". Esin Engin^in aranjörlüğünde hazırlanan albümde ilk kez akademik bir çalışmaya girer ve ilk kez kendisine ait olmayan bir şiiri besteler: Nazım Hikmet-Hoşgeldin. Albümün şarkılarından "Bir Yıldız" ile 1979 Eurovision Türkiye finaline kalan sanatçı, yarışamadan askere alındı.
1980 - Eylül ayında askerden döndü. 70^li yıllar boyunca aşk baladları söyleyen İrem, bir değişim sürecine girdi. 80^lerin ikinci yarısında belirginleşen bu yeni çizgi, yeni bir dinleyici kitlesi ile bütünleşti. Bu arada düşünceleriyle, görüntüsüyle, ürettikleriyle bambaşka bir İlhan İrem doğdu. Sanatçının anlatımıyla bu değişim 12 Eylül sonrası gördüğü Türkiye manzaralarında yaşadıklarıyla, birikimleriyle şekillenen bir değişimdi. İrem^in anladığı manadaki pop müziğin erimesi, arabeskin krallığı, ardından gelen piyanist ve udi şantörler, kısacası müziğin el değiştirmesi bir yana; asıl devrimi başlatan, insan ve sanatçı olarak farklı bir çizgiye yönelişini ateşleyen olgu, en yakınlarından başlayarak sevdiklerinde, arkadaşlıklarında, müzik dünyasında ve neredeyse tüm Türkiye genelinde hissettiği duyarsızlıktı. İnsanların birbirinden uzaklaşması, ilişkilerin, sevgilerin şekilciliğe, sahteciliğe dönüşmesi, göçler ve arabesk yaşamın teknoloji transferi ile reaksiyona girip pop çağını patlatması... Böyle bir ortamda insan olarak, sanatçı olarak hayatının anlamını sorgulamaya başladı. 1980 yılına kadarki hayatını gözden geçirince, içtenliksiz, soluk, günü yaşayan anlamsız kalabalıklar olduğuna karar verdiği insanlardan ve üretilenden çok şekille ilgilenen popüler kültürden uzaklaştı. Bir anlamda yabancılaşarak 87^ye kadar sürecek bir inziva için evine kapandı. Kalın perdeleri sıkı sıkıya örtülü Tarabya^daki evinde bugünkü İlhan^ı oluşturan uzun yalnızlıklar yaşadı. Kendi içine, iç uzaylarına derin yolculuklar yapmayı öğrendi. Bu kapanış 70^lerin şarkılarındaki iyileşmez hüzünden mistik huzura, metafiziğe uzanan bir serüven başlattı.
1981 - Döneme göndermeler içeren onuncu ve son 45^liği "Er Mektubu Görülmüştür / Bal Ağızlım" ile askerde yaptığı bestelerinden oluşan albümü "Bezgin" yayınlandı. Aynı günlerde, yedi yıllık bir çalışmanın ürünü olacak, kesintisiz 150 dakikalık bir rock senfoni olan "Pencere... Köprü... Ve Ötesi..." üçlemesini bestelemeye ve kitabını yazmaya başladı.
1983 - Yaşam, ölüm ve ölüm ötesinin anlatıldığı üçlemenin ilk ayağı olan "Pencere" yayınlandı. Şarkı sözlerindeki evrensel örgü ve derinlik, metafizik çıkışlı kozmik açılımlar ve yüksek müzikalite.
1985 - Üçlemenin ikinci albümü olan "Köprü": Enerji dönüşümü bağlamında ölümün anlatımı. Yayımlanan ilk kitabı olan "Pencere... Köprü... Ve Ötesi..."nde İlhan İrem^in rock senfonideki müzikal anlatımı kaleme aldığı öyküsü, bu öykünün Nuri Kurtcebe tarafından görüntülenmiş çizgileri ile Burak Eldem, İzzet Eti ve Adnan Özer^in İlhan İrem müziği üzerine kapsamlı bir araştırması yer aldı. Aynı yıl İlhan İrem^in üretimlerindeki titreşimleri algılayan, "ışık ve sevgiyle" felsefesini hayatlarına geçiren dinleyicileri tarafından İrem Bağı adlı birliktelik kuruldu.
1986 - Türkiye^ye Eurovision^da o zamana kadar en iyi ikinci dereceyi getiren "Halley" projesini yapıp, sözlerini yazdı, besteci Melih Kibar^a teslim etti. TRT ile olan sorunları yüzünden yurt dışındaki yarışmaya gitmedi. Resim çalışmaları ve Bursa^da ilk sergi.
1987 - İrem müziğinin evrensel huzura ve meditasyon boyutlarına ulaştığı albüm: "Ve Ötesi". Yayımlanan ikinci kitap: "Uzaklarda Biri Var (Denemeler)".
1988 - Eski ve yeni dinleyicileri buluşturmak için bir albüm: "Dünden Yarına".
1989 - "Uçun Kuşlar Uçun" albümü. Kültür Bakanlığı tarafından albümden çıkarılması şartıyla bandrol verilen, halen yayını ve çalınması yasak şarkı "Blues For Molla".
1990 - Üçüncü kitap: "Katastrof (Şiirler)".
1991 - Hansu İrem ile evlendi (1 Ekim).
1992 - "İlhan-ı Aşk" albümü.
1994 - "Koridor": 8 yılda tamamlanan yapıt bir anlamda ulaşılan şiirsel ve müzikal yetkinliğin, İlhan İrem felsefesinin manifestosu niteliğinde. Dördüncü kitap: "Delirium (Denemeler)". Ayrıca sert ritimli şarkılar ayıklanarak ve bazı ilavelerle Koridor albümünün meditasyon versiyonu "Romans" albümü.
1995 - "Sevgililer Günü / The Best Of İlhan İrem1" albümü.
1997 - "Aşk İksiri & Cadı Ağacı / The Best Of İlhan İrem2" albümü.
1998 - "Hayat Öpücüğü / The Best Of İlhan İrem3" albümü. Beşinci Kitap: "Millenium/Sanalizasyon Fareleri, Yarasalar Ve Diğerleri Denemeler)".
2000 - İlhan İrem sevenlerden gelen yoğun istek üzerine 1980^li yıllarda çıkardığı "Bezgin", "Pencere", "Köprü", "Ve Ötesi" isimli albümlerini, aynı yıllarda kaydedilmiş özdeş versiyonlarla tekrar yayınladı: "Bezginin Gizli Mektupları", "Uçuk Mavi Pencere", "Bulutlara Köprü", "Düşler ve Ötesi".
2001 - İlhan İrem uzun süredir üzerinde çalıştığı, yeni şarkılardan oluşan albümünü yedi yılda tamamlayıp yayımladı: "Seni Seviyorum". Bu albüm sanatçının anlatımlarının gelecekte ulaşacağı boyutlara dair derin işaretler taşımaktadır.
2002 - Şalamar (rock versiyon), sadece radyolarda çalınmak üzere dağıtıldı.
2003 - "Bir Meleğe Aşık Oldum / Best Of 4" le birlikte tüm diskografisi ulaşılabilir hale geldi.
2004 - "Işık ve Sevgiyle 30 Yıl" albümüyle 30. sanat yılını kutladı ve "HERŞEY ŞİMDİ BAŞLIYOR" dedi.
2006 - "Cennet İlahileri" albümünü yayınladı ve “üretimlerimin şahikası bir albüm oluşturdum.” diye nitelendirdi.
2006 - 14 yıllık hasretin ardından 29 Eylül İstanbul konseri ile başlayan, İzmir ve Ankara ile devam edecek konser organizasyonu düzenlendi.
İlhan İrem’le ilgili bazı önemli linkler :
http://www.ilhaniremkonserleri.com
http://kopru.fisek.com.tr
http://www.ilhanirem.net
http://www.ilhaniask.com
http://www.melektozlari.com (İlhan İrem Forumları)
http://www.kanatsesleri.com
http://www.iirem.com
xx

HAKKINDA YAZILANLAR

Hikmetinden sual olunmaz
Naim Dilmener
Radikal / Radikal İki 18 Haziran 2006

Müzik dünyasının geleneksel standartlarına hiçbir zaman yüz vermemiş olan İlhan İrem, yeni albümü Cennet İlahileri ile piyasa kurallarını hiçe sayıyor.

İlhan İrem^in yeni albümü ^Cennet İlahileri^ nihayet yayınlandı. Sanatçının uzun süredir üzerinde çalıştığı bilinen, duyulan bu albümü birkaç anlamda yeni bir ^dönem^ ya da ^çağ^ın işareti.

Bu albümle birlikte, İlhan İrem uzun süredir birlikte çalışıyor olduğu EMI^den ayrıldı, 2000^li yılların nitelikli ve çalışkan firmalarından TMC^ye geçti. Bu, yeni başlamış dönem ya da çağ ile ilgili ^teknik^ bir ayrıntı ama basit ya da o kadar da sözü edilmeye değmez bir ayrıntı değil. Çünkü ^gönderme^ ve ^simge^lerin adamı İlhan İrem, aynı zamanda sık sık ^yeni bir beyaz sayfa^ açmanın da peşinde oldu ve muhtemelen bu firma değişikliği de, özellikle (ya da bile isteye) bu ^ilahi^ son albüme denk getirdi. ama yeni dönemin asıl belirleyici unsuru hiç şüphesiz İrem^in müzikal anlamda geldiği ^son nokta^ ya da yanaştığı yeni ^liman, 1973 yılından beri bizi değişmeye zorlayan, her şeyi olduğu ya da göründüğü gibi değil de sağını, solunu, altını, üstünü kurcalayarak kavramamızı öğütleyen İlhan İrem ^Cennet İlahileri^ yeni bir tepe noktasında! Yola 1973 yılında "bütün ellerin birleşmesi" gibi naif ötesi bir duygu ile yola çıkmış, geçen zaman içinde hem kendisi değişmiş hem de dinleyicisini eğitmiş ve değiştirmiş (ve bir ^bilge adam^ olarak kabul edilip bağırlara basılmış) sanatçı, artık bir parça daha ^sakin^. İlhan İrem müzikal yaşamının kırılma noktası, 80^li yılların başına denk gelir. İrem o yıllarda, yeni bir başlangıç yapmak için eski defterleri dürmek gerektiğini düşünmüş ve hesabı ^Bezgin^ albümünün üzerinden görmüş, halletmişti. Müzik dünyasının geleneksel standartlarına hiçbir zaman yüz vermemiş olan İrem, bu albüm sonrası kendisi için piyasa tarafından çizilmiş ^kabul edilebilir^ limitleri de kollamaktan vazgeçmiş, ardına dahi bakmadan bildiğini okumaya başlamıştı. ^Patlarsa patlasın^ deyip mayınlara basmış, işin ^Ve Ötesi^ne geçmişti. ^Işık ve Sevgiyle^ beslenmiş düşünce ve duyguların daha kapalı, daha simgesel bir biçimde dile getirildiği bir dönem başlamıştı ^Bezgin^ sonrası. "Beni tanıyan anlayacaktır" diye düşündü İrem ve yanılmadı. Açılan yeni ^pencere^, geniş çok geniş bir kapı gibi kabul edildi, zaman içinde İrem^in ardından yürüyenlerin sayısı yüz binleri buldu. Onu bir ^bilge^ olarak kalbine basanların sayısı günümüzde de çok fazla.

Zaten İrem^i ayakta tutan da, peşinden gelen, onu takip eden kitlenin derin bağlılığı, sevgisi, desteği. O söylüyor, anlatıyor, onlar da dinliyor ve her söylenenden feyz alıyorlar. ^Cennet İlahileri^ belki de en çok onlara bir şeyler söylüyor olacak.

Ama bu sefer İrem, sanki bundan fazlasını istiyor ya da bekliyor gibi. Bu bilinen, çok iyi tanınan kitlenin dışına taşmak, şarkılarını daha geniş bir kesime yaymak istiyor sanki. Belki de bu nedenle ya da bu ve başka nedenlerle o alıştığımız ^kapalı^ ya da ^simgesel^ dünya (çoğu unsuruyla baki kalmak şartıyla) biraz daha anlaşılır, biraz daha içine kolay girilebilir olmuş. "Işık ve sevgi" unsurları elbette hala baki ama şu netlikte, açıklıkta dizeler de var. "Allahım aç kapılarını" ya da "Hikmetinden sual olunmaz, sıfatların saymakla bitmez..." ^Aşk Kapıları^ ve ^Hu^ şarkılarının içinden çekip aldığımız bu dizeler, Hansu İrem^e ait. Belki de Hansu İrem kaç yıldır İlhan İrem ile birlikte söylüyor, söylemeye çalışıyor olduklarının adını koymuş oldu böylelikle. Belki. Ama emin değiliz! Belki de, Hansu ve İlhan İrem yalnızca "Bir parça daha..." açık olmaya karar verdiler, tamamen değil de bir parça daha açık. Bu ^bir parça daha açık olma^ tahmini yalnızca ^söz^ ya da anlatılanlarla ilgili değil. Müzikal yapı (ya da ^sound^) da, İrem^in daha önceki albümlerine göre daha ^sade^ ya da daha anlaşılır. Hatta İrem^in bu albümdeki vokal biçimi de hesaba katıldığında, 80 başındaki ^Bezgin^ günlerine (geriye dönüş değil de) bir köprü atıldığı da söylenebilir. Şüphesiz İrem^in dünyasında artık "Giderken bıraktığım, asmalar üzüm olmuş!" açıklık ya da netliğinde dizeler hiç olmayacak... Ama öyle ya da böyle, açık ya da kapalı, anında anlaşılır ya da içine asla sirayet edilemez, yani nasıl olursa olsun, (bu satırların yazarı, "Boşver boşver arkadaş, başka bulursun..." günlerinden beri sıkı bir ilhan İrem hayranı hatta fanatiği olduğu için bu sözleri büyük bir inançla sarf etmekte) her türlü İlhan İrem şarkısı yaşamı zenginleştirir, dinleyenin önünde başka ^yarın^lar, başka ^dünya^lar açar. Bu sefer de öyle olacak! Büyüklüğü gerçekten hak etmiş ^büyük ve çelebi bir üstad^ın kaç yıldır üzerinde çalıştığı, binbir emek ve zorlukla, yaratıcılık kriziyle tamamladığı bu albüm, bu şarkılar; nerede duruluyorsa durulsun, hangi pencereden bakılıyorsa bakılsın, herkesi ama herkesi etkileyebilecek, dönüştürebilecek bir güce sahip. Yeter ki kulak verilebilsin.

Bulursanız kaçırmayın
İlhan İrem^in (başta ilk dönem 45^likleri olmak üzere) nesi var, nesi yoksa. Ama en çok en çok "Birleşsin Bütün Eller", "Anlasana", "Son Selam" ve "Sensiz de Yaşanıyor" şarkıları "Pencere...Köprü...Ve Ötesi..." kitabı.

Sakın yaklaşmayın
Bu toprakların gördüğü en ^hesaplı kitaplı korsan projesi^ olan İlham İren ve Gerçekler Orkestrası^nın "Elveda Sevgilim" 45^liği.

Keşke olsa
(Mesela "Havalar Nasıl Sizin Şehirde" adlı şarkıda) bir İlhan İrem-Göksel düeti.

xxxxxxxxxxxxx

İlhan İrem - ^Cennet İlahileri^ni anlatıyor

Türk pop müziğinin özel sanatçısı, her ürettiği şarkıda ayrı bir duygu ve ayrı bir dünya yaratan bir vokal. “Cennet İlahileri” adlı albümünden medyaya, Türk pop müziğinden şarkısı “Anlasana”yı seslendirmek isteyen Sibel Can’a kadar her şeyi konuştuk.

- Cennet İlahileri albümü nasıl oluştu? Bu albümün çalışmalarına ne zaman başladınız, albümün üretim aşaması nasıl geçti?

2001 Yılındaki, “Seni Seviyorum” albümünden sonra, “Cennet İlahileri” albümü Hansu İrem’le birlikte düşüncelerimizde filizlenmeye başladı. Bu arada “Best Of” serilerine devam ettim.
Albümün çalışmaları iki yılda tamamlandı. İlk sene bestelerin ve şiirlerin yazımı ile geçti. Daha sonraki stüdyo aşaması ise bir yıl sürdü.

Garo Mafyan’ın ev stüdyosunda altı ay devam eden düzenleme ve alt yapı kayıtlarının ardından, Marşandiz Stüdyosunda akustik enstrümanlar, ses kayıtlarım ve miksaj çalışmaları altı aylık bir sürece yayıldı. Alt Yapı kayıtları ve miksajla birlikte toplam 820 saat stüdyo çalışması yaptık.

Stüdyoda olduğumuz süre içersinde, onlarca pop müzik albümünün kayıtları başladı ve bitti !

Xxxxxx

"KÖRLER ÇARŞISINDA AYNA SATIYORUM."
Olcay Ünal Sert
Kral Müzik Dergisi 26 Temmuz - 1 Ağustos 2006

- Cennet İlahileri nasıl oluştu? Fikir ilk kimden geldi?
Cennet İlahileri, iç sesimizle kainatın sesinin birleştiği “Sis”li bir girdapta yaratıldı.

- Cennet İlahileri kaçıncı albümünüz?
23.cü

- Tasavvuf müziğine yönelmenizin özel bir sebebi var mı? Mevlana felsefesini mi benimsediniz?
Tasavvufi, Mevlevi, İlahi, mistik, metafizik, efsanevi, mitolojik…
Işığın içinde her renk vardır. Önce ruh, sonra gözler görür.
Siz beyazı görmüşsünüz.

- İlahi okuduğunuz için eski hayranlarım farklı anlar diye düşündüğünüz oldu mu?
“Havada uçuyordu,
Duvarlardan geçiyordu
Elverdi Şatlup,
Işıktan geçti.”
Körler çarşısında ayna satıyorum.
Gönül gözüyle görebilenler, canımdan can verdiğimi anlayıp alkışlarlar.
Ben Venedik Aynaları satıyorum. Büyülü kristal aynalar. Dokununca kırılıveren.

- Eşiniz Hansu İrem^in daha önceden fanatik hayranınız olduğunu duydum doğru mu?
Bir rüyada karşılaştık. Seslenişimi duydu. Ve geldi.

- Son çalışmanızda eserlerin sözleri çoğunlukla Hansu İrem^e ait, bestelerse çoğunlukla sizin, nasıl bir kombinasyon oluşturdunuz?
Aşkın metafiziği

- "Allah^ım Aç Kapılarını" derken "Cennet Kapıları"nı mı aç demek istediniz, yoksa daha çok iman mı istediniz?
O an ne dilediğimi kim bilebilir ?

- Melih Kibar^ın bestesine sözler yazdınız... "Tüm aydınlık ruhlara" diyerek.... Melih Kibar^ı birde sizin ağzınızdan dinleyebilir miyiz? Özel bir anınız varsa bizimle paylaşır mısınız?
Melih Kibar benim çok eski bir yol arkadaşım. Birlikte çok güzel şarkılar yaptık.
Ayrıca “Pencere” ve “Köprü” albümlerimin düzenlemelerini yapmıştı.
Özel ve değerli bir müzisyendi. Hatıralar sayısız…
Işık içinde olsun.

- Müzik hayatına nasıl atıldınız?
1973 Yılında, “Birleşsin Bütün Eller” adlı şarkıyla başladığım yolculukta bugüne dek,
10 single, 23 albüm yaptım. 33 Işık yılında, 33 yapıttan sonra, herşey şimdi başlıyor.

- Pek çok başarılı albümden sonra inzivaya mı çekildiniz?
İnzivaya çekilmedim. Yalnızca bilinen anlamda tanıtım yapmıyorum.
Dinleyenlerim beni her koşulda arayıp buluyorlar.

- Yazık Oldu Yarınlara, İşte Hayat, Anlasana, gibi klasikleşmiş, sizinle özdeşleşen şarkılara imza attınız... Uzun bir aradan sonra İlahilerle geri döndünüz... Bu değişim nasıl başladı...?
Bütün şarkılarım benim için ilahidir. Hepsi bütünün parçalarıdır. Hazırlayıcı, habercidir.
Cennet İlahileri ise bir şahikadır. Bir sonraki albüme kadar…

- Bir sonraki albümünüz nasıl olacak?
Şu anda cennet İlahileri dinleniyor. Sonrasını daha sonra konuşuruz.

- Sezen Aksu, Selda Bağcan, Ersen, Ahmet Özhan, Samime Sanay gibi sanatçılarda ilahiler okudu... Gülden Karaböcek^in de bir tane ilahi yaptığını biliyorum. Günümüzde maneviyata bir açlık mı var?
Sanal alemde farelerle sörf yaparken üzerimize yapışan virüslere metalik imparatorluklar
Armağan eder, polifonik kahkahalarla insan olduğumuzu sanıp, avunuruz.

- Günümüzde sanat ve sanatçı kavramı çok tartışılıyor... Size göre kimler sanatçı, sanatçı olmanın kriterleri nelerdir?
Sanatçı büyücüdür. Hem cellattır hem kurban. Küllerinden doğan Zümrüd – ü Anka’dır.
Kaf dağının ardındaki ejderhayı bulan herkes sanatçı olabilir.

- Teşekkür ederim...
Işık ve sevgiyle…




02-12-2006 14:36
Yabancı..

Muhlis Akarsu ( 1948)



--------------------------------------------------------------------------------
Özellikle 19.yüzyılın sonlarıyla 20 .yüzyılın başlarından itibaren değişen bir karakterle karşımıza çıkan aşıklar, "aşık edebiyatı ve "aşık müziği" adıyla anılan kendilerine özgü müzik ve edebiyat türlerini oluşturabilmişlerdir. Türklerin en eski halk şairleri olan ozanlar( bugünkü aşıklar) ve onların kopuzla söyledikleri ezgiler her dönemde geniş halk kitleleri tarafından beğeniyle karşılanmıştır. Günümüzde de aşıklar mezhebi ve etnik farklılaşmaya rağmen aynı işlevleri sürdürüyorlar
Bugün için köy-kasaba-kent üçgeninde sıkışmış, kimlik arayışında olan aşıklar sosyal, siyasal ve ticari oluşumlara karşı bir direniş içinde olamıyorlar. Çoğu köylü olan günümüz aşıklarının büyük bir bölümü kentlerde yaşıyor. Bu nedenle üretim tarzlarından, bunları tüketiş biçimlerine kadar hızlı bir değişim geçiriyorlar. Yakın geçmişten beri bu durumda olan aşıklardan Mahzuni Şerif, Nesimi Çimen, Davut Sulari, Muhlis Akarsu, Aşık Emrah bunlardan yanlızca birkaçıdır. 1960'lı yılların sonlarından itibaren daha geniş kitlelere seslenmek üzere çaba sarfeden aşıklar yoğun bir biçimde plak piyasasına girdiler. Söylediği deyişlerle ve yumuşak ses karakterleriyle hemen dikkat çeken bu aşıklardan biri Muhlis Akarsu'ydu...

Muhlis Akarsu, 1948 yılında Sivas'ın Kangal ilçesi Minarekaya köyünde doğdu. Küçük yaşlardan itibaren katıldığı muhabbetlerde ve cemlerde Alevi-Bektaşi kültürünü öğrendi;saz çalıp türkü söylemeye başladı. Kısa zamanda sesinin güzelliği ile fark edildi. Gençlik yıllarında geldiği İstanbul'da Mahzuni Şerif'in, Davut Sulari'nin deyişleriyle tanıştı. İlk söylediği deyişlerde gerek saz çalış gerekse okuyuş itibarıyla Davut Sulari'nin etkisi görülür. Davut Sulari'nin kendine özgü bol hançere hareketlerini içeren tavrından uzun süre kurtulamayan Akarsu, kendi deyişlerinde de bu tavrı-kısa bir süre de olsa- denemiştir. Daha sonraları deyişlerinde ve deyiş söyleme tavrında Sulari'nin etkisinden kurtulduğu görülür. 1970'lerden itibaren dönemin etkili aşığı Mahzuni Şerif'in izleri belirir Akasu'da...Uzunca bir süre Mahzuni'nin deyişlerini çalar, okur. Bu arada Alevi-Bektaşi aşık geleneğinden de kopmaz. Pir Sultan, Kul Himmet gibi büyük ozanların birçok deyişini geleneksel kalıplardan çıkmadan seslendirir.

1980'li yıllarda ise Akarsu, artık kendi kimliğini bulur. O güne kadar usta malı deyişlerle kendini gösteren Akarsu, 80'lerin başından itibaren deyişlerindeki anlatımı güçlü, bağlamasına hakim ve sesini deyiş tavrında kullanabilen bir sanatçı görünümündedir. Bu yıllar adeta parladığı yıllardır Akarsu'nun... "Muhabbet" serisinin her yapıtında yer alır. Eserleri çeşitli türlerde şarkı söyleyen sanatçılar tarafından okunur. Ancak sanatının en verimli ve olgun döneminde yaşama veda eder( 2 Temmuz 1993, Sivas Madımak Oteli yangını) Ardında ise milyonlarca seveni ile birlikte 100'den fazla kırkbeşlik plak, 4 uzunçalar, 20 kaset ve yüzlerce deyiş bırakır.
Muhlis Akarsu'nun yapıtlarına şöyle bir bakıldığında, tümünün lirik bir ifadeyle yapıldığı ve söylendiği hemen fark edilir. Repertuarının büyük bir bölümünde aşk ve sevda deyişlerine yer verdiği görülür. Akarsu'nun yar üzerine söylediği, feleğe çattığı, gurbete içerlediği, ayrılığa üzüldüğü yüzlerce deyişi vardır. Deyişlerinde toplumsal konulara da kayıtsız kalmaz;ancak bu, sevgi üzerine söylediği deyişler kadar çok öne çıkmaz. Birkaç deyişinde cahilliğe, köleliğe, yoksulluğa başkaldırdığı görülür. Alevi-Bektaşi edebiyatının ve müziğinin deyiş türüyle ünlenen aşığı Muhlis Akarsu'nun Pir Sultan Abdal ve Karacaoğlan etkisindeki tavrını her zaman hissetmek mümkündür.

Bu seçkide aşığın ses dokusunu, müzikal tavrını en iyi ifade eden örneklere yer vermeye çalıştık. Muhlis Akarsu'nun eserlerini dinledikçe gerçekten de akarsu gibi çağlayan sesini hissedecek ve onu sevgiyle anacağız. Ruhu şad olsun. Melih Duygulu




02-12-2006 14:36
Yabancı..

Zülfü Livaneli ( 1946)



--------------------------------------------------------------------------------
Ömer Zülfü Livaneli 1946 yılında Konya Ilgın’da doğdu. Sinemaya ilgisi özgün film müzikleri yapmakla başladı. Hikaye kitapları yazdı. Çeşitli ülkelerde konserler verdi. Yorumuyla uluslararası üne sahip oldu. Yer Demir Gök Bakır'la yönetmenliğe başladı (1987).

Önemli filmleri (besteci)tobüs (Tunç Okan), Sürü (Zeki Ökten), Hazal (Ali Özgentürk), Yılanı Öldürseler (Türkan Şoray), Yol (Şerif Gören)-Yönetmen: Sis (1988).

HAKKINDA YAZILANLAR

Zülfü Livaneli:‘Hayatımı kültüre adadım
Ünal Bolat
Türkiye 2 Aralık 2000

Dünya Değişirken
Gazetedeki köşemin adı da Dünya Değişirken... Ben değişime çok açık bir insanım ve dünya değişiminin rotasını çizen insanlarla da arkadaşım. Gorbaçov’la da çok yakın arkadaşlığım var. Bunlar dünyayı değiştirmiş insanlar. Bunlarla yıllardan beri görüş alış verişi içerisindeyim. Benim söylediğim şey şu. Ben gerek gençliğimde gerek politik yaşamla ilgilendiğimden beri hiçbir zaman Sovyetler Birliği hayranı olmadım. Oradaki sistemi tasvip etmedim. Komünist partililerin dikta rejimiyle yönettiği ülkelere hiçbir yakınlık duymadım. Ben ilk başta düşündüğümü şimdi yine savunuyorum. Neydi bu: “Bu dünyada sömürü alçakça bir şeydir. İnsanların sömürülmemesi lazımdır. Çalışan insan emeğini alması lazımdır. Ülkelerin birtakım zenginler tarafından soyulmaması lazımdır. Bir de kültürün insan yaşamında çok seviyeli bir şekilde yer tutması gerekir.” Ben hayatını buna adamış bir insanım. Ben kültür adına mücadele verdim. Kültürün insanlar tarafından gündelik hayatlarında yudumlanması gerekir. Benim görüşlerim buydu yine aynı görüşleri savunuyorum.

21. yüzyılı da ıskalayacağız
1920’lerde çok umutlu başlamıştı Türkiye Cumhuriyeti. Bugün geldiğiniz noktaya bakın. Yunanistan’ın yaşam kalitesi bakımından 65 basamak altındayız. Ama bütün zihinler hâlâ devleti ele geçirip kamu kaynaklarını soymak, yandaşlarına paylaştırmakla meşgul. Bundan başka bir şey yok. İşte bunlar, bizi geleceğe umutlu bakamayacak hale getiriyor. Biz 20. yüzyılı ıskaladığımız gibi, 21. yüzyılı da daha fazla ıskalamaya aday haldeyiz. Çünkü aradaki farklar açılıyor. Bugün İngiltere önümüzdeki 20 yıl içinde Hindistan’dan 75 bin bilgisayar mühendisi alacak. Bunun anlaşmasını yapıyor. Hindistan bütün okullarında eğitimini bu bilgisayara göre yönlendirdi. Büyük bir insan gücü oluşturuyor. Bu bakımdan, Toffler benim çok yakın arkadaşımdır. Bütün dünya bu beyinden, bu fikirden yararlanır. Onu zamanın Başbakanı Demirel’le de görüştürmüştüm. On yıl önce bize çok güzel bir teklif yapmıştı. “Slikon vadisi kapsamında Türk şirketleri girişimde bulunsun. Belki şirketler belli bir para kaybedebilir ama hiç olmazsa bu teknolojiyi ülkenize transfer edebilirsiniz” demişti. Bunu o zaman Demirel’e iletmiştik. Ama ne yazık ki aile fotoğraflarından bu gibi işlere vakit yoktu. Olmadı da...

Sanatçı mı afyon mu?
Sanatçı denilen, bilmem bir gecede kırk milyar alan, toplumu eğlendiren oyalayan kimselere sanatçı deniliyorsa ben öyle sanatçı değilim. Türkiye’de son yıllarda göze çarpan bir gelişme var. Bu toplumun sorunları çok ağır, giderek de ağırlaşıyor. Devlet kaynakları soyuluyor.Yurttaşların bu devlette hiçbir söz hakkı yok. Dört yılda bir onlardan oy alıp bırakılıyor. Onların fikirlerine sözlerine hiç önem verilmiyor.Sağlık sistemimiz çöküyor, eğitim sistemimiz çöküyor. Ülkenin geleceğine ait kaygılar yoğunlaşıyor. İnsanlar yaşam güçlüğü içinde. Bu durumda bir ülkede insanların siyasete ağırlıklarını koymaları ve zengini daha zengin fakiri daha fakir yapan bu sisteme katlanamamaları gerekir. Ama bu insanlara afyon gibi bir eğlence sistemi sunuyor özel televizyonlar. Birtakım üç dört tane mankenin aşk ilişkilerine, o gece kiminle yatıp kalktığına, hangi arabayla nereye gittiğine kilitlenmiş bir eğlence şekli var. Bunu da sanat dünyası diye adlandırıyorlar.

Sanat dünyasına girenler
İşte böyle, gece aleminde barlarda dolaşan, çapraşık ilişkiler içinde olan, cinsel kimlikleri de tartışmalı tuhaf tuhaf insanlar giriyor. Ve bunların maceralarını oturup 60 milyon insana gece gündüz seyrettiriyorlar, okutuyorlar. Bundan başka insanların bir şey düşünmesini imkânsız hale getiriyorlar. Çocukları böyle yetiştiriyorlar artık. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de çok hazin bir manzara var gerçekten. İnsanlar kendi sorunlarıyla ilgilenemiyorlar. Onun bedeli olarak da o görevi üstlenenlere, işte ayda kırk milyar falan veriyorlar. Ayda kırk milyar lira kazanan, otellerin kral dairelerinde kalan, ne iş yaptığı hangi kabiliyeti olduğu, topluma ne gibi katkısı olduğu şüpheli birtakım yaratıklar; onun dışında kendi inim inim inlediği halde, kendi derdini unutup bunlara bakıp avunan bir halk; buna da sanat dünyası diyen bir medya. Bu bir tesadüf değildir. Bir model oluşturuluyor. Bu toplum modeli içinde bazıları öne çıkartılıyor ve toplum uyuşturuluyor. Bugün toplumun temelini oluşturan milyonlarca memuru işçiyi köylüyü esnafı emekliyi açlık sınırının altına iteceksin, bir avuç insanı daha zengin hale getireceksin. Bunun bir mekanizması olması lazım. Yoksa süpapları patlar bu ülkenin. Bunun patlamamasının bedelini de biz enayilik vergisi olarak o mankenlere, o tırnak içinde “sanatçı” dediğimiz kişilere ödüyoruz.

Kimseye özentim yok
Eğer Türkiye’de gerçekten sanatla uğraşıyorsanız para kazanamazsınız. Benim eğer sömürülmemiş olsaydım, altınım teriyle kazandığım çok param olması lazımdı. Türkiye’de otuz yıldır benim kasetlerimin girmediği ev yok gibidir. Ya da benim parçalarımı Zeki Müren’den İbrahim Tatlıses’e Sezen Aksu’dan Bülent Ersoy’a kadar okumayan insan kalmamıştır. En azından o bestelerimden kazanmam lazımdı. Ama hayatımız korsan kasetle uğraşmakla geçti. Korsan kasetçiler sattılar. Bir yandan telif hakları yayası çıkmadı. Bu arada benim bir tek para kazanma yolum vardı. O da neydi? Gazinolara çıkmak, içkili yerlerde şarkı söylemek. Ben de hayatım boyunca bunu reddettim. Bir tek kere bile öyle böyle yerlerde bulunmadım. Ücretsiz halk konserleri yaptım. Hiçbirinden para almadım. Sonunda işte geçinmek için çalışmak zorundayım. Ayrıca bir özentim falan da yok. Öyle insanın değerini kullandığı arabanın ya da oturduğu semtin ya da üstündeki giysinin kalitesinin oluşturmadığını düşünüyordum. Kalitesini başka değerler belirler. O bakımdan da benim bir zenginlik merakım zaten yok.

UNESCO’dan büyükelçilik
1996 yılında Paris’te merkezi bulunan UNESCO yani Birleşmiş Milletlerin Eğitim Kültür Bilim Kurulu bana bir büyükelçilik verdi. Bir de Genel Direktör danışmanlığı görevi verdi. 1996’dan beri Birleşmiş Milletlerin kırmızı pasaportum var. Bu günlerde bu seyahatlerin çok
olmasının bir nedeni de bu görevim.

Böyle bir affa karşıyım
Af yasası kamuoyunda tasvip görmüyor. Eğer bir ülkede demokrasi varsa yani halkın egemenliği varsa, beğenmediği yasaları tekrar gözden geçirirsiniz. Halk, bu af yasasının bazı bölümlerinden memnun değil. Bir kere şöyle bir yanlışlık var. Devlet kendisine karşı işlenen ve adına düşünce suçu denilen suçları af kapsamına almıyor. Onun dışında trafik kazası suçundan tutun da her türlü şeyi içine koyuyor. Hatta af konusuna banka soygunlarında adı geçenleri de ilave etmek istediler. Oysa kamuoyunun en hassas olduğu konular bunlar. Sonra herkes kendi adamını affettirmeye çalışıyor. Dolayısıyla bence bu af Türkiye’ye huzur getirmeyecek. Tam tersine zaten yitirilmiş olan adalet duygusunu daha da yitirmeye sebep olacak. Zaten kendileri de öyle bir çıkmazın içindeki hükümet ortakları dahi bu konuda ne yapacağını bilmiyor. Bu af adil bir af değil. Ben buna karşıyım.

Livaneli’den bir an
Gorbaçov’un odasındaki resim
Gorbaçov’la biz 1986 yılında tanışmıştık. O zaman Perestroyka ve Glasnost politikasını başlatmış olan kudretli bir devlet başkanıydı. Ve perestroykanın tarihi adlı kitabında bizimle görüşmesi “Perestroykanın ikinci önemli olayı” olarak yer aldı. O zamandan beri tanırım. Fikirlerini bilirim. Çeşitli ülkelerde görüştük, buluştuk. Amerika’da, Sovyetler Birliği’nde, İspanya’da Türkiye’de falan. Fakat en son Gorbaçov’u ben bundan bir ay önce Kırgızistan’da sıcak göl anlamına gelen Isık Göl’ün kıyılarında gördüm. Orada bir toplantımız vardı. Sonra da Isık Göl üzerinde bir gemi gezintimiz vardı. Orada bir sohbetimiz oldu. Dedi ki bana:
-Benim evimde, çalışma masamda bir resim durur. Bu resmin kim olduğunu tahmin edersin?
-Aile resmi mi?
-Yok. Bir devlet adamı.
-Lenin mi?
-Hayır.
-Stalin olmaz zaten, Karl Marks mı?
-Hayır
-Ne resmi peki?
-Atatürk.
Ve onun o “daça”sındaki çalışma odasında, ta gençlik yıllarından beri Atatürk resminin durduğunu kendi ağzından duydum.

GÜNDEM

Bir ülkenin ruhunu yaraladığınız zaman...
Zülfü Livaneli
Sabah 12 Nisan 2001

Bernard Shaw, "Gazetecilik, dünya savaşı başlangıcıyla, bisiklet kazasını birbirinden ayıramayan bir alandır" der.
Sivri dilli Shaw böyle diyerek gazetecileri kızdırabilir ama benim asla böyle bir niyetim yok.
Sadece gazete-televizyon haberlerini art arda izlemenin, günü anlamaya yetmeyeceğini belirtmekle yetineyim.
Birbirinden kopuk gibi görünen birçok olay, aslında yaşadığımız günün ruhunu oluşturuyor ve bu da gazetecilikten çok edebiyatın, yani daha derin bir kavrayışın alanına giriyor.
***
Bugünlerde sık sık Anton Çehov geliyor aklıma; büyük Çehov! Onun dahice örülmüş oyunlarında da her şey olağan gibidir. Gündelik yaşam, tembel bir nehir gibi ağır ağır akmakta ve insanlar kendilerini bu nehrin akıntılarına bırakmaktadırlar.
Yaz bahçelerindeki beyaz giysili insanlar; piyano konserleri, yemekler, fıkralar ve entellektüel tartışmalarla vakit geçirirler.
Ama oyun biraz ilerleyince anlarız ki, bu insancıkların hepsi derin bir huzursuzluğun pençesindedir.
Durup durup ağlama krizlerine giren kadınlar, ölesiye sarhoş bir doktor, ona umutsuzca sevdalanmış bir genç kız, ölümü bekleyen bir ihtiyar... Hepsi de huzursuz ve her an isteri krizlerine açık bir kırılganlıkta yaşamaktadır ama dış görünüşte bunu farketmeye imkân yoktur.
İç huzursuzluğu anlayabilmek için Çehov çapında dahi bir yazarın, insan ruhlarını, sandıktan çıkarılmış gizli bir çeyiz bohçası gibi kat kat açması gerekmektedir.
İhtilale, yani büyük değişime akan bir toplumdaki derin huzursuzluktur bu.
Taşlar yerinden oynamış ve insan ruhları onulmaz biçimde yaralanmıştır.
***
Türkiye'de de ekonomik krizden daha yoğun olarak yaşanan kriz bence bu. Amacını yitirmiş, hayallerini tüketmiş ve yarınına umutla bakamayan bir toplum.
Büyük değişimin sancılarıyla kıvranan ve ne olduğunu bir türlü anlayamayan huzursuz insanlar.
Yerleşik değerlerin çöktüğü ama bir türlü yeni değerler sistemine geçemeyen insanların iki cami arasında bînamaz kalmış hali.
Beni en çok bu durum korkutuyor biliyor musunuz!
Bir ülkenin ruhunu yaraladığınız zaman, ekonominin ve siyasetin bu yarayı iyileştirmesi çok zor oluyor.
Her akşam televizyon ekranında dinlediğimiz kur, makas, çapa çıpa, para kurulu formüllerinin ulaşamayacağı derinlikteki bir yara bu.
Ve için için kanıyor.



02-12-2006 14:37
bebeto
Mesajlar: 11339

fearless..... demiş ki; Ali Ekber Çiçek



--------------------------------------------------------------------------------
Erzincan’ın Ulular Köyü’nde 1935’te doğan Ali Ekber Çiçek, babasını 1939 Erzincan depreminde yitirdi. Çok küçük yaşlarda rençberlik yapmaya başlayan Çiçek, bu arada bağlama çalmayı öğrendi. İlkokuldan sonra öğrenimini sürdüremeyen Çiçek, 1961 yılında İstanbul Radyosu’na ses ve bağlama sanatçısı olarak girdi. Sanat yaşamı boyunca 400’den fazla türküyü derleyip Türk Halk Müziği’ne kazandıran Çiçek, halk müziğini geniş kitlelere ulaştırarak unutulmazlar arasına girdi.

HAKKINDA YAZILANLAR

Haydar Haydar babasız kaldı
Hürriyet 27 Nisan 2006

Türk Halk Müziği’nin yaşayan en önemli isimlerinden Ali Ekber Çiçek, 71 yaşında İstanbul’da vefat etti. Sanatçının cenazesi, bugün Balıkesir’in Edremit İlçesi’nde toprağa verilecek.

BUGÜN dillerden düşmeyen, pek çok sanatçının repertuvarına almak istediği "Haydar Haydar", "Gönül Gel Seninle Muhabbet Edelim", "Derdim Çoktur Hangisine Yanayım" gibi birçok türkü, Ali Ekber çiçek sayesinde halk müziğinin klasikleri arasına girdi. Yine klasikler arasındaki "El Vurup Yaremi İncitme Tabip" ve "Yolumuz Gurbete Düştü" gibi birçok türküyü de Ali Ekber Çiçek derledi.

Hayatı 2003 yılında "Cahilden Uzak Dur, Kemale Yakın" adlı belgesele konu olan Ali Ekber Çiçek, "Türküyle siyaset yapılmaz" diyerek, müziği siyaset aracı haline getirenleri eleştirdi. Sanatçı "Ben hiçbir zaman dini de, siyaseti de müziğime alet etmedim. Hiçbir insanı ayırmadım. Bize böyle öğretildi, biz böyle bildik" görüşündeydi.

Çiçek, Türk Halk Müziği’nin bugününü değerlendirirken geçmişte üretilen eserlere saygı gösterilmediğinden yakınırdı. Çiçek, bir röportajında "Türk Halk Müziği tekrar popüler oldu, ancak ben bu gelişmeyi hazırcılığa bağlıyorum. Şimdi şöhret olmuş kişiler benim 40-50 yıl önce yazdığım parçalardaki ezgilerin üzerine güfte yapıp söylüyorlar. Bir de bu okuduğum parçalarda leyleği kuşa çevirerek okuyorlar" demişti.

Çiçek tarafından derlenen türküler

Bir Güzeli Methedeyim

Çoktan Beri Yollarını Gözlerim

El Vurup Yaremi İncitme Tabib

Gönül Gel Varalım Gülşen bağına

Şepke’nin Kavakları

Yolumuz Gurbete Düştü

Çiçek’ten derlenen türküler

Ondört Bin Yıl Gezdim Pervanelikte(Haydar Haydar)

Böyle İkrarınan Böyle Yolunan

Bunca Olan Emeğimi

Derdim Çoktur Hangisine Yanayım

Ey Erenler Akıl Fikir Eyleyin

Gönül Gel Seninle Muhabbet Edelim

Gurbet Elde Bir Hal Geldi Başıma

Gurbet Elde Yadellerin Derdini

Gül Yüzlü Sevdiğim

Hazin Hazin Esen Seher Yelleri

İsmini Sevdiğim Saadetli Dostum

Nasıl Yar Diyeyim Ben Böyle Yare



ERZİNCANLI olsun benim olsun...aslan hemşehrim beee

02-12-2006 14:44
hayatguzel
Mesajlar: 256

Nietzsche

"benim arzum, başkalarının bir kitapta anlattıkları
şeyi on cümlede anlatmaktır."

diyen usta yazar ve felsefeci Nietzsche
Friedrich Wilhelm Nietzsche, 15 Ekim 1844'te Almanya'nın küçük kasabalarından olan Röcken'da dünyaya geldi.
Babası Karl Ludwig, Lutzen yakınlarındaki Rocken Protestan Kilisesi'nin papazıydı. Annesi Francesca Ehler'in de bir papaz ailesinden olması nedeniyle Nietzsche'nin çocukluğu saygı ve sevgi dolu hatta (Kant gibi) dindar bir çevrede geçti.

Çocukluk yılları boyunca babasının sağlık durumunun kötü olmasına üzüntü duydu. Babasının rahatsızlığı gittikçe ilerlemesine karşın, doktorların rahatsızlığa tanı koymaları da bir o kadar zorlaşıyordu.

Baba Karl Ludwig, 30 Temmuz 1849'da hemen hemen körleşmiş olarak dünyaya gözlerini yumdu. Sonradan, "Karl Ludwig'in geçirdiği şiddetli migren ağrılarına, çabuk ilerleyen bir beyin tümörünün neden olduğu sanılmaktadır." denildi.

Babasının ölümünün ardından, katı kurallara ve insanı bunaltan geleneklere sahip bir çevre tarafından bakımı üstlenildi. Nietzsche'nin duygularının derinliklerinde, yaşadığı bu uzun ve bunalımlı yılların izinin kaldığını hissetmek hiç de zor olmayacaktı.

İlköğrenimini, annesi, halaları ve genç kızkardeşinin (Elizabeth) yanında Bürgerschule kentinde tamamladı. Çevresi tarafından çalışkan ve zeki bir çocuk olarak görülen Nietzsche, küçük yaşta, dinin yeterli çözümler getiremediği sorunlara yönelmişti. Charles Baudelaire, Edgar Alan Poe ya da Luigi Pirandello gibi önemli kişilerin de çocukluklarında zaman ayırdıkları sorulardan biri takılıyordu kafasına: "Varoluş nedenleri".

Öğrenim sorunları nedeniyle Nietzsche, kendisine sahte bir Polonyalı soyağacı yaratmak zorundaydı. Ekim 1853'de altı yıl eğitim göreceği Citadelle de Pforta Ortaokulu'na girdi. Bu altı sene, gizli tutkularını değil, sorunsuz geçen yıllardan ibaretti. Buradaki eğitimi boyunca, yarı askeri yaşamının çekilmezliğine karşın, doğaçlama çaldığı bestelerde huzur buluyordu.

İlk duraksamaları, ortaokulun başlangıç yılında ortaya çıktı. On üç yaşında ilk otobiyografisini yazdı. Kötülük olgusu, daha o zamandan kafasını kurcalıyordu. Hiç bir adalete sığmayan, sayısız çatışma ve acılar iyi bir Tanrıya nasıl maledilebilirdi? Çocuğun küçük yaşta kaygı ile tanık olduğu, özellikle bedensel acı ve işkencelerin kaynağı neydi? Bu kuşkular Nietzsche'nin bilincinde gelişecek, dört yıl sonra, 1861 yılında ilk şiirinin esin kaynağı olacaktı.

Bilinmeyen Tanrıya, yalnızca can sıkıntısından kurtulmak amacıyla uzaya dünyalar fırlatan ve sonrasında hiç aldırmaksızın onları kendi yazgılarıyla başbaşa bırakan o sanatçı Tanrı... Hıristiyan Tanrıdan, vicdanları dikkatle izleyen ve suçluluk duygusu dürtüsüyle onları doğru yola sokan ahlakçı Tanrıdan (Jean-Jacques Rousseau ve Immanuel Kant'ın Tanrısından) daha şimdiden ne kadar da uzaklaşmıştı.

Öğrenimini bitirip diplomasını alan Nietzsche, Bonn Üniversitesi'ne kaydoldu. Ona yardım etmek için kendilerini bazı şeylerden mahrum eden iyiliksever kadınların kaygılarını azaltmak için ilahiyat derslerini izliyordu. Ama özellikle dilbilim ile ilgileniyordu. Bu öğrencinin olağanüstü yeteneklerini hemen farkeden doktor Ritschl'ın derslerinde Nietzsche, felsefesine gereksinim duyduğu yöntemi bulacaktı. Nietzsche, Ren Nehri'nin romantik kıyılarının, Yedi Tepe'nin üzerindeki Saint-Jean'ın ışıklarının ve tartışmaların kavgaları izlediği tavernalardaki içki alemlerinin çekiciliğine karşın, daha büyük bir ilgi için Leipzig'e giden bu eşsiz ustanın (Ritschl) ardından Leipzig'e gitti. Burada, yaşamını etkileyecek iki önemli karşılaşma onu bekliyordu.
Nietzsche

02-12-2006 16:55
hayatguzel
Mesajlar: 256



ÖMER HAYYAM / Hayatı ve Eserleri İranlı şair ve bilgin (Nişapur 1044- 1123/1136). Hayatı, gençlik yılları kesinlikle bilinmiyor. Elde bulunan eserlerinden, hayatıyla ilgili olayları anlatan bazı kitaplardan, mantık, felsefe, matematik ve astronomi konularında çalıştığı, bu alanlarda düzenli bir öğrenim gördüğü anlaşılmaktadır. Hayyam ("Çadırcı") takma adını, atalarının çadırcılık yapmaları yüzünden aldığı söylenir. Ömer Hayyam, zamanında daha çok bilgin olarak ün kazandı. İranın, Selçuklular yönetiminde olduğu bir çağda yetişen Hayyam, Horasan ülkesindeki büyük şehirleri, Belh, Buhara ve Merv gibi bilim merkezlerini gezdi, bir ara Bağdata da gitti. Zamanının hükümdarlarından, özellikle Selçuklu sultanı Melikşah ve Karahanlılardan Şemsülmülkten büyük yakınlık gördü. Saraylarında, meclislerinde bulundu. Reşidüddinin "Cami-üt-Tevarih" adlı eserinde anlattığına göre Nizamülmülk ve Hasan Sabbah, Ömer Hayyam ile okul arkadaşıydılar. Gerek Hayyamın zamanında, gerek sonraki çağlarda yazılan kaynaklarda çağının bütün bilgilerini edindiği, o alanlarda derin tartışmalara girdiği, fıkıh, ilahiyat, kıraat, edebiyat, tarih, fizik ve astronomi okuttuğu yazılıdır. Ebul Hasan Ali El-Beyhaki onun çok bilgili bir kimse olduğunu, fakat müderrislik hayatının pek başarılı olmadığını bildirir. Ayrıca Zemahşeri ile uzun boylu tartışmalara giriştiğini, onun derslerine bile devam ettiğini, Zemahşeriyi, bilgi bakımından beğendiğini yazar. Hayyamın fizik, metafizik, matematik, astronomi ve şiir konularında değişik eserleri vardır. Bunlar arasında İbni Sinanın Temcid (Yücelme) adlı eserinin yorum ve tercümesi de yer alır. Zamanında, bir bilgin olarak ün kazanan Ömer Hayyamın edebiyat tarihindeki yerini sağlayan, sonraki yüzyılarda da doğu İslam dünyasının en büyük şairlerinden biri olarak anılmasına yol açan Rubaiyatıdır (Dörtlükler). Ömer Hayyam, İran ve doğu edebiyatında rubai türünün kurucusu sayılır. Sonraları aralarına başkalarının eserleri de karışan bu rubailer iki yüz kadardır. Hayyam, oldukça kolay anlaşılan, yumuşak, akıcı, açık ve seçik bir dil kullanır. Şiirlerinde gerçekçidir. Yaşadıkları, gördüklerini, çevresinden, zamanın gidişinden aldığı izlenimleri yapmacığa kapılmaksızın, olduğu gibi dile getirir. Ona göre, gerçek olan yaşanandır, dünyanın ötesinde ikinci bir dünya yoktur. İnsan, yaşadıkça gerçektir, gerçek ise yaşanandır. En şaşmaz ölçü akıl ve sağduyudur. İnsan bir akıl varlığıdır. Gerçeğe ancak akıl yolu ile ulaşılabilir. Onun şiirinde zamanın haksızlıkları, softalıkları, akıl almaz saçmalıkları ince, alaylı, iğneleyici bir dille yerilir. Dörtlüklerinin konusu aşk, şarap, dünya, insan hayatı, yaşama sevinci, içinde bulunduğumuz geçici dünyanın tadını çıkarma gibi insanla sıkı bir bağlantı içinde bulunan gerçek eylem ve davranışlardır. Şiirlerinde işlediği konulara, çokluk felsefe açısından bakar. Aşk, sevinç, hayatın tadını çıkarma, Hayyama göre vazgeçilmez insan duygularıdır, insan hayatının ana dokusu bunlarla örülüdür. Bazı dörtlüklerinde filozofça derin bir sezgi, açık ve seçik bir insan severlik duygusu, gösterişten, aşırılıktan uzak bir yaşama anlayışı görülür. Hayyam kendisinden sonra gelen pek çok şairi etkilemiş, rubai alanında tek örnek olarak benimsenmiştir. Batı ülkelerinde adına bir çok dernek kurulmuş, rubaileri bütün bati dillerine, bu arada birçok defa Türkçeye Rubaiyat-i Hayyam, Hayyamın Rubaileri, Ömer Hayyam ve Rubaileri, Dörtlükler adı altında tercüme edilmiştir. RUBAİLERİNDEN SEÇMELER: 1. Ey özünün sırlarına akıl ermeyen; Suçumuza, duamıza önem vermeyen; Günahtan sarhoştum, ama dilekten ayık; Umudumu rahmetine bağlamışım ben. 2. Büyükse de isyanım, kötülüklerim, Yüce Tanrıdan umut kesmiş değilim; Bugün sarhoş ve harap ölsem de yarın Rahmete kavuşur elbet kemiklerim. 3. Tanrım bir geçim kapısı açıver bana; Kimseye minnetsiz yaşamak yeter bana; Şarap içir, öyle kendimden geçir ki beni Haberim olmasın gelen dertten başıma. 4. Rahmetin var, günah işlemekten korkmam; Azığım senden, yolda çaresiz kalmam; Mahşerde lutfunla ak pak olursa yüzüm Defterim kara yazılmış olsun, aldırmam. 5. Derde gama yatkın yüreğime acı; Bu tutsak cana, garip gönlüme acı; Bağışla meyhaneye giden ayağımı, Kızıl kadehi tutan elime acı. 6. Akıl bu kadehi övdükçe över; Alnından sevgiyle öptükçe öper; Zaman Ustaysa bu canım nesneyi Hem yapar hem kırıp bin parça eder. 7. Ey zaman, bilmez misin ettiğin kötülükleri? Sana düşer azapların, tövbelerin beter

02-12-2006 17:07
Yabancı..

Mîna Urgan
1915 yılında İstanbul’da doğdu. Arnavutköy Amerikan Kız Koleji ve İÜEF Fransız Filolojisi’ni bitirdi; aynı fakültenin İngiliz Filolojisi Bölümü’nde doktorasını tamamladı, Elizabeth Devri Tiyatrosunda Soytarılar çalışmasıyla doçent (1949), profesör (1960) oldu. 1977’de emekli oluncaya kadar İngiliz edebiyatı profesörü olarak öğretim üyeliği yaptı.
Thomas Malory, Henry Fielding, Balzac, Aldous Huxley, Graham Greene, William Golding, John Galsworthy ve Shakespeare’i Türkçe’ye çevirdi. Shakespeare ve Hamlet adlı incelemesi 1984’te, beş ciltlik İngiliz Edebiyatı Tarihi 1986 ile 1993 yılları arasında, Virginia Woolf 1995’te (YKY), D. H. Lawrence incelemesi 1997’de (YKY), onu geniş okur kitleleriyle tanıştıran Bir Dinozorun Anıları 1998’de (YKY), Bir Dinozorun Gezileri 1999’da (YKY) yayımlandı.
1993 Altın Kitap Ödülü; Virginia Woolf ile 1995 Sedat Simavi Vakfı Onur Ödülü; 1996 Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü sahibi Urgan, 15 Haziran 2000 tarihinde öldü.

YKY^DEKİ KİTAPLARI

: Bir Dinozorun Anıları
: Bir Dinozorun Gezileri
: D. H. Lawrence
: İngiliz Edebiyatı Tarihi
: Virginia Woolf


02-12-2006 20:28
Sayfalar: 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9

Şiirler | Hikayeler | Komik Hikayeler | Anılar | Güzel Sözler | Fıkralar | Ekart | Nostalji | Yigit Özgür Karikatürleri

Etiket | Forum | Gezi Rehberi
Copyright © 2005 DuslerSokagi.com. Bir eğlence sanatı. | iletisim: iletişim