Dusler Sokagi
Üye Girişi | Üye ol | Üye Arama | Üyelik Problemleri
Ana Sayfa
Sen ne yapiyorsun ?
Nostalji arama:
Toplam Cevap: 88
Ana Sayfa >> Nostalji >> Off Topic >> Biyografi Paylaşımı
Sayfalar: Önceki  1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9  Sonraki
Yazar Biyografi Paylaşımı
Yabancı..

Canım, sevdiğim, yüreğim
Bu duvarlar yetmiyor bizi ayırmaya bilesin
Bu parmaklıklar, bu demir kapılar, bu hava, inan
Bazen bir yumrukta yıkacak kadar güçlü,
Bazen bir serçe kadar güçsüzsem bir nedeni vardır
Hangi zorluğu yenmemiş insanoğlu.
Hele taşıyorsa içinde bu insanca sevgiyi.
Güzel günler zorlu duraklardan geçer sevdiğim.
Damla damla birikiyor insan.
Damla damla sevgili...
Bir gün akıp gideceğiz hayata...
Duvarlar yıkılacak, açılacak bütün kapılar bilesin.
Benim yüreğim sensin şimdi, seni vurur durur...
Ve yine damla damla çoğalıyorsun içimde.
[Only registered and activated users can see links]
Bu sıcak, bu tertemiz bakış; bu pazarlıksız ve içten tebessüm; bu başını hafiften yana eğen afil... “dayım” kokan bu adamdaki çekim gücü nereden kaynaklanır? Yılmaz Güney.. “biz”in sözcüsü, “biz”in savaşçısı...
Çocukluğumu büyüttüğüm Orta Anadolu kasabasının yazlık açıkhava sinemasında Yılmaz Güney’in filmi “oynayacakmış”. “Gitmeyin sakın, bombalayacaklarmış!” Kimsin sen? İçinde göründüğün, “rol kestiğin” filmin gösteriminin yapıldığı sinemaya bomba koymaya meylettirecek kadar, nesin? Sana karşı olanlar, aslında kendileriyle yüzleşmekten mi kaçarlar? Bir Yılmaz Güney’lerinin olmasının verdiği hazzı bilmemek ve bu bilmemenin bıraktığı boşluk mudur, köşe bucak gizlemeye çalıştıkları içsel acıyı, çaresizliği büyüten? İnsan etrafını yakıp yıkarken, aslında içindeki çıkmazlara yol mu açmaya çalışır?
Daha çocuk çağlarımızda bile, bir Yılmaz Güney’e sahip olmanın verdiği gurur ve bir tür tarifi yapılamayan güvendi koltuğumuzu kabartan; kendimize Yılmaz Güney edaları vererek yürüten, bakış attıran... belki de “doğru yolda” olduğumuz hissi ile iç huzuru veren, onunla özdeşleştiren.
Kendimi bildiğim ilk dönemlerimden, çocukluğumdan beri, efsane sözcüğünün karşılığı olan adam.. sevginin ve saygının harmanlandığı, gıptayla cilalanan bir duygunun vücut bulduğu.. adının anıldığı yerde, bir başka, ona özgü dalganın dolandığı mit: Yılmaz Güney!
Murat Belge’nin yaptığı değerlendirmede olduğu gibi, “Parlak bir sinemacı ve sanatçı, hiçbir zaman amatörlüğün ötesine geçememiş bir 'siyasetçi'; her şeyini kitlelerle paylaşmaya can atan bir 'biz' ve çıkardığı dergiye 'Güney' adını verecek kadar bireyci bir 'ben'; dünyanın sosyalizm öncesi popülist başkaldırmacı kahramanına denk düşen bir mizaç ve tarihi maddeciliğin teorik inceliklerini kavramaya hayati önem veren bir akıl; silah ve eylem ve mertlik dünyasının korkusuz bir savaşçısı ve insanları barışa, sükunete, okumaya, sevgiye çağıran bir derviş. Bütün bunların sonucunda mutlak bir yalnız adam...” Yine Yalçın Küçük, bir sosyaliste küçük bir örnek verirken, “mahallenin genç kızını sıkıştıran birkaç serseriye -dayak yeyip yemeyeceğini düşünmeksizin- müdahale eden adam” olarak tanım getiriyordu. İşte Yılmaz Güney, aslında tüm bunlardı.
Yaşam Bir Dolambaçlı Yoldur

“Bir sanatçı olarak ‘Yılmaz Güney’ diye bilinirim. Asıl adım Yılmaz Pütün'dür. Adım, zorluklar karşısında eğilmez, umutsuzluğa kapılmaz, yılgınlığa düşmez ve başeğmez anlamına gelir; soyadım Pütün ise bir dağ meyvesinin kırılmaz çekirdeği demektir. 1937 yılında (1 Nisan -bn), Türkiye'de, bir güney şehri olan Adana'nın Yenice köyünde doğdum. Kürt asıllı, topraksız bir köylü ailenin iki çocuğundan biriyim. Annem dindardı ve okuma yazma bilmezdi... Babam ise okuma yazmayı askerde öğrenmişti. Annem gibi o da hiç okula gitmemişti. 1976'da ben Kayseri Cezaevi'ndeyken öldü. Mezarını göremedim...”
Dokuz yaşından sonra hayatını çalışarak kazandı. İlk işi dana gütmekti. Ailesinin maddi zorlukları nedeniyle öğrenimi sırasında pamuk işçiliğinden, gazoz ve simit satcılığına kadar birçok işte çalışmak zorunda kaldı. Ortaokul ve Lise öğrenimini Adana'da tamamladı. Lise yıllarında, bisikletiyle sinemadan sinemaya on altı milimetrelik film bobinleri taşıyarak sinemaya ilk adımını attı. "Sinemayla karşılaşmam 13 yaşındayken oldu. Kavgalı dövüşlü filmlerin gösterildiği fukara sinemalarına gidiyorduk. Kendimizi daha rahat hissediyorduk bu sinemalarda. Mesela bir Galatasaray Sineması vardı, çok güzeldi. Önünden geçer bakardık ama çok lükstü gitmeye korkardık. İstesek parasını verip girebilirdik. Ama ne kıyafetimizi ne de yapımızı uygun görürdük o sinemaya"
Sinema sektörüyle ilk kez Kemal Film ve And Film şirketlerinin bölge temsilciklerinde çalışarak temas kurdu. And Film'de pursantaj memurluğu yaptı. Lise ikinci sınıftaydı; görevi nedeniyle yakın illerde sinemaları dolaşıyordu. Bu dönemde ilk öykülerini verdi. Nihat Ziyalan ve Özdemir İnce ile bu dönemde tanıştı ve edebiyat dergilerinde öyküleri yayınlanmaya başladı.
1955 yılında liseyi bitirmesinin ardından Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne kaydoldu; Adana'ya döndü ve Dar Film'de çalışmaya başladı. Sinemaya daha yakın olabilmek için A.Ü. Hukuk Fakültesi’nden ayrıldı ve İ.Ü. İktisat Fakültesi'ne kaydoldu; Adana'da pursantaj memurluğunu yaptığı film şirketinin İstanbul bürosunda çalışmaya başladı. bu dönemde sinemaya ciddi olarak adım atmasını sağlayan Atıf Yılmaz ile tanıştı ve onun asistanlığını yapmaya başladı.
“Çirkin Kral”
Yeni bir süreç başlıyordu... “Çirkin Kral”lık süreci. Atıf Yılmaz ile çalışmaları onun ‘krallığı’nın temellerini oluşturacak ve sürecin sonunda bu kavruk halk adamı, haklı bir ün elde edecekti.
Bu Vatanın Çocukları ve Alageyik filmlerinde senaryo yazarı ve oyuncu olarak da katkıda bulundu. Karacaoğlan’ın Karasevdası’nda da yönetmen yardımcılığına kadar yükseldi ve böylece ilk kamera arkası görevlerini aldı; senaryocu, oyuncu ve yönetmen yardımcısı olarak çalıştı. Oyuncu ve senaryocu olarak hızla sivrildi. Dönemin siyasal öğrenci hareketlerinin içinde yeraldı; hem sol ile temasını artırdı hem de sinemayla ilişkisi daha üretken bir zemine doğru yol aldı. Bu dönemde senarist Vedat Türkali, yönetmen Atıf Yılmaz ve asistanı Yılmaz Güney diğer öğrencilerle olayları filme çekmenin yollarını araştırmışlardı. Bu arada Yeni Ufuklar ve On Üç dergilerinde de öyküler yazdı. On Üç adlı dergide 1956 yılında yayınlanan Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri adlı öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle 1961 yılında hapse mahkum edildi ve film setinden alınıp götürüldü.
Belki inanılmaz gelebilir ama, ceza almasına neden olan öyküdeki şu paragraftı: "İğrenerek baktı -iyice iğrenememişti-. Yüzü daha bir buruştu. Yapmacıklı bir sinirle ‘Siz böylesiniz işte’ dedi. ‘En iyiniz bile böyle. Kendi çıkarlarınız için neler yapmazsınız. İşçiymiş. Basit bir işçiymiş’ -seyircilerin durumlarını da görmek istiyordu- ‘ben bir işçiyim. Beni basit görmezsin değil mi? İşine yararım. Keyfini getiririm; doğru değil mi söylediklerim?’ -söyledikleri doğruydu. Birinci şahıs doğru demiyordu-. ‘Ah domuzlar sizi. Bir gün hepinizin topunuzu attıracaklar ya; dur bakalım ne zaman.’"
[Only registered and activated users can see links]
Öğrenimi yarıda kalmıştı. Birbuçuk yıl cezaevinde kaldı; Aralık 1962’de hapis cezası sona erdi ve 6 aylık Konya Sürgünü’ne gitti. Boynu Bükük Öldüler adlı romanı bu dönemin ürünüdür. Güney, cezaevi günlerini hep biriktirme, yeni projeler için yoğunlaşma ve siyasal bilincini olgunlaştırma yönünde değerlendirdi. İlk kez hapse giren Güney, hayatının muhakemesini yaptı, kendini yeniledi ve düşünsel yapısını geliştirdi. Kendisine bir misyon biçti, bunu nasıl gerçekleştireceğinin hesaplarını yaptı. 1963'ten itibaren yaptığı filmlerde oyuncu olarak giderek artan bir popülarite kazandı ve beyaz, temiz yüzlü jönlerin saltanatını yerlebir etti. Yılmaz Güney bu dönemde genellikle karşımıza çıkan “Anadolu Çocuğu” karakterinin ezilen, aşağılanan, yenilen, hor görülen ancak suskun kalmayı kabul etmeyen, baskıcı otoriteye direnen, sonunda isyan eden ve başını dik tutan yapıdaki kişilerini yansıtıyordu. Bu durum, bu tiplerle kendini özdeşleştiren kesim tarafından kolayca sevildi. Ancak bu dönemin filmleri genellikle Yeşilçam kalıpları içinden çıkamadı.

Çirkin Kral adı ve miti bu dönemin eseridir. 1964'te rol aldığı 10 Korkusuz Adam filminde hiç konuşmayan, sürekli arka cebinde taşıdığı konyağı içen bir ayyaşı canlandırdı. Bu rol, filmde fazla bir önem taşımadığı halde, Yılmaz Güney'in göründüğü sahnelerde sinema salonları inlemişti. Böylece Yılmaz Güney bir mitos haline gelmeye başladı ve senarist ve oyuncu olarak birçok filmde görev aldı. Bu dönemde öyküsünü kendisinin yazdığı ve Lütfi Akad’ın yönettiği Hudutların Kanunu adlı filmdeki doğal ve abartısız oyunculuğu gerçeklikten son derece uzak Yeşilçam Sineması’nda da bir farklılaşmanın başladığının göstergesidir. Gerçek anlamda ilk kez 1967’de yönetmen koltuğuna oturan Yılmaz Güney, 1968 yılında önemli sayılabilecek ilk filmi Seyyit Han’ı çekti. Doğu topraklarındaki bir sevda öyküsünü anlatan bu film, üslubu açısından olumlu tepkiler aldı. Hemen ardından Aç Kurtlar ve Bir Çirkin Adam’ı çekti. Hudutların Kanunu ve Toprağın Gelini ile başlayan Seyyit Han ile işaretini veren bu süreçten çıkışın en anlamlı meyvesi ise sinemamızın en önemli yapıtlarından biri olan Umut oldu.
1968'de askere gitti ve 1970 Nisan’ında döndü; film çalışmalarına başladı. Umut’u çekmeye başladı. Umut, eski faytonu, gücü dermanı kalmamış atıyla kalabalık nüfuslu ailesini geçindirmeye çalışan, ağır yaşam koşullarının zorlamasıyla giderek çıkmaza giren, bir trafik kazasında atını kaybettikten sonra önce faytonunu, başarısız bir soygun denemesinin ardından da elinde neyi varsa satan, sonra da define aramaya koyulan Cabbar’ın öyküsünü anlatıyordu. Güney’in kendi yaşamından da izler taşıyan bu film, öykünün durduğu yer ve anlatımının gerçekçiliği bakımından çizgisini hemen belli etti. “Ben, oyuncu olarak halkın giyiminden, davranışlarından farklı olmamaya çalışıyordum. Zaten olamazdım ki. Ben zaten kendimi oynuyordum. Şöyle bir durum var: Yaptığım bütün filmlerde benden bir parça vardır.”
Sansür kurulu tarafından yasaklanması ertesinde Danıştay kararınca gösterime giren Umut, burada olduğu kadar, yurtdışında da ilgiyle karşılandı. Umut, çıkışı olmayan mutsuz çabaları gerçekçi bir biçimde betimledi. Bu filmi ile Antalya Film Festivali’nde en iyi oyuncu ödülünü (Altın Portakal); Adana Film Festivali’nde en iyi oyuncu ve en iyi film ödüllerini (Altın Koza) aldı. Tabiri caizse, Türk Sineması’nda yer yerinden oynadı. Umut, Yılmaz Güney'in başyapıtlarından biridir. Ayıca Türkiye'de devrimci sinemanın da ilk ve en iyi örneklerinden biridir. Bu filmi, Acı, Ağıt, Baba, Arkadaş ve Endişe takip etti. 1971 yılında üç filminin birden (Ağıt, Acı ve Umutsuzlar) Adana Altın Koza Film Şenliği’nde dereceye girmesi, böyle bir şeyin ilk olması bakımından ilgi çekicidir.

[Only registered and activated users can see links]
Devrim ve Sanat

Bilinçli bir şekilde toplumsal sorunlarla uğraşmaya başladığı oranda sansürle de başı ağrımaya başlamıştı. 1972 yılında Mahir Çayan ve arkadaşlarına yardım ettiği için tutuklandı. Ancak bu kez, dünyada tanınmış bir sinemacı olarak büyük bir desteği arkasına aldı. Boynu Bükükler adlı romanını yeniden yazıp Boynu Bükük Öldüler adıyla yayımladı. Kitap, 1972 yılında Orhan Kemal Roman Ödülü’nü kazandı. Siyasal bilincinin gelişiminin sonuçlarını tutukluk döneminin bitmesi sonrasında çekmeye başladığı, bir başyapıt sayılan Arkadaş filminde ortaya koydu. Birbirinden uzak düşen iki üniversite öğrencisinin, aralarındaki toplumsal uçurumların farkına varmaları ve ilişkilerinin giderek zayıflamasının anlatıldığı film, ülkemizdeki ‘kültür şoku’nun da bir belgesi gibidir. Büyük ilgi gören ve tartışılan bu film Çirkin Kral'ın kendisiyle olduğu kadar Çirkin Kralcılarla da hesaplaşması anlamına geliyordu

Bu filmiyle Yılmaz Güney, Sınıfsız bir dünyanın gerçekleşmesi yönünde tarafını belirlemiştir: “...kendimi anlatmalıyım. İki yılı aşkın cezaevi günlerinde, düşüncelerim tek bir noktada toplanmıştır: Demokratik Halk Devrimi. Başta işçi sınıfı ve köylülük olmak üzere, tüm emekçi kitleleri, aydınları, sanatçıları, küçük iş ve mülk sahiplerini ekonomik toplumsal ve siyasi kölelikten kurtuluşa götürecek Bağımsız Demokratik Yeni Türkiye'yi kuracak ve sosyalizme götürecek Demokratik Halk Devrimi’nin gerçekleştirilmesi ve devrim sürecinde birey olarak bana düşen görevlerin berraklaştırılması temel düşüncem olmuştur. İşte ben, bu hayati görevlerin üstesinden gelebilmek, eksikliklerimi giderebilmek umuduyla inançlı bir çalışmaya verdim kendimi. Atacağım her adım emeğin nihayi kurtuluşu fikrine, yani sınıfların kendini ortadan kaldıracağı, devletin kendisini tüketeceği, söndüreceği bir dünya fikrine hizmet etmeliydi. Kurtuluşun önümüzdeki aşaması olarakta Demokratik Halk Devrimi fikrine ve mücadelelerine hizmet etmeliydi. Bu amaçla sinema alanında, iki yılda altı film yapmayı planlamıştım. 'Arkadaş' bu düşüncenin ilk ürünüdür...” (25 Haziran 1976)

02-12-2006 14:21
bebeto
Mesajlar: 11339

bebeto... demiş ki; OZAN ARİF..........


Ozan Arif Giresun`un Alucra ilçesine bağlı şimdiki ismi ile Yükselen eski adı ile Hapu köyünde 10 Haziran 1949`da doğdu. Babası yörenin sevilen simalarından rahmetli Muharrem Çavuşun (Muharrem Şirin) oğlu Mehmet Bey, annesi Fatma hanım da, yine komşu köy Demirözü`nden aynı şekilde sevilen rahmetli Gençağa Eşkünoğlu`nun kızıdır.

Babasının memuriyeti dolayısıyla, ilk ve ortaokulu Samsun`da bitirdikten sonra, hayli kalabalık olan ailesine kısa zamanda maddi yardım yapabilmek düşüncesiyle öğretmen okuluna başladı. 1969-1970 döneminde Perşembe İlköğretim Okulundan mezun oldu. Okul süresi boyunca kışları okuyup yazları rençperlik yapan bir öğrenci idi. İlk göreve başladığı okul, ailesinin bulunduğu Samsun`da Karaoyumca köyündeki ilkokuldur. Bir yıllık stajyerlik süresinden sonra, yine Samsun`da Devgeriş köyüne tayin oldu. 1972 yılında yine aynı köyde stajyerlik yapmakta olan ve ona ömrü boyunca en büyük desteği veren Süheylâ hanımla evlendi. Devgeriş köyünde beş yılı öğretmenlik, dört yılı ise okul müdürlüğü olmak üzere dokuz yıl hizmet vermiştir. İnançlarından ve prensiplerinden asla taviz vermeyen bir kişiliğe sahip olan Ozan Arif, o devrin yöneticilerinin büyük baskısı ile, maalesef 1979 yılında öğretmenlik mesleğinden ayrılmak zorunda bırakılmıştır. Öğretmenlik mesleğini çok seven Ozan Arif`in çok başarılı takdirnamelerle dolu meslek hayatına rağmen, o günün şartlarında başka bir tercihi de kalmamıştı.
Derken, 12 Eylül 1980 olaylarıyla birlikte, inanan, milli ve manevi değerlerine sahip çıkan, memleketin, milletin bekasını düşünen bir çok vatansever insan gibi yanlış değerlendirilmekten çok büyük bir üzüntü duyan Ozan Arif, ailesini, çocuğunu ve hepsinden önemlisi, öz vatanı Türkiye`yi geride bırakarak, 24 Eylül 1980 tarihinde Almanya`ya gitti. Onbir yıllık acı bir ayrılıktan sonra, 5 Kasım 1991`de nihayet memleketine ve vatanına geri dönmesi nasib oldu. Bu süre zarfında, dünyada nerede bir müslüman Türk insanı varsa onu gidip bularak, milli heyecanın filizlenmesine yardımcı olmuş ve önemli görevler almıştır. Daha çocuk yaşlarda iken Kerem ile Aslı`yı, Leyla`ile Mecnun`u, Karacaoğlan`ı, Köroğlu`nu, Dadaloğlunu, Yunus`u ve daha nicelerini okuyarak aşk cönklerini ezberleyen Ozan Arif, Karadeniz`de, yaşadığı yörede hayli yaygın olan irticalen Türkü söyleme sanatı sayesinde çok meşhur oldu. Hatta eskiden destan satıcılarının Ozan Arif`e destanlar yazdırıp, daha sonra bunları bastırarak dağıtmaları sebebiyle, yörede ismi çok duyulan bir aşık olmuştur.

İlk olarak ortaokul ikinci sınıfta sesine aşık olduğu bağlama ile tanışan ve hayli dar olan aile bütçesinden biriktirdiği harçlıklarla, 1964`te İstanbul`da bulunan Şemsi Yasıtman saz evinden 15 liraya aldığı bir bağlama ile ses ve saz dünyasının içine giren Ozan Arif, o gün bugündür hiç susmadan ve hak bildiği yoldan taviz vermeden gönül dostlarına seslenmektedir.



MİLLİYETÇİ...VATANSEVER ve TÜRK EVLADI...

02-12-2006 14:22
Yabancı..

Mao Yoldaş...

1893 yılında doğdu.Çin Devrimi’ne önderlik etti.Sol düşüncelerle üniversite öğrenimi sırasında tanıştı. 1921 yılında kurulan ÇKP (Çin Komünist Partisi)’nin 12 kişilik kurucu delegesinden biriydi.
ÇKP’nin kurulduğu dönem, onbinlerce köylünün toprak ağalarına karşı ayağa kalktığı, işçi ve öğrenci hareketlerinin yükseldiği bir süreçti. ÇKP, bu dönemde, büyük bir etki sağladı.

ÇKP, emperyalist işgale karşı, burjuvazi ile Komintang içerisinde ittifak kurdu. 1924-1927 yıllarında başlattığı silahlı ayaklanma bastırıldı. ÇKP 6. kongresinde, “Halk Savaşı Stratejisi” olarak ifade edilen, kırın kenti kuşatması devrimci savaş stratejisini kabul etti. Yoğunlaşan yerli direnişler karşısında geriye çekilmeye mecbur kaldı ve Mao’nun öncülüğünde büyük Uzun Yürüyüş başladı. Eylül 1934’ten Ekim 1935’e kadar süren yürüyüşte Çin’in bir ucundan diğer ucuna yürüyen komünistler, onbinlerce kayıp verdi. Mao, 1935’te ÇKP’nin liderliğine getirildi. Çin’in özgün koşullarından dolayı kır çalışmasına ağırlık veren Mao liderliğindeki ÇKP, Kızıl Ordu’yu kurarak, mücadeleyi gerilla savaşı biçiminde başlatıp, kurtarılmış alanlar yaratarak ilerledi. Çin Halk Devrimi 1949’da zafere ulaştı; Mao devlet başkanlığına seçildi. 1949’dan ölümüne kadar, Çin Halk Cumhuriyeti’nin tartışılmaz lideri oldu.

1956’ya kadar geleneksel Sovyet ekonomi ve devlet modelini yakından izleyen iktisadi ve politik dönüşümler; 1956-1957’de “yüz çiçek açsın, yüz düşünce yarışsın” sloganı ile yürütülen liberal dönem; 1958’de “büyük sıçrayış ve halk komünleri” kampanyası; “Kültür Devrimi”, 1960’lardan sonra Çin-SSCB arasındaki çekişme ve anlaşmazlıklar, ABD’ye yakınlaşma politikaları ve dış politikada ulaşılan bu son noktanın “Üç Dünya Teorisi” ile sistematikleştirilmesi, bu önemli dönemeçlerden başlıcalarıdır. Dünyanın pekçok yerinde komünist hareketleri etkilemiş olan Mao, 1976 yılında öldü.


02-12-2006 14:22
bebeto
Mesajlar: 11339

BAŞBUĞ...Sn. TÜRKEŞ...



Alparslan Türkeş 1917 Lefkoşe'de doğdu, 4 Nisan 1997'de Ankara'da vefat etti. Türk asker ve siyaset adamı.

Ülkücülerin başbuğu olarak adlandırılan Türkeş, aynı dönem Türk siyaset yaşamını etkileyen liderlerden biriydi. Türkeş Kuleli Askeri Lisesi ve Harp Okulu'nu bitirdikten sonra 1944'te yüzbaşı rütbesindeyken "Turancılık" davasından yargılandı. Dava sonunda aldığı ceza 1 yıldan az olduğu için orduya tekrar dönebildi. 1948'de Harp Akademisi'ni bitirdi. 1959'da albaylığa yükseldi. 27 Mayıs 1960 harekatının bildirisini radyodan okuduktan sonra adı sıkça duyulmaya başlandı. Bu dönemde Milli Birlik Komitesi içindeki görüş ayrılığı sonucu 14 üye ile birlikte emekliye ayrıldı. Bir süre sonra Hindistan'a büyükelçi müşaviri olarak gönderilen Türkeş, 1963'te yurda dönerek Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ne (CKMP) girdi.

1965'te bu partinin başkanı oldu ve aynı yıl milletvekili seçildi. CKMP programını ünlü kitabı 9 Işık'taki görüşler doğrultusunda değiştirdi ve 1969'da partinin adını Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) yaptı. 1975'ten sonra koalisyon hükümetlerinde başbakan yardımcılığı görevinde bulunan Türkeş 12 Eylül darbesi'nden sonra 4,5 yıl tutuklu kaldı. 1987'de siyaset yasağının kalkmasıyla birlikte Milliyetçi Çalışma Partisi'ne (MÇP) girdi ve aynı yıl yapılan olağanüstü kongrede genel başkanlığa seçildi. 1991 genel seçimlerinde RP ile seçim ittifakı yapan MÇP lideri Türkeş yeniden parlamentoya girdi. Ancak, daha sonra MHP adını alan partisi 1995 genel seçimlerinde Türkiye barajını aşamadığı için Türkeş de parlamento dışında kaldı.

Alparslan Türkeş 4 Nisan 1997'de geçirdiği kalp krizi sonucu Ankara'da vefat etti.


Eserleri
Milli Doktirin 9 Işık; Alparslan TürkeşKamer Yayınları; İstanbul , 1997;
Dokuz Işık; Berikan Elektronik Basım Yayım;
9 Işık; Hamle Yayınevi; İstanbul;
Dokuz Işık ve Türkiye;Hamle Yayınevi; İstanbul;
Ülkücülük; Hamle Yayınevi; İstanbul, 1995;
12 Eylül Adaleti (!) : Savunma; Hamle Yayınevi; İstanbul, 1994;
1944 Milliyetçilik Olayı; Hamle Yayınevi;
Modern Türkiye ; İstanbul,
Milliyetçilik Olayları; Berikan Elektronik Basım Yayım;
27 Mayıs ve Gerçekler; Berikan Elektronik Basım Yayım;
27 Mayıs, 13 Kasım, 21 Mayıs ve Gerçekler; İstanbul, 1996;
Ahlakçılık; Berikan Elektronik Basım Yayım;
Etik (Ahlak Felsefesi), Etik.; Bunalımdan Çıkış Yolu; Kamer Yayınları;
Türk Edebiyatında Anılar, İncelemeler, Tenkidler, Anı-Günce-Mektup;
İstanbul, 1994;
Bunalımdan Çıkış Yolu; Hamle Yayınevi; İstanbul, 1996;
Dış Meselemiz; Berikan Elektronik Basım Yayım;
İlimcilik; Berikan Elektronik Basım Yayım;
Kahramanlık Ruhu; İstanbul, 1996;
Temel Görüşler; Kamer Yayınları;
Sistemler ve Öğretiler; İstanbul, 1994;
Türkiye'nin Meseleleri; Hamle Yayınevi; İstanbul, 1996;
Yeni Ufuklara Doğru; Kamer Yayınları;
Sistemler ve Öğretiler; İstanbul, 1995.


SOYADI GİBİ : TÜRKEŞ...



NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE...

02-12-2006 14:25
Yabancı..

PIR SULTAN ÖLÜR DIRILIR!

Yüre Bire Hızır Paşa
Yüre bire Hızır Paşa
Senin de çarkın kırılır
Güvendiğin padişahın
O da bir gün devrilir
Nemrud gibi Anka n'oldu
Bir sinek havale oldu
Davamız mahşere kaldı
Yarın bu senden sorulur
Şah'ı sevmek suç mu bana
Kem bildirdin beni Han'a
Can için yalvarmam sana
Sehinşah bana darılır
Hafid-i Peygamber'im has
Gel Yezid Hüseyn'imi kes
Mansur'um beni dara as
Ben ölünce il durulur
Ben Musa'yım sen Firavun
İkrarsız Şeytan-ı lain
Üçüncü ölmem bu hain
Pir Sultan ölür dirilir


DÖNEN DÖNSÜN BEN DÖNMEZEM YOLUMDAN
Koyun beni hak aşkına yanayım
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan
Yolumdan dönüp de mahrum mu kalayım
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan
Kadılar müftüler fetva yazarsa
İşte kement işte boynum asarsa
İşte hançer işte başım keserse
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan
Bir gün mahşer olur divan kurulur
Suçlu suçsuz varsa orda bulunur
Piri olmayanlar anda bilinir
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan
PİR SULTAN'ım arşa çıkar ünümüz
O da bizim ulumuzdur pirimiz
Hakka teslim olsun garip canımız
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan[/center]

Pir Sultan Abdal,Sivas'in banaz köyünde dogmustur.16. yüzylda yasamistir.Seyyiddir.Soyun 4.Imam Zeynel Abidin Hz'lerine dayanir.Pir Sultan Abdal'in asil adi Haydar'dir.Haydar çobanlik yaparmis.Daha 5 yasinda iken Haydar bir gün sürüyü alip otlatmaya ***ürür.Yiliz dagi etrafinda sürüyü otlatirken Haydar uyuya kalir.Rüya görmeye baslar.Rüyasinda bir elinde içki,bir elinde elma olan ak sakalli bir Pir görür.Bu içki ve elmayi Haydar'a sunar.Haydar ilk önce içkiyi içer,sonra da elma'yi yer.Bir ara Haydar'in gözü Pir'in eline kayar. Avucundaki yesil nisani görür.Bu nisan Hünkâr Haci Bektasi Veli'ye aittir.Haydar onu hemen tanir.Ve Hünkâr'in ellerini,ayaklarini öper.Hünkâr Hz'leri Haydar'a Pir Sultan Abdal adini verir.O günden sonra Haydar'in adi Pir Sultan Abdal olarak kalir,bu isim ile anilir.Sonra Hünkâr Hz'leri Pir Sultan'a söyle buyurur:"Sazinin üstüne saz çalan,sözünün üstüne söz söyleyen bulunmasin cihanda.Muhammed soyundan gelenleri Hakk'kini ara"buyurur.Bundan sonra Pir Sultan artik erenlere karismis,makam almis derece bulmustur.Daha 5 yasinda iken Hakikat makaminin nasibini almis,artik bir Eren olmustur.
Pir Sultan Abdal artik büyümüstür,evlenmistir.Birde kizi olmustur.Kizinin adi Sanem bacidir.Pir Sultan yol görmek için Hünkâr Haci Bektasi Veli'nin dergahina Ali Baba ile birlikte gider.Ali Baba ile yola beraber girer ve birbirlerine Müsahip(Ahiret Kardesi) olurlar.7 sene dergaha hizmet edip,makam alirlar. Ve el alip köylerine dönerler.Pir Sultan Abdal artik yol görmüs,el almis tam bir Pir olmustur.
O devirler osmanli devletinin Aleviler üzerindeki en baskici dönemidir.Insanlar katledilmektedir.Sebebi ise sadece Alevi olmalaridir.Yavuz selim padisahtir.Bütün siddeti ile Alevileri kirmaktadir.Ayrica halka agir vergiler yüklemekte ve halk bunu ödeyememektedir.Ödeyemeyenin bugdayi alinmakta,hiç bir seyi yok ise elinde ne var ise alinmakta idi.Karsi koyanlar ise öldürülmekte idi.Halk bu zulümler arasinda inlemekte idi.Insanfsiz olan bir idare,adelet yok,zengin olan istedigini yapiyor parasina para katiyor,fakir ise gittikçe fakirlesiyor bir lokma ekmege muhtaç kaliyordu.Burada iki tanede haramdan baska lokma bogazindan geçmeye iki haramzade kadi var idi.Birinin adi kara kadi,digerinin adi da sari kadi idi. Bunlar hem dinden dem vurup,hemde agir vergiler yani haraçlar ile halki sömürmekte,ezmekte idi.Iste durum bu iken,Pir Sultan Abdal umutlari tükenmis,hayattan bezmis,haraçlar ile fakirlesmis halkin umut kapisi olarak çika geldi köyüne.
Bir dügün olmaktaydi.Genç biri olan hizir adli biri Pir Sultan'in köyünde evlenmektedir.Dügün sirasinda eskiyalar basar.Eskiyalar hizirin dügününü dagitir,zorla halkin parasini alirlar.Onlar gider gitmez arkasindan osmanli askeri gelir.Osmanli askeride vergiyi yani haraçlarini almaya gelmistir.Halkin verecek bir seyi yoktur.Askerlerde zor ile ellerinde ne var ise alir.Hizirin annesi bu duruma dayanamaz ve eline bir çatal alip askere saldirir.Askerde hizirin annesini öldürür.Ve bir askerde hizirin karisini alip kaçirir.Hizir askerlere karsi koymak istesede basaramaz,dayak yer ve yere yigilip kalir.Askerler çekip gider.
Bu sirada Pir Sultan Abdal görünür.Dergahtan el almis müsahibi Ali Baba ile birlikte evine dönmüstür. Pir Sultan'i gören halk ona kosar.Bizim derdimize derman sendedir Pir'im deyip ondan yardim isterler. Pir Sultan orada "Gelin canlar bir olalim,münkire kiliç çalalim" nefesini okur ve onlara verdikleri verginin hakki ne ise onu vermelerini,fazla olarak verilen haraci vermemelerini,gerekirse karsi çikip askeri alt etmelerini buyurur ve kan dökülmemesini,kan dökeni affetmeyecegini ve ocagina almayacagini buyurur.Halk Pir Sultani dinler.Hizirda Pir Sultan'a yanasir ve ondan destur ister,yanina katilmak istedigini dile getirir.Pir Sultan ona bu yolun zor oldugunu,her kisinin yürüyemiyecegini söyler, ve arkasini dönüp gider.Ama hizir isteklidir.Vazgeçmez bir türlü,evine kadar sürüne sürüne gider ve rizasini diler dergahina girmek istedigini yine dile getirir.Bunun üstüne Pir Sultan hiziri yanina hizmet vermek için alir.
Halk Pir Sultani dinlemektedir.Askerler geldiginde hakki olan vergiden fazla verilmemektedir.Gerekirse askere karsi çikip haklarini savunmaktadirlar.Hizirda Pir'in yaninda hizmet görmektedir.Bu durum kadilari iyice rahatsiz etmektedir.Artik haraçlari azalmistir.Halk Pir Sultani dinlemektedir.Kadilar bu durum karsisinda bir çare düsümeye baslarlar.Kara kadinin aklina müthis bir fikir gelmistir.Fikir suydu, Pir Sultani yakalayip seriat mahkemesi kurmak ve Pir Sultani seriat hükümlerince mahkum edip asmakti.Bu fikir sari kadininda aklina yatmisti.Hemen askerleri yola çikarirlar Pir Sultan'i almalari için. Askerler Pir Sultan'in köyüne girerler ve Pir Sultan'i almak isterler.Fakat halk"Biz Pir'imizi vermeyiz" diyerek karsi çikar ve vermez.Pir Sultan yüksek bir yere çikar ve halkina askerlerle gitmesi için izin ister. Pir Sultan oraya gidip kadilarin yüzünü kara etmek için gitmek istedigini söyler.Pir Sultan gitmesi gerektigini söyleyince halk çaresiz razi olur birakirlar.
Askerler Pir Sultan'in ellerini baglayip,kimi zaman kosturarak,kim zaman yerde sürükleyerek kadilarin önüne ***ürürler.Kadilar hemen bir seriat mahkemesi kurarlar.Merkezdeki halk çagirilir,mahkemeye sahit olsunda Pir Sultan'i rahatça assinlar diye.Kara kadi seriat mahkemesinde sari kadi ile birlikte davayi açar.Ilk sözü su olur"Sen Pir Sultan,basina kizil bir imame takmissin niye,yoksa sen kizilbasmisin" diye sorar.Onu kizilbas oldugunu ortaya çikarak astiracaktir aklinca.Zaten Pir Sultan'da kendini gizlememektedir.Kizilbas oldugunu herkes bilmektedir.Kadinin bu sorusuna Pir Sultan Abdal su nefesi ile cevap verir.
Gidi yezid bize kizilbas demis,
Meger Sah-i sevmis dese yeridir,
Yetmis iki millet sevmezler Sah-i,
Biz severiz Sah-i Merdan Ali'dir!
Kirkimiz bir katara dizildik,
Hakk Muhammed ümmetine yazildik,
Hakikat serbeti olduk ezildik,
Biz içeriz bize sunan Ali'dir!
Gidi yezid bizler haram yemedik,
Batinda gördügümüzü demedik,
Ikrar birdir dedik geri dönmedik,
Yedileriz birincimiz Ali'dir!
Muhammed dindir bizim dinimiz,
Tarikat altindan geçer yolumuz,
Hem Cibril Emindir rehberimiz,
Biz Mümin'iz Mürsid'imiz Ali'dir!
Pir Sultan'im Nesimi'dir Pir'imiz,
Evvel kurban ettik Sah'a serimiz,
On Iki Imam meydaninda darimiz,
Biz Sehidiz serdarimiz Ali'dir!!!
Kadi bu nefesi duyup cevabini alinca bir sey diyemez.Bir kaç soru daha sorar ama nafile Pir Sultan ile basedemez ve çaresiz onu serbest birakmak zorunda kalirlar.Pir Sultan köyüne döner.Pir Sultan'in döndügünü gören köylü hemen kurbanlarini alip kosarlar.Kurbanlar kesilir.Köyde bayram havasi olur. Ama kadilar bu isin pesini birakacak degildir.Bir gün Pir Sultan'in hanimi Anamiz aglar.Pir Sultan onu aglar görünce yüregi burkulur,incinir.Yanina gelir tatli sözler eder,neden agladigini sorar.Anamiz osmanlinin ona bir kötülük edeceginden korktugunu,halkin hakkini aradigi için onu asacaklarindan ve nice kötülükler yapacaklarindan bahseder.Pir Sultan Abdal bunun üzerine su nefesini okur.
Koyun beni Hakk askina yanayim,
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan,
Yolumdan dönüpte mahrummu kalayim,
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan!
Benim Pir'im gayet ulu kisidir,
Yediler ulusu Kirklar esidir,
On Iki Imam'in server basidir,
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan!
Kadilar müftüler fetva yazarsa,
Iste boynum,iste kemend asarsa,
Iste hançer,iste kellem keserse,
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan!
Ulu mahser olur divan kurulur,
Suçlu,suçsuz gelir anda dirilir,
Pir'i olmayanlar anda bilinir,
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan!
Pir Sultan'im ars'a çikar ünümüz,
Oda bizim ulumuzdur Pir'imiz,
Hakk'ka teslim olsun garip canimiz,
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan!!!
Tabi bu arada kadilar bos durmamaktadir.Haraçlarini alamadiklari için hirslarindan kudurmaktadirlar. Pir Sultan'in iki köpegi vardir.Bu köpeklere isim olarak birine kara kadi,birine sari kadi ismini koyar.Bu isimler kadilarindir.Pir Sultan'in köpeklerine kendi isimlerinin kondugunu duyan kadilar büsbütün kudurmuslardir.Hemen bir hile düsünürler ve bir daha Pir Sultan'i vergi adi altinda topladiklari haraçlara engel oldugu için mahkeme etmeye karar verirler.Bu sefer mahkemeye valiyide çagirirlar.Akillarinda vergilere engel oldugu için Pir Sultan'i astirmak vardir bu seferde.Yine askerleri gönderip Pir Sultan'i aldirilar.Mahkeme kurulur.Kadilar yine gazel okumaya,masallarini anlatmaya bu hükümler ile Pir Sultan'in asilmasinin uygun oldugunu anlatmaya baslarlar.Pir Sultan onlara aldigi haraçlarin ne oldugunu,vergi ile alakasi olmadigini,halka yaptiklari haksizliklari anlatir.Ve kadilara haram yiyen olduklarini söyler.Bu sirada vali devreye girer ve Pir Sultan'dan bunu ispat etmesini ister.Pir Sultan'da bunun kolay oldugunu,köpeklerinin dahi haram yemedigini,ama bu kadilarin haramdan baska bir sey yemediklerini söyler ve köpeklerinin getirilmesi durumunda bunu ispat edecegini söyler.Vali bunu kabul eder ve bir tencere helal,bir tencere de haram olan yeek pisirilmesini söyler.Kadilarda,Pir Sultan'da hangisi helal,hangisi haram görmemektedir.Kadilar zararli çikacaklarini anla*****,köyün uzak oldugunu köpekler gelene kadar çok zaman geçicegini söyleyip bunu ortadan kaldirmak isterler.Ama Pir Sultan oradan seslenrek köpeklerini çagirir ve köpekler hemen sahibinin yanina gelir.Kadilar artik çaresizdir. Sofra kurulur,ilk önce kadilar sofraya oturtulur,kadilar birbirleri ile anlasarak ikiside ayni tencereden yemek yerler,onlari kaldirdiktan sonra Pir Sultan'in köpekleri sofraya getirilir.Köpeklerde öteki tencereden yemek yerler.Vali durumu görür ve bakarki gerçekten köpekler haram yemiyor,kadilar ise haramdan baska bir tek helal lokma yemiyor,yedikleri hep haramdir.Bu durumda vali emir veriyor ve yine Pir Sultan serbest birakiliyor.
Pir Sultan yine köyüne döner.Yine bir bayram havası vardır köyde.Herşey yine normale döner.Bir gün Pir Sultan çeşmenin başına iner elini yüzünü yıkamak için.Bir bakarki yollarına güller atılmış.Pir Sultan sorar bu gülleri kim attı diye.Hızır boynunu bükerek ve utancından yüzünü sakla***** ben attım Pir'im der.Pir Sultan gülümser ve hızıra şöyle buyurur:"Hızır her şey yerinde güzeldir.Onları dalından koparma, onları soldurma hızır"diye buyurur ve eline bir tas su alarak o gülün üstüne döker.Aradan uzun zaman geçer o gül atılan yerde Pir Sultan su dökünce toprağa kök salar koskocaman olur.
Bir gün hızır yine dergaha odun taşırken,rüstem ağa adında bir haramzadeye rastlar.Bu haramzade hızırı durdurur ve derki"Ey eşşek hızır yedi senedir Pir Sultan'a hizmet ediyorsun eline ne geçti.Devlet kapısına bu kadar azimle ve sabırla hizmet etse idin paşa olurdun"diyor.Hızır ise onun bu sözüne karşı çıkıyor,Pir Sultan'a hizmet etmenin kendine yettiğini,bunun en büyük şeref olduğunu söylüyor ve uzaklaşıyor oradamAma hızırın içine şeytan girmiştir artık,nefsine yenilmiş rüstem haramzadesinin söylediklerini düşünür olmuş.En sonunda dayanama***** Pir Sultan'ın karşısına çıkar ve kendisine himmet etmesini,İstanbula gitmek istediğini ve büyük adam olmak istediğini söyleyip bozulmuş bu düzeni düzeltmek istediğinden bahseder.Pir Sultan hızıra himmet etmez ve bundan taraf değildir.Zira sonunun ne olacağını bilir.Hızır nefsine kapılmıştır artık,Pir'e ısrar eder,onun bu ısrarlarına dayanamayan Pir Sultan en sonunda izin verir.

02-12-2006 14:26
Yabancı..

AYNÛR DOGAN

Aynur, Altın Portakal'da yanık sesiyle Mathilda May'i ağlatmış.
Aynur Doğan ikinci albümü Nupel'i çıkardı. Doğan, Kürtçe sözler, tınılar ve dengbejlerden izler taşıyan albümüyle bir konsepte ulaşmayı hedefliyor
Aradan hepi topu bir yıl geçmiş. 'Keça Kurdan', Türkçe mealiyle 'Kürt Kızı' Aynur Doğan, aynı isimli ilk albümünü çıkaralı. Ama o kadar çok konser, albüm (misafir olarak) , festival, film, etkinlikte adını ve billur sesini duyduk ki, aradan çook uzun zaman geçmiş gibi hissediyorduk. O arayı soğutmadan önümüze 'Nupel'i koyuverdi, önce Avrupa'da olmak üzere. İtirazı olan varsa, sonsuza kadar sussun lütfen! İlk tanışmamızda 'Ufak tefek, kara kuru bir kız, o ses ondan nasıl çıkıyor' diye hayretler ettiğimiz hanım kızımız bir yıl sonra daha bir genç kadın havaları kazanmış, daha bir güzellik oturmuş yüzüne. Ama değişimler bu kadar. Yoksa ilk tanıştığımız kadar mütevazı, ayrıca ikinci çocuğu 'Nupel' de ilki kadar dokunaklı, insanın gözlerini dolduran cinsten, hele de billur sesi, dinlerken insanın içini titretiyor.

Bunun iyi mi kötü mü olduğuna karar vermek zor. Çünkü en neşeli halinizde o yanık sesi dinlerken ağlamaya başlayabilirsiniz. Kürtçe bilmiyormuşsunuz, kimin umrunda! Bilmeyenlere hemen bildirelim, 'Nupel', yeni sayfa demek. Daha 27 yaşında biri için erken bir deyim ama 'Bu müzikal bir yeni sayfa. Birinci albüm hem tanınmam hem de performansım ile ilgili bir albümdü. Bu albüm daha çok bir konsepte ulaşma arzusu' diyor. Arzu, bundan sonraki çalışmalarında en orijinal Kürt müziklerini biraraya toplamak. Yani İran'a, Suriye'ye, Irak'a, Yezidi Kürtlerine dokunmak. Bu albüm onun bir adım öncesi. İçinde çok çok yöresel Kürtçe sözler ve tınılar var. Dengbej geleneğine epeyi yakın. Ama öte yandan modernlik es geçilmemiş. Remiksler, Batı sazları o kadar iyi ve dozunda kullanılmış ki, tadından yenmez hale gelmiş. 'Her yere dokunmaya çalışıyorum. Mesela bundan önceki albümü Avrupa'da insanlar dinledi ama bir sürü insan da dinlemedi. Dinleyenler yüzlerini bize çevirenlerdi. Bunu çok çok farklı bir sound'a taşıyıp herkes dinlesin istedim' diye açıklıyor durumu. Ama her şeyden önce hedef en köke inmek. O yüzden diyor ki 'İki tane remiks yaptık ama biz remiksi Avrupalılardan çok daha iyi yapamayız. Şirketin istediği bir şeydi o remiksler. Gördüğüm kadarıyla müziğimi yeni yeni dinleyenler orijinal Kürtçe parçalara çok daha ilgi gösteriyorlar, çünkü samimi geliyor' diyor ve İspanya'da yaşadığı bir olayı anlatıyor: 'Bir gazeteci hem de müzisyenmiş, sen ağzını açıp söylemeye başladığın zaman benim içimden aşk, hüzün, sürgün, acı, sevinç her şey geçiyor dedi. Ben de evet ben oyum zaten dedim'.


02-12-2006 14:29
bebeto
Mesajlar: 11339

TÜRKİYE' de yaşayan ve ben TÜRK'üm diyenlerden...



BAŞBUĞ....






NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE...DİYEBİLENE...

02-12-2006 14:29
Yabancı..

Dersîm'den Times'a
Dersim’li bir ailenin yedi çocuğunun ortancası olarak dünyaya gelen Aynur Doğan, kendi deyimiyle yaylalarda kuzularla bağıra çağıra şarkı söylediği zamanlar, işin The Times'ın kapağında yer alacak kadar uzun boylu olacağını değil tahmin, hayal bile etmemişti. Ortaokul ve liseye Elazığ'da okuduktan sonra 93'te ailece İstanbul'a göç ederler. Hemen Arif Sağ Müzik Kursu'na girer. Bir taraftan da bağlama dersleri alır. Ardından Anjelika Akbar, Metin Kemal Kahraman, East2West, Grup Yorum, İstanbul'da Elektronik Hikâyeler çalışmalarında yer alır, yurtdışında festivallere katılır. İki tane Türkçe albüm yapar ama olmaz. İngiltere'de bir barda Hasan Saltık'la karşılaşınca şeytanın bacağı, kolu, gözü, kafası kırılır ve 'Keçe Kurdan' şeytan için zehir olur. Sonrasında ağır yaralı şeytan yerine melekler vardır yanında. Albüm beğenilir, 'Kürt müziği divasını buldu' diye lanse edilir, Kardeş Türküler'le konserlere çıkar, albümlerinde yer alır, Mikail Aslan'ın albümünde söyler, yurtdışında konserlere ve festivallere katılır, İngiliz etnik müzik dergisi Folk Roots ona övgüler düzer, Times'ın Türkiye ile ilgili hazırladığı ekte 'kapak kızı' olur, BBC'de şarkı söyler, sunucu 'Üç dakikan var, bir şey söylemek istiyor musun? ' dediği zaman bir Ahmedo patlatır ve programı uzatır, Fatih Akın'ın 'Köprüyü Geçmek' ve Yavuz Turgul'un 'Gönül Yarası'nda beyazperdede şarkılarını okur. 'Kürt müziği dinlememiş bir sürü insan o filmlerde dinledi. Sinema kalıcı bir şey, 20 yıl sonra da seyredebilirsiniz. Filmlerini izlemekten hoşlandığım insanların filminde rol almak ve sonra izlemek tabii ki güzel bir duygu. Fatih Akın'ın filminde Orhan Gencebay, Sezen Aksu, Müzeyyen Senar var... Bu duyguyu size açıklayacak kadar kelimelere dökememem' diyor. Bütün bu olup bitenler sanki onun hikâyesi değilmiş gibi, 'Hâlâ aynı semtte, hâlâ ailemle oturuyorum. Bir şey değişmedi yani' diye tamamlıyor. Melekler onu korusa da şeytan arada kırık bacağını gösterir. Gülben Ergen'in programına katılıp Keçe Kurdan'ı söyleyince seyircilerden biri 'Niye böyle insanları çıkarıyorsunuz? ' der, albümü Diyarbakır 6. Ağır Ceza'dan yasaklanır (sonra kaldırılır) ve son olarak Mercan Dede'nin davetiyle gittiği bu yılki Altın Portakal'da Kürtçe söyleyince protokol krizi yaşanır. 'Matilda May hemen yanımızda oturuyordu. Kadın ağladı.

02-12-2006 14:30
Yabancı..

Eşim film müzikleri yapıyor, birçok şey dinledim ama böyle bir şey hiç dinlemedim dedi. CD aldı. Dinleyen herkes memnundu. Ondan sonra ne oldu bitti, bilmiyorum' diyor Altın Portakal için ve devam ediyor: 'Ben insanların duygularına hitap eden bir şey yapıyorum. Bu hissiyatı alamıyorlarsa, üzücü olarak görürüm bunu. Sonuçta orada ruhani bir şey yapıyoruz. Geçer bunlar ya...' Yoksa niyeti 'bölücülük' değil. 'Hâlâ Kürt müziğinin önünde engeller var. O yüzden de Kürt müziği ile uğraşmak başlı başına politik bir durum oluyor. Ama yaptığım işe özellikle politika karıştırmak gibi bir derdim yok'. Onun derdi iç huzurunu bulmak. Bulmuş mu, hayır, ama olsun arıyor ya. Bu yüzden de albüme koyduğu kendi yaptığı iki şarkıdan birinin adı 'Aydınlık': 'Aydınlık istiyorum, bütün dünya için. Yeter yorulduk artık, afetlerden, savaşlardan, katliamlardan, çekememezliklerden, dil, din ırk ayrımından'.
'Nupel'de bu sefer bir tane Türkçe şarkı var. O da Aynur'un Mikail Aslan'ın 'Miraz' albümünde seslendirdiği 'Aşkın Şarabı'. İki tane de Şivan Perwer şarkısı. Albümün içinde bonusu da mevcut: Mesela Kardeş Türküler'in 'Bahar' albümünde söylediği 'Ez kevok im' ve 'Keçe Kurdan'ın remiks hali. Siz albümü dinlerken, o Kasım-Aralık arasında Mikail Aslan'la Avrupa'nın çeşitli şehirlerinde yapacağı Fırat'tan Tınılar isimli 12 konser için çalışıyor olacak. Belli ki melekler bu aralar fazla mesaide...

02-12-2006 14:31
Yabancı..

Karacaoğlan



--------------------------------------------------------------------------------
(17. Yy.)Türk halk şairi. Etkileyici bir dil ve duygu evreni kurduğu şiirleriyle Türk halk şiiri geleneğinde çığır açmıştır. 1606' doğduğu, 1679'da ya da 1689'da öldüğü sanılmaktadır. Yaşamı üstüne kesin bilgi yoktur. Bugüne değin yapılan inceleme ve araştırmalara göre 17.yy'da yaşamıştır. Nereli olduğu üstüne değişik görüşler öne sürülmüştür. Bazıları Kozan Dağı yakınındaki Bahçe ilçesinin Varsak (Farsak) köyünde doğduğunu söylerler. Gaziantep'in Barak Türkmenleri de, Kilis'in Musabeyli bucağında yaşayan Çavuşlu Türkmenleri de onu kendi aşiretlerinden sayarlar. Bir başka söylentiye göre Kozan'a bağlı Feke ilçesinin Gökçe köyündendir. Batı Anadolu'da yaşayan Karakeçili aşireti onu kendinden sayar. Mersin'in Silifke, Mut, Gülnar ilçelerinin köylerinde, o yöreden olduğu ileri sürülür. Bir menkıbeye göre de Belgradlı olduğu söylenir. Bu kaynaklardan ve şiirlerinden edinilen bilgilerden çıkarılan, onun Çukurova'da doğup, yörenin Türkmen aşiretleri arasında yaşadığıdır. Adı bazı kaynaklarda Simayil, kendi şiirlerinden bazısında ise Halil ve Hasan olarak geçer. Akşehirli Hoca Hamdi Efendi'nin anılarına göre Karacaoğlan yetim büyüdü. Çirkin bir kızla evlendirilmek, babası gibi ömür boyu askere alınmak korkusu ve o sıralarda Çukurova'da derebeyi olan Kozanoğulları ile arasının açılması sonucu genç yaşta gurbete çıktı. İki kız kardeşini de yanında götürdüğünü, Bursa'ya, hatta İstanbul'a gittiğini belirten şiirleri vardır. Yine bu şiirlerinden anlaşıldığına göre, Bursa'da ev bark sahibi oldu, evlat acısı gördü. Anadolu'nun çeşitli illerini gezdiği, Rumeli'ye geçtiği, Mısır ve Trablus'a gittiği de sanılıyor. Yaşamının büyük bir bölümünü Çukurova, Maraş, Gaziantep yörelerinde geçirdi. Doğum yeri gibi, ölüm yeri de kesin olarak bilinmemektedir. Şiirlerinden, çok uzun yaşadığı anlaşılmaktadır. Hoca Hamdi Efendi'nin anılarına göre Maraş'taki Cezel Yaylası'nda doksan altı yaşında ölmüştür. En son bulgulara göre ise mezarının İçel'in Mut ilçesinin Çukur köyündeki Karacaoğlan Tepesi denilen yerde olduğu sanılmaktadır.

Karacaoğlan Osmanlı Devleti'nin iktisadi bunalımlar ve iç karışıklıklar içinde bulunduğu bir çağda yaşamıştır. Şiirinin kaynağını, doğup büyüdüğü göçebe toplumunun gelenekleri ve içinde yaşadığı, yurt edindiği doğa oluşturur. Güneydoğu Anadolu, Çukurova, Toroslar ve Gavurdağları yörelerinde yaşayan Türkmen aşiretlerinin yaşayış, duyuş ve düşünüş özellikleri, onun kişiliği ile birleşerek âşık edebiyatına yepyeni bir söyleyiş getirir. Anadolu halkının 17.yy'da çektiği acılar, göçebe yaşantısının yoklukları, çileleri, çaresizlikleri, şiirinde yer almaz. Şiirlerindeki insana dönüklüğünün özünde belirgin olan tema doğa ve aşktır. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi, ölüm ise şiirinin bu bütünselliği içinde beliren başka temalardır. Duygulanışlarını gerçekçi biçimde dile getirir. Düşündüklerini açık, anlaşılır bir dille ortaya koyar. Acı, ayrılık, ölüm temalarını işlediği şiirlerinde de bu özelliği göze çarpar. Düşten çok gerçeğe yaslanır. Çıkış noktası yaşanmışlıktır. Ona göre, kişi yaşadığı sürece yaşamdan alabileceklerini almalı, gönlünü dilediğince eğlendirmelidir. Yaşama sevincinin kaynağı güzele, sevgiliye ve doğaya olan tutkunluğudur. Güzelleri, yiğitleri över, dert ortağı bildiği dağlara seslenir. Lirik söyleyişinin özünde, halkının duyuş ve düşünüş özellikleri görülür. Göçebe yaşamının vazgeçilmez bir parçası olan doğa, onun şirinin başlıca temalarından biridir. Yaşadığı, gezip gördüğü yörelerin doğasını görkemli bir biçimde dile getirir. Dost, kardeş bildiği, sevgilisiyle eş gördüğü, iç içe yaşadığı bu doğa, onun için sadece bir mekan olmaktan ötedir. Şiirinin başka önemli bir teması olan aşkın varoluşu, doğadaki benzetmelerle güzelleşir. Onunla yaşanan sevinç, onun getirdiği acı doğa ile paylaşılır. Sevgili, şiirinde doğanın ayrılmaz bir parçasıdır. Şiirlerinde yer yer sıla özlemi ve ölüm temasına da rastlanır. Sevdiğinden, ilinden, obasından ayrı düşüşü özlemle dile getirir, yakınır. Ölüm de, ayrılık ve yoksullukla eş tuttuğu bir derttir. Doğa temasının yanı sıra şirinin asıl odak noktasını oluşturan aşk/sevgili kavramını, âşık şiirinin geleneksel kalıpları dışında bir söyleyişle ele alır. Onun için sevgili, düşlenen, bin bir hayal ile var edilen, ulaşılmazlığın umutsuzluğuyla adına türküler yakılan bir varlık değildir; doğa ve insan ilişkileri içindedir. Onu, yaşamdan ve bu ilişkilerden soyutlamadan verir. İlk kez onun şiirinde sevgililerin adları söylenir: Elif, Anşa, Zeynep, Hürü, Döndü, Döne, Esma, Emine, Hatice...Karacaoğlan bunların kimine bir pınar başında su doldururken, kimine helkeleri omuzunda suya giderken, kimine de yayık yayıp halı dokurken görüp vurulmuştur. Gönlü bir güzel ile eylenmez, bir kişiye bağlanmaz. Uçarılık, onun duygu dünyasının şiirsel söyleyişine yansıyan en belirgin yanıdır. Erotizm, şiirine sevmek ve sevişmek olgusuyla yansır. Kanlı-canlı sevgili, cinsellik motifleriyle daha da belirginleşir, şiirinde etkileyici bir biçimde yer eder. Onun sevgiye ve kadına bakış açısı, âşık şiirine yenilik getirir ve bu gelenek içinde etkileyici bir özellik taşır. Tanrı kavramı ve din teması şiirinde önemlice bir yer tutmasa bile, bu konudaki yaklaşımıyla da kendi şiir geleneğine yine değişik bir bakış açısı getirmiş ve sonraki kuşaklar üzerinde etkileyici yönlendirici olmuştur.

Karacaoğlan yaşadığı çağda yetişmiş başka saz şairlerinin tersine, dil ve ölçü bakımından Divan Edebiyatı'nın etkisinden uzak kalmıştır. Güneydoğu Anadolu insanının o çağdaki günlük konuşma diliyle yazmıştır. Kullandığı Arapça ve Farsça sözcüklerin sayısı azdır. Yöresel sözcükleri ise yoğun bir biçimde kullanır. Deyimler ve benzetmelerle halk şiirinde kendine özgü bir şiir evreni kurmuştur. Bu da onun şiirine ayrı bir renk katar. Bu sözcüklerin bir çoğunu halk dilinde yaşayan biçimiyle, söylenişlerini bozarak ya da anlamlarını değiştirerek kullanır. Karacaoğlan, halk şiirinin geleneksel yarım uyak düzenini ve yer yer de redifi kullanmıştır. Hece ölçüsünün 11'li (6+5) ve 8'li (4+4) kalıplarıyla yazmıştır. Bazı şiirlerinde ölçü uygunluğunu sağlamak için hece düşmelerine başvurduğu da görülür. Mecaz ve mazmûnlara çokca başvurması, söyleyişini etkili kılan önemli öğelerdir. Şiirsel söyleyişinin önemli bir özelliği de, halk şiiri türü olan mani söylemeye yakın oluşudur. Koşmalar, semailer, varsağılar ve türküler şiirleri arasında önemlice yer tutar. Bunların her birinde açık, anlaşılır bir biçimde, içli ve özlü bir söyleyiş birliği kurmuştur. Pir Sultan Abdal, Âşık Garip, Köroğlu, Öksüz Dede, Kul Mehmet'ten etkilenmiş, şiirleriyle Âşık Ömer, Âşık Hasan, Âşık İsmail, Katibî, Kuloğlu, Gevheri gibi çağdaşı şairleri olduğu kadar 18.yy ve şairlerinden Dadaloğlu, Gündeşlioğlu, Beyoğlu, Deliboran'ı, 19.yy şairlerinden de Bayburtlu Zihni, Dertli, Seyranî, Zileli Talibî, Ruhsatî, Şem'î ve Yeşilabdal'ı etkilemiştir. Daha sonra da gerek Meşrutiyet, gerek Cumhuriyet dönemlerinde, halk edebiyatı geleneğinden yararlanan şairlerden R.T. Bölükbaşı, F.N. Çamlıbel, K.B. Çağlar, A.K. Tecer ve C. Külebi, Karacaoğlan'dan esinlenmişlerdir. Şiirleri 1920'den beri araştırılan, derlenip yayımlanan Karacaoğlan'ın bugüne değin, yazılı kaynaklara beş yüzün üzerinde şiiri geçmiştir.

Vara vara vardım ol kara taşa
Hasret ettin beni kavim kardaşa
Sebep ne gözden akan kanlı yaşa
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

Nice sultanları tahttan indirdi
Nicesinin gül benzini soldurdu
Nicelerin gelmez yola gönderdi
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

Karac'oğlan der ki kondum göçülmez
Acıdır ecel şerbeti içilmez
Üç derdim var birbirinden seçilmez
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

*************
Üryan geldim gene üryan giderim
Ölmemeye elde fermanım mı var
Azrail gelmiş de can talep eyler
Benim can vermeye dermanım mı var

Dirilirler dirilirler gelirler
Huzur-ı mahşerde divan dururlar
Harami var diye korku verirler
Benim ipek yüklü kervanım mı var

Er isen erliğin meydana getir
Kadir Mevlâ'm noksanımı sen yetir
Bana derler gam yükünü sen götür
Benim yük götürür dermanım mı var

Karac'oğlan der ki ismim öğerler
Ağı oldu yediğimiz şekerler
Güzel sever diye isnad ederler
Benim Hakk'dan özge sevdiğim mi var



02-12-2006 14:34
Sayfalar: 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9

Şiirler | Hikayeler | Komik Hikayeler | Anılar | Güzel Sözler | Fıkralar | Ekart | Nostalji | Yigit Özgür Karikatürleri

Etiket | Forum | Gezi Rehberi
Copyright © 2005 DuslerSokagi.com. Bir eğlence sanatı. | iletisim: iletişim