Dusler Sokagi
Üye Girişi | Üye ol | Üye Arama | Üyelik Problemleri
Ana Sayfa
Sen ne yapiyorsun ?
Nostalji arama:
Toplam Cevap: 31
Ana Sayfa >> Nostalji >> Dinler, inançlar, mistisizm >> Tanrının Doğum Günü
Sayfalar: Önceki  1, 2, 3, 4  Sonraki
Yazar Tanrının Doğum Günü
Amras
Mesajlar: 244

Seyyah abi, kusura bakma sana kardeşim demiştim. Profiline bakmamıştım. Kusura bakma abi. Hakkını helal et.

13-08-2007 14:46
Rose Hüzünbaz
Mesajlar: 28402

Amras demiş ki; Kitabın ilk bölümü. İsterseniz okuyabilirsiniz.
Sizden bir ricam Önyargılı okumayın.

00:10

“Tanrı bana gelsin. O’nu yeniden 1 numara yapayım!”
“Büyük lokma ye, büyük laf konuşma!”
İlk cümle bana, ikincisi ise babama ait…
Aslında ben masumdum.
Bir reklamcılık dergisi, ben ve birkaç meslektaşıma mesleki hayallerimizi, neyi başarmayı dilediğimizi sormuştu. Diğer meslektaşlarım, kuruyemiş, tıraş köpüğü, otomobil lastiği gibi piyasalarla ilgili hayallerini sıralarken ben, müşteri adayı olarak Tanrı’yı seçmiştim. “Tanrı bana gelsin, O’nu yeniden 1 numara yapayım!” Kıvırmak gibi olmasın ama, benim ifadem daha uzundu. İçinden cımbızla tek bir cümle alındığında birazcık pervasız durduğu konusunda ben de sizinle hemfikirim. İfadenin aslı şöyleydi: “Tanrı katı, imaj yönetimine gerçekten ihtiyacı olan bir müessese. Tanrı bana gelsin, O’nu yeniden 1 numara yapayım.Tabii bu isimde biri gerçekten varsa…”. Gene sizinle hemfikirim.Son cümle de birazcık pervasız olmuş. Lafını sözünü bilmeyen biri olabilirim ama ben masumum. Bu sözlerin beni ve kimliğimi değiştireceğini asla bilemezdim. Ülkenin önemli sayılabilecek reklam ajanslarından birinin genç yaratıcı yönetmeniydim. Şirket dedikodusu yapmak gibi olmasın ama ben ajansın Don Kişot’uydum. Ajansa ne zaman kazık bir iş gelse, herkes ne kadar yoğun olduğunu anlatan gerekçelerle bir şekilde ortadan kaybolurdu. O sırada ben ve atım Rozinantederhal olay yerinde biterdik. Bunu ajansın bekaası ve diğer yönetmenlerin popolarının rahatı için yaptığımı da söyleyemem. Beni zor işlere çeken, önüne bir türlü geçemediğim meydan okuma duygumdan başka birşey değildi. Tanrı’yı bilemem ama benim 1 numara olmamın yolu, el attığım herşeyin imajını değiştirmemle mümkün olacaktı. Bir yanım uluorta büyük laflar ederdi. Diğer yanım da atıp tuttuklarımın altından kalkabilmek için deliler gibi çalışırdı. Mesleğe atıldığım ilk günden beri bayram-seyran, gece-gündüz durmadan çalışmış, etrafımdaki herkesten daha fazla sorumluluk almıştım. Daha dürüst olmam gerekirse, izin kullanmamasıyla iftihar eden kafasızlardan sadece biriydim ben. Anketlerden müşteri memnuniyeti en yüksek kreatif olarak benim ismimin çıkması çok çalışan yanıma sunulmuş bir ödüldü. Benim başarı formülüm çok basitti. Çocukluğumdan beri insanın doğasını merak etmiş ve üzerine çok kafa yormuştum. İnsanı iyi tanıyınca, toplumun düşüncelerini yönlendirmek gerçekten de kolay oluyordu. Bugüne kadar farklı alanlarda onlarca işe girişmiş ve başarıyla çıkışmıştım. “Tanrı bana gelsin!” şeklindeki çıkışım, farklı birşeyler yapma isteğimin bir uzantısı olabilirdi. Olmaya dabilirdi. Belki de egom, ne kadar şişik olduğunu dünyaya haykırmak istiyordu. Bilemiyorum. Bildiğim, o röportajın yayınlandığı günden sonra, hayatımın alt üst olduğuydu…

00:09

“Dergideki açıklamalarınızı büyük bir ilgiyle okudum.
Bende, tam size göre bir proje var.
Uygun bir vakitte sizinle görüşme fırsatı bulabilirsem çok mutlu
olurum.” DonaT.
Dergi yayınlandığının hemen ertesi günü aldığım bu mesaj, gerçekten çok ilginçti. Bu kadardı... “Dona T.” kimdi, benimle ne konuşmak istiyordu? Hiçbir fikrim yoktu. Hatta, “Mutlu olurum” satırına gelene dek mutlu olanın Tanrı olduğu hissine bile kapılmıştım! Dona, daha önce duyduğum bir isim olmasa da bir isimdi ve bu yanıt bir insandan geliyordu. Ama gene de çok ilginç bir durumdu. Bir kere Türkçe okuyup yazabilen Dona’nın Türk olduğu şüpheliydi. Aklıma Amerika’daki misyoner kuruluşlarından birinin temsilcisi olabileceği gelmişti. Eğer, böyleyse hiç $üphesiz bu benim açımdan çok ho$ bir durumdu. Ajansa müşteri kazandıranlar, gelirin net %20’sini aldığı için... Yoksa bu gelen, yılların hayali Maserati 3200 GT’nin marş sesi miydi?

Sayın Dona T.,
İlginiz için çok teşekkür ederim.
Önümüzdeki hafta cuma günü saat 16.00’da uygunsanız,
sizi ajansımızda ağırlamaktan mutluluk duyarım.”

İleriki haftaya ötelemek her zaman işe yarardı. Karşı tarafın gözünde siz, çok meşgul bir insan gibi görünürdünüz. Diğer taraftan da “İlişkilerde kuralları koyan taraf, ilk kuralı koyan
taraftır” ilkesini yerine getirmiş olurdunuz. Karşı taraf, hem size daha çok saygı duyar hem de karşı bir zamanlama teklifi yapmaya çekinip size uyardı. Tabii, ileriki haftaya ötelemek bazen olumsuz sonuçlar da doğurabiliyordu. 9 gün boyunca meraktan kıvranmak gibi… Aradan geçen süre boyunca ben, Dona T.’nin kim olduğu ve benden ne isteyeceğine dair merakımdan, yaptığım hiçbir işe kendimi veremiyordum. Ya sigara paketlerine daha az
sigara koymaya başlamışlardı ya da ben daha çok içiyordum. Heyecanlıydım. En hoşuma giden kısım ise, Dona’nın bana, dünyanın 3 büyük reklam networkünden birinin, herhangi bir üst düzey yetkilisi olarak değil sadece adımla, yani kendi kimliğimle hitap etmesiydi. Bugüne kadar pek az yanılan koku alma duyum, büyük para kazanabileceğim bir işin yolda olduğunu fısıldıyordu kulağıma. Bir yanım ise, bir parça tedirgindi. Kendini birdenbire karmaşık olayların içinde bulan adam… Ben 1940’ların bu Hollywood temasının, 2000’ler temsilcisiydim. Gazetede okuduğum bir habere içimden “Ne geri zekâlı bir adam! Kendisini ve müessesesini ne durumlara düşürmüş. Düştüğü kuyudan çıkışı gerçekten imkansız. Tanrı yardımcısı olsun” dedikten sonra o adamların gelip benim müşterim olmalarına alışmıştım. Gerçekten inanıp inanmadığını bile bilmediği Tanrı’ya “dil uzatmış” biri olarak, 1940 model bu filmi tekrar izlememek için dua etmeye bile hazırdım.

“Dergideki açıklamalarınızı…”

Şayet Dona T., koltuğunun altında ticari bir işle geliyorsa, bu iş yüksek olasılıkla Tanrı’yla ilgili olmalıydı. Gerçek anlamda uzaylı olduğum bir konuda yani… Böyle bir durumda bilgi açığımı telafi edebilmem de oldukça zor görünüyordu. Arkadaşlarıma “bu gece bensiz çıkın, ben evde Kur’an okuyor olacağım” diyebileceğimi hiç sanmıyordum. Ben yaşamayı seven, delidolu, rockçı bir tiptim. Böyle konularla gerçekten hiç işim olmazdı. Gazetelerin siyaset sayfalarını bile istemeye istemeye okurdum. Bana kalsa hiç okumazdım ama, her an siyasi bir kişilik kapımızı çalıp “kurtarın beni” diyebileceği için olan biteni takip etmek zorundaydım. Gündemi siyasi bir projeye bulaştıktan sonra takip etmeye başladığınızda, adapte olmanız imkansız oluyordu. Mesleğimden en nefret ettiğim anlar, kendim inanmadığım kişi ve ürünlere insanları inandırmaya çalıştığım anlardı. Ödeme güçlüğüne düşen insanlardan alacağını %800 faizle tahsil eden kimi bankaların kredi kartlarını, dünyanın en sempatik renklerine boyamak benim için gerçekten iğrenç bir duyguydu. Zaten, benim bu duygularım ajansta bilindiğinden mecbur kalınmadıkça böyle işler benim takımıma verilmezdi. İnanmadığınız bir işte başarı şansınız gerçekten büyük ölçüde azalıyordu. Yönetim bu gerçeğin farkındaydı. Rüştümü ispat ettiğim günden beri, istediğim ve istemediğim işler arasında seçim yapma lüksüne sahiptim. Bir işi seçme konusundaki ölçütüm son derece basitti. O iş bana ya para ya da gurur vermeliydi… Bunları verirken acı vermemeliydi. İkisini birden veren işler karşıma çok az çıksa da, benim yapacağım iş gurur veya paradan en az birini getirmeliydi. Dona T. İle geleceğini hissettiğim iş bana gurur vereceğe benzemiyordu. Tanrı’yla muhabbetimi keseli neredeyse 15 yıl olmuştu. Konuşmadığım birinin imaj anlamında mürüvvetini görmek beni hiç ama hiç ilgilendirmiyordu. Geriye tek bir şey kalıyordu:

Para…

Para demişken… Eğer, bir gün bir reklam ajansı ile çalışmak zorunda kalırsanız şunu çok iyi bilmelisiniz: AJANSLARLA ASLA PARA PAZARLIĞI YAPILMAZ. İhtiyacınız yaratıcılıksa, yaratıcılara istedikleri parayı ödemelisiniz. “Pazarlık” ve “pazarlama” kelimeleri biraraya getirilmemesi gereken iki kavramdır.. Eğer, paranız o ajansın istediği ücreti ödemeye yetmiyorsa, o zaman sizden daha az isteyen bir ajans bulup onların isteklerini kabul etmelisiniz. Ajansların en kutsal varlıkları, onlara istedikleri parayı ödeyen müşterileridir. Eğer, o grupta yer alamazsanız artıklarla beslenirsiniz. Size bir arsenik diyeti uygulanır ve cılız fikirlerle yaşamaya alıştırılırsınız. O çarpıcı sunuşların, o teatral anlatımların içinden etkisiz fikirleri ayırdetmeniz gerçekten imkansızdır. İşte bu yüzden Dona T.’nin biraz olsun akıllı bir adam olmasını diliyordum. Pazarlık etmesi, getirmesi olası o proje yüzünden zaten zor olan durumunu daha da zorlaştıracaktı. Dona T. istediğimi verirse, bana iyi para kazandıran bir Tanrı’nın sevgili bir kulu olur, önünde saygıyla eğilirdim! Bu arada, burnuma her para kokusu geldiğinde olduğu gibi, bilgisayarımın masaüstünde bir resim değişikliği meydan gelmişti. Mevcut arabam gitmiş yerine, buz mavisi 2001 model bir Maserati 3200 GT gelmişti. Son model değil 2001 model olmasının nedeninin aza kanaat etmem olduğunu sanıyorsanız, gerçekten yanılıyorsunuz. 2001 yılına kadar üretilen 3200 GT’lerin stop lambaları çizgi halinde dizilmiş kırmızı ledler halindedir. Muhteşem bir görüntüdür bu… Ben o manzaranın ciddi bir hastasıyımdır ve ne zaman bir 3200 GT görsem, iki elim kanda bile olsa gider bir süreliğine arkasına park ederim. Bu benim minik sırrımdır. Arabanın tasarımındaki ihtişamı hayranlıkla izlerim. Muhteşem ötesi bir görüntüdür. Ön konsolunda Cartier marka saat bulunan bir arabaya yakışır cinsten bir görüntü… Bu noktada, iç dünyamı çok sarsan bir olaya değinmem gerekiyor. 2001 yılında, Amerikan trafik otorite kuruluşu çizgi stopların uzaktan iyi görünemeyeceğine ve kazalara sebep olabileceğine (bakınız olmuş bir kaza var demiyor, olabilir diyor!) kanaat getirmiş ve firmaya klasik ve kalın bir stop lamba konsepti tasarlaması konusunda ültimatom çekmişti. Maserati eski Maserati olsaydı, yani holdinglerin değil ailelerin otomotivi yönettiği, hissedarların değil otomobil aşkının hakim olduğu günlerde olsaydı, tasarımını değiştirmek yerine arka camın oraya irice bir stop lambası koyardı. Fikrinin arkasında dururdu… Firma bunun yerine geri adım atmış ve klasik büyük stop lambaları koymak yoluna gitmişti. Bu manevrayla Amerikan pazarını kazanmıştı belki ama beni kaybetmişti. 3200 GT efsanesi o gün bitmişti benim için. O yüzden 2001 ve öncesi bir model olacaktı benimkisi. Aldığım koku beni yanıltmıyorsa Dona T. (yolda gördüğüm Maseratilerin arkasına) park sorunumu çözeceğe benziyordu.

00:08

Dona ile görüşmeden önce yapmam gereken bazı işler vardı. İnsanların Tanrı ile ilgili ne düşündüğünü araştırmak gibi. Google’a “God” yazıp arattırdığınızda karşınıza 395 milyon sayfa çıkıyordu. Tahmin ettiğim gibi Tanrı bilinirlik sorunu olmayan bir markaydı. O’nun sorunu, beğenilirlik düzeyiydi. “Ateist” ve “Ateizm” kelimelerini arattırdığınızda önünüze gelen
sayfa sayısı da 1.5 milyondan daha fazlaydı. Ateist sitelerine girdiğimde, ne kadar haklı olduğum bir kere daha ortaya çıkmıştı. İnsanlar isyan içindeydi. Arama motoruna bir tıkladığımda, bir milyon ah işitmiştim. Üstelik, Tanrı’ya karşı bu isyanın, ateist olduğunu söyleyenlerle sınırlı olmadığından da adım gibi emindim. arkadaş sohbetleri, benim en büyük istihbarat sahamdı. Onlar, benim ortaya rastgele sohbet konuları attığımı zannederdi. Bense
gerçek bir ajans-provokatördüm. Onları konuştururken diğer yanda da cümlelerini zihnime kaydederdim. Etrafta konuşan birilerinin olması bana ilham veriyordu. Benim görüşüm, Tanrı’nın dünyaya olan ilgisinin Big Bang1’den bu yana azalmakta olduğuydu. 6 gün Tanrı’yı çok yormuşa benziyordu. Üstüne Adem’in O’nu değil şeytanı dinleyip o elmayı yemesi her şeyin üzerine tuz biber ekmişti. Tanrı, insandan yana hayal kırıklığı içindeydi. Bu kırgınlığına karşın, tarih boyunca insanlara saçmalıklarına bir son vermeleri için sürekli elçiler gönderiyordu. Bir kaç yüzyıl işler iyi gittikten sonra, indirdiği dinler bozguna uğruyordu. Yeryüzü hiçbir zaman Tanrı’nın istediği gibi bir yer olamamıştı. 1400 yıl önce, son bir umut diyerek yeni bir kutsal kitap göndermişti. Dindarların sitelerinde okuduklarıma bakılırsa, yenisini göndermeyeceğini de indirdiği kitapta çok açık anlatıyordu. İslam, son şanstı. Bana kalırsa insanlık, Müslümanlar da dahil olmak üzere bu son şansını hiç de iyi değerlendirememişti. Buna karşın Tanrı’dan ses çıkmıyordu. Fırtınalar, kasırgalar, depremler, volkanlar, savaşlar, hastalıklar, parasızlıklar… Belki de bu yüzden dünyanın başına hiç iyi bir şey gelmiyordu. Yenilmiş tek bir elma için ödediğimiz bu bedel “biraz” fazlaydı. Tanrı’nın imajını düzeltme konusunda katkı sahibi olabilecek kesim olan din adamlarının durumu da pek iç açıcı değildi. Hayata dair derin sorulara doyurucu cevap veremiyor,“Allah’ın takdiri” diyip işin içinden çıkıyorlardı. Tanrı’nın imajı gerçekten zor durumdaydı. Bir misyoner kuruluşun sağlayacağı geniş bir bütçeyle bile bu imajı düzeltmek imkansıza yakındı. Bebek’te oturduğum yerden binlerce yıllık inanışları yenileyeceğime inanmam gerçekten komik olurdu. Tanrı, yeni bir peygamber gönderseydi ve o peygambere bir lider konumlaması yapılsaydı, bir şansımız olabilirdi. Din bilgim beni yanıltmıyorsa Hazreti Muhammed son peygamberdi. Tanrı’nın bir imaj problemi olduğu ne kadar açıksa, bu imajı değiştirmenin yolları da o kadar kapalıydı. Gerçekten ben hangi akla hizmetle böyle bir laf etmiştim? Don Kişot’ların ‘hayır!’ demeyi öğrenmesi gereken günler kapıdaydı. Sanıyorum artık babamı dinlememin zamanı gelmişti.

00:07

Dona T. ile yapacağım görüşme konusunda ajans genel müdürümüzü bilgilendirmem gerekiyordu. Bizim genel müdür, ajansta her olan bitenden haberdar edilmek konusunda aşırı takıntılı bir kadındı. Yarattığımız konseptlerin, hazırladığımız kampanyaların içeriğiyle asla ilgilenmezdi. Onun ilgilendiği süreçler ve onların sonuçlarıydı. Ona göre başarılı kampanya, müşteriden önce kendisinin gördüğü kampanyaydı. Nedense ben, Onun bu olan bitenden haberdar olma takıntısının çocukluğunda yaşadığı bir olaydan sonra ortaya çıktığını düşünmüştüm hep. Annesi babası güneş sisteminde başka gezegenlerin de bulunduğunu ondan saklamış olmalıydılar. O ise kendisine söylenenlerin yalan olduğunu MİR’in penceresinden gözleriyle görmüş olmalıydı! Odasına gidip, ona ziyaretçim konusunda bilgi vermeliydim. Ben vermeseydim ve de o kendi gözleriyle görseydi, sonuç gerçekten felaketim olurdu. Kılıcımı çektiğim ve genel müdürlüğe adaylığımı koyduğum hissine kapılması an meselesiydi. Üst üste gelen başarısızlıklarının sonucu olarak aşırı tedirgindi. Bu durumda en az bir ay boyunca, “Yaratıcı kökenli insanlar ajans genel müdürlüğü yapamazlar” türünden söylevlerle onu rahatlatmam gerekecekti. Benim gerçekten de, böyle elektrikli makam koltuklarına oturmaya hiç niyetim yoktu. Görüşme hakkında bilgi verdiğimde yanıt olarak bir tek kelime etmiş ve “güzel” demişti. Güzel olanın ona haber verilmiş yeni bir müşteri adayımızın varlığı olduğunda aslında ikimiz de gizli bir fikirbirliği içindeydik.

00:06

Nihayet…
Saat 15.45
9 gün nasıl olduysa geçmiş cuma günü gelip çatmıştı. Heyecanım katlanarak artıyordu. kendi kahvemi gidip kendim hazırlamak gibi zaman kaybettirecek her işi yapıyordum. Aslında zamanı ileri alma ihtiyacı çok sık yaşadığım bir şeydi. Heyecanlandığım zaman hiperaktif yapım, tasmasından bir anda boşalırdı. Konsantrasyonum düşer, dizlerim titrerdi. Günleri hatta haftaları ileri sarıp hayata bazı sahneleri atlayarak devam etme isteğine kapılırdım. İşte o günlerden biriydi ve ben masamda dizlerimi top sektirircesine titreştirerek zamanı 15 dakika ileri almaya çalışıyordum. Bu sırada, çok hoş bir hanımefendi olan ajansımızın resepsiyonisti Ayşenur’un konuşma baloncuğu bilgisayarımın ekranında belirmişti:

Burada, 16.00 Dona T. gelecek yazıyor.
Dona T. de kim? Soyadı tek bir harften mi ibaret?

Ayşenur’a durumu anlatmak gerçekten zordu. Bilmediğimi ilk defa görüşeceğimi yazmıştım cevabımda. Bilgisayarımın sesini kısıyordum o sırada. Görüşme esnasında bilgisayarımdan gelecek zıpzıp sesler, profesyonel görüntüme zarar verebilirdi. O gün ben hiç olmadığım kadar çok ciddi bir adam olmalıydım.

Dona T. geldi, toplantı odasına aldım seni bekliyor.
Aman Allahım çok yakışıklı…
Kahve servisini ben kendim yapacağım ☺

İyi haberlerin, kötü haberlerle aynı süratte adresine ulaştığı teknoloji çağında beklediğim müjde nihayet gelmişti. Kardeşimin hediyesi Cross kalemimi, kartvizitliğimi ve sigara paketimi
çakmağımla birlikte kapıp toplantı odasına doğru hareket etmiştim. Hızlı adımlarla daldığım toplantı odasında Dona T. koltuklardan birinde, beni bekliyordu. Ben, nedense daha yaşlı birini bekliyordum… Dona en fazla kırk yaşlarındaydı. Ayşenur’un dediği gibi gerçekten yakışıklı ve stili olan bir tipti. Üzerinde Armani takım elbisesi vardı. Kravat takmamıştı. Hafif yanık kumral tenliydi. Saati dikkatimi çekmişti. Ne marka olduğunu anlayamamıştım ama çok pahalı, hani Rolex’i yanında promosyon edecek kadar pahalı olduğu belliydi. Diksiyonu çok güzeldi. Türkçe’yi iyi kullanıyordu. Ses tonu çok samimi, güven veren bir tondaydı. Yüzünde sürekli tebessüm ifadesi olan neşeli bir tipti.Yaşlarımız yakın olmasına karşın bende saygı uyandırmayı başarmıştı. Tanışma faslının ardından (Günün sonunda ben soyadını sormayı unutmuştum, o da kartvizitini yanında getirmeyi )

“Sözlerinizi çok cesur buldum. Yaratıcı yanınızı zaten yaptığınız bazıişlerden biliyordum. Cesaretinizi yazınızla birlikte keşfettim” diyerek söze girmişti Dona. Bense, “...bazı işlerden biliyordum” cümlesine takılmıştım. Benim her işim yaratıcıydı! Bazıları derken kısıtlıyor muydu yoksa haberdar olmadığı işlerimin olduğunu mu anlatmak istiyordu? Başak burcu olmak bazen gerçekten kaldırması zor bir yük halini alıyordu. Ben böyle saçmalıklarla uğraşırken Dona sözlerine devam ediyordu. Karşımdaki adam, enerji alanında global oyuncu olan bir şirketin büyük hissedarıydı. Dünyanın pek çok ülkesinde yatırımları vardı. Bana, hayata dair farklı arayışlar içinde olduğu bir dönemde röportajıma denk geldiğini, sözlerimin ona ilham kaynağı olduğunu söylüyor ve beklediğim çıkışı gecikmeden yapıyordu:

“Size büyük bir iş teklifiyle geldim bugün.”

Bu sözü duymamla birlikte ben, artık şirketin 3 no’lu toplantı odasında değil Bebek sahil yolundaydım. Altımda bir Maserati vardı! Dikiz aynamdan insanların yüzlerindeki bir çift çizgi stop görmüş hayran ifadeleri izleyebiliyordum. Yılların rüyası gerçek oluyordu…En profesyonel ses tonumla, “Yeniler güzeldir. Biz bu ajansta yeni işleri çok severiz” demiştim. Şayet ağzımda bir altın dişim olsaydı, o anda parlıyor olacağından adım gibi emindim.Dona ile konuşurken, o işi deliler gibi istemiyormuş gibi yapmaya çalışıyordum. Oysa, toplantı masasının üzerinde tepinen bir maymun olmayı diliyordum o an.

“Şayet yeterli cesaretiniz varsa, çok başarılı bir iş çıkaracağınızdan
hiç şüphem yok”

İşte bu söz, toplantı masasının üzerinde tepinen o mutlu maymunu, kılıcını çekmeye hazırlanan bir şövalyeye dönüştürmüştü. Onu, asil kılıcımın darbeleriyle liğme liğme etmek üzereydim. Aileden zengin bir “herif”, benim gibi bir başarı hikayesinin cesaretini orguluyordu!

00:05

Derin bir nefesin ardından “Hayaliniz gerçekten büyükse, cesaretim size ayak uyduracaktır. Bu konuda rahat olunuz” demiştim. Aslında başka şeyler de söylemek istiyordum ama ajansta müşteri adaylarını dövmemek gibi birtakım ilkelerimiz vardı. “Sevindim. O halde uzatmadan hemen konuya giriyorum. (iyi de ediyordu) TYİ projesi adına size iş teklif ediyorum. Projenin detaylarını size açmadan önce şunu öğrenmeliyim. Ajansınıza gerekli bedeli ödemek kaydıyla, sizinle bireysel olarak anlaşmam konusunda anayasanıza aykırı bir durum var mı?... -Bedelini öderseniz size genel müdürümüzü bile verebiliriz. “Güzel. Konumuz “Tanrı’nın Yeni İmajı Projesi”. insanların Tanrı algılamasını yeniden konumlandıracağız sizinle. Varım derseniz tabii… Tanrı bana gelsin demiştiniz ya… O değil ama onun çılgın kullarından biri geldi…”
Gerçekten şok olmuştum. Bu kadar kapsamlı bir proje beklemiyordum. Her şeyin imajı değiştirilir dediysem de, karşımda bu kadar yüksek bir hedef bulmayı gerçekten talep etmemiştim. Bir kere ben sözleri fazla ciddiye alınmaması gereken fantastik bir tiptim. Benden tutarlı olmam beklenemezdi. TYİ projesinin ise elle tutulabilir hiçbir yanı yoktu. Sözleşme imzalayıp işe başladığımızda müşteri ile brief toplantılarını Cennet’te mi yapacaktık? O an birşeyi daha fark etmiştim. Hayatımda ilk defa beni, hayallerimi ve de patavatsız beyanatlarımı aşan bir teklifle karşılaşıyordum. Ve galiba… Korkuyordum... Çok tuhaf bir teklifti bu. Bir kere ajans arkamda olmayacaktı. Onlar, her şeye karşın benim takım arkadaşlarımdı. Onlar olmadan bir işe, hayatımın belki de en zor işine atlamak ne derece doğruydu? Tarihe, Tanrı’nın imajını değiştirmeye çalışan “şapşal” reklamcı olarak geçme olasılığım çok ama çok yüksekti. Kararımı vermiştim. Hayatta Maserati’den daha önemli başka şeyler de vardı. Hem birikmiş parası olmayanlar için geliştirilmiş tüketici kredileri ne güne duruyordu? Tanrı’nın yeni imajıyla ilgili yanıtım, benim cesur imajımı yerle bir etmemeliydi. Uygun yanıt düşünüldü ve istenmeyen müşterileri kaçırmanın en klasik yoluna başvuruldu: -Bu işin bütçesi, Tanrı’nın sonsuz malvarlığının bir kısmını gerektirebilir. Müşteri bu parayı ödemeye hazır mı acaba? “Siz bunları düşünmeyin. Pazartesi günü fiyat teklifinizi bekliyor olacağım. Görüşmek üzere…”

00:04

Dona’yı uğurladıktan sonra kimseye iyi haftasonları demeden apar topar kendimi dışarı atmıştım. Her an biri bana görüşmenin nasıl geçtiğini sorabilirdi. Bu yüzden cep telefonumu da kapatmıştım. Kendimi genel müdürümüze bu görüşmenin detaylarını anlatırken düşünemiyordum. Dağ fare doğurmuştu ve bu fare, ajans içindeki karizmamı kemirmek üzereydi. Bu görüşme, ajans fanzininde “delilere toplantı tarihi veren akıllı” başlığı altında işlenecekti. Bu çok açıktı. Bir yandan ajansa o adamı ciddiye almadığımı haykırmak isterken, diğer yandan da çılgın tanımıyla sıfatını yumuşatmaya çalışan Dona kişisine de seçilmiş profesyonel davranışlar sergilemeliydim. %1 de olsa, dediklerinde ciddi olma ihtimali vardı ve tüm ihtimaller ebatlarına bakılmaksızın ciddiye alınmalıydı. Pazartesi günü ilk işim, patronun yanına gitmekti. “Görüşmen nasıl geçti?” sorusuna “Erken çıkmam gerekiyordu, toplantıyı kısa tuttum” yanıtını vermiştim. Patron detayları öğrenmeye gerçekten kararlıydı. “Öngörüşme olduğu için projenin içeriğini anlatmadı. Gizli bilgiymiş. Bonservisimi ödemek koşuluyla benimle kişisel olarak anlaşıp anlaşamayacağını öğrenmek istiyormuş.”
-Bedelini öderseniz, genel müdürümüz bile sizin olabilir deseydin.
-Ona genel müdür promosyonumuzdan bile bahsettim. Yaratıcı yönetmen alanlara bedava GM vermemiz çok ilgisini çekti.
-Sen hiç büyümeyeceksin.
-Bugün içinde bizden fiyat teklifi bekliyor.
-Bana buradan bir iş çıkmayacak gibi geliyor.
-Bana da öyle geliyor.
-Uçuk bir rakam söyle ve başından sav. Maserati hayallerine
dalıp gitmeni istemiyorum. Yapman gereken bir sürü işin var.

Sayın Dona T.,
Ajansımızdan talep etmiş olduğunuz imaj danışmanlığı hizmeti için teklifimiz aylık 100 bin dolar + KDV’dir.Birlikte çalışabilmeyi diler, çalışmalarınızda başarılardileriz.

Fiyat teklifini, Dona’nın e-postasına göndermiştim. Bu cevabıhak etmişti Dona. Uçuk rakamlar talep etmek, müesseselerin kurumsal dilinde karşı tarafa küfretmekle eşanlamlıydı. Gerçekten de sağlam bir küfürdü benim gönderdiğim.

00:03

Fiyat teklifimin üzerinden geçen 1 hafta içinde, sözleşme imzalanmış, altı aylık ödeme, ajans hesabına peşinen aktarılmıştı! Bense, şaşkınlık içinde yeni patronumun emirlerini bekliyordum. Başarısızlık korkusu içindeydim. Faksla sözleşme yapmak ve sözleşme bedelinin peşin yatırılması hiç de alışık olduğumuz bir durum değildi ve bu durum Dona’yı ajans nezdinde çok saygın biri haline getirmişti. Hiç pazarlık etmemiş, “paramın karşılığını alacağımdan nasıl emin olacağım ben?” gibi geri zekâlı sorular da sormamıştı. Tanrı’nın çılgın coolu Dona, ne teklif ettiysek kabul etmişti. Bu arada geçen bu bir hafta zarfında bir 3200 GT sahibi olmuştum. BMW’mi takasa vermiş, Dona’nın ödemesinden payıma düşen parayla birleştirmiş ve buz mavisi olmasa da lacivert bir 3200 GT sahibi olmuştum. Artık, çizgi stop görmem geldiğinde tek yapmam gereken, kapıyı açıp arkaya doğru yürümekti. En büyük hayalimi gerçekleştirdiğimde bir şeyi fark etmiştim. En büyük hayaller kürsüsü asla boş kalmıyordu… Yeni favorim, dünyada insanların Tanrı algısını değiştirebilmekti. Her nasıl olacaksa… Bir işi başarmanın, bir gün en büyük hayalim olabileceğini hiç düşünmemiştim. Bu işi başarmayı hayattaki herşeyden çok istiyordum. Gidişattan anlaşıldığına göre, bütçe kısıtları gibi bir problemimiz de yoktu. Tek ihtiyacım olan iyi bir fikirdi. Dona, Amerika’dan dönene kadar geçecek 1 haftada elimde birtakım hazır fikirlerin olmasını istiyordum. O yüzden kafayı çalıştırmaya başlamıştım. Bu işte beni rahatsız eden bir şey vardı. Henüz bulamıyordum, ama bu şey sağlam fikirler bulmama engel oluyordu. İşin çapının bu kadar büyük olması veya insanların hassasiyetlerinden ötürü rahat rahat uçamamak değildi bu. Başka birşeydi. Bu şey daha sonra Dona’nın bir cümlesiyle ortaya çıkacaktı. O tarihe kadar ben elleri kolları bağlı bir şekilde ama iyi niyetle yeni fikirler düşünmeye ve her zamanki gibi iyi bir kampanya yapabileceğimi sanmaya devam edecektim.

Burada işlerim biraz uzadı bu nedenle senden özür dilerim.
Eğer, Messenger kullanıyorsan beni listene ekleyebilirsin. Ben gelene
kadar yazışır, beyin fırtınası yapabiliriz. Ne dersin?
P.S. “Park sorununun” çözülmesine çok sevindim... Dona T.

Cevap, Messenger’ıma çok değil birkaç dakika içinde gelecekti… Benim gerçekten de hiçbir şeyden haberim yoktu...









devamını bende çok merak ediyorum, buraya kadar epeyce sürükleyici...








13-08-2007 14:56
tuana
Mesajlar: 116

AŞK EŞŞEĞİ demiş ki; neeeeeeeeee TANRI MI O DA KİM YAV HAHA

13-08-2007 15:14
ehad
Mesajlar: 45

PaCo (Bugün benim doğum günüm) demiş ki; neyse sövmiycem bugün
geberip gidince yer orda doğum günü pastasından şöyle alevli alevli



13-08-2007 16:05
Amras
Mesajlar: 244

PaCo (Bugün benim doğum günüm) demiş ki; neyse sövmiycem bugün
geberip gidince yer orda doğum günü pastasından şöyle alevli alevli


Arkadaşım bu sözün kime anlayamadım. Eğer bana söylüyosan, ben en başta söyledim tanrı kelimesinden oşnut olmadığımı. Elhamdülillah bende müslümanım. Ama kitap çok ilgimi çekti. Eğer bu sözün bana ise üzüldüğümü söylemek isterim.

13-08-2007 16:32
made in sicilia
Mesajlar: 1978



Birileri din üzerinden ucuz reklam peşinde anlaşilan...

13-08-2007 17:07
_|e=m.c²|_
Mesajlar: 7497

PaCo (Bugün benim doğum günüm) demiş ki; kim yazmış bu kitabı
salman rüştüden sonra bi şerefsiz dahamı peydahlanmış



doğum günün kutlu olsun kanka nice senelere



13-08-2007 17:13
Yabancı..

d,nle ilg,li kitap olamaz.. yoktur.. git allahı anlamk için gökyuzune bak.. ve aklınd akuranı kerim.. baska kul eserleri seni allah yaklastıramaz...

13-08-2007 17:36
niespodzianka _saiRm
Mesajlar: 13201


13-08-2007 17:36
AF
Mesajlar: 93

Nerde ne kadar TANRI varsa....

ALLAH herkese hidayet versin...

13-08-2007 18:02
Sayfalar: 1, 2, 3, 4

Şiirler | Hikayeler | Komik Hikayeler | Anılar | Güzel Sözler | Fıkralar | Ekart | Nostalji | Yigit Özgür Karikatürleri

Etiket | Forum | Gezi Rehberi
Copyright © 2005 DuslerSokagi.com. Bir eğlence sanatı. | iletisim: iletişim