BÖLÜM-1
Hiç uçsuz bucaksız vaktin içinde kaybolup gittiğiniz, bu sersemlik ile de vakitsizliği tercih ettiğiniz oldu mu? İçinizde bir sıkıntının zuhur ettiği, yapmak istediğiniz çok şey varken hiç birini bulamadığınız, teselliye iç çekmede kavuştuğunuz ama onun da yetmediği? Olmuştur muhakkak… Şimdi, o geçsin diye dua ettiğiniz anlara bir geri dönün… Hikâyemiz öyle başlıyor çünkü…
Sonbaharın serinliğini ‘geliyorum’ diyen kışa bıraktığı gri bir Ekim günü… Ve Tuna… O herkesin sonbahar kış arası yakalandığı soğuk algınlığının verdiği halsizlik ile yatağında uzanmış, sıkıntısını nasıl nihayete erdirebileceğini düşünmekte. Gün boyu yattığından canı artık kalkmak, temiz hava almak istiyor. Akşamın ortalığı yavaş yavaş karatması ona ‘çıkma’ dese de, kalkıp üzerini değiştiriyor ve dışarıda bir şeyler atıştırmanın belki ona iyi geleceğini düşünerek çıkıyor… Ama nafile… Yollar da, işini üşüten rüzgar ile hışırdayan ağaçlar da, yavaş yavaş griden siyaha dönen gökyüzü de sıkıntısına dost oluyor…
Zar zor atıştırdığı ekmek arası bir şeylerden sonra Eminönü’ne doğru yürüyor Tuna. Her zaman kendini iyi hissettiği sahilde deniyor çareyi. Galata Köprüsü’nün ışıkları, vapurların düdükleri, işleyen hızlı trafik ile birlikte akıtmaya çalışıyor o an için durmuş hayatını… Oturup bir müddet izliyor Haliç’i, Kız Kulesi’ni, İstanbul’u… Bulutların arasından ara sıra çıkan Ay’ın yakamozunu yakalar belki diye denize bakmaya koyulur sonra da… Derken… Hareket eden bir vapurun suyu yükseltip alçaltması ile bir şişe ilişiyor gözüne… Mantarı ile ağzı kapatılmış boş bir şarap şişesi… İçinde de beyaz bir kağıt… Gülüyor bir an için. Kevin Costner’ın ‘Message In a Bottle’ filmini hatırlıyor ve şişedeki bir mesajın nelere meydan bırakabildiğini. Şişe sanki ona gönderilmiş gibi Tuna’ya yaklaşıyor. Başta sadece denize atılmış bir şişe diye önemsemeyen Tuna, garip bir hissiyata bürünüyor ve bulduğu bir çubuk ile çıkarıyor şişeyi, sonra da içindeki kağıdı… Evet bir not… Gerçekten bir not… Şöyle diyor:
“Yalnızım… Hem de çok… Beyoğlu’nda oturan, kendi dünyasına hapsedilmiş Fransız bir kızım… Bu notu okuyarak, şişeye hapsettiğim kağıdı kurtardın… Şimdi de lütfen beni kurtar… Numaram…”
Şaşırıyor Tuna… Ve bu not ile aklına giren birçok garip düşünce ile boğuşmaya başlıyor… “İstanbul burası. Böyle bir şey bir çok kötü maksat ile düşünülmüş olabilir.” Diyor ama boş veremiyor. Ya doğruysa? Ya bunu yazan son umut olarak adressiz yolladığı mektuba medet umuyorsa? Ya gerçekten yalnız ve çaresizse?..
Ne olup bittiğini anlamaya çalışmanın bir şey yapmayarak yardıma ihtiyacı olan birini hayal kırıklığına uğratmaktan daha faydalı olacağını düşünüyor ve cep telefonundan çeviriyor numarayı…
|