arkadas
bosluk
   Cevap Ekle  
Toplam Cevap: 36
Forumlar >> Dinler, inançlar, mistisizm >> ADANMIŞ RUHLAR HACI KEMAL ERİMEZ bosluk
Sayfalar: 1, 2, 3, 4  Sonraki
Kutudaki yazili sayfaya git -->
Yazar ADANMIŞ RUHLAR HACI KEMAL ERİMEZ
offline Yabanci.

Kendini gençlere adayan bir insan; Hacı Kemal Erimez

HAMDULLAH ÖZTÜRK
Aklı binlerce kilometre ötelerdeydi. Kafasında evirip çevirdiği şeylere kendisini öyle kaptırmıştı ki, yüreğindeki sıkıntıyı fark edemiyordu. Daralan damarlar ve sıkışmaya başlayan kalp, beyne ihtiyacını arz edecek bir yol bulmaktan aciz kalmıştı. O esnada telefon çalmaya başladı.
Telefonun öbür ucunda bulunan Kadir Bey, Hocent şehrinde okul açmak için yaptıkları başvuruya olumsuz cevap verildiğini bildiriyordu. Telefonu kapattı. Ardından bir telefon daha geldi. Aldığı ikinci haber de pek iç açıcı değildi. Zihni dağılmış ve biraz kendine döner gibi olmuştu ki kalbindeki sıkışmayı fark etti. Çocuklarını çağırdı, borçlarını, verdiği sözleri ve üzerindeki emanetleri bir bir saydı. Ardından vasiyetini bildirdi. Hastaneye ulaştıklarında komaya girmişti. Dokuz gün komada kaldı. Rabb’ine yürüdüğü zaman takvimde 13 Mart 1997 Perşembe yazıyordu. Şanlı tarihimizi sırtında taşıyan küheylanlar gibi koşmuş, koşmuştu... Ve bir seher vakti kalbi çatlamıştı. Taciklilerin Hacı Atası, Türklerin Hacı Ağabey’i Hacı Kemal Erimez artık aramızda olmayacaktı...

Kendisine has tebessümü ile “Bizi Tacikistan kurtardı.” demiş Hacı Ata rüyada bir sevenine. Biz de Kadir Tufan Bey’e sorduk o yılları. Okulların eğitim temsilciliğini yapan Kadir Bey, Tacikistan yıllarında Hacı Ata’nın hep yanında olmuş birisi. Anlatmaya yolculuktan başlıyor Kadir Bey. “Direkt uçuş yoktu Tacikistan’a.” diyor. Önce Özbekistan’ın başkentine iniyor uçak. Oradan ikinci bir uçakla Sarasya şehrine gidiliyor. Sonra başka bir vasıtayla sınıra geliniyor ve 300 metrelik tampon bölge yaya olarak geçiliyor. Ardından bir başka vasıtayla 70 kilometre daha kat edilerek Duşanbe’ye varılıyor. Kalp damarları kapalı ve defalarca kriz geçirmiş bir pîr-i fâninin sık sık yapmak zorunda olduğu seyahatin en kestirme yolu böyle. Tabii ki bu yolculuğa bir de Hacı Ata’nın prensiplerini ilave etmek gerekiyor. Hacı Ata asla eli boş gitmezmiş ziyaretlere. Bu sebeple yolculuktan üç gün önce alışveriş stresi sararmış yaşlanmış yüreciğini. “En az beş bavulla yola çıkardık.” diyor Kadir Bey. Bir keresinde uçak küçük olduğu için bavullarının uçağa sığmadığını görmüş ve yolculuğu ertelemiş, Hacı Ata. Nasıl gitsin ki? Uğradığı yerlere küçük de olsa bir yadigâr bırakmadan geçmek olur mu?

Devlet ricaline karşı çok saygılıymış Hacı Ata. Bakanlarla direkt görüşebildiği halde asla bu yolu kullanmazmış. Sekreteri arar, randevu yazdırır ve öyle gidermiş rical-i devletin ziyaretine. Protokol kurallarını bir bir yerine getirirmiş. Kendisini Ata kabul eden genç bürokratların karşısında bile ceketinin düğmesi hep ilikli, kendisi de bir adım geride olurmuş. Taşkent’e indiği zaman önce oradaki okulları tek tek ziyaret edermiş. Ardından Özbekistan eğitim bakanına, valiye ve Taşkent eğitim müdürüne uğramak yer alırmış rutin programında.

Yolculuğun en zor kısmını eldeki bavullarla 300 metrelik tampon bölgeyi geçmek oluştururmuş. Ne var ki, Duşanbe’ye ulaşmakla da bitmezmiş bu uzun yol. Hacı Ata, Dursunzâde kentinde kalmayı tercih edermiş. “İlk okulumuzu burada açtık. Burası bizim ilk göz ağrımız.” dermiş. Duşanbe ile Dursunzâde arasında 12 polis noktası varmış ve bu noktaların hepsinde kontrolden geçerlermiş. Kontrol noktası bol bu etap, Hacı Ata’nın her gün iki defa kat ettiği yolmuş; çünkü işler Duşanbe’de görülüyormuş.

“İlk göz ağrımız” deyince duraklıyor Kadir Bey. Birlikte o günlere gidiyoruz.


Tacikistan’a okul açmak için geldikleri zaman bir otele yerleşmişler. Çalışmaları devam ederken iç savaş patlak vermiş. Eğitim bakanı, “Sizin hayatınızı garanti edemeyiz. Türkiye’ye dönün.” demiş. “Karşımda bir yangın var. Alevi göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor..!” sözleriyle yola çıkmış bir şefkat abidesi hiç geri döner mi? “Sayın Bakanım! Bize isabet edecek kurşunda adımız yazılıdır. Biz buraya okul açmaya geldik. İzniniz olursa açmadan dönmek istemiyoruz.” demiş.

“Bize isabet edecek kurşunda adımız yazılıdır.” sözü bizi tarihin derinliklerine götürüyor. Plevne müdafaası esnasında Gazi Osman Paşa’nın tüm apoletlerini takarak avcı hattında dolaşması geliyor aklımıza. Askerler “Paşam, düşman sizi fark etti, atışlarını üzerinizde yoğunlaştırdılar.” ikazında bulunur. Paşa zaten bu refleksi beklemektedir. Gelecek yardımdan ümidini kesmiş, eldeki kıt imkânlarla sonuna kadar birlikte dayanmak zorunda olduğu kader arkadaşlarına moral vermek istemektedir. “Evladım!” der, “Bize isabet edecek kurşunun üzerinde ismimiz yazılıdır. Endişe etmeyin.”

Milli ruh kim bilir kaç defa ve değişik insanların dilinde aynı kelimelerle ifadesini bulmuştu.

İç savaşa rağmen Allah (cc), 1993 yılında Dursunzâde kentinde ilk okulu açmayı nasip eder. Bu arada iç savaş bütün hızıyla devam etmektedir. Hacı Ata ve öğretmenler okulun kalorifer dairesini sığınak olarak kullanır ve geceleri orada yatarlar. 80 bin kişinin ölümüyle sonuçlanan savaşta öfke silah olup patlarken, şefkat mermi vızıltıları arasında eğitim gergefi üzerinde sevgi nakışları işlemektedir. Kadir Bey sert bir şekilde çalınan kapının sesiyle uyanır bir gece. Endişe içinde kapıyı açar. Karşı odada uyuyan Hacı Ata kalp krizi geçirmiş ve yerde sürünerek Kadir Bey’in odasına ulaşmaya çalışmaktadır. Ulaşamayacağını anlayınca ayağındaki terlikle kapıya vurmaya başlamış. Hemen doktor çağırmışlar. Krizi atlatan Aksakal, hiçbir şey olmamış gibi kaldığı yerden devam etmiş. Bu arada altı kolej, bir international school, bir üniversite yurdu, bir tane de bilgisayar ve dil kursu açılmıştır.

Hacı Ata’nın kalorifer dairelerinde yatarak inşasına çalıştığı okullar mezun veriyor şimdi. Kalbi vefa ile çarpan Tacik gençlerini Hacı Ata’larının kabrini çevrelemiş görünce ağaç misali geldi aklıma. Ağaç, meyve yüklü dallarını yere doğru eğerek tohumuna sanki şöyle der: “Bak ben vefasızlık etmedim. sen kendini feda ederek beni doğurdun. ben de üzerimdeki binlerce meyvenin kalbine senin gibi olsun diye çekirdekleri gömdüm.” Acaba hangi gencin yüreğinde Hacı Kemal ağabeyin niyeti ve iradesi yatıyor?

Kim bilir?

Belki birinin, belki de her birinin...


Hiç Hacı Ata’yı ziyaret ettiniz mi?


Hacı Kemal Beyin mezarı İstanbul Topkapı’da anıt mezarların bulunduğu alandadır. Her yıl vefat yıldönümü olan 13 Mart günü başta olmak üzere çeşitli vesilelerle sürekli ziyaret edilir. Yurt dışında görev almış bir kişi, Eyüp Sultan hazretlerinden sonra onu da ziyaret etmeden kutlu görevine gitmeyi düşünmez. Ulaşımı da çok basit. Turgut Özal merhumun mezarının olduğu alana giderken 2. çeşmeden sola dönüyoruz, Turgut Özal’ın kabri arkamızda kalıyor. İleri doğru sağ sıradaki 9 mezarı geçtikten sonra sağdan ikinci mezarda merhum yatıyor.

* * * * *

[ Fethullah Gülen Hocaefendi: O, HEP BiR ADIM ÖNDE YAŞADI ]



Hacı Kemal Bey ile eskilere dayanan bir dostluğunuz var. Onun sizde iz bırakan en belirgin vasıfları nelerdir?


Hacı Kemal Bey, zannediyorum çoğumuzdan, çoğundan birkaç kalem öndedir. Çok kimseye hakkı geçmiştir. Çok kimsenin elinden tutmuştur. Eskiden beri doğru bildiği şeyde koşturup dururdu. Çok vefalı biriydi. Bu açıdan bazı insanlar vardır ki, işte birkaç insanla aralarında alacakları verecekleri vardır. Hakları vardır. Fakat Hacı Kemal’in çok kimseden alacağı vardır. Civanmertliği, bu hizmette inandığı çizgide -nasıl inanıyorsa- o uğurda niyetine göre ömür boyu koşması... Hele son zamanlarda Orta Asya’da yaptıklarıyla belgeselleştirilmesi gerekli olan bir irfan abidesi, bir değerler abidesiydi o.


30 yılı aşkın bir süredir hizmet eden Hacı Kemal Ağabey’in hizmet etmeyi irade etmesi ile Allah’ın ona olan lütufları arasında nasıl bir irtibat vardır?


Bu koordinasyon veya münasebeti tenasüb-ü illiyet prensibi açısından ele alıp ifade etmemiz mümkün değil. İnsan iradesiyle bu mazhariyeti hasıl etti desek, o zaman iradeyi çok abartmış oluruz. Ama şart-ı adi planında Bütün insani değerlere, insani faziletlere, insanın yükselmesine, o irade, yerinde bir rıhtım, yerinde bir alan ve yerinde de bir rampa olur. Onunki nasıl bir iradeydi, onun takdiri bize düşmez. Hele şu ilk misafir olduğu gecede onu kendi Rabb-i Kerim’i bilir. Hakimlik ve hakemlik vazifesini bize vermemişler.

Bir diğer yanı da bazen, insanlardaki küçük istidat ve liyakatlara tedelli yoluyla, tenazul yoluyla İlahi inayet geliyor, ulaşıyor. Bu defa da o İlahi inayet yönlendirici oluyor. Tıpkı seyr-i süluku ruhanide, cezbi iczaba gelen insanların halleri gibi. Artık onlar pek de iradelerini kullanmıyorlar. Belki o cezb-i incizab dalgalarıyla sürekli bir kuvve-i kudsiye, bir cazibe merkezi tarafından çekiliyorlar.


Benim itikadım daha ziyade o merkezde. Rabiatu’l Adviye Hazretleri Cenab-ı Hakk’a tazarru ederken, “Allah’ım Benim sana olan alakam ve aşkım değil; Senin bana olan alakan ve muhabbetin hürmetine..” diyor. Bu açıdan o tedelli ve tenezzul çok önemlidir. ‘Allah öyle diledi, Allah öyle eyledi’ şeklinde bakmak garantili bir şeydir. Çünkü insan bir sebeple belli bir noktaya gelmişse ve o sebebi az da olsa seziyorsa -ki o sebebin sezilmemesi ayrı bir ihsan-i İlahidir- o zaman o ihsan bir mekre dönebilir. Az bir şey aklının köşesinden yaptım, ettim, çattım, becerdim.. gibi şeyler geçse mekre dönmüş olur. Çünkü bunlar Kur’an-ı Kerim’de hep Allah düşmanları tarafından söylenmiştir.

Hiçbir peygamber ben bilirim demez. Hususiyle Alemin Efendisi “Ne nezdimde hazineler olduğunu iddia ediyorum, ne de bir şey bildiğimi” buyuruyor. “Ben bilmem” diyor. ben bilmem sözü o kadar çok ağzından çıkıyor ki gerçekten hiçbir şey bilmediğini zannedersiniz. Ama bütün insani bilgiler bilgisinin yanında deryadan bir katre kalan Allah’ın bilgisine göre Hızır vari meseleye yaklaşmak icap ediyorsa öyle demek düşer. Cenab-ı Hakk’ın o inayeti bize sadece bilme, bildirme, duyurma, hissettirme ve sevk etme mevzuunda değil. Hemen hayatın her safhasında öyledir. Bu sebeple İlahi inayet öncelikli yaşıyoruz şeklinde yaklaşmak daha isabetli olur. Ama onun belki bir istidadı, bir liyakati vardı. Sonradan da bu insan bu işleri böyle ortaya koyunca, -biraz evvel de 30 sene ciddi bir vefa hissi ile hizmet ettiğini söyledim- onun gibi bu kadar hizmet etmiş olan başka insanlar da vardır ve muhakkak küçük hataları olmuştur. ‘Hata edenlerin hayırlıları tövbe edenlerdir’ fehvasınca hata yapanlar hakkında konuşanlar, hata edenin tövbe etmiş olması ihtimaline binaen affedilmez bir hataya düşmüş olurlar. Hele bir de hata ettin, hata etti dedikleri kimse ile buluşup helallik alamamışlarsa Hafazanallah!

Şimdi bu insan (merhum Hacı Kemal Ağabey) bir ihsan dalga boyunda istifadeleri olmuş, sonra bu yol girmiş ve bu yolun hakkını yerine getirmişse -Eğer getirmişse şayet- liyakatini ortaya koymuş demektir. Bu da şu demek olur: Allah gelecekte onun çok yüksek bir performans ortaya koyacağını biliyordu, bildi ve dolayısıyla başta onu böyle hidayet etti dersiniz.


Hali vakti yerinde olmasına rağmen gözü dünya malında pek olmadı. Çok mütevazı bir hayat yaşadı. Bunun altında yatan sır perdesi nedir?


Ben onun geniş imkanlara sahip olduğu dönemleri bilirim. Dükkanlarını sattı, evini sattı... Ve ben doğru mu söyledim, yanlış mı söyledim, kendi hakkımda hüküm vermeseydim daha rahat konuşurdum ama... Yani, “Hacı Kemal, senle benim evimiz olmaması lazım, dünyaya çalışıyoruz hissini etrafa uyarmayalım.” diye söylerdim hep. Oysaki, objektif düşünce olarak çoluk çocuğu olanın başını sokacağı bir evi olmalı. Kira, evden eve taşınma çok şirin değil. O, zannediyorum çoklarından akıl almış, çoklarına akıl vermişti. Eskiden evi vardı, fakat vefat ederken ilk sekerata girdiği anda bir garip olarak ölüm anına girdi, yabancı bir evdeydi, hatta çocukları bile yanında yoktu. Allah o lütfu da ona ihsan etti. Çünkü buyuruluyor ki; “Garip ölen şehittir”. İlk sekerata girdiği zaman yanında kimsesi yoktu.


Hizmet-eğitim aşkından ve cömertliğinden biraz bahseder misiniz?


Çok cömertti. Bunu bütün arkadaşları bilirler. ben Ege’de gezici olduğum zaman da -onun çocukları o zaman küçüktü, ben evinde de kaldım- teybi elinde ben nereye gittiysem o da oraya geldi. Bizim yaptığımız bir hizmet olmayabilir. Fakat onlar bir hizmet kabul ettiklerinden dolayı niyetlerine göre sevap alırlar. Cömertlik çok önemlidir, bir iki defa size arz etmiştim, kuyrukluyıldızlar gibi gezen büyük veliler vardır. Mesela İbn-i Ethem gibi ve bunlardan birisi de İbrahim Havas. Bunlar belde belde dolaşırlar, Anadolu’yu kaç defa baştan aşağı taramışlardır. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: “Cömert insan fasık da olsa cennete girer”. Hacı Kemal fasık değildi. Fakat cömert bir insandı. Çocuklarının bugünkü sarraflık işleri olmasa Hacı Kemal’in şahsı adına hiçbir şeyi yoktu. Onun bir şahidi de Yahya Bey’dir. Benim onda takdir ettiğim çok evsaf vardır. Kendini unutacak kadar fenafi’d-dava, fenafi’l-hizmet bir insandı. Arz ettiğim gibi 80 senesi, bütün arkadaşların bir Civanmertliği vardır da, -6 sene çok ciddi sıkıntı yaşadım- bu sıkıntı zamanlarında o, ilk günden itibaren hep yanımda oldu. Aramızda böyle de bir uyum vardı. Tabii insanın bunları unutması mümkün değil. Yani hayatımda onun o kadar çok civanmertliğine şahit olmuşumdur ki saymakla bitiremem.


Rus Tereza, Hacı Ata’yı anlatıyor


Ben Tereza, 17 yaşındayım. Rus’um. İki yıl önceye kadar Tacikistan’da yaşıyordum. Annem Hacı Kemal Erimez ile birlikte çalışıyordu. O sıralar Hacı Ata’mız ilk liseyi Tursunzade’ye açmıştı. ben daha ufaktım. Sık sık okula annemin yanına gelirdim. Annem okulda şef aşçı olarak çalışıyordu.

Hacı Ata bizle karşılaştığında, ablama ve bana her zaman tebessüm eder, başımızı okşardı. Biz o zaman Türkçeyi bilmiyorduk. Onun sıcaklık ve sevgisi bize karşı davranışlarıyla anlaşılıyordu. Bizi sadece annemiz büyüttü, babamız yoktu. Hacı Kemal abi bizim için dede gibiydi. Biz ailecek o zaman Hristiyan’dık. Gerçek Müslümanları o zamana kadar tanımamıştık. Bir yıl geçti. Okuldaki abileri ve öğretmenleri, özellikle de Hacı Dede’yi çok sevdik. 13 Mart 1997’de Hacı Dede’nin ölümü, bizim hayatımızı değiştirdi. O güne kadar hiç düşünmemiştik hayatımızdaki önemini. O bizim için örnek insandı. 14 Mart 1997’de biz Müslümanlığı kabul ettik, yeni bir hayata başladık. O zamanlar ben 12 yaşındaydım. İslamiyet’i oradaki öğretmenlerin hanımlarından öğrendik. Başlarda hiç kolay olmadı, özellikle de annem için. Çünkü biz Rus’tuk. Daha sonra ablam Türk abilerden birisiyle evlendi. Bir yıl sonra 12 Mart 1998’de bir oğlu oldu. Ona tabii ki Hacı Dede’nin ismini verdik. İnşaallah o bu ismi layıkıyla taşır. Hacı Dede’miz gibi. Üç ay sonra ablam ve eniştem Türkiye’ye dönüş yaptılar. Sekiz ay sonra biz de annemle Türkiye’ye yerleştik. Şu sıralar Küçük Dünyam isimli kitabı okumaktayım.


Hizmetle dolu bir ömür


Sevenlerinin “Hacı Kemal Ağabeyi” 22 Nisan 1926 yılında Samsun’un Havza ilçesinde dünyaya gelir. Ama, hayatının büyük bir kısmını Ege’de geçirir. Ege Bölgesi’nde geçen hayatının ilk yılları, daha sonraları kök salacak olan hizmetin ilk tohumlarının atıldığı dönemlerdir. Kabına sığmayan bir insan olan Kemal Erimez gençlik yıllarında Ege Bölgesi’nde deve güreşleri tertip eder. Aydın-İncirliova’da ilk defa mehter takımını kurar. Sevincinden mehterin ilk gösterisinin yapıldığı gün de mehterin en önünde kendisi yürür. İçinde milletine, yurduna ve dahası inancına olan hizmet aşkıyla kavrulan Hacı Ağabey’i nerede hayır işi varsa orada görmek mümkündür o dönemler.

Erimez, onda eriyeceği bir öğretici, yol gösterici, milletine ve dinine hizmette “tavsiyelerini, hatta imalarını emir telakki edeceği” birini aramaya ta o zamanlar başlamıştır. İlk zamanlar Konyalı Tahir Büyükkörükçü Hocaefendi ile başlayan münasebetleri, daha sonraları Edirne’den İzmir Kestanepazarı’na tayini çıkan Yaşar Tunagür Hocaefendi ile devam eder. Hali vakti yerinde olmasına rağmen dünya malına aldırmaksızın Tunagür Hoca ile birlikte hayır işlerine koşturur, bir dediğini iki etmez; Tunagür Hoca’nın vaazlarını yanında hiç eksik etmediği teybi ile kaydeder; daha sonra onları çoğaltarak civar kasabalara dağıtırdı.



Aydınlı Hacı Kemal zengindi. Türkiye’nin nabzını ve siyasetini elinde tutan insanlara çok yakındı. Adnan Menderes’i karşılamak için kamyonlara insanları doldurur götürürdü. Başbakan Demirel Aydın’a geldiğinde doğru Hacı Kemal’in evine gider, orada ağırlanırdı. O, çevre insanının isteklerini Ankara’ya taşıyan kişiydi. Kimseye açıklamadı, çünkü kendisinden övgüyle söz edilmesi onu sıkıyordu. büyük ihtimalle siyasete girmeyi teklif etmişti Demirel ona, evinde misafir kaldığı bir gün.. veya Menderes. Bütün bunları es geçti Hacı Kemal. Kendi taşralı muhayyilesinden hareketle, bu millette eksik olan bir şeylerin bulunduğunu seziyor, adını koyamıyordu. Ta ki, onda çok ama çok şey bulduğu genç Fethullah Gülen’le karşılaşana kadar.. “Hacı Kemal Ağabey” Fethullah Gülen Hocaefendi gibi bir kılavuzun işaretleriyle coştukça coştu. Anadolu karış karış oldu Erimez’in ayaklarının altında. Yanında başka Hacı Kemal’ler de yok değildi. Yetmedi. “Eğitim, ille eğitim” diyen ve tarihî bir restorasyon için reçeteyi veren “hocasının” gözyaşlarını kendine enerji yapıp bu defa bilmediği, tanımadığı Orta Asya’ya koştu.


DÜN GECE SAHURDA DİNLEDİM HAYATINI VE ÇOK HOŞUMA GİTTİ SİZLERLE PAYLAŞMAK İSTEDİM

09-09-2008 17:43 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabanci.

Hacı Kemal Erimez'i hatırlayalım...
1970'lerin sonlarıydı, Hacı Kemal Ağabey, İstanbul'dan ileri gelen hayırseverlerden birisini İzmir'e davet etmiş, ilgilendiği öğrencileri ve eğitim hizmetlerini göstermek için getirmişti. Gelen kişinin oğlu ve damadı da yanındaydı. Yanlarında M. Bayram isminde bir hocaefendi de vardı.

Hacı Kemal Ağabey, onları sıradan bir öğrenci evine götürdü. Onlar da bir tatil günü olduğu için bir kısmı evin temizlik, tertip ve düzenine bakıyor, bir kısmı derslerine çalışıyordu. Bir öğretmen de mahallenin çocuklarına zayıf oldukları konularda derslerine yardımcı oluyordu... O öğretmen, misafirlerin bilhassa dikkatini çekti. Kendisiyle biraz sohbet ettiler. O, bir devlet okulunda öğretmendi; ama tatil günleri boş vakitlerinde bu öğrenci evine uğruyor, evdekilerin ve mahalleden gelen öğrencilerin derslerine yardımcı oluyordu. Hacı Kemal Ağabey bu öğretmenin, daha önce kendilerinin burs vererek yetiştirdiklerinden olduğunu söyledi. İstanbul'dan gelen o hayırsever "Ben bu işin sırrını şimdi anladım." dedi ve, "Çünkü biz de birçok burs veriyoruz; ama onlarla böyle ilgilenmiyoruz. Mezun olanlar da başlarını alıp, çekip gidiyorlar. Bir daha hiçbir irtibatımız kalmıyor. Ama görüyorum ki, sizin yetiştirdikleriniz, mezun olup bir iş bulsalar bile sizden hiç kopmuyorlar. Böylece de hayırlar katlanıp gidiyor." diye devam etti...

Oradan onları tanıştırmak için emekli Albay Cemâleddin Gürlek Bey'in yanına götürdü. Merhum Cemâleddin Bey, hanımıyla beraber Allah rızası için vakıf işlerinde gecelerini gündüzlerine katarak gayret ediyor, eğitim hizmetlerine büyük katkılarda bulunuyorlardı. Eski evlerini öğrencilere bıraktıkları gibi, Hâkimevleri semtindeki arsalarının üzerine yapılan dairelerden bazılarını evlatlarına verip kendileri de birisine yerleştikten sonra kalan bir daireyi de öğrencilere vermişlerdi. Hatta hanımı, "Keşke biz, yaşlılar evine çekilsek de bu dairemizi de eğitim hizmetlerine versek." diye bir teklifte bile bulunmuştu. Ama buna Hacı Kemal Ağabeyler asla taraftar olmamışlardı. İşte öğrencilerin kaldıkları o güzel daireyi hep beraber ziyaret ediyorlardı. Mevki olarak çok güzel bir yerde olan bu dairenin penceresinden deniz manzarası seyrediliyordu... O hayırsever zat, bunlara şahit olduktan sonra, "Gerçekten böyle bir daireyi bağışlamak, hiç de kolay yapılacak bir fedakârlık değil." dedi. Oradan onları alıp bütün eğitim faaliyetlerini tanıtmak için ziyaretler yaptırdı. Bir ara meşhur Eşrefpaşalılar grubuyla da karşılaştılar. Kendi üslûpları ile konuşmaları arkasındaki samimiyetleri çok dikkatlerini çekmişti... Onların kabadayı görünüş ve muhabbetlerinin altında, derin İslâmî terbiyenin verdiği samimi, sıcak ve şefkatli tavırlar hemen seziliyordu..

Bütün bu güzelliklere şahit olduktan sonra İzmir'den aydınlık hatıralarla İstanbul'a döndüler. Vefatının yıldönümü münasebetiyle Hacı Kemal Ağabey'e, Albay Cemaleddin Ağabey'e ve hanımına, M. Bayram Hocaefendi'ye Allah'tan rahmet dilerim.


11 Mart 2007, Pazar
ABDULLAH AYMAZ
http://www.zaman.com.tr/


09-09-2008 17:44 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabanci.

Ata Yurdunun Hacı Ata'sı




Ata yurdunun "Hacı Ata"sı



Tacikistan'ın başkenti Duşanbe'ye yaptığımız bir günlük ziyaretin notlarını dün yazmıştım. Bugün de Taciklerin "Hacı Baba", "Hacı Ata" dedikleri Hacı Kemal Erimez'i yazmak istiyorum.

Tacikistan Dışişleri Bakanı Sayın Talbek Nazarov ile yediğimiz akşam yemeğinde kendisinden "Rahmetli Hacı Kemal Erimez'le ilgili hatıralarınızı anlatır mısınız?" ricasında bulundum. Heyetimiz pür dikkat kesildi. Hüzünlenen Nazarov anlatmaya başladı:

"Bütün işleri ve sözleri doğruluk ve dürüstlüktü. Aşamadığı bir sıkıntısı olunca beni arardı. Doğrudan bana gelirdi. Ne yaptı etti beni okula götürdü. Heyecanla okulu gezdirdi. Ancak bir çocukta olan enerji, bir gençte olabilecek heyecanı beni şaşırttı. ben Türkiye'ye ne zaman gitsem o haber alır, gelir beni bulurdu. Alışverişte illa bana bir şey almak isterdi. Oysa ben Hacı Kemal'in kalbini almak isterdim. Hanımından sonra evli olan kızı da vefat edince bana dedi ki: 'Ben artık yalnız bir adamım, ömrümü yeni nesillerin yetişmesi için adamak istiyorum.' Son rahatsızlandığında Duşanbe hastanesine yatırmışlar. Ziyaretine gittim. Kendi derdini unutmuş, bana diyor ki: 'İyileşince inşallah, bu hastanenin tamir ve tadilatını yapmak istiyorum.' Ömrü yetmedi. Böyle insanlar cennetliktir."

Kim bu Hacı Kemal Erimez? 22 Nisan 1926'da Samsun'un Havza ilçesinde dünyaya gelmiş. Daha sonra Aydın ve İzmir'de yaşamış. Kabına sığmayan bir insan. Gençlik yıllarında Aydın İncirliova'da ilk defa mehter takımını kurmuş. İlk gösteride sevincinden mehterin önünde yürümüş. Bir hizmet arayışı içinde. Rahmetli Adnan Menderes gelirken o koşturmuş. Hali vakti yerinde. Süleyman Demirel'i bahçesinde ağırlamış. Muhterem Fethullah Gülen'in eğitimle alakalı birkaç sohbetini dinleyince dünyası değişmiş. Dükkanlarını, hatta evini bile satmış. Talebeye burs verme, okullar açma gayretlerinin öncüsü olmuş. Gönüllüler hareketinin artık her hamlesinde alınteri, emeği var. Dur durak hiç bilmemiş. Okullar yurtdışına açılınca öne düşmüş. Işık süvarilerinin önünde Orta Asya'ya, bu aziz milletin vefasını gösterme adına en önce o gitmiş. 80 bin kişinin hayatını kaybettiği Tacikistan'daki iç savaşta oradan ayrılmamış. Tursunzade Lisesi'nin kalorifer dairesinde yatmış, yağan mermilere aldırmamış.

Muhterem Fethullah Gülen kendisinden bahsederken bir yerde şöyle diyor: "Tabii hemen ilave edeyim ki, belki 55 yıldır yürümeye çalıştığım bu yolda hiçbir zaman tek başıma kalmadım. Hacı Kemal Erimez gibi sahabe döneminin Ebu Bekir'lerini hatırlatan, mal ve canları ile bu kervana katılan o kadar çok insan tanıdım ki, bunların toplamı gönüllüler hareketini ortaya çıkardı."

13 Mart 1997'de 71 yaşında vefat etti. 14 Mart'ta fatih Camii'nde cenaze namazını Fethullah Gülen Hocaefendi kıldırdı. Aralarındaki muhabbet, hürmet ve bağlılık bana hep öteleri hatırlatmıştır.

Zaman Gazetesi'nin şimdiki binasının harcında da emeği ve hizmeti vardır. Gazetede yöneticilik yaparken kendisini daha yakından tanıma fırsatı da buldum. Yanında daha fazla bulunmak ister, onunla daha çok sohbet etmek isterdiniz.

Şimdi o ata yurdumuzun "Hacı Ata"sı. Üzerine titrediği fidanlar boy salıyor. Tacikistan Dışişleri Bakanı Nazarov'un ümit, sevinç ve gururla söylediği söz bir bakıma onun ruhunu da şâd ediyordu: "Türk okullarından mezun olmuş öğrenciler bugün devletimizin çeşitli kademelerinde çalışmaktadırlar."

Bâki kalan bu kubbede hoş bir sâdâ imiş...




09-09-2008 17:47 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabanci.

son dakika(gökay) demiş ki; Ata Yurdunun Hacı Ata'sı




Ata yurdunun "Hacı Ata"sı



Tacikistan'ın başkenti Duşanbe'ye yaptığımız bir günlük ziyaretin notlarını dün yazmıştım. Bugün de Taciklerin "Hacı Baba", "Hacı Ata" dedikleri Hacı Kemal Erimez'i yazmak istiyorum.

Tacikistan Dışişleri Bakanı Sayın Talbek Nazarov ile yediğimiz akşam yemeğinde kendisinden "Rahmetli Hacı Kemal Erimez'le ilgili hatıralarınızı anlatır mısınız?" ricasında bulundum. Heyetimiz pür dikkat kesildi. Hüzünlenen Nazarov anlatmaya başladı:

"Bütün işleri ve sözleri doğruluk ve dürüstlüktü. Aşamadığı bir sıkıntısı olunca beni arardı. Doğrudan bana gelirdi. Ne yaptı etti beni okula götürdü. Heyecanla okulu gezdirdi. Ancak bir çocukta olan enerji, bir gençte olabilecek heyecanı beni şaşırttı. ben Türkiye'ye ne zaman gitsem o haber alır, gelir beni bulurdu. Alışverişte illa bana bir şey almak isterdi. Oysa ben Hacı Kemal'in kalbini almak isterdim. Hanımından sonra evli olan kızı da vefat edince bana dedi ki: 'Ben artık yalnız bir adamım, ömrümü yeni nesillerin yetişmesi için adamak istiyorum.' Son rahatsızlandığında Duşanbe hastanesine yatırmışlar. Ziyaretine gittim. Kendi derdini unutmuş, bana diyor ki: 'İyileşince inşallah, bu hastanenin tamir ve tadilatını yapmak istiyorum.' Ömrü yetmedi. Böyle insanlar cennetliktir."

Kim bu Hacı Kemal Erimez? 22 Nisan 1926'da Samsun'un Havza ilçesinde dünyaya gelmiş. Daha sonra Aydın ve İzmir'de yaşamış. Kabına sığmayan bir insan. Gençlik yıllarında Aydın İncirliova'da ilk defa mehter takımını kurmuş. İlk gösteride sevincinden mehterin önünde yürümüş. Bir hizmet arayışı içinde. Rahmetli Adnan Menderes gelirken o koşturmuş. Hali vakti yerinde. Süleyman Demirel'i bahçesinde ağırlamış. Muhterem Fethullah Gülen'in eğitimle alakalı birkaç sohbetini dinleyince dünyası değişmiş. Dükkanlarını, hatta evini bile satmış. Talebeye burs verme, okullar açma gayretlerinin öncüsü olmuş. Gönüllüler hareketinin artık her hamlesinde alınteri, emeği var. Dur durak hiç bilmemiş. Okullar yurtdışına açılınca öne düşmüş. Işık süvarilerinin önünde Orta Asya'ya, bu aziz milletin vefasını gösterme adına en önce o gitmiş. 80 bin kişinin hayatını kaybettiği Tacikistan'daki iç savaşta oradan ayrılmamış. Tursunzade Lisesi'nin kalorifer dairesinde yatmış, yağan mermilere aldırmamış.

Muhterem Fethullah Gülen kendisinden bahsederken bir yerde şöyle diyor: "Tabii hemen ilave edeyim ki, belki 55 yıldır yürümeye çalıştığım bu yolda hiçbir zaman tek başıma kalmadım. Hacı Kemal Erimez gibi sahabe döneminin Ebu Bekir'lerini hatırlatan, mal ve canları ile bu kervana katılan o kadar çok insan tanıdım ki, bunların toplamı gönüllüler hareketini ortaya çıkardı."

13 Mart 1997'de 71 yaşında vefat etti. 14 Mart'ta fatih Camii'nde cenaze namazını Fethullah Gülen Hocaefendi kıldırdı. Aralarındaki muhabbet, hürmet ve bağlılık bana hep öteleri hatırlatmıştır.

Zaman Gazetesi'nin şimdiki binasının harcında da emeği ve hizmeti vardır. Gazetede yöneticilik yaparken kendisini daha yakından tanıma fırsatı da buldum. Yanında daha fazla bulunmak ister, onunla daha çok sohbet etmek isterdiniz.

Şimdi o ata yurdumuzun "Hacı Ata"sı. Üzerine titrediği fidanlar boy salıyor. Tacikistan Dışişleri Bakanı Nazarov'un ümit, sevinç ve gururla söylediği söz bir bakıma onun ruhunu da şâd ediyordu: "Türk okullarından mezun olmuş öğrenciler bugün devletimizin çeşitli kademelerinde çalışmaktadırlar."

Bâki kalan bu kubbede hoş bir sâdâ imiş...







Hacı Ata yı rahmetle anıyoruz

09-09-2008 17:48 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabanci.

[img src=http://www.haciata.org//images/content/3.jpg]

09-09-2008 17:48 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabanci.

Hatırla Sevgili demiş ki;



Hacı Ata yı rahmetle anıyoruz


GERÇİ ÖLÜMYILDÖNÜMÜ DEĞİL AMA ONUN YAŞAM TARZI BENİ ÇOK ETKİLER VARLIK İÇNDE YOKLUK AİLEYE OLAN ÖZLEM VE HİÇ DURMADAN DİNLENMEDEN ÇOK HIZLI YAŞANMIZ BİR YAŞAM
ALLAH ONDAN RAZI OLSUN

09-09-2008 17:51 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabanci.

son dakika(gökay) demiş ki;

GERÇİ ÖLÜMYILDÖNÜMÜ DEĞİL AMA ONUN YAŞAM TARZI BENİ ÇOK ETKİLER VARLIK İÇNDE YOKLUK AİLEYE OLAN ÖZLEM VE HİÇ DURMADAN DİNLENMEDEN ÇOK HIZLI YAŞANMIZ BİR YAŞAM
ALLAH ONDAN RAZI OLSUN


evet Özellikle izlediğim kadarıyla yaptıkları hizmetler bir dünyaya bedel tekrardan paylaştığın için

09-09-2008 17:52 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabanci.

Hizmetle dolu bir ömür



Sevenlerinin “Hacı Kemal Ağabeyi” 22 Nisan 1926 yılında Samsun’un Havza ilçesinde dünyaya gelir. Ama, hayatının büyük bir kısmını Ege’de geçirir. Ege Bölgesi’nde geçen hayatının ilk yılları, daha sonraları kök salacak olan hizmetin ilk tohumlarının atıldığı dönemlerdir. Kabına sığmayan bir insan olan Kemal Erimez gençlik yıllarında Ege Bölgesi’nde deve güreşleri tertip eder. Aydın-İncirliova’da ilk defa mehter takımını kurar. Sevincinden mehterin ilk gösterisinin yapıldığı gün de mehterin en önünde kendisi yürür. İçinde milletine, yurduna ve dahası inancına olan hizmet aşkıyla kavrulan Hacı Ağabey’i nerede hayır işi varsa orada görmek mümkündür o dönemler.

[img src=http://www.haciata.org//images/content/hizmetlegecenomur.jpg]

Erimez, onda eriyeceği bir öğretici, yol gösterici, milletine ve dinine hizmette “tavsiyelerini, hatta imalarını emir telakki edeceği” birini aramaya ta o zamanlar başlamıştır. İlk zamanlar Konyalı Tahir Büyükkörükçü Hocaefendi ile başlayan münasebetleri, daha sonraları Edirne’den İzmir Kestanepazarı’na tayini çıkan Yaşar Tunagür Hocaefendi ile devam eder. Hali vakti yerinde olmasına rağmen dünya malına aldırmaksızın Tunagür Hoca ile birlikte hayır işlerine koşturur, bir dediğini iki etmez; Tunagür Hoca’nın vaazlarını yanında hiç eksik etmediği teybi ile kaydeder; daha sonra onları çoğaltarak civar kasabalara dağıtırdı.

Aydınlı Hacı Kemal zengindi. Türkiye’nin nabzını ve siyasetini elinde tutan insanlara çok yakındı. Adnan Menderes’i karşılamak için kamyonlara insanları doldurur götürürdü. Başbakan Demirel Aydın’a geldiğinde doğru Hacı Kemal’in evine gider, orada ağırlanırdı. O, çevre insanının isteklerini Ankara’ya taşıyan kişiydi. Kimseye açıklamadı, çünkü kendisinden övgüyle söz edilmesi onu sıkıyordu. büyük ihtimalle siyasete girmeyi teklif etmişti Demirel ona, evinde misafir kaldığı bir gün.. veya Menderes. Bütün bunları es geçti Hacı Kemal. Kendi taşralı muhayyilesinden hareketle, bu millette eksik olan bir şeylerin bulunduğunu seziyor, adını koyamıyordu. Ta ki, onda çok ama çok şey bulduğu genç Fethullah Gülen’le karşılaşana kadar.. “Hacı Kemal Ağabey” Fethullah Gülen Hocaefendi gibi bir kılavuzun işaretleriyle coştukça coştu. Anadolu karış karış oldu Erimez’in ayaklarının altında. Yanında başka Hacı Kemal’ler de yok değildi. Yetmedi. “Eğitim, ille eğitim” diyen ve tarihî bir restorasyon için reçeteyi veren “hocasının” gözyaşlarını kendine enerji yapıp bu defa bilmediği, tanımadığı Orta Asya’ya koştu.


09-09-2008 17:53 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabanci.

Sadettin Başer Ağabey'in Hacı Kemal Erimez için yazdığı şiir



Abdullah Aymaz 13.03.2006



Sadettin Başer Ağabey'in Hacı Kemal Erimez için yazdıklarını vefatının sene-i devriyesi münasebetiyle takdim ediyorum:


Hacı Kemal Erimez



Hacı Kemal Erimez, bu ad, yâddan silinmez.
Tanımıyorsanız eğer, yazdıklarım bilinmez.
Onunla tarihî bir yolculuk gerçekleşti.
Bu yolculuktan sonra tarihimiz birleşti.
Yaş yetmişe dayanmış, heyecan son noktadaydı.
Yetmişlik delikanlı, Asya'da doruktaydı.
Geceleri uyumaz, iniltiyle inlerdi,
Hıçkırığını duyanlar, hastadır zannederdi.
Bazen giderken yolda, kalbi ona 'dur' derdi.
Öyle kalakalırdı tam yolun ortasında
O ise hiç aldırmaz, yola devam ederdi.
Hep hizmet düşüncesi ve heyecanı vardı,
Onda bu hali gören, deli olmuş sanırdı.
Hizmet düşüncesiyle gidiyorken bir yere,
Şekeri çok yükselir, aldırmazdı bir kere.
Tansiyon yirmilere ulaşır, asabi bir hal alırdı,
Bütün bunlara rağmen hepsine dayanırdı.
Daima söylediği, "Tek kanatlı kuş uçmaz",
Hem madde, hem mana der, hiç itiraz olmazdı.
Bağnazlığı hiç sevmez, karamsarlık bilmezdi.
Heyecandan duramaz bir şey anlatmak için,
Başkasına benzemez, o çok farklı biriydi.
Temizlikte çok titiz, görünüşü şirindi,
Müslüman'a yakışan hasletle bezenmişti.
Bir an boş vakit olsa, heyecan sarar onu,
Yerinde hiç duramaz, vakti nakit bilirdi.
Beklemez birisine, bir şeyler demek için,
Hastalığa aldırmaz, hemen koşar giderdi.
Bir başka birisinin tahammülü çok zordur,
Hacı Kemal Abi'yi, bu asla etkilemezdi.
Eğer gidilen yerin, merdivenleri çoksa,
Basamakları tek değil, iki iki çıkardı.
Ben ondaki bu hale, şaşkın şaşkın bakarken.
"Abi, hangisi sensin, biraz önce yoldaki, ya şimdiki mi?" derdim.
"Evladım haydi durma, ele geçen belki bu,
Son bir fırsattır" derken, ardına da bakmazdı.
Yoluna devam eder, küheylanvârî yürür,
Yorulmak nedir bilmez, efe gibi giderdi.
Boşa geçen bir vakit, taşırırdı sabrını,
Kızgınlık hali bile, ona çok yakışırdı.
Görüşülen kimseler, can kulağıyla dinler.
Ne yapar nasıl eder, kendini sevdirirdi.
Konuşma sırasında, ateşîn hatip gibi,
Bir yanardağdı sanki, çok değişik biriydi.
Adeta his kesilir, değişirdi ses tonu,
Sesine kulak verenler, mutlak anlardı onu.
Eğer konuştukları, ma'kes bulmazsa orda,
Hıçkırığa boğulur, etkilerdi sonunda.
Aah! Benim Hacı Abi'm, sensiz ben çok yalnızım.
Sana geçerdi yalnız benim sitemim, nazım.
Asrımızda bir eşi, bilmem var mıydı onun,
Hacı Abi, yalnızız, doldurulmaz boşluğun.
O günlerden bugüne, değişen bir şey yok,
Daha her şey bitmedi, yapılacak iş pek çok
Yetim çocuk gibiyiz, yalnızız yokluğunda.
Hizmet devam ediyor yetim gibi olsak da
Her zaman duacınız, ruhun bundan haberdar
Makamın cennet olsun, yükselsin arşa kadar
Kabrin pür-nur olsun içi baharla yaz
Komşuluğun olsun Resulullah'la serfiraz

Kaynak: Zaman Gazetesi



09-09-2008 17:54 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabanci.

Duşanbe'deki Mevlânâ



Duşanbe'deki Mevlânâ



7-9 Eylül tarihlerinde Tacikistan'ın başkenti Duşanbe'de yapılan Uluslararası Mevlânâ Konferansı için havaalanındayız. Uçağa biniş kapısının önü Birleşmiş Milletler binasının girişi gibi. Farklı kıyafetler, ten renkleri, diller...

En çok İngilizce ve Türkçeye müracaat edildiği görülüyor. Sık sık duyulan kelime ise Mevlânâ. Fars dilinin şiirsel telaffuzuyla Mesnevi'den şiir okuyor bir yabancı. Yabancı mı, hayır, Mevlâna'nın gönlü "yabancılık" duygusu yaratan her tür görüntüyü ortadan kaldırıyor, aynı iklimi soluyan insanlar hâline geliyoruz. Hazrete tanış olma bizi de tanış kılıyor birbirimize. "Gel" çağrısı sekiz yüz yıl sonra hâlâ yeni söylenmiş gibi canlı, bu "kapı"da ümit her dem taze. Yerel kıyafetleri içindeki Nijeryalı, aradaki kilometrelere, kültürel farklara, başka tarihi akışlara rağmen akrabadan birisi gibi... Bunu sağlayan, yüzündeki olgun, kucaklayıcı ifade, gözlerinin içine kadar ulaşan tebessüm olmalı. Bu ifadeyi ve gülümsemeyi bu coğrafyadan da iyi tanıyorum. Ama yine de aynı medeniyet safında olmanın getirdiği bilişsel haritayı aşkın evrensel referanslar söz konusu burada. Nijeryalı, Amerikalı ya da Türkiyeli, belli ki kimlikleri aynı potanın içinde erimiş ve birbirinin içine geçmiş. Az ötede bir İngiliz. Mevlânâ'nın "İnsan pergel gibi olmalı, bir ayağıyla ait olduğu yere basmalı, diğeriyle tüm evreni dolaşmalı." sözüne uygun bir durum. Duşanbe'deki konferansın üç ortağı var: Diyalog Avrasya Platformu, orada okullar açmış olan Şelale Eğitim Kurumu ve Tacikistan Cumhuriyeti Bilimler Akademisi. DA'nın yetkilileri dünyanın farklı köşelerinden gelmiş olan misafirlerle özel ilgileniyorlar. Gönülden gelen ilgiyle bürokratik görevlendirmenin ilgisi arasındaki farkı açık seçik görmek mümkün. DA yetkilileri Mevlânâ gönüllüleri, gülümsemelerinde konuşmalarında hep bu var.

Hacı Kemal'i tanımayan yok gibi

Uçağa doğru yürürken hangi şehirden geldiğini sorduğum kişi Mısır diye cevap veriyor. Türkçesindeki hafif aksan dışında aramızda bir fark yok. Kahire'de hocaymış, İstanbul'da okumuş ve yine İstanbul'dan evlenmiş. Duşanbe'ye yerel saatle gece üçte varıyoruz. Şelale Eğitim Kurumu'nun öğretmenleri bizi karşılıyor. Otomobillerle kalacağımız otele götürülüyoruz. Yol boyu Duşanbe'ye ait ilk izlenimler... Duşanbe'nin sabaha çalan yüzü. Caddeler geniş ve her iki tarafında ağaçlar sıralanmış. Aralarda sokakları süpüren kadınlar. Sadece trafik lambaları gündüze bir nazire gibi yanıp sönüyorlar. Kalacağımız otele varır varmaz odalarımıza dağılıyoruz. Toplantı süresince konaklayacağım odanın geniş penceresinden Duşanbe'ye bakıyorum. Çepeçevre dağlarla kuşatılmış bir düzlük... Tacikistan için %96'sı dağlık arazidir, diye okumuştum. Demek bu dağların ardında başka dağlar, sonra başka dağlar var, sonrası ise yine dağlar... Binalar karanlığa gömülmüş, caddelerde siyahla buluşan sarı renkli lambalar mat bir ışık tayfı oluşturuyor. Çin şu tarafta, Afganistan ise bu yönde... Yeni koordinatlar alışılageldik yön duygusunun yerine hemen oturmuyor.

Sabah dokuzda kahvaltıdayız. Türk işadamlarına ait olan bu iş merkezindeki kahvaltı masası herkes için "ülkemizdeyiz" yanılsamasını devam ettirecek türden. Kahvaltıdan sonra Şelale Eğitim Kurumları'na ait iki okulu ziyaret ediyoruz. Birincisi uluslararası ağırlıklı, ikincisinde ise büyük oranda Tacikler var. Elçilik çalışanlarının, yabancı şirket mensuplarının çocukları bu okullarda okuyorlar. Eğitim dili İngilizce; Tacikçe, Rusça ve Türkçe öğretilen diğer diller. Okullardan mezun olanlar dört dili konuşabiliyor. Herhâlde bu nitelikleriyle dünyanın hiçbir ülkesinde güçlük çekmezler. Okulların Türkiye'den gelen öğretmenleri seçkin üniversitelerden mezun. Akıcı İngilizcelerine Tacikçe ve Rusçayı da eklemişler. Sadece Türkiye'den değil Tacikistan başta olmak üzere başka ülkelerden de öğretmenler var. Sınıflar çok düzenli, eğitim için gerekli tüm imkânlar mevcut. Laboratuarlar, dil ve bilgisayar sınıfları, kütüphane öğrencilere amade. Kütüphanede dolaşırken her türden eserin varlığı Batılı misafirlerin dikkatini çekiyor. Okulların açılmasına şimdi rahmetli olan Hacı Kemal Erimez öncülük etmiş. Hacı Kemal, İzmirli bir işadamı. Daha Tacikistan bağımsızlığına kavuşmadan önce, hemen 90'ların başında buraya gelmiş. Zaman, merkezî otoritenin olmadığı, her yerde şekâvetin kol gezdiği, akşam karanlığıyla birlikte halkın evlerine çekildiği, şehirler arasında yolculuk yapmanın mümkün olmadığı bir zaman. Silahlı küçük gruplar ülkeyi parsellemişler ve kendi kafalarına göre düzenler kurmuşlar. Hacı Kemal ve birkaç arkadaşı, yetkililerin can güvenliği veremeyeceklerini söylemelerine rağmen bu okulların temellerini atıyorlar. Bu temeller, zor zamanların sınamasından geçmiş dostluğun hukukuyla perçinlenmiş. Hacı Kemal'i tanımayan yok gibi. Sadece okullarda değil hayatın her yerinde Hacı Kemal elinin erdiğince Tacik halkına yardım etmeye çalışmış. Tarlada onlarla pamuk toplamış, okul inşaatında kum taşımış, kiremit taşımış, amele sofrasına oturmuş.

Akşam yemeği için Türk işadamlarına ait Merve Lokantası'na gidiyoruz. Açık büfede bildik yemeklerin yanı sıra Tacikistan mutfağından örnekler. Bir ülkeyi, coğrafyayı tanımanın yollarından birisi de oranın mutfağı, yemekleri. Çünkü bu yemeklerin tadı, toprağın, havanın, asırlara uzanan pişirme usullerinin ürünü. Yeme içme adetlerinin antropolojik çalışmalarda önemli bir yer işgal etmesi boşuna değil. Evrensel çapta yaygınlaşan ayak üstülerin (fastfood) hepimize yaptığı kötülüklerden birisi de ülke kültürlerinin kendine has karakteristiklerinden birine yönelttiği tehdit. Düşünün, nereye giderseniz gidin karşınıza aynı marka yemek, aynı tat, aynı servis usulü çıkıyor, fark olarak ise size sadece küçük aksesuarlar bırakılıyor. Bir kültüre dokunmak göz ve el kadar biraz da dil işi.

Konferansın yapılacağı salona gidiyoruz. Her türlü hazırlık yapılmış. Duvarlarda Mevlânâ'nın sözleri Türkçe, Tacikçe, İngilizce, Rusça olarak yer alıyor. En çok tekrar edilenlerden birisi, "Biz ayırmaya değil birliğe geldik." UNESCO'nun amblemlerini görüyoruz. 2007 yılını Mevlâna yılı ilan eden UNESCO, bu evrensel düşünürün, gönül insanının fikirleriyle, söyleyişiyle dünyayı bir kez daha yüzleştiriyor. Konferansa 29 ülkeden katılımcı var. Tüm katılımcılar için ülkelerine ait bayraklarla yerler hazırlanmış. Bu arada güvenlik tedbirleri de ihmal edilmemiş. Girişte polisin yanında gördüğümüz Alman kurt köpeği hassas aramaların yapıldığının işareti.

Otele geri döndüğümüzde en üst katta, Duşanbe'ye hâkim manzarası olan teras katında heyet üyeleriyle birlikte oturuyor, Türk işi demleme çaylardan içiyoruz. Bu coğrafyada en çok yeşil çay içiliyor. "Kara çay" ise yeşil çay gibi hayli açık. Terastaki sohbetler tıpkı katılımcılar gibi uluslar arası nitelikte. Ülkelerin fikrî ve kültürel hayatları konuşuluyor, kartvizitler alınıp veriliyor, gelecekteki konferanslardan söz ediliyor, davet mektupları için adresler tespit ediliyor. Uluslararası konferansların bir faydası bilim ve sanat insanlarını tebliğle ve tartışmalar üzerinden bir araya getirmekse, bir başka faydası da toplantı dışındaki zamanlarda tanışıp görüşmelerine zemin hazırlaması. Kim ne çalışıyor, hangi ülkede ne var, birlikte hangi proje üzerinde çalışılabilir gibi konular buralarda konuşuluyor ve kararlar alınıyor. Bu kadar da değil. Yazılarını, fikirlerini bildiğiniz insanları bir de canlı bir şekilde bu tür toplantılarda görüyor, o yazıların arkasındaki insanî kimlik hakkında bir kanaat ediniyorsunuz. Zaten hangi fikir sadece soyut evrende tam anlamıyla mübadele edilebilir? İnsanî temas, insan sıcaklığını, konuşma dilini, jestleri mübadeleye katarak ona daha nüfuz edici bir mahiyet kazandırıyor.

[img src=http://www.haciata.org//images/content/haciabi-mevlana.jpg]

Yeni sözler söylemek lazım

Cuma sabahı dokuzda konferans salonundayız. Herkes yerini aldıktan kısa bir süre sonra Cumhurbaşkanı İmamali Rahman geliyor. Eller kalpte, Tacik milli marşı okunuyor. Cumhurbaşkanı da eli kalbinde marşın okunmasına canlı bir şekilde katılıyor. İlk söz onun. Uzun sayılabilecek konuşmasında Tacikistan'ın son on beş yılından, zorluklardan, başarılardan bahsediyor. Tacikistan'ın mustakıliyet bayramını tebrik ediyor. 9 Eylül tarihi aynı zamanda Tacikistan'ın bağımsızlık günü. Mevlânâ konferansı ile bağımsızlık gününün çakışması tesadüf değil. Tacikistan için Mevlânâ, kültür ve kimliğin merkezî unsurlarından birisi. Bu toplantı ile bağımsızlığının on beşinci yıl kutlamaları taçlandırılmış oluyor. Cumhurbaşkanı Rahman konuşmasında Mevlâna'dan bahsederken Batı'da ve Doğu'daki adlandırmaları birleştirerek Mevlânâ Celâleddîn-i Rumi Belhî diyor. Belh bugün Afganistan sınırları içinde. Ancak Mevlânâ'dan bu yana geçen sekiz yüz yılı düşündüğümüzde bugünkü sınırlar anlamını yitiriyor. Bu sadece bir zaman meselesi de değil, bizzat Mevlâna'nın kendisi sınırları kaldıran coğrafyaları birleştiren bir gönül insanı değil mi? Cumhurbaşkanı Türkiye'ye yaptığı ziyaretten, Konya'dan, Mevlânâ'nın türbesinden de bahsediyor. Konuşmadan sonraki video sunumunda bu ziyaretten sahneler de mevcut. Cumhurbaşkanı'ndan sonra konferansın düzenleyicileri de birer konuşma yaparak toplantının hazırlık şartları ve önemi üzerine değerlendirmelerde bulunuyorlar.

İlk gün üç oturum hâlinde tebliğler sunuluyor. Konuşmalarda özenle vurgulanan husus, Mevlânâ'nın bugüne neler söylediği, bugün onun fikirlerini nasıl yorumlamamız gerektiği. Böylelikle bir bakıma "Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni sözler söylemek lazım" diyen Mevlânâ'nın temel yaklaşımına da sadık kalınıyor. Her oturumun sonunda canlı tartışmalar oluyor, katkılar sağlanıyor. İkinci gün sabah, Milli Bağımsızlık Günü kutlamalarına davetliyiz. Cumhurbaşkanlığına ait büyük bir salonda yerimizi alıyoruz. Cumhurbaşkanı burada milli günün anlamı ve Tacikistan'ın umutlu geleceği hakkında uzun bir konuşma yapıyor. Aslında çevirisini dinlemeden de konuşmanın mahiyetini anlamak mümkün. Farsça ile Türkçe arasındaki ortak kelimeler anlaşmayı kolaylaştırıyor. Eğer biraz da Divan şiirine meraklıysanız çeviriye hiç ihtiyacınız olmayabilir. Konuşmadan sonra törenler başlıyor. Burada Tacikistan'ın müziğine ve oyunlarına dair örnekleri görüyoruz. Klasik tarzın yanında modern yorumlar da yer alıyor. Bizim uzun havalara benzeyen halk türkülerinin ardından bariton sesiyle sahne alan opera sanatçısı mükemmel bir icra ortaya koyuyor. Halk oyunlarında ise Tacikistan coğrafyasının karakteristiği heybetli dağlar, buzullar, ırmaklar sembolik bir anlatımla yerlerini almışlar gibi.

Öğleden sonraki iki oturum, ağırlıklı olarak Mevlânâ'nın şiirlerinin okunup sözlerinin şerh edildiği tebliğlerle geçiyor. Vakit akşama ulaştığında ise konferansın nihai metni okunup onaylanıyor. Metinde, günümüz dünyasındaki çatışma ve gerilimlere atıf yapılıyor, aynı zamanda barış, hoşgörü ve dostluk arayışlarının ne kadar güçlü olduğu ifade edildikten sonra, Mevlânâ'nın bu arayışlara sekiz yüz yıl öncesinden verdiği destek bildiriliyor. Keza Mevlânâ öğretisinin evrensellik adına bir kimliksizleşmeyi öğütlemediği, aksine herkesin kendisi olarak başka kültürlerle ilişkiler kurması gerektiği vurgulanıyor.

On beş yıl, beş söze sığdırılıyor

Ertesi gün yine Milli Bağımsızlık Günü kutlamaları çerçevesinde kara yoluyla Duşanbe'ye 100 km. mesafedeki Kurgantepe'ye gidiyoruz. Şehrin girişinde resmî yetkililer, öğrenciler ve halk bizi karşılıyor. Geleneksel ekmek sunumu, Mevlânâ'dan şiirler okunmasının ardından tören alanına hareket ediyoruz. Burada Mevlânâ'nın oyun hâline getirilmiş hayatını izliyoruz, Tacik müziğinden örnekler dinliyoruz. Törenlerin bir kısmı da, bahçesindeki Mevlânâ heykelinin açılması dolayısıyla buradaki Türk okulunda yapılıyor. Başbakan yardımcısı hanımefendi ve yerel yetkililer tam kadro oradalar. Törenden sonra okulu dolaşıyoruz. Girişte Hacı Kemal'in resmini görüyoruz. O artık belli ki Tacikistan'ın Hacı Kemal'i olmuş, tıpkı öğretmenlerin derin bağlarla bağlandıkları bu ülkeye ait olmaları gibi. Tanıştığımız öğretmenler on beş yıllık görevlerini mütevazi bir gülümseme ve sadece üç beş kelime ile anlatıyorlar. İnsan on beşe kadar saysa daha fazla zaman geçer. Tekrar Duşanbe'deyiz. Artık eve dönüş zamanı. Oysa sokaklara, Tacik pilovuna, şehri kuşatan dağlara alışmaya başlamıştık. Havaalanında uçağa binerken, iki ülkeyi birbirine yakınlaştıran bilinen ve bilinmeyen, bilindiği hâlde bilinmeyen nice insanın çabası, gayreti olduğunu düşünüyoruz. Uçak sabahın ilk ışıklarında yedi bin metreye tırmandığında dağların zirvelerine bu insanların sessiz suretleri düşüyor. İsimler mi? Onlar Mevlânâ'nın çocukları. Mevlânâ buralardan Anadolu'ya gitmişti, şimdi onun çocukları isimlerinin anılmasına ihtiyaç hissetmeksizin, hatta bundan ar ederek, burada ve her yerde insanlık yolculuğunu sürdürüyorlar.

M. Naci Bostancı

Kaynak: Zaman Gazetesi



09-09-2008 17:56 | cevapla | Şikayet Et!

Konuya cevap verebilmek icin uye olmaniz gerekiyor.. Buraya tiklayip hemen uye olun, sizde aramiza katilin..

Sayfalar: 1, 2, 3, 4  Sonraki
Duslersokagi.com. iletisim: bilgi [ @ ] duslersokagi [ nokta ] com