arkadas


 
bosluk
   Cevap Ekle  
Toplam Cevap: 36
Forumlar >> Dinler, inançlar, mistisizm >> ADANMIŞ RUHLAR HACI KEMAL ERİMEZ bosluk
Sayfalar: Önceki  1, 2, 3, 4
Kutudaki yazili sayfaya git -->
Yazar ADANMIŞ RUHLAR HACI KEMAL ERİMEZ
offline Yabancı..


Ölümü diriliş hayatına çevirenlerden Mehmet Özyurt

Mehmet Özyurt, insanın tükenişe karşı direnen, ölümü diriliş hayatına çeviren iradenin temsilcilerinden olarak yaşadı.

Sezai Karakoç'un 1969 yılında yazdığı;

Doğuda bir baba vardı

Batı gelmeden önce

Onun oğulları Batı'ya vardı

diye başlayan ve yedi oğulun öyküsünü anlatan Masal şiirini bilirsiniz.

Masal'dan yedinci oğulun öyküsü şöyle:

Yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara

Baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda

Bir alınyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda

Bir de o talihini denemek istedi

Bir şafak vakti Batı'ya erdi

En büyük Batı kentinin en büyük meydanında

Durdu ve Tanrı'ya yakardı önce

Kendisini değiştiremesinler diye

Sonra ansızın ona bir ilham geldi

Ve başladı oymaya olduğu yeri

Başına toplandı ve baktılar Batılılar

O aldırmadı bakışlara

Kazdı durmadan kazdı

Sonra yarı beline kadar girdi çukura

Kalabalık büyümüş çok büyümüştü

O zaman dönüp konuştu:

Batılılar!

Bilmeden

Altı oğlunu yuttuğunuz

Bir babanın yedinci oğluyum ben

Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden

Babam öldü acılarından kardeşlerimin

Ruhunu üzmek istemem babamın

Gömün beni değiştirmeden

Doğulu olarak ölmek istiyorum ben

Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var

Karşınızdakini değiştirmek

Beni öldürseniz de çıkmam buradan

Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki

Fakat değişmeyecek ruhum

Onu kandırmak için boşuna çok dil döktüler

Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler

O gün gün eridi ama çıkmadı dayandı

Bu acıdan yer yarıldı gök yandı

O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı

Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı

Hâlâ onu ziyaret ederler şifa bulurlar

En onulmaz yarası olanlar

Ta kalbinden vurulmuş olanlar

Yüreğinde insanlıktan bir iz taşıyanlar

Masal'da, bir dönemde hayatların masal gibi tükenişini, insanın 'anlam ve gaye'den ayrı düşüşünü, ıstıraplarını, değerlerin kayboluşunu ve 'hüsn ve aşk'la ilmek ilmek dokunan o görkemli medeniyetimizin tarumar oluşunu duyar, diriliş için bir çabaya, son bir çırpınışa tanık olursunuz.

lÖnden gitme cesareti

Aylar önce bu sayfada, (geçtiğimiz Kurban Bayramı'nın dördüncü günü) kendimce Hacı Kemal Erimez başta olmak üzere, 'önden gidenler'den bahsetmiş ve özel tarihimi kaybetmekten korktuğumu dile getirmiştim. Büyük Usta'yla on yıllar önce yola çıkan 'hizmet kervanı'ndan er oğlu erler; Takdir–i İlahi ile bir vakitte ansızın, yine hizmet için koşarken, hizmetin hakkını vererek bu fani dünyadan, ebedi yurda hicret ederken, geride 'hoş bir sada', bir güzel beste, mazhariyetlerle dolu bereketli bir ömür, iyi birer yürek, tarih yazdıracak kadar bir malzeme ve yeni bir nesle ruh verecek kadar aksiyon bırakarak önden gittiler. İsimlerini zikretmekten şeref duyduğum bu 'meçhul kahramanlar'dan birkaçı: Hacı Kemal Erimez, Mehmet Özyurt, İbrahim Tabanca, Abdurrahman Baş, Bayram Acar, Memduh Hoca, Hasbi Hoca, Cahit Erdoğan, Tuğman Ciranoğlu, Halim Baba... Ve diğerleri ve en son Üsame... Gittikçe meçhulleşen bu insanların varlık gayeleri, ömürlerini ulvi bir gayeye vakfetmiş olmaları, diğergâmlıkları, hasbilikleri, fedakârlıkları, yaşatma zevki için yaşama zevkini unutmuş olmaları, ukbaya talip bulunmaları, 'Kalbin Zümrüt Tepeleri'nde yaşamış olmaları... Hasılı bu insanların bu dünyada bıraktıkları izler benim özel tarihim. Ve ben bu tarihle, bu köklerle fikrî ve kalbî alâkamı sürdürmek zorundayım, kutlu kervanın hasbi ve harbi bir yolcusu olabilmek için...

Büyük Usta'nın büyük çırakları onlar. Yokluk zamanının çilekeşleri. Ama İlahi mazhariyetleri cezbedecek kadar da dirençli, dayanıklı, yürekli, gönüllü insanlar. Onlar Büyük Usta'nın kabul olmuş duaları. Onlar bizim bu zamanda görmek istediğimiz, hasretini çektiğimiz dava adamı silueti. Onlar, bizim için bir ölçü, bir rehber, karanlıkta yol gösteren bir ışık. Onlar ruhumuzu cilalayan ruhlar. Ruhumuza düşen lekeleri gideren bizim gerçek dostlarımız...

'Öyle bir dünyadayız ki, ayakta durabilmek için kalbimize tutunmak zorundayız. Kalbimiz derinlerde. Derinlere bir taş at ve gelecek sesi dinle' diyor Mevlana İdris. Kalbim, derinlerde. Kalbim 'önden gidenler'de. Kalbim onlarda. Kalbimin sesini duyabilmek için derinlere bir taş atıyorum ve oradan gelecek sesi dinlemeye koyuluyorum... Görüyorum ki, kalbimi giderken alıp götürenler uzakta değiller. Yakınımdalar, biliyorum... Emeklerine, emanetlerine şimdi de sahip çıkıyorlar, üzerlerine titriyorlar kudsilerin. Adeta Sezai Karakoç'un şu şiirini dillerinden düşürmüyorlar, bir diriliş duası olarak:

Bin yıllık kar altından

Ölüler kentinden

Sıyrılarak

Geceyi ışıklarla delerek

Gelenler var biliyorum

Yaklaşıyor gölgeler

Hayaller anılar ve sesler

Büyük aydınlıklarla birlikte geliyorlar

Gittikçe beliriyorlar

Gittikçe yoğunlaşıyor

Doku et kemik kazanıyor

Kasları çağa gerilmiş

Er kişiler çıkıyorlar bir bir geceden

Biliyorum geliyorlar sancaklarıyla

Geceyi silen sancaklarıyla

Gök yeşilini getiriyorlar

Güneşin ışığını taşıyorlar

Koşanlar bunlardır çağırdığım fecre doğru

Yoğrulacak bir fecre doğru

Aydan sütunlar taşıyorlar

Gün ışığından kemerler

Çerçeveler yerleştiriyorlar dört yana

Hayatları bir ölümce yağma edilmiş

Anne ve babaların çilesinden

Çalınmış miraslarının içinden

Örselenmiş kefenlerinin içinden

Geliyorlar ustalar çıraklar

Şafak işçileri

İkindi mimarları

Diğerleri arasında Mehmet Özyurt'un da sesini ayrı bir tonla duyar gibi oluyorum. Karakoç'un şiirinin kalan bölümünü terennüm ediyor yine bir dua hali içinde:

Işık tut Rabbim

Büyük ışığını esirgeme bizden

Güzeller güzeli adlarına

Sığınan bu erlere

Işık tut Rabbim

Kur'an'ın aydınlığını yay gönlümüze

Peygamber duasını eş et bize

Mehmet Özyurt, alın yazısı olduğunu bilmişti vatan evladına hizmetin. Onun için hiç direnmedi kader kalemlerinin hakkında yazdıklarına. Yüce bir ilim, irade, hikmet ve kudrete teslimiyetle destanımsı bir hayat yaşadı. Dünya ölçülerinde az denecek bir zamana, dünya ölçülerinde çok denecek bir hayat tarzı sıkıştırdı. Ömrünü ulu bir gayeye vakfederek hem kendi söz ve fiillerini hem de çevresindeki insanların söz ve fiillerini bereketlendirdi.

Mehmet Özyurt, insanın tükenişe karşı direnen, ölümü diriliş hayatına çeviren iradenin temsilcilerinden olarak yaşadı bu hayatta. 'Kutlular kervanı'nın, son 'altın halka'nın, 'ikindi mimarları'nın, 'şafak işçileri'nin en göz doldurur, en yürekli, en sadık, en saf, en pak, en cömert üyelerinden biri olarak yaşadı ve öylece aramızdan ayrıldı.

Bu destan kahramanı zatı 1988 yılında hizmetten hizmete koşarken bir trafik kazasında kaybettik. Belki pek çoklarımız böyle bir insanın bu dünyadan gelip geçtiğinden bugün haberdar bile değil. Ama o 'kahraman' gerçekti yaşadığımız şu dünyadan, 'destanımsı bir hayat' bırakarak geride. Emaneti yüklendi, bayrağı hayatı boyunca yere düşürmedi. Öyle bir yürek bıraktı ki geride, görmek isteyenler için, görmeye istidadı olanlar için o yürek hâlâ atıyor.

lDuanın gelişi

Mehmet Özyurt'u elim bir trafik kazasında bir eylül ayında, yaprak dökümü mevsiminde kaybettik. Urfa'dan Gaziantep'e hizmetten hizmete koşarken dört güzel insan, dört dava arkadaşı, Mehmet Özyurt, Bayram Acar, Hasbi Hoca ve Memduh Hoca aynı kazada bize veda ettiler. 16 Eylül Perşembe akşamı beraber sohbet ederlerken, "günümüzde, günahların insanı her taraftan sardığından, ihlas ve takva üzere bir yaşayışın olmadığından" dert yandılar. Bir ara Bayram Acar; "Bana kalırsa şehit olmaktan başka bir şey temizlemez bizi" dedi. Bir başka arkadaş kendi kendine düşündü: "Savaş yok, bir şey yok. Nasıl şehit olacağız ki!" Sonra İslamiyet'te şehitliğin çeşitlerini hatırladı. Öyle ya, yanarak ölen, karın sancısıyla giden, denizde boğulan müminler hükmen şehit sayılıyorlardı...

Diğerlerinde olduğu gibi Mehmet Özyurt'u da tanıyamadılar önce. Çünkü yanmıştı vücudu. Sonra yüzüğünden tanıdılar onu... Gerisini o günün tanıklarından dinleyin: "Dördü de vefat etmişti. Fakat birden yangın başladı. Söndüremedik, ancak itfaiye söndürebildi. Sonra kalan parçaları toplayıp, dört ayrı battaniyeye sararak cenazeleri kaldırdık.

lMeziyetle donanmak

Mehmet Özyurt, 1945 yılında Antakyalı fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Faziletli bir çevrede yetişti. Babası altı yaşında hafızlık için onu hocaya teslim etti. Bir yıl sonra hıfzını tamamladı. On bir yaşından itibaren Hasan Okuyucu hocanın yanında Arapça öğrenmeye, dinî ilimleri tahsile başladı. Aynı zamanda da İskenderun Çay Mahallesi Camii'nde müezzinlik yapıyordu. Kısa sürede büyük mesafe kat etti. Askere gidene kadar Mehmet Hoca hiçbir okul okumadı, sadece Arapça okudu. Daha sonra çevresinin teşvikiyle dışarıdan ilk – orta ve liseyi bir iki yıl gibi kısa bir sürede bitirdi. Müezzinlik yaptığı camiye on altı yaşında imam oldu. Bu yaşlarda Büyük Usta'nın kasetlerini dinleyerek onunla tanıştı. Artık ıstırap, çile, gözyaşı onu sardı. Mehmet Hoca'nın o günden sonra duası oldu; muzdarip insanla, çile insanıyla, Büyük Usta'yla kader birliği yapmak, yolunun onun yoluyla kesişmesi. Günü geldiğinde bu içten yakarış kabul gördü Hak katında. Ardından yine bir teşvikle Yüksek İslam Enstitüsü sınavlarına girdi ve birincilikle kazandı. Adana, İskenderun, Hatay ahalisinde nam salan Mehmet Hoca, önce Gültepe Camii'ne, bundan on ay sonrada 1976 yılında Bornova'daki Büyük Cami'ye imam olarak tayin edildi, enstitüde henüz I. sınıf talebesiyken. Aynı camiye aynı dönemlerde, kendini bir neslin dirilişine adamış Büyük Usta da vaiz olarak tayin edilmişti. Mehmet Özyurt için büyük buluşma, büyük duanın kabulü şimdi ziyadesiyle gerçekleşiyordu.

Mehmet Hoca, caminin yakınında bir ev tuttu. Tam bir buçuk yıl her cuma günü, İzmir dışından vaaz dinlemeye gelen insanlara kendi evinde yemek verdi. Hayatı boyunca hep sıkıntı çeken Mehmet Hoca o sıralarda bir de kitapçılık işine girmişti. Belki de hayatında ilk defa ailesi bir parça olsun maddeten rahatlamıştı. Evine ilk divanı o zaman kazandığı parayla almıştı. Hoca, kazandığını yine hizmete dönüştürüyordu. Züht ve takvasından hiç taviz vermedi. Tevazu her halinde seziliyordu... Eşinin de, çocuklarının da, kendisinin de aç kaldığı günlerin ve gecelerin sayısı hiç de az değildi. Ama kimseye hissettirmedi bu durumu Mehmet Hoca.

Mehmet Hoca'yla kader birliği olan, Ahmet Ersöz, adanmışlığı olan bu zatı anlatırken bir şeye dikkat çekiyor; "İnsanın idrak edemeyeceği kadar cömertti. Mehmet Hoca hayatı konusunda da o kadar cömertti. İnsana hizmetin, dine hizmetin uçlarında yaşadı, hep sınırları zorladı. İrfan sahibi, faziletli ve yüksek meziyetli bir insandı. Zati bir manası da vardı. Acıya tahammülü vardı. Kendinden çok az bahsetti." diyor.

Ahmet Ersöz anlatıyor: Mehmet Hoca'yla 1982 yılında 28 gün hücrede kaldık. Sonra birkaç arkadaşı ve Mehmet Hoca'yı suçsuz gördüklerinden bıraktılar. Beni daha sonra bıraktılar. Mehmet Hoca hep söylüyordu, seni orada, içeride bırakmayı bir türlü içime sindiremiyorum. Çıkmasaydım da içeride kalsaydım...

Tevkif edildi, tahkir gördü, türlü ithamlara maruz kaldı. Bir şaki gibi takip edildiği günler oldu. Ama o "İiman hem nurdur hem kuvvettir. Hakiki imanı elde eden adam bütün kainata meydan okuyabilir" hakikatini kavramış olarak yaşadı ve geliye dönüş, tökezleme, tereddüt manalarına gelebilecek her türlü eylemden uzak durdu.

Yıllar sonra Diyabakır'a geldi ailesiyle. Kenar mahallelerin birinde bir ev tuttu. Sokak sokak dolaştı. Neredeyse selam vermediği adam kalmadı oralarda. Talebeler için ev aradığında bulamıyordu. Karar verdi, bir gece ansızın kendi evini birkaç mahalle ilerisinde bir gecekonduya taşıdı. Eşyaların yarısını da o eski evde bırakarak oraya öğrencileri yerleştirdi. İlk ev böyle vücuda geldi. Aynı yöntemle ikincisi, üçüncüsü geldi. Ne hikmetse maddeten fakir bu adamın eşyaları bölündü bölündü ama bitmedi...

Şimdilerde bile Diyarbakır, Urfa, Gaziantep illerinde bu zat bir efsane gibi yaşar gider.

lİdrak ötesi cömertlik

Mehmet Hoca fakr–u zaruret içinde yaşıyordu. Oğlu Ahmet Özyurt oldukça anlamlı ve kalıcı bir vakayı anlatıyor: Diyarbakır'da kalıyorduk. Halimiz vaktimiz iyi değildi. Aç kaldığımız zamanlar oluyordu. Akşam vakti babamın bir arkadaşı kapıyı çaldı. Eli meyvelerle doluydu. Babam arkadaşını gördüğüne çok sevindi. Gözü elindeki meyvelere ilişince "Yahu sen ne yaptın? Bu eve on aydır meyve girmedi, unutmuştuk. sen şimdi bize yeniden hatırlattın..." dedi.

Onun bu haline daha sonra tanık olan Büyük Usta devreye girdi... 'Hocam dedi sana şöyle bir katkımız olsun, evde çoluk çocuk var'... Merhamet, şefkat ve hilm sahibi bu adam o sıralarda evine geldiğinde odasına kapanıyor, sabahlara kadar ağlıyor, hırçın ve celalli bir hal alıyordu. Bu hal bir hafta kadar sürdü. Eşi dayanamadı ve sordu 'Nedir seni bu kadar üzen?' Hoca yutkundu; 'Ben bu hizmete maaş almak için mi girdim ki, bana bunu öneriyorlar? O parayı sana çocuklarıma nasıl yediririm!' dedi.

Büyük Usta'ya ses tonuyla, hal ve tavırlarıyla da 'kendi olarak' çok benzeyen Mehmet Hoca, Büyük Usta'nın izinden gidiyordu. O izden giderken zaten aramızdan ayrıldı. İstikamet üzere yaşadı ve dünya kendisini değiştiremeden, o bu dünyaya kendi mayasını bırakarak gitti. Mehmet Hoca bir hizmetten bir başka hizmete koşarak geçirdi hayatını. Büyük Usta'nın 'Hizmet insanı'nda tasvir ettiği portreye denk yaşadı. Urfa'dan Gaziantep'e doğru yola çıkacaklardı. Eve uğrayıp elbiselerini değiştirecekti. Eve uğradı elbiselerini değiştirdi, bir miktar istirahat etti. Sonra 'Allah'a ısmarladık' deyip kapıdan çıktı... Geri döndü.. durdu.. kapıya yöneldi.. geriye baktı.. gitti–geldi.... Hanımına, çocuklarına baktı... Gitmekle kalmak arasında ayakları direniyordu... Ve kapıdan çıkıp gitti, son bakışları evde kalarak, son bakışları hanımında, çocuklarında kalarak. Bir daha dönmedi... Ama hiç terk etmedi onları. Allah ruhsat vermişti çünkü...

Büyük Usta, Mehmet Özyurt'un, bu diriliş erinin vedasız ve ansızın ayrılışının, uçup gidişinin andından 'Ağlamaktan gözümde yaş kalmadı' dedi ve ekledi 'belim kırıldı'.

Şimdi Büyük Usta'nın, Kalk Yiğidim şiirini başka bir duyuşla okuyorum Mehmet Hoca'nın ardından:

Kalk ey yiğit uykudan

Kalk ki bağrında nalan...

Sensiz geçen günlerde,

Dolaştım ben dünlerde

Hep mahzun ve kederli,

Sen bizi terk edeli.

Şairin, ıstırapla dışa vurduğu hüzün içinde ümit kıvılcımları taşıyan, mağlubiyeti hiç telaffuz etmeyen, iç sesiyle söylediği Masal'ı okurken her defasında buna denk hayatlar gözümün önünde belirir. Kimi zaman Hacı Kemal Erimezler, kimi zaman Mehmet Özyurtlar hayalimden tebessümle geçerler de 'önden giden hüsn ve aşk sahibi' bu kahramanlarla bir kere daha buluşmaktan haz duyarım. Yine orada aklıma düşer de Sezai Karakoç'tan şu mısraları okurum;

Merhameti ruhun en iç musikisi yapmak

Ve ölümü çevirmek diriliş hayatına.

Not: Şimdi, 'önden giden' bu kahramanları rahmetle anıp hayatlarını bir kez daha hayal etmeye sizleri çağırırken, Mehmet Özyurt Hoca'nın, 45 gündür lenf kanseriyle mücadele eden torunu–emaneti 6 yaşındaki Muhammed Fuat'a da Allah'tan acil şifalar için dua etmenizi diliyorum.


09-09-2008 18:37 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabancı..

http://www.40ambar.net/44329_Haci-Kemal-Erimez___.html

09-09-2008 18:38 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabancı..










Ötelere Mektup
Sevgili Hacı Kemâl Ağabey;
Size nasıl hitap edeceğimi bilemediğimden, aklıma gelen ilk sözcüklere sığındım. Siz beni tanımıyorsunuz, bense sizi vefatınızdan sonra, tekrar tekrar seyrettiğim bir video kasetinden tanıyorum, o kadar. Bu kadarlıkla bir insan tanınır mı? Elbette tanınmaz. Bu yüzden siz benim gibi pek çok insanın meçhûlüsünüz. Meçhul ama kahraman! ..

Bu satırları şehrin göbeğindeki ıssız bir tepede yazıyorum. Bir şubat akşamı, dışarıdayım ve üşümüyorum. Hava mı bahar havasında, yoksa, yâdınız mı baharı taşıdı bu tepeye bilemiyorum. Birkaç gün önce, dört yıldır beraber kaldığımız bir Rus delikanlısı Andrey; İnegöl'e taşınmış bir Rus kadını ve iki kızından bahsederek tanışmak için oraya gideceğini söyledi.

Geri dönüşünde yanıma geldi. Dudağında tarifsiz bir tebessüm, mavi gözlerinde mutluluk vardı. Taşkın bir heyecanla: 'Bir Rus kadını, hem de tesettürlü. Böyle bir şey olacağı aklımın ucundan bile geçmezdi. Rus olan, Rusça konuşan Müslüman bir kadın... Annemi ve kız kardeşimi hayal ettim. Şimdi en büyük arzum; babam, annem ve kardeşimle hacca gitmek, ve orada Efendiler Efendisi'ni ziyaret etmek! Dua et ağebey, ne olur, dua et! ' dedi.

Yüreğime ansızın yayılan bir sızıyla nemlenen bakışlarımı yere indirdim. Göremedim ama, biraz önce içlerinde mutluluk okuduğum mavi gözlerinin bulutlandığını hissettim.

Kimmiş o Rus kadını, biliyor musunuz, Hacı Kemal Ağabey? Yüreklerine sevgiyle aktığınız yüzlerce insandan biri: İrina... Ona şimdi 'Meryem Ana' diyorlar. Küçük kızı Teresa'yı, Ozan Beyle; büyük kızı Aleksi'yi de, Yücel Beyle evlendirmiş ve İnegöl'e yerleşmişler. Onlar da artık Teresa ve Aleksi değil. Biri Elif, ötekisi Merve... 'Bizim Hacı Kemâl'in vefatından bir gün sonra Müslüman olduk.' demiş. Seyrettiğim kasette Tacikler sizin için; 'Bizim Hacı Ata' diyorlardı. Bunu yadırgamamıştım. Fakat bir Rus'un dudaklarında, sizin için çiçeklenen 'Bizim' kelimesi karşısında şaşırmaz mı insan? Rusların Hacı Kemâl'i! .. İrina'nın, yani Meryem Ana'nın bir torunu olmuş, adını Yusuf Kemâl koymuşlar. Kimbilir daha kaç tane Rus, Tacik ya da gönüllerine aktığınız ayrı coğrafyaların insanları torunlarına 'Kemâl' adını verecekler. Vermeliler de... Adınız yaşamalı, ruhunuz da adınızı taşıyan bedenlere hayat olmalı.

Sonra bugün, yanıma, çok uzaklara gönderdiğimiz bir Abdullah geldi. Maraş'tan, Burma'ya gönderdiğimiz bir Abdullah...

Abdullah, yedi sene önce dilini, dinini, havasını, suyunu bilmediği bu Budist diyarına gittiğini söyledi. Tek başına... Şimdi orada bir kolej yükseliyormuş Hacı Ağabey.

'Yalnızlığınızdan, yapayalnızlığınızdan bir kolej nasıl yükseldi? ' diye sordum. 'Allah' dedi, mihnetle titreyen dudakları... Allah... Bir kutlunun gözyaşlarını coğrafyalarda filizlendiren Allah...

Ve devam etti, bizi büyüleyen, uzak diyarlardan gelen Abdullah: 'Burma'ya gittiğimde, on beş gün boyunca bir otel odasında âdeta mahpus kaldım. Ne yapayım deyip duruyordum kendime. Sonra tıraş olur, berberle; alış-veriş yapar, bakkalla; et alır, kasapla dost olurum; ama önce -varsa- kardeş ülkelerin konsolosluklarıyla irtibata geçeyim dedim. Zira Burma'da bizim konsolosluğumuz yok. Ülkemiz adına yalnızız orada. Zaten bütün dünyadan ancak on yedi ülke konsolosluk açmış. İlk olarak gittiğim Pakistan Konsolosluğu'nda bir buçuk saat bekletildikten sonra kabul edildim. Konsolosa Türkiye'den geldiğimi, kıtalararası bir eğitim seferberliği başlattığımızı, bu niyetle burada bulunduğumu anlattım. Konsolosun gözleri bir-den parladı. Ayağa fırlayarak yanıma geldi, kırk yıllık dost hasretiyle bana sarıldı; ardından, 'Bizim Hacı Kemâl'i bilir misiniz? ' dedi. 'Ben Tacikistan'da çalışırken onunla tanıştım.' Bana bazı porselen tabaklar göstererek: 'Bu tabakları bana Hacı Kemâl Kütahya'dan getirip hediye etti.' dedikten sonra, beni arabasına bindirerek orada pek çok insanla tanıştırdı ve bana referans oldu. Böylece yalnızlığımızın hüzün tomurcuğundan Burma'daki kolej fışkırdı.'

Kütahya'dan götürdüğün porselenler, fethettiğin bir kalpten; Burma'nın fakir coğrafyasına bir kolej olarak yansıdı Pakistanlıların Hacı Kemâl'i.

Siz beni tanımıyorsunuz, doğrusu ben de sizi yeterince tanımıyorum. Ama gönlüm size karşı sevgiyle dopdolu. Babamın vefatından sonra ona hiç ağlayamadım. Fakat şu an sizin için ağlıyorum, gönlümün Hacı Kemal'i.

Seksen arkadaşını Bizans İmparatoru'ndan kurtaran Abdullah bin Huzafe'yi, Medine'de karşılayan Hz. Ömer'in, yanındakilere: 'Şimdi hepiniz kalkacak Abdullah'ın başını öpeceksiniz, zira o baş, seksen arkadaşımızın kurtulmasına vesile oldu.' dediği gibi; inanıyorum ki siz de buradan göçtüğünüzde, Ömer'i, Hz. Ömer yapan Gönüller Sultanı; yanına Ebu Bekirlerini, Ömerlerini, Osmanlarını, Alilerini alarak, sizi karşılamış ve şöyle demiştir: Şimdi hepiniz kalkacak Hacı Kemâl'imi alnından öpeceksiniz. Zira o baş, yüzlerce insanın ebedî hayatının kurtulmasına vesile oldu.

Saatler, bahar havasını yaşadığım bu şubat gecesinin ikisini vuruyor. Bugün, Sevgililer Günü... İnsanlar gönüllerine sevgili yaptıklarına bugün ne verecekler bilemiyorum. ben yalnızca bir Fatiha'yla beraber, birkaç damla gözyaşıyla yazdığım bu iki satırlık mektubu buutlar arası bir sevgi 'Sızıntı'sına katacağım. Okursunuz değil mi, Hacı Ağabey?

M. Sacit ARVASİ


09-09-2008 18:45 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabancı..

http://www.haciata.org/icerik/221/673/Suman-Kurbanova-ve-

09-09-2008 18:50 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabancı..

http://www.haciata.org/icerik/221/683/Ayna-Programi-Bolum

09-09-2008 18:51 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabancı..

http://www.haciata.org/icerik/221/677/Insanliga-Hizmet-As

09-09-2008 18:51 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabancı..

http://www.haciata.org/icerik/221/676/10-Yil-Gecti-Ama-Ha

09-09-2008 18:52 | cevapla | Şikayet Et!

Konuya cevap verebilmek icin uye olmaniz gerekiyor.. Buraya tiklayip hemen uye olun, sizde aramiza katilin..

Sayfalar: Önceki  1, 2, 3, 4
Duslersokagi.com. iletisim: bilgi [ @ ] duslersokagi [ nokta ] com