HAMDULLAH ÖZTÜRK
Ramazan günleri, sene içinde geçen mevsimlerin, ayların özünü ve ruhunu, en tatlı şiveyle bize takdim eder. ramazan geceleri ise her lahza ruhları ayrı bir tatlılıkla sarar. Şefkat ve muhabbetle gönülleri okşar. Ne mutlu o kimselere ki, ramazan ayını bir ganimet bilir.
Gecesi ve gündüzü ile bir yılın hasadını kaldıracak harman yerine çevirir. Zira Efendimizin müjdelediği gibi, hakkıyla değerlendirilen Ramazanlar bir yıl içinde işlenmiş günahlara kefaret olmaktadır. Ramazan’ın hakkını vermek isteyenler kendilerine şu soruları sormalı: İftarlar, birkaç dakika sonra kavuşacakmış gibi bekleşen iki âşığın ümit ve sevgiyle çarpan kalbini andırıyor mu? Ruhun sonsuzluk isteği ile arasında bir perde varmış da, o perde oruçlarla yavaş yavaş kalkıyormuş gibi bir his yaşanabiliyor mu? Namaz vakitleri ötelere açık birer menfez gibi algılanabiliyor mu ve o menfezden öbür alemler seyredilebiliyor mu? Teravihlerle gönül coşku üstüne coşku yaşayabiliyor mu? Diğer aylardan farklı olarak, sanki melekleşiyormuş gibi içimizi bir uhrevîlik sarmaya başlıyor mu? Yoksa tüm bu fırsatlar gaflet ve dalgınlık içinde eriyip gidiyor ve biz bahtsız bir insan olarak mı Ramazan’ı yolcu ediyoruz? Çölde yolculuk eden insanlar sıcaktan bunalmış ve susuzluktan kuruyacakmış gibi oldukları anda karşılarında bir vaha görünce nasıl sevinirler!.. su gözesine ağızlarını dayayıp, kana kana içer sonra da bir ağacın gölgesine kendilerini bırakırlar ya, işte ayın zamanda Kur’an ayı olan Ramazan’ı da öyle görmeli. Oruçlarla birlikte, Kur’an gözesine yapışıp kana kana içmeliyiz. Vücudun suya kanması gibi, Kur’an’da mahlukatın nasıl soluklandığını hissetmeli ve ürperip gözyaşları dökerek nefes almaya çalışmalı. Kur’an’ı ancak onda bütün varlığın sesini duyabilenlerin hakkıyla anlayabileceğini yaşayarak idrak etmeli. Ramazan–ı Şerif bir arınma kurnası gibidir. Ramazan–ı Şerif’te gelen varidat öylesine bereketlidir ki, ondan herkes istifade edebilir ve onunla uhrevi sultanlıklara erebilir. Herkes kendi istidatlarının elverdiği ölçüde ve kabiliyetleri nispetinde o bereketten nasibini almak için çırpınmalıdır. EY NEFİS! UNUTMA Kur’an’ı herhangi bir kitap gibi değil, bizzat sana inmiş gibi okumayı unutma. O zaman, cennet meyvelerinin lezzetini, firdevs bahçelerinin renk ve güzelliklerini, reyyan yamaçlarının manzara ve çağlayanlarını müşahede edebilirsin. Ve onunla gürül gürül çağlamaya hazır hale gelebilirsin. YAKALA Ramazan’ın şeffaflaştırıcılığı ve kalbin kadirşinaslığı ile Kur’an’a yönelen insanların halini yakalamaya çalış. Onlarda İlahî isim ve sıfatlara açık olmaktan mülhem, derin bir seziş vardır. Farklı bir anlayışla Kur’an–ı Kerim’i yönelmiş ve onunla inlemiş olduğu günlerin uhrevîliğinden kalma bir olgunluk, doygunluk ve safvet vardır. Onlarda içtenlik, imanın altın zevkleriyle beslenmiş bir letafet, bir cazibe ve bir mürüvvet çağlıyor gibi büyülü bir hal hissedilir. Bu anlamlı tavırlarından ve edalarından dolayı hiçbir şey konuşmasalar da bu manalar her zaman taşar gelir ve etrafa yayılır. SEZ Kur’an–ı Kerim’i ve onun gökler ötesi kaynağını, tüllenen İlahî marifeti ve O’nun varlık âlemine dağılmış işaretlerini, Allah aşkını ve O’nun (cc) inanmış simalardaki pırıl pırıl izlerini sezmeli.
GÖNLÜ COŞMUŞLARIN VAZİFELERİ
Ramazan günlerinde ayrı bir ruh yakalamış gönüller için bir de vazife vardır. Onlar toplumun birbirinden kopmuş parçalarını bir araya getirip bütünleştirmelidirler. Bütün inzivâzedelere cemaat yolunu açar ve onları gurbetlerinden kurtarırlar. Herkese değişik boyutlarda his ve fikir ziyafetleri verirler ve böylece herkesi bir kere daha hayata uyarırlar.
İtikaf, kalben ve aklen Allah’a konsantre olamayan, günlük meşgaleler içinde boğulup kalan insanların bir senelik ayar yapabilecekleri günlerdir.
Müminler itikafa çekilerek kendilerini yenileme, şarj etme ve yeniden dirilme fonksiyonunu harekete geçirirler. İtikaf, Ramazan’ın son on gününü camide veya başka bir ibadet mahallinde inzivaya çekilerek devamlı ibadetle meşgul olmak demektir. Peki diyeceksiniz ki, herkes nasıl vakit ve imkan bulup da itikafa girebilir? Kolaylık, rahmet dini olan İslam, gönlünde itikaf sevgisi olan her Müslümanın için cüz'i de olsa itikaf sevabı kazanmasına imkan sağlıyor. İtikaf, cuma namazı kılınan bir mescidde ibadet kasdıyla belli bir süre bulunmak demektir. Vacip, sünnet ve müstehab olmak üzere üç tür itikaf vardır. Vacip olanı, adak yoluyla olanıdır. Sünnet olanı Ramazan’ın son on gününde yapılanıdır. Müstehab olanı ise cuma namazı kılınan bir camide itikaf niyetiyle en az "Sübhanallah" diyecek zamandan biraz daha fazla bulunmaktır. Durum böyle olunca velev birkaç dakikalığına da olsa itikafa girme ve sevabına nail olma şansımız var. Yeter ki, camiye girerken "neveytü'l i'tikaf" (Allah rızası için itikafa niyet ettim.) diyelim. Hanımlar ise evlerinde mescid hükmüne koydukları bir oda veya bölmede itikafa girebilirler. Hadis kaynaklarında Allah Resulü’nün Medine’ye hicretten sonra her yıl Ramazan’ın son on gününde itikafa çekildiği ve hanımlarını da teşvik ettiği mevzuunda bilgiler yer almaktadır. Bu hadislerden biri şöyledir: “Ramazan’ın son on günü girince, Resulullah geceleri ibadetle geçirirdi. Ailesini de ibadet etmeleri için uyandırırdı. İbadet için diğer zamanlardan daha fazla gayret gösterirdi.” (Buhari, itikaf, 1, 6; Müslim, İtikaf, 2, 7; Tirmizi, Savm, 71) Ramazan’da yapılan itikaf, orucun fayda ve maksatlarını tamamlayıcı ve oruçlu kimsenin, kendini toparlayıp nefsini teskin edememesi, kalbi ve kafasıyla Allah’a yönelememesi gibi hususları telafi edici bir ibadettir. Zaten onun aslı, Allah’a koşmak, O’nun eşiğine yüz sürmek ve her şeyden yüz çevirip O’nun rahmetinin kucağına atılmak manası taşır. O bu manaları taşıdığından dolayıdır ki Efendimiz (sas) hep Ramazan’ın son on gününde itikafa girmiş, O’ndan sonra gelen Müslümanlar da aynı vakti gözeterek onu eda etmeye çalışmışlardır. Böylece bu ibadet de, ramazan ayının bir şiarı ve sürekli yapılan sünnetlerinden biri olmuştur. Kur’an’ın ifadesiyle bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi’nin de Ramazan’ın son on günü içinde gizli olması itikafın önemini daha da artırmaktadır. Her ne kadar bu güzel âdet, son yıllarda unutulmaya yüz tutsa da öteden beri müminler tarafından uygulanmış, her beldede mutlaka birkaç kişi camilerde itikafa girmişlerdir. Bir mana büyüğü itikaf yapan kişiyi şöyle resmetmektedir: “İtikaf yapan, ihtiyacından dolayı büyük bir zâtın kapısında oturup dilediğini elde etmedikçe ‘Buradan ayrılıp gitmem.’ diye yalvaran bir kimseye benzer ki, Allah’ın bir mabedine sokulmuş, ‘Beni bağışlamadıkça buradan gitmem.’ demektedir.’’ Her ramazan itikafa girerdi Hz. Aişe (r. anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (sas) vefat edinceye kadar Ramazan’ın son on gününde itikafa girer ve derdi ki: “Kadir gecesini son on günde arayın”. (Buhârî, Fadlu Leyle-İ Kadr 3, İtikâf 1,14) Ebu Hüreyre (r. anhâ) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) her Ramazan’da on gün itikafa girerdi. Vefat ettiği yılda ise yirmi gün i’tikafa girdi.” (Buhârî, İ’tikaf 17; Ebu Dâvud, Savm 78)
AHMED ŞAHİN
Zekât, kulların kulluk görevindeki sadakatlerine delalet eder. Bu yöndendir ki, zekâta “sadaka” da denmiştir. Bununla beraber “sadaka” sözü, zekâttan daha kapsamlı mana taşır. Vacipleri de, nafileleri de içine alır. Zekât vermek farzdır. Peygamberimiz(sas)’in Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicretlerinin ikinci yılında, oruçtan önce farz kılınmıştır. İslâm’ın şartlarından birini teşkil etmektedir.
Zekâtın açıktan verilmesi daha faziletli görülmüştür. Çünkü bu şekilde verilmesi, başkalarına bir örnek olur ve teşvik yerine geçer. Kendisi hakkında, zekât vermiyor diye, kötü bir zannı da kaldırmış olur. Ancak kişi kendisi zekâta niyet ettiği halde verdiği şey için “hediye” de diyebilir. Zekât bir farz olduğu için, bunun yerine getirilmesinde gösteriş olmaz. Nafile olarak verilen sadakalarda ise durum bunun tam tersidir. Bunların gizli verilmesi ve gösteriş yapılmasına engel olunması, “sağ elin verdiğini sol elin duymaması” tavsiye edilmiştir. İslam’da, namaz dinin direği, zekât da köprüsü olarak değerlendirilmektedir. İslam’ın beş ana temelinden ikincisi zekâttır. Peygamberimiz(sas) İslâm’ı anlatmak için gönderdiği davetçilere şöyle buyurmuştur: “Önce Allah’tan başka bir ilâh olmadığını anlatın, kabul ederlerse, benim Allah’ın kulu ve elçisi olduğumu söyleyin, onu da kabul ederlerse, günde beş defa namaz kılmalarının farz olduğunu ve zenginlerinin malında fakirlerin hakkı bulunduğunu anlatın.” (Buharî, Zekât 1.) Zekât, Kur’ân-ı Kerîm’de kırka yakın yerde namazın hemen yanı başında zikredilmiş ve namazdan sonra en önemli temel olduğu vurgulanmıştır. Çünkü zekât toplumu düzene koyan, vatandaşlarının sosyal güvenliğini sağlayan en etkili güçtür. Zenginlerin imkanlarından fakirlere doğru sürekli bir akıştır. Böylece fakir çok fakir olmaktan kurtulur, zenginin çok zengin olması önlenir. Fakirle zengin arasındaki muhtemel husumeti kırar ve sevgi bağları oluşturur. Zenginin hem günahlarını, hem de malını temizler. Toplumu anarşi ortamından kurtarır. Dünyayı düzene koyar, böylece âhirete yol açılır. Zekât zenginlerin lütfen verdikleri bir yardım değil, fakirlerin, onların mallarındaki haklarıdır. Bu yüzden veren minnet bekleyerek vermez, alan da minnet ederek almaz. Bu arada, devlet zorla da olsa zekâtı alıp yerine ulaştırabilir. Vergiler zekât yerine geçmez, çünkü zekâtın alınmasının ve verilmesinin birtakım şartları vardır. Yerini bulmayacağı bilinen zekât geçerli değildir. Zekât fakirin eline mal, altın ya da para olarak bizzat verilmesi gereken şeydir. Akıllı, ergin, Müslüman, zekât için konmuş en az sınır (nisab) üzerinde çoğalır malı bulunan, yani zengin olan ve bu malı, elinde bir yılını dolduran her mükellef, genel olarak kırkta bir, yani yüzde ikibuçuk servet vergisi verir. Zekât için gereken şartlar İslâmca zengin sayılan mükellefin bu malının: 1. Kendi mülkünde 1 yıl bulunması, 2. Bu malın borçların dışında olması, 3. Bu ölçünün asıl ihtiyaçlar olan ev, binek, kap kacak, yiyecek, alet ve edevat dışında gerçekleşmiş olması, 4. Tümüyle kendi mülkü ve artar bir mal olması halinde, zekât vermesi gerekir. Zekâtı gerektiren en az ölçü (nisab), altın için yaklaşık 85 gram, gümüş için 595 gram, diğer paralar için bunların birine eş değer paradır. Bu çeşitli değerlerin toplamı; birisinin en az ölçüsüne vardığında, kırkta birini zekât olarak vermesi gerekir. Toplamları en az ölçünün (nisabın) altında olursa zekât vermesi gerekmez. Buna göre; kadının kullandığı elbiseleri, altın ve gümüşten başka süs eşyaları, kabı kacağı dışında hepsinin değerlerinin toplamı 85 gram altının ya da 595 gram gümüşün değerini bulan, altını, gümüşü ve parası olsa ve bunlar onun mülkünde bir yıl kalsa, değerlerinin kırkta birini zekât olarak vermesi gerekir. ZEKAT NEDİR: Zekat sözlükte “bereket, temizleme çoğalma, güzel övgü” anlamlarını taşır. Dini olarak ise; “Bir malın belli bir miktarını belli bir zaman sonra Allah (cc) rızası için hak sahibi bir kısım müslümanlara tamamen mülk olarak vermektir.” Zekât nerelere verilir? Zekâtın verileceği yerler 8 sınıf olup şu âyet-i kerîmede açıklanmaktadır: “Zekâtlar, Allah tarafından farz kılınmış olarak yalnız fakirler, miskinler, zekât toplama işinde çalışanlar, kalbleri İslâm’a ısındırılmak istenenler, köleler, borçlular, Allah yolunda bulunanlarla yolcuların (hakkı)dır. Allah alîmdir, hikmet sâhibidir.” (Tevbe Suresi, 60). Bu âyet-i kerîmede ifade edilen zekât almaya hak kazanan sınıflar şunlardır: 1- Fakirler: Nisâba mâlik olmayan kimselerdir. Bir kimsenin evi olsa bile nisab miktarında bir para ve mala sâhib değilse, o kimse fakir sayılır. Çünkü ev, aslî ihtiyaçlardandır. Ev sâhibi olmak, nisaba mâlik olmadıkça onu fakirlikten çıkarmaz. Nisâba mâlik olmakla beraber, sâhip olduğu mal ihtiyacını karşılamayan kimse de fakir sayılır. 2- Miskinler: Hiçbir şeyi bulunmayan, değil nisab miktarına sâhip olmak, yiyecek, giyecek gibi aslî ihtiyaçlarını bile kendisi te’min etmekten uzak bulunan yoksul kimselerdir. 3- Zekât memurları: Devletin kendilerini zekât ve öşür toplamak ve bunlarla ilgili vazifelerde çalışmak üzere görevlendirdiği kimselerdir. 4- Müellefe-i kulûb: Kendisine zekât verilmek suretiyle kalbleri İslâm’a karşı ısındırılmak, zararsız hâle getirilmek veya dinde sebat ettirilmek istenen yeni Müslüman olmuş kimselerdir. Müslümanların sayılarının az, güçlerinin zayıf olduğu ilk zamanlarda bu sınıf, Müslümanlığın yayılmasında, müşriklerin zararsız hâle getirilmesinde ve zayıf imanlı yeni Müslümanların imanda sebatlarının artırılmasında bir vasıta olarak kullanılmış ve büyük faydalar sağlanmıştır. Hz. Ömer henüz halife olmadan önce Hz. Ebu Bekir (ra) zamanında artık ihtiyaç kalmadığı ve Müslümanların kuvvetlendiği gerekçesi ile bu sınıfa zekât verilmesini reddetmiş; Hz. Ebu Bekir ve diğer şûra üyeleri de bu görüşe katılmışlardır. Hanefîler buna dayanarak artık müellefe-i kulûb sınıfının tamamen ortadan kalktığı görüşüne varmışlardır. 5- Köleler: Bu sınıf, efendisi ile bir bedel karşılığında âzâd edilmek üzere anlaşma yapmış köle ve cariyelerdir. Bu gibi kölelerin zekât verilecek yerler arasında zikredilmesi, İslâm dininin insan hürriyetine verdiği değeri aksettirmesi bakımından büyük önem taşır. Kölelere zekâttan hisse ayrılması gösteriyor ki, İslâmiyet kölelik müessesesini korumak ve devam ettirmek istememekte, bil’akis her vasıta ve vesile ile insanları hürriyetlerine kavuşturmayı hedef almış bulunmaktadır. Günümüzde bu müessese de tamamen ortadan kalkmıştır. 6- Borçlular: Bunlar, borcu olup da o borcu ödeyemeyen veya ödese bile artakalan parası nisab miktarını bulmayan kimselerdir. Borçlu kimseye zekât vermek, borcu olmayan fakire vermekten efdal görülmüştür. 7- Allah yolunda olanlar: İmam-ı A’zam ve Ebû Yûsuf’a göre bu sınıf Allah yolunda cihâd eden mücahidlerin fakir olanlarına şâmildir. Zekât, zengin olan mücahidlere verilmez. İmam-ı Muhammed ise Allah yolunda olanlar sınıfının, hac yolunda fakir düşen hacılar olduğu görüşündedir. 8- Yolcular: Bunlar, memleketlerinde zengin oldukları halde, yolculukları esnasında fakir düşen kimselerdir. Bu kimselere de zekât verilir. Zekât kimlere verilemez? Bir kimse zekâtını, fakir olan kendi usûl ve fürûuna yani, babasına, dedesine, anasına, ninesine, oğul ve torunlarına veremez. Fakir olan hanıma da zekât düşmez. Çünkü bunlara verilen zekâtın menfaati, kısmen zekât verenin kendisine ait bulunmuş olur. Bir cebinden çıkarıp öbür cebine koymak gibi bir durum ortaya çıkar. Halbuki zekâtın menfaati, zekât verenin kendisinden tamamen kesilmiş olması ve başkalarını faydalandırması şarttır. İmam-ı Ebû Yûsuf ve İmam-ı Muhammed’e göre, bir kadın zekâtını fakir olan kocasına verebilirse de İmam-ı A’zam’a göre veremez. Zira hukuken mal ayrılığı prensibi sebebiyle kadının mal ve zinetleri kadının sayılmakta, dolayısıyla koca fakir iken kadının zengin olması mümkün olmakta ise de, örfen aralarında bir menfaat ortaklığı vardır. Bu bakımdan kadının fakir kocasına zekât vermesi câiz olmaz. Aslî ihtiyaçlarından başka nisab miktarı bir mala sâhip olan kimseye, zengin sayılacağı için zekât verilmez. Bir kimse zekâtını zengin bir adamın küçük çocuğuna veremez. Çünkü bu çocuk babasının malıyla zengin sayılır. Zekât gayr-i müslimlere verilmez. Çünkü zekata konu olan mal ya da para fakir Müslümanların hakkıdır. Bilinmesi gerekenler Zekâtı önce akrabanın fakir olanlarına vermek efdaldir. Çünkü bunda hem zekât sevabı, hem de sıla-i rahim sevabı vardır. Bunun dışında akrabadan zekâta müstahak olan kimselerin tercih sırası şöyledir: Erkek ve kız kardeşler, bunların evlâtları (yeğenler), amcalar, halalar ve amca ve halaların evlâtları. Bunlardan sonra diğer uzak akrabalar gelir. Âlim bir fakire zekât vermek, cahil bir fakire vermekten fazîletlidir. Kayın babanın gelinine ya da damadına zekât vermesi caizdir. Kocanın, karısının diğer kocasından olan fakir çocuklarına zekât vermesi caizdir. Zekât, cami, mektep, hastahane gibi hayır kurumlarına ve yol, çeşme, köprü gibi hayır işlerine verilemez. Çünkü zekât, bizzat fakir şahsın hakkıdır. Ulemanın görüşüne göre hükmî şahsiyetlere zekât câiz olmaz. Özellikle günümüzde fakirlik ve geçim darlığı en üst düzeylerdedir. Ev kirasını, sağlık, eğitim ve gıda masrafları gibi acil ihtiyaçlarını gideremeyen milyonlarca insan bulunmaktadır. Resûlullah buyuruyor ki: “Neredeyse fakirlik küfür olacaktı.” Ayrıca zekâtta temlik, yani, “mülk edinme” şartı da vardır. Verilen zekât ancak fakir tarafından temlik edilir, yani, mal veya para olarak bizzat teslim alınır, kendi mülkü hâline getirilirse sahih olur. Bu bakımdan meselâ fakirlere ziyafet verip onları doyurmak suretiyle zekât mükellefiyeti ifa edilmiş olunmaz. Zira bunda temlik yoktur. Zekâtta temlik şart olduğundan dolayıdır ki, deliye ve henüz bülûğa ermemiş çocuğa zekât verilmez. Ancak bunların veli veya vasilerine sadece onlara sarf edilmek şartıyla verilebilir. Hiç kimse, zekâtını verdiği fakirden o zekâtı bir hayır müessesesine hibe etmesini, bağışlamasını istemek hakkına sâhip değildir. Temlik yoluyla alınan o zekât tamamen fakirin hakkıdır, öz malıdır. Dilerse onu ihtiyaçlarına sarf eder, kendini fazla ihtiyaç içinde görmüyorsa hayırlı işlerde de kullanabilir. Fakire zekât verilirken mendub olan, verilen zekâtın en azından fakirin bir günlük ihtiyaçlarını karşılayacak miktarda olmasıdır. Bu bir günlük ihtiyaç içine, fakirin kendisinin ve ailesinin en zarurî medenî ihtiyaçları girer. Alenî günah işleyen fakir Müslümanlara zekât vermek câiz ise de, dindar, ahlâklı ve faziletli fakirleri tercih etmek efdaldir. Onun için, aldığı zekâtı helâl ve hayırlı yerlere harcayacak kimselere zekât verilmeli; aldığı zekâtı içki, kumar parası yapacak kimselere vermek cihetine gidilmemelidir. Zekât nasıl ödenir? Zekâta tâbi olan altın, gümüş, hububat, ehlî hayvanlar ve ticaret mallarının zekâtı, kendilerinden vermek suretiyle ödeneceği gibi, kıymetlerini vermek suretiyle de ödenebilir. Bu hususta zekât sahibi serbesttir. Nisab miktarında olan bir malın zekâtı, daha sene dolmadan fakirlere verilebilir. Çünkü vücubun sebebi olan nisab bulunmuştur. Müeccel olan, yani, ileride verilmesi gereken borcu ise ta’cil etmek câizdir. Fakirlerin lehine harekettir. Fakat mal nisab miktarında değil ise ta’cil câiz olmaz. * Nisab miktarındaki bir malın, birkaç senelik zekâtı birden verilebilir. Sene sonunda bu miktar mevcut ise zekâtları verilmiş olur. Eksilmişse, verilen fazla zekât nafile sadaka yerine geçer. Artmışsa aradaki farkın zekâtı verilir. * Çoluk çocuk sahibi bir fakire zekât verildiği zaman verilen zekât miktarı, bu aile fertlerine bölündüğü takdirde herbirine nisab miktarı düşmezse, verilen zekât nisab miktarı sayılmaz. Böyle ödemelerde kerahet yoktur. * Zekât sayılmak şartı ile bir fakiri evde oturtmak zekât yerine geçmez. Çünkü bunda fakire temlik yoktur. * Ticarî ortaklıklarda malın yekûnu itibar edilerek her ortak mükellef tutulmaz. Her ortağın hissesine düşen miktar nisaba ulaşıyorsa, herbirinin zekât vermesi gerekir. Hissesi nisab miktarına ulaşmayan ortak, başka malı yoksa zekât vermez.
İtikaf, hayata bir soluk alarak yeniden başlama fırsatı veriyor
GÜLİZAR BAKİ
İtikaf, Ramazan’ın son on günü dünyevi her türlü işten sıyrılarak sadece Allah’ı hatırlamak, ibadet etmek ve nefis muhasebesinde bulunmak anlamına geliyor. İtikafta iken insanın ruhu yaratıcısıyla ve nefsiyle baş başa kalıyor. Kendi hesabını yapıyor, ‘ben ahiretim için bugüne kadar ne yaptım ve gelecekte neler yapmalıyım’ diye.
Avukat Emin Atalay, okuduğu kitaplardan birinde karşılaşmış itikafla. Üç yıldır da her Ramazan’da itikafa giriyor. İş hayatının hengamesinin verdiği ağırlıktan biraz olsun kurtulmak çoğunlukla da Rabb’ine imanını tazelemek amacıyla oturduğu mahallenin camisine sığınıyor. İtikafa girmenin kendisinde artık alışkanlık yaptığını söylüyor. Çünkü itikaf, hayatına bir soluk alarak yeniden başlama fırsatı veriyor, Allah’a kendini daha yakın hissetmesini sağlıyor. İlk gidişinde imam önce tereddütle karşılamış. Zira daha önce böyle bir istekle kimse karşısına çıkmamış. Atalay, imamın "zorluklarla" ilgili tüm caydırıcı sözlerine rağmen “Yapamazsam sabaha bitiririm.” diyerek akşam namazından sonra itikafa girmiş. İlk yıl 3 gün, sonra 5 gün, geçen yıl da 7 gün itikafta kalan Atalay, bu sene bu süreyi 10 güne çıkarmayı planlıyor. O artık Ramazan’dan ziyade itikafı iple çekiyor, Ramazan’ı da neredeyse itikafa gireceği için bekliyor. Şimdiden işlerini ona göre ayarlamış. Ramazan’ın son on gününü Rabb’inin evinde onunla baş başa geçirecek. Onun itikafa girmesi yakın çevresinin de itikafla tanışmasına vesile olmuş. Bu sene 15 kişi aynı camide birlikte itikafa niyet edecekler. Atalay, itikafa girince, koşuşturmaca içinde yorgunluğunu anlamayan birisinin, ne zaman ki oturursa yorulduğunun farkına varması gibi hayatın kendini ne kadar sıktığının farkına varmış. Hem iş hayatı hem de sosyal hayatı yoğun birisi Atalay: Avukatlık bürosundaki işleri, mahkemede takip etmesi gereken davalar, üyesi olduğu derneğin faaliyetleri, evi, çocukları... O yüzden ilk itikafta biraz çekinmiş. Ama bir kere itikafa girince tüm bu yoğunluklara ara verip kendi kendine, yaratıcısıyla baş başa kalınca hayata bir soluk alarak yeniden başlamış gibi olduğunu söylüyor Atalay: “Kendinin farkına varıyor insan, neden yaşadığını, neden bu işleri yaptığını hatırlıyor, kendi iç muhasebesini yapıyor, Allah’a daha yakın oluyor. Her an O’nu düşünüp O’na ibadet ederek ona imanını güçlendiriyor.” Orucu daha iyi anlamak için az yemeye niyet eden Atalay, itikafa girdiği sürede yiyebilmek için sadece süt ve bisküvi almış yanına. Ancak cemaat elinde börekle, baklavayla gelmeyi ihmal etmez! Az yiyerek oruç tutmaya niyetlenen Atalay, cemaatin getirdikleri nedeniyle bunu gerçekleştiremez; ama cemaatin bu ilgisi de ayrıca duygulandırır onu. Hatta o zamana kadar ismini duyduğu; ama bir türlü hiç içme fırsatı bulamadığı bozanın tadına da ilk kez teravih cemaatinden birinin getirmesiyle bakmış. Kadir Gecesi’nin gündüzünde camiye öğle namazı için gelenlerden birisi dışarıda iki çocuğun onu çağırdığını söylemiş. Abdest alma haricinde hiç dışarıya çıkmayan Atalay, kendisini çağıranların kim olduğunu merak edip dışarı çıkmış. Kapıda çocuklarını görünce bir anda dünyalar onun olur. Büyük bir özlemle babalarına sarılan çocuklar bu arada bir de müjde verirler. Okumayı yeni öğrenmelerine rağmen kısa sürede Kur'an–ı Kerim'i hatmetmişlerdir. Bu, onun için tarifi mümkün olmayan güzel bir bayram hediyesidir. Kazancım da arttı, aile saadetim de İş, insanı sağlığından, ailesinden, manevi hayatından hatta uykusundan eder. İtikafta olduğu sürede Peygamber Efendimiz’in (sas) ikazlarıyla hayatını daha sağlam bir dengeye oturtmuş. Hatta eskiye göre kazancı da artmış, aile saadeti de. İlk itikafa girdiğinde ne hissetti? İlk itikafa girdiği gün akşam ve teravih namazına gelenler onun camide kalacağını, yani itikafta olduğunu öğrenince şaşırmışlar ve itikafın ne olduğunu sormuşlar. İlk kez duymalarına rağmen üç kişi daha onunla niyet etmiş itikafa. Ertesi gün teravih cemaati onlara ikramlarla gelmiş.
Hem dünya hem de ahiret adına, Allah’ın rahmetini celp edecek önemli hususlardan birisi de zekattır.
Zekatın gerçekleştiği ortamda, insanların yanında diğer canlılar bile İlâhî rahmetten istifade eder. Zekat verilmeyen toplumlarda şayet diğer canlılar olmasaydı, insanlar, İlâhî rahmetin tezahürü olan yağmurdan bile mahrum kalırlardı.
ALİ DEMİREL
Bu mübarek ay, Rabbimize yakınlaşma adına kendine sığınacak olanları bir anne şefkatiyle semâvî kollarıyla sımsıkı sarıyor. Evlerdeki tatlı telaşe devam ediyor.
Annelerimiz, ablalarımız, yengelerimiz yoğun bir şekilde ramazan faaliyetlerine devam ediyorlar. Daha ramazan öncesinden başladığı gibi gerekli ihtiyaçlar için alışverişler ara verilmeden yapılıyor. Bereketli iftar sofraları için yufkalar açılıyor, baklavalar hazırlanıyor, turşular kuruluyor, reçeller yapılıyor. Evlerin her köşesi silinip temizleniyor ve evler, Ramazan’ı en güzel şekilde yaşamak için hazır tutulmaya çalışılıyor. Bütün bunlar, ramazan süresince yapılan maddi hazırlıklar. Acaba manevi dünyamızı da Ramazan’a hazırlıyor muyuz? Ramazan, Cenab-ı Hakk’ın nimet ve lütuflarının sağanak sağanak yağdığı zamanın en kıymetli dilimi. Acaba bu kutlu fırsatı yeterince değerlendirebiliyor muyuz? Allah, vicdanlarımızın uyanması, kalblerimizin ve duygularımızın coşması adına bu günleri bir fırsat olarak önümüze koyuyor. Peki bütün benliğimizle bu ufku yakalama ve ruh dünyamızı Ramazan’a hazırlama adına yapmamız gerekenler neler? Tövbe ve istiğfarı çokça yapmalı Evvela bu kutlu günler, öze dönme günleridir. Bu sebeple günahlarla kirlenmiş bedenimizi temizleyip özümüze dönme adına tövbe ve istiğfarda bulunmalıyız. Nasıl ki evlerimizi Ramazan’a hazırlarken temizliyoruz, aynen bunun gibi öncelikle gönül evimizi temizlemeliyiz. Bunun yolu da günahlarımızın affı adına tövbeleri kabul eden rahmeti sonsuz Rabbimize yana yakıla tevbe etmekten geçiyor. Kur’an okumalıyız Rahat bir şekilde okuyabilmemiz için büyük boy bir Kur’an alarak, Ramazan’daki mukabelelere devam etmeliyiz. Mukabelelere devam edemiyorsak, kendimiz Kur’an okumayı günde bir sayfa bile olsa alışkanlık haline getirebiliriz. Efendimiz’in (sas) ifadesiyle az da olsa devamlı olarak Kur’an’dan günlük belirli bir sayfa takip edebilir ve arkasından da okunan sayfanın anlaşılması adına mealini/tefsirini okuyabiliriz. Kitap okuyabiliriz Gönül dünyamızı Ramazan’ın eşsiz manevi atmosferiyle senkronize etme adına dinî, tasavvufî ve ahlakî eserleri okuyabiliriz. Bu eserler, Efendimiz (sas), sahabe-i kiram veya diğer İslam büyüklerinin hayatlarını anlatan eserler olabileceği gibi, iman ve ümit tüten kitaplar da olabilir. Günün belirli bir saatinde ailemizi de yanımıza alarak hem onlara hem de kendimize bu eserlerden pasajlar okuyabiliriz. Tesbihatımızı sesli yapabiliriz Namazlardan sonra yaptığımız tesbihatı ve cevşenleri sesli olarak okuyabiliriz. Bu şekilde bir okuma, maneviyat dünyamızda kıvılcımlar oluşturacak ve bizi coşturacaktır. Teheccüd namazı kılabiliriz Sahur için kalktığımız gecelerde saati yarım saat daha önceye kurarak gecemizi nurlandırma adına teheccüd namazı kılabiliriz. Gecenin zifiri karanlığı içinde yapılan secdeler ve bu secdeleri süsleyen iki damla gözyaşı Rabbimize yakınlaşma adına bize ayrı bir buud kazandıracaktır. Bu şekildeki bir uygulamayı Ramazan’dan sonra da devam ettirebiliriz. Dua, en önemli sığınağımız Dua bizim en önemli sığınağımızdır. Rabbimiz “Dua edin kabul edeyim” (Mü’min, 40/60) buyurarak bizleri duaya teşvik ederken, “Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var” (Furkan, 25/77) buyurarak, duanın bizim için ne kadar önemli olduğunu bildiriyor. Maddi-manevi her yönden oldukça bunaldığımız ve duaya çok muhtaç olduğumuz şu günlerde, Allah, kapısına gelip kulluğunu ilan eden ve kendisine el açıp yalvaranları huzurundan boş çevirmeyecek ve maddi-manevi sıkıntılarımızın gitmesi adına önümüze yeni yeni fırsatlar koyacaktır.
PSİKOLOG FARİKA TEYMUR ARTIR
İçinde bulunduğumuz mübarek ramazan ayını pek çok bireysel ve sosyal faydası yanında aynı zamanda bir psikolojik terapi (tedavi) ayı olarak da görebiliriz.
Nitekim orucun sıhhat bulmaya (sağlığa) vesile olduğu da bir gerçektir. Dinî eğitimin, öğrenilenler bilinçli bir şekilde tatbik edildiği takdirde ruhsal problemler ve kişilik bozuklukları üzerindeki faydası da bilinmektedir. Kişilik eğitimine yönelik süreçler orucun farz, sünnet ve mekruhlarında kendisini göstermektedir. Açlık davranış kontrolünün ilk aşamasını oluştururken, aynı zamanda kişinin biyokimyasal dengesinde de etkili olmaktadır. Bundan sonraki aşama kişinin azalarına da oruç tutturmasıdır. Orucun sadece aç kalmak olmadığını bilmek; kişide kendisi hakkında bir özeleştiride bulunuyorsa farkındalık ve bilinçlenme meydana getirir. Mü’min, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kişidir. Yani mü’min kişi kesinlikle şiddetten uzak durur. Kötü söz söylemez. Küfür söylemez. Aynı zamanda müminin hayırlısı ailesine karşı hayırlı davranandır. Eşine çocuğuna iyi muamele eden kişidir. Başkalarının arkasından çekiştirmez (gıybet yapmaz). İnsanlar görürüz. Sosyal hayatta gayet iyidirler. İnsanlara karşı gayet nazik davranırlar. Ahlâk kurallarına uygun hareket ederler. Fakat sıra ailelerine gelince aynı hassasiyeti gösteremezler. Yerine göre eşlerine çocuklarına “Beni siz çileden çıkarıyorsunuz.” derler. Yerine göre kendilerini kontrol edemedikleri için özür dilerler. Tarık Bey ve eşi Nihal Hanım’ın yaşadıkları vak’a davranışı kontrol edememe sorunundan kaynaklanmaktadır. Oruç insandaki kendini kontrol etmeyi sağladığı için bu çift arasında yaşanan sorun dikkat çekicidir. Nihal Hanım ve eşi Tarık Bey 4 senelik evli, 2 çocukları vardır. Tarık Bey dindar bir insandır ve eşi Nihal Hanım ile normalde iyi anlaşmaktadırlar. Fakat Tarık Bey yorgun ve stresli olduğunda, eşi Tarık Bey’in gelenekçi ailesinin beklentilerini tam karşılayamadığında veya eşi gergin olup kendisini sakinleştiremediğinde çileden çıkmakta eşine son derece kaba davranmakta, sonra da özür dilemektedir. Tarık Bey eşine aynı zamanda “Beni sen şiddete sevk ediyorsun.” diye sitem etmektedir. Nihal Hanım eşinin arkadaşları arasında çok uyumlu olmasından dolayı zaman zaman kendisini suçlasa da nerede hata yaptığını bulamamaktadır. Şiddetin artmasından dolayı “Ya boşanırız ya da tedavi olursun.” diye ısrar edince Tarık Bey mecburen bir psikiyatri uzmanına gider. Teşhis kişilik bozukluğudur. Tarık Bey’in babası da kendisi küçükken annesine aynı şekilde davrandığından Tarık Bey kendisini kontrol etmekte zorluk çekmektedir; fakat bu durumun kendisini etkilediğinin farkında değildir. Tarık Bey, başka eşlerin konuşarak çözdüğü sorunları şiddete başvurarak çözmeye çalışmakta, tabii işler daha da kötüye gitmektedir. Psikolojik problemlerin içinde tedavisi en zor olanı kişilik bozukluğudur. Kişilik bozukluğu ile davranış bozukluğu arasındaki en bariz fark kişilik bozukluğunda kişinin sorununu kabul etmemesi herkesin aynı şekilde davrandığını zannetmesi ya çözüm aramaması ya da kararlılık ve devamlılık göstermemesidir. Kişi eğer probleminin farkında olur ve düzelme azmi ve gayreti içinde olursa bu durumda artık kişilik bozukluğundan kurtulmaya başlamış demektir. Geriye kişinin olumsuz davranışlarını düzeltmek için belli bir süreçten geçmesi kalmaktadır. Kişinin kendi kendine gösterdiği gayretlere rağmen durumunda düzelme olmuyorsa yardım alması gerekir. Aslında dindar bir insan olan Tarık Bey eşine davranışına dinî açıdan baksaydı bu olayları yaşaması söz konusu olmayabilirdi. Oruç, davranış kontrolü için bir antrenmandır Pek çok ruhsal hastalığın temelinde kişinin ailesinde gördüğü kötü örnekler ve aile içi iletişim problemleri görülmektedir. Bununla beraber eğitim ve kişinin problemlerinin farkında olması ve kişilik gelişimi olumsuz tutumların diğer nesillere aktarılmasını engellemektedir. Öğrenmede olduğu gibi kişisel gelişimin sağlanması için de belli süreçler gerekmektedir. Oruçta da kişinin davranışlarını kontrol etmesi için böyle bir özellik vardır. Oruç davranış kontrolü için bir antrenman olarak kabul edilebilir. Bu davranış kontrolü açlıktan başlayıp diğer azalara da oruç tutturmak şeklinde yavaş yavaş mümkün olabilmektedir. Orucun bir ay boyunca tutulması, kişiyi yalnızlık duygusundan kurtaracak iftar, teravih vb. ile sağlanan sosyal birliktelikler bu davranış kontrolüne zemin teşkil edecek diğer şartları da oluşturmaktadır. Kişisel gelişim kişinin hayat boyu kendi gayreti ile devam eder. Kişi ahlâki eğitimine ne kadar önem verir ve eksikliklerini düzeltme gayreti içinde olursa; kişisel gelişimi de o kadar hızla gerçekleşir. Organik hastalıklardan korunmak ve kurtulmak için mükemmel bir bağışıklık ve tedavi sistemi bahşedilmiş olan insanlar; psikolojik hastalıklardan kurtulmak için de bir tedavi sistemine sahiptir. Bu sistemi etkileyen en önemli faktörlerden biri zamandır. Zaman pek çok psikolojik problem için dengeli beslenme, uyku vb. ile birlikte ilaç yerine geçmektedir. Bazı psikolojik hastalıklarda zaman içinde, kendiliğinden % 30 % 40’lara varan oranlarda iyileşme görülmektedir. İşte içinde bulunduğumuz ramazan ayı da -oruç tutan kişiler bilinçli oldukları takdirde- pek çok psikolojik rahatsızlık ve kişilik bozukluğu problemi için güzel bir iyileşme imkanı oluşturmaktadır.
ALİ BUDAK
Ramazan-ı Şerif orucu senenin her ay ve her gününde gezmek suretiyle dolaşıp durmak suretiyle her mevsimde aç ve susuz durmaya alıştırır, bizi ailesiz yaşamaya alıştırır bizi.
İcabında yemeğimizi kendi yapmamıza alıştırır bizi. Gece rahatı terk edip sahura kalkmaya alıştırır bizi. Cephede yatıyor-kalkıyor gibi her gece yirmi rekat namaz kılmaya alıştırır bizi.
ABDULLAH KARABACAK, CIHAN
Maden işçileri, ilk sahuru yerin yüzlerce metre altında geçirdi. Zonguldak’ın Gelik beldesinde, De-Ka Madencilik’e ait kömür ocağında ilk sahurlarını yerin metrelerce altında yapan gece vardiyası işçileri, ailelerinden uzakta olmanın burukluğunu hissetti.
Domates, biber, salatalık, soğan, peynir, zeytin ve ekmekten oluşan sahur sofrasında hoş vakit geçiren madenciler, kömür karası elleri ve alınlarıyla “Yüz karası değil, kömür karası; böyle kazanılır ekmek parası” dedirtiyor. Kömür karası elleriyle zeytin, peynir ve kuru soğan yiyerek oruca niyetlenen işçiler, “Biz ekmeğimizi bundan kazanıyoruz. Yeraltında oruç tutmak çok farklı bir şey. Ramazan, ocakta bile kendini hissettiriyor. Allah kaza bela yaşatmasın.” temennisini dile getirdi.
Gönülden oruç tutmaya niyetlenen biri için yeraltıyla yerüstünün herhangi bir farkının olmadığını belirten 9 yıllık madenci 33 yaşındaki Nedim Sevimli, “Dışarıdaki çalışma şartlarında gönülden bağlandıktan sonra orucumuzu tutuyoruz, yeraltında da tutuyoruz. Kalbinde iman sevgisi varsa yeraltı-yerüstünde oruç tutmanın hiç farkı yok.” dedi.