arkadas


 
bosluk
   Cevap Ekle  
Toplam Cevap: 103
Forumlar >> Dinler, inançlar, mistisizm >> ASHAB-I KİRAM YOLCULUĞU bosluk
Sayfalar: Önceki  1, 2, 3 ... 8, 9, 10, 11  Sonraki
Kutudaki yazili sayfaya git -->
Yazar ASHAB-I KİRAM YOLCULUĞU
offline Yabancı..

MUS'AB Ibn UMEYR (r.a)
(v.3/625 m).


--------------------------------------------------------------------------------

Ashab-i kirâm'in ileri gelenlerinden Künyesi Ebâ Muhammed'tir. Mekke'nin zengin ailelerinden olup, yakisikli ve güzel giyinen bir gençti. anne ve babasi onun üzerine titrerdi. Özellikle, Mekke'nin en zenginlerinden sayilan annesi, ogluna güzel elbiseler giydirir ve güzel kokular sürerdi. Mekkeliler de onu hayranlikla seyrederlerdi. Bir defasinda Hz. Peygamber de onun hakkinda söyle buyurmustu: "Mekke'de Mus'ab b. Umeyr'den daha güzel giyinen, daha yakisikli ve nimetler içinde yüzen baska bir genç görmedim" (Ibn Sa'd, et-Tabakâtü'l-Kübrâ, Beyrut 1960, III, 116).

Mus'ab, Mekke'de o günün sartlarina göre zenginlik ve ihtisam içinde yasarken, Hz. Peygamber(s.a.s)'in insanlari islâm'a davet ettigini ögrendi. Fazla vakit kaybetmeden Hz. Peygamber'e giderek iman edip müslüman oldu. O sirada Mekkeliler, müslümanlara yogun bir baski uyguladigindan, Hz. Mus'ab müslüman oldugunu ailesinden gizlemek zorunda kalmisti. Ama o, Peygamberimizi gizlice ziyaret etmeyi de ihmal etmezdi. Ne var ki Osman b. Talha, Mus'ab'in namaz kildigini görüp durumu annesi ile akrabalarina bildirmisti. Bunun üzerine akrabalari yakalayip hapsettiler. Mekke'nin bu nazli ve zengin genci için artik çile dolu zor günler baslamisti.

Habesistan'a hicret eden ilk kafileye katilincaya kadar hapiste tutulan Hz. Mus'ab, hicret imkani çikinca, dinini daha rahat bir sekilde yasayabilmek için Habesistan'a hicret etti. Habesistan dönüsünde Hz. Mus'ab'in durumu tamamen degismis ve bu nazli delikanlinin yerini, kalbi Islam ve imanla dopdolu iradesi güçlü kuvvetli, metin bir genç almisti. Annesi ondaki bu kararlilik ve metaneti görünce, üzerindeki baskisini biraz hafifletmek zorunda kaldi.

Bu sirada Birinci Akabe Beyati olmus ve Medinelilerden bir grup islâm'i kabullenmisti. Kendilerine islâm'i anlatmak ve digerlerine de teblig yapmak için Rasulullah'tan bir ögretici istediler. Hz. Peygamber de bu önemli görev için Hz. Mus'ab b. Umeyr'i görevlendirdi. Hz. Mus'ab onlara hem namaz kildiracak, hem Kur'an ögretecek, hem de diger insanlara islâm'i anlatacakti ve yeni kimseleri islâm'a davet edecekti.

Böylece Medine'ye ilk hicret eden sahabi Mus'ab b. Umeyr oluyordu. Medine'de ilk cuma namazini da Mus'ab b. Umeyr kildirdigi kaynaklarda ifade edilir (Ibn Sa'd, a.g.e., III, 118).

Bir yil sonra Mekke'ye, hac mevsiminde yaninda yetmis kisi ile gelen Mus'ab b. Umeyr, Hz. Peygamber (s.a.s)'e islâm'in Medine'deki hizli yayilisinin müjdesini verirken söyle demisti: "islâm'in girmedigi ve konusulmadigi ev kalmadi." Basta Hz. Peygamber olmak üzere bütün müslümanlar bu habere çok sevindiler. Oglunun Mekke'ye döndügünü haber alan annesi onu tekrar hapsetmek istedi. Ancak Mus'ab bütün bunlara karsi olgun bir müslüman tavrini takinarak imaninda direndi ve annesini bundan vazgeçirdi. Onun annesini islâm'a daveti bir sonuç vermedigi gibi annesi de Mus'ab'i yolundan döndürememisti.

Hz. Peygamber (s.a.s)'in yaninda iki ay kadar kalan Mus'ab b. Umeyr, Hicretten on iki gün önce Medine'ye vardi. Hz. Peygamber (s.a.s) onu Sa'd b. Ebî Vakkas (r.a) ve Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a) ile kardes ilan etmisti (Ibn Sa'd a.g.e., III, 120).

Bedir savasinda muhacirlerin sancagi onun elindeydi. "Rasûlullah'in bayraktari" olarak ün yapmisti. Uhud savasinda da sancak yine onun elindeydi. savas esnasinda müslümanlarin geriledigini gören Mus'ab b. Umeyr, atini saga sola dogru sürüyor ve yüksek sesle su ayeti okuyordu: "Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce birçok peygamberler gelip geçmistir" (Alu imrân, 3/144). Bu ayetin Uhud gününe kadar nazil olmadigi ve o gün giderildigi rivayeti, Hz. Mus'ab'in Allah katindaki degerini ifade eder (Ibn Sa'd, a.g.e., III,120,121). Uhud Gazvesinde islâm ordusunun sancagini tasiyan Mus'ab b. Umeyr'in önce sag kolu kesildi. Hemen sancagi sol eline alarak savasa devam etti. Fakat ardindan sol eli de kesildi. Bu defa vücuduyla sancaga simsiki sarildi ve yukaridaki ayeti okumaya devam etti. Sonunda müsriklerin bir mizrak darbesiyle sehid oldu. Sancagi hemen Suveybit b. Sa'd ve Ebû'r-Rûm b. Umeyr adli sahabiler aldilar.

Hz. Mus'ab sehid olarak yerde yatarken, günün sonlarina dogru, Hz. Peygamber (s.a.s) Mus'ab'i elinde sancakla gördü ve "ileriye git ey Mus'ab!" diye emretti. Fakat o kisi geri dönerek "Ben Mus'ab degilim" deyince Hz. Peygamber onun Mus'ab kiliginda savasan Allah'in meleklerinden biri oldugunu anladi (Ibn Sa'd, a.g.e., II, 121).

Uhud savasinda Ashab-i kiram'in ileri gelenlerinden birçok kimse sehid oldu. Hz. Mus'ab b. Umeyr de sehidler arasindaydi. Hz. Peygamber (s.a.s)'in ne kadar üzüntülü oldugu yüzünden okunuyordu. Mus'ab'in mübarek na'sinin basucunda oturarak, Uhud sehidleri hakkinda nazil oldugu bildirilen su ayeti okudu: "Mü'minlerden öyle er kisiler vardir ki, Allah'a verdikleri sözde sadakat ettiler. Kimi adagini ödedi sehid oldu. Kimi de (sehid olmayi) bekliyor. Onlar verdikleri sözü asla degistirmediler" (el-Ahzab 33/23). Sonra Hz. Peygamber diger sahabilere, sehidlere yaklasip selam vermelerini söyledi ve verilen selamlarin sehidler tarafindan alinacagini ifade etti (Ibn Sa'd, a.g.e., III, 121).

Hz. Mus'ab sehid edildiginde kirk yaslarinda idi. Bir zamanlar zenginlik ve refah içinde yasayan bu degerli insani kefenleyecek bir örtü dahi bulunamamisti. Hz. Peygamber, yanina geldiginde Mus'ab b. Umeyr eski bir hirkanin içinde saçlari dagilmis, vücudu ise kiliç ve mizrak darbeleriyle parçalanmis bir durumda yatiyordu. Hz. Peygamber üzüntülü bir halde sunlari söyledi: "Seni Mekke'de gördügümde, senden daha güzel giyinen, senden daha yakisikli kimse yoktu. Þimdi ise, kefen olarak sarilmis hirkadan basin disarida kaliyor." Sonra onun için de bir kabir açtilar ve o mübarek sahabiyi de Uhud sehidleri arasina defnettiler.

Allah yolunda canini feda eden bu aziz sehid sahabi için Ashab-i Kiram'dan Habbab (r.a) sunlari anlatiyor: "Biz Hz. Peygamberle birlikte Medine'ye yalniz Allah rizasi için hicret ettik. Artik mükâfatini Allah'tan bekleriz. Arkadaslarimiz arasinda bu nimetlerden tatmadan âhirete gidenler vardir ki Mus'ab b. Umeyr bunlardan biridir. O Uhud günü sehid olmustu da, kendisini saracak bir kefen dahi bulamamistik. Yalniz sehidin bir kaftanini bulmus ve bu aziz sehidi ona sarmaya çalismistik. Ancak basini örterken ayaklari açiliyor, ayaklarini kapatirken de basi açiga çikiyordu. Bu yoksulluk karsisinda Hz. Peygamber bize sehidin basini örtmemizi ve ayaklarinin üstüne de izhîr denilen kokulu ottan koymamizi emretti" (Buharî, Cenâiz 27; Ibn Sa'd, a.g.e., III, 121).


25-09-2008 16:26 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabancı..

Nuaym ibni Mes'ud (ra)


--------------------------------------------------------------------------------

Nuaym Ibni Mes'ûd radiyallahu anh uyanik, zeki bir genç... Olaylar karsisinda güçlük çekmeyen, harbin hile oldugunu bilen bir kahraman... Hâdiseleri kavrayista ve çözümlemede becerikli bir yigit...

O , Hendek harbi esnasinda Islâm'la sereflendi. Ismi Nuaym olup Gatafan kabilesindendir. Müslüman olmadan önce para ve eglenceye düskün bir kimseydi. Arzu ve isteklerini tatmin için Necid çöllerinden kalkar Yesrib'e gelirdi. Benî Kureyza yahudileriyle siki iliski içindeydi. Mekke vâdileri Islâm nuruyla aydinlandigi siralarda o, gününü gün ediyordu. zevk ve eglencelerine engel olmasindan korktugu için yeni din Islâm'dan siddetle uzak durmaga çalisiyordu. Fakat Allah Tealâ onun gönlünü Ahzab günü Islâm'in nuruna hazirladi.

O , Hendek gazvesinde kendine yeni bir sayfa açti. "Harb hiledir" düstûrunun saheser bir hikâye kahramani oldu. Islâm'a girisi söyle gerçeklesti:

Hicretin besinci senesiydi. Medine'li müslümanlari, disardan Kureys ve Gatafan kabileleri, içerden Benî Nâdir ve Benî Kureyza yahudileri kusatip yeni dinin kökünü kazimak istediler. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz de o günlerde Medine'de Benî Kureyzâ yahudileriyle bir baris antlasmasi imzalamisti. Benî Nadir'in ileri gelenleri Benî Kureyza'yi kiskirtmaya basladilar. Bu defa felâketin Müslümanlarin basina gelecegini söylediler. Yaptiklari anlasmayi bozmalarini israr ettiler. Onlar da Mekke ve Necidden iki ordunun geldigini görünce antlasmayi bozdular.

Bu haber Müslümanlarin arasina yildirim gibi düstü. Kureys ile Gatafan kabileleri Medine'yi kusatmis halka gelen erzak yolunu kesmislerdi. Benî Kureyza da içerden Müslümanlarin arkasinda hazirlik yapiyordu. Fitne ortaligi kaplamisti. Münâfiklar bos durmuyordu. Içlerinde gizlediklerini açiga vurup söyle diyorlardi: "Muhammed bize, Kisrâ ve Kayser'in hazinelerine sahip olacagimizi vadediyor. Iste bugünkü durumumuz. Bizler ihtiyaç için tuvalete gitmekten bile korkar hale geldik... "

Kalplerinde hastalik olanlar ortaligi bu sekilde fitneye verdiler. Beni Kureyzâ'nin yapacagi baskinda kadinlarina, çocuklarina ve evlerine zarar gelecegini düsünerek guruplar halinde ayrilmaya basladilar. Bu kusatma yirmi gün kadar sürdü. Her iki tarafta da açlik, sefalet basgösterdi. Atlari, develeri ölmeye basladi. Soguktan askerler dahi kirilmaya yüz tuttu.

Rasûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz devamli Rabbine siginarak:"Allah'im! Senden bana vadettigin yardimi istiyorum!... Allah'im! Senden bana vadettigin yardimi istiyorum..."diye duâ ediyordu.

Bu duâyi gece gündüz tekrar edip duruyorken bir gece yarisi Gatafan kabilesinden Nuaym'in gönlüne bir kivilcim düstü. Sabaha kadar onu uyku tutmadi. Içinden bir ses ona : " Yaziklar olsun sana Nuaym !.. Seni Necid gibi uzak yerden getiren sebep nedir? Senin gibi akilli birisine sebepsiz yere harb etmek yakisir mi? sen onunla ne gasbedilmis bir hakki geri almak için ne de tecavüze ugramis bir irzi korumak için savasiyorsun. sen bilinmeyen bir sebeble onunla harb etmeye geldin!..." diyerek sesleniyordu. Kendi kendine bir iç muhasebesi yapan Nuaym gece karanliginda kalkip Rasûlullah (s.a.) efendimizin yanina gitti. Rasûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz ona: " Nuaym Ibni Mes'ud sen misin?" dedi. O da: "Evet benim." dedi. "Bu saatte gelmene sebeb nedir ? " dedi. Bunun üzerine Nuaym, Kelime-i Sehadet getirdi ve sunlari söyledi: "Ya Rasûlallah ! ben Müslüman oldum. Yalniz kavmimin bundan haberi yok. Simdi bana diledigini emret !..." dedi. Iki Cihan Günesi Efendimiz de ona: "Kavmine git ve düsmanimizin gayret ve gücünü zayiflat. Cünkü harp hiledir." buyurdu.

Nuaym Ibni Mesûd (r.a.) Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimizi memnun edebilmek için kabileler arasi diplomasi trafigine basladi. Her kabilenin kabul edecegi tarzda fikirler üretti. Önce Benî Kureyza'ya gitti ve onlara : " burasi sizin memleketiniz. Mallariniz, çoluk çocugunuz ve kadinlariniz var. Baska bir yere gidecek haliniz yok. Ama Kureys ve Gatafan öyle degil. Harbi kazanirsa ganimet bilirler. Kazanamazlarsa güven içinde memleketlerine dönerler..." diyerek onlari vazgeçirmege çalisti. Hatta onlarin esrafindan bazi adamlari yanlarina alarak rehin tutmalarini teklif etti. Oradan çikti Kureys ve Gatafan'a geldi. Onlara da: " Beni Kureyza'nin Muhammed'le anlastigini ve Kureys ile Gatafan esrafindan bir çok adamlar alip ona teslim,edecegini" söyledi.

Ebû Cehil Benî Kureyza'yi denemek için oglu Ikrime'yi gönderdi. Ikrime onlara vardiginda: "Babamin selâmi var. Burda eglenip durmamiz uzadi. Artik bizde usandik. Yarin çarpismaga karar verdik." dedi. Onlar: " Yarin Cumartesidir. Biz o gün hiçbir is tutmayiz. Sonra yanimizda rehin kalmalari için sizden ve Gatafan esrafindan yetmis kisiyi bize vermedikçe sizinle birlikte harb etmeyiz. " cevabini verdiler. Ikrime kavmine döndü ve duyduklarini anlatti. Onlar da hep bir agizdan: "Vay asagilik maymunlar!.. Vallahi bizden rehine olarak bir koyun bile isteseler yine vermeyiz." dediler.

Nuaym (r.a.) bu sekilde düsmanlari birbirine düsürdü. Aralarindaki anlasmalari bozmada basarili oldu. Gece yarisi bir de siddetli rüzgâr çikti. Firtina çadirlarini baslarina yikti. Kazanlarini devirdi. Ateslerini söndürdü. Perisan bir vaziyette karanlikta çekip gitmek zorunda kaldilar.

Sabah olunca, müslümanlar, düsmanlarin kaçip gittigini gördü ve: " Kuluna yardim eden Allah'a... Askerini aziz kilan... Kabileleri tek basina yenen Allah'a hamd olsun..." dediler.

O günden sonra Nuaym Ibni Mesûd (r.a.) Resûl-i Ekrem (s.a.)'in güven kaynagi oldu. O'nun verdigi hiçbir vazifeyi aksatmadi. Onunla birlikte harblere katildi. Onun önünde sancak tasidi.

Mekke fethi günü Ebû Süfyan Ibni Harb, müslüman askerleri'ni seyretmek üzere durdugunda, Gatafan'in sancagini tasiyan bir adami gördü ve yanindakilere: " Bu kim? " diye sordu. Onlar da: "Nuaym Ibni Mesûd..." dediler. Bunun üzerine Ebû Süfyan sunlari söyledi: " Hendek savasinda bize yaptigi neydi!... O, Muhammed'in en büyük düsmaniyken simdi onun önünde kavminin sancagini tasiyor..."

Allah her zaman mü'minlerin yardimcisidir... Yeter ki gönlümüzü O'na tam verelim. Dinde muhlisler olarak yasayalim. Göz yaslariyla samimi duâlara devam edelim. Allahu Teala bu dualar hürmetine nice Nuaym'ler çikarir... Cemel vakasinda vefat ettigi rivayet edilen Nuaym Ibn Mesûd (r.a.)'un sefaatlerini niyaz ederiz.


25-09-2008 16:29 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabancı..

Medinede Vefat Eden ilk Muhacir
Osman Ibni Maz'un (ra)


--------------------------------------------------------------------------------

Osman Ibni Maz'un radiyallahu anh Medine'de vefat eden ilk sahâbî... Bakî kabristanligina defnedilen ilk muhacir... Mâbedi hayat olan bir âbid zâttir.

O, ilk muslumanlardandir. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz Dâru'l-Erkam'a yerlesmeden once Islâmla sereflendi. cahiliye doneminde de temiz yaratilisli, agirbasli bir insandi. O donemde de hic icki icmedi. "Akli gideren, benden asagidakileri bana gulduren bir seyi icmem" derdi. Onun Islâm'a girisi Ahmed Ibni Hanbel'in Musned'inde soyle anlatilir:

"Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem bir gun Mekke'de evinin yaninda oturuyordu. Osman Ibni Maz'un da oradan geciyordu. Rasûlullah (s.a.)'e bakip tebessum etti. Iki cihan Gunesi Efendimiz de ona: "Biraz oturmaz misin?" buyurdu. O da karsisina oturdu. Konusurlarken Rasûlu Ekrem (s.a.) Efendimize bir hal oldu. Sanki karsisinda birisi ona bir seyler anlatiyor, Efendimiz de anladim dercesine basini salliyordu. Bu hal bir muddet sonra gecti. Osman bu hali merak etti ve Efendimize sordu. Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz kendisine Allah'in elcisi cebrâil'in geldigini ve Nahl Sûresi 90. âyet-i celileyi indirdigini soyledi. Meâlen: "Muhakkak ki Allah, adaleti, ihsâni ve akrabaya vermeyi emrediyor. Zinâdan, fenaliklardan ve insanlara zulum yapmaktan da nehyediyor. Size boylece ogut veriyor ki, benimseyip tutasiniz."

Bu hadise Osman Ibni Maz'un'un gonlunde iman nurunun parlamasina vesile oldu. Oracikta Islâm'a giriverdi. Islâm'in ilk gunlerinde Osman'in bu hareketi Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimizi pek memnun etti. Ailesine de Islâm'i anlatti ve onlar da musluman oldu. Diger muslumanlar gibi o da musriklerin ezâ ve cefâlarina mâruz kaldi. Ama imanindan hic taviz vermedi. Sonunda Habesistan'a hicret etti.

O, hicret eden ilk gurubun baskaniydi. Habesistanda inanclarini daha rahat bir sekilde yasama imkâni bulan ilk muhacirler her an Mekke'den haber bekliyorlardi. Iki cihan Gunesi Efendimizden ayri kalmalarina cok uzuluyorlardi. Bir ara Kureys'in Islâm'a girdigi haberini aldilar. Bunun uzerine muslumanlar Mekke'ye geri donmeye basladilar. Ancak Mekke'ye yaklasinca bu haberin yalan oldugunu ogrendiler. Aralarinda istisare ettiler ve herkes bir dostunun himayesine girmek sûretiyle Mekke'de kalmaga karar verdiler. Kimi himaye edecek birini buldu, kimi de gizlice Mekke'ye girdiler. Osman Ibni Maz'un (r.a.) Velid bin Mugiyre'nin himayesine girmisti. Fakat inanan bir insan icin musrik birinin himayesinde olmak hazmedilir sey degildi. Bu yuzden hepsinin gonlu huzursuzdu.

Osman Ibni Maz'un (r.a.) bu durumun acisini kalbinde hissetti ve bunu imandan taviz vermek olarak kabul etti. Birgun kendisini: "Vallahi benim arkadaslarim Allah yolunda eziyet ve sikinti cekerken, bir musrigin himayesinde rahat ve emniyet icinde yasamam benim icin buyuk bir eksikliktir." diyerek ic muhasebeye tâbi tuttu. Sonra kalkti Velid bin Mugire'ye geldi ve ona: "Ey Ebû Abdissems! Artik senin himayeni kabul etmiyorum." dedi. Velid: "Nicin ey Kardesimin oglu!" dedi. O da: "Ben artik Allah'in himâyesini kabul ediyorum. Ondan baskasinin himâyesine girmek istemiyorum." diye cevap verdi. Velid: "Oyleyse bunu Kâbe'ye git ve orada acikla." dedi. Birlikte Kâ'be'ye gittiler. Osman Ibni Maz'un (r.a.) orada: "Ben Allah'dan baskasinin himâyesinde bulunmayi sevmiyorum. Onun icin Velid'in himâyesini artik kabul etmiyorum." diye ilân etti ve Velid'in himayesinden cikti.

Bir gun o, Kureyslilerin toplandigi yere gitmisti. Lebid siir okurken: "Suphesiz Allah'tan baska her sey bâtildir." dedi. Osman Ibni Maz'un da: "Dogru soyledin." dedi. Lebid: "Her nimet mutlaka yok olacaktir." misraini okurken Osman (r.a.): "Yalan soyledin, cennet nimetleri yok olmaz." dedi. Lebid Kureyslilere sitemle: "Sizin meclisinizde boyle kimseler olmazdi. Ne oldu size?" dedi. Bu sirada Abdullah Ibni Umeyye adindaki musrik Osman Ibni Maz'un (r.a.)'in gozune siddetli bir yumruk vurdu. Velid yegenine: "Himayemi reddetmeseydin boyle olmazdi." dedi. Bunun uzerine o da: "Vallahi, Allah yolunda bu saglam gozum de otekinin akibetine ugrasa gam yemem. Suphesiz ben senden daha guclu birinin himâyesindeyim. Bana ne kadar eziyet etseler de bu yolda yuruyecegim." dedi. Sa'd ibni Ebî Vakkas (r.a.) da o meclisdeydi. Kardesine yapilan bu zulme dayanamadi ve o kâfirin suratina muthis bir yumruk da o indirdi. Abdullah Ibni Umeyye'nin yuzu gozu kanlar icerisinde kaldi. Lâyik oldugu cezayi buldu.

Osman Ibni Maz'un (r.a.) Mekke'de kaldigi muddetce belâ ve musîbetleri sabirla karsiladi. Iki cihan Gunesi Efendimiz Medine'ye hicret izni verince, kardesleri, zevcesi Havle binti Hakim ve oglu Sâib ile beraber Medine'ye hicret etti. Sevgili Peygamberimiz onu Ebu'l-Heysem ile kardes yapti.

O, dunyaya hic deger vermedi. Geceleri namaz kilar, gunduzleri oruc tutardi. Her seyi birakip Allah'a yonelen âbid, zâhid bir kisiydi. Birgun o, Rasûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz ashabiyla otururken mescide girdi. Uzerinde post parcasiyla yamanmis bir elbise vardi. Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimiz ona huzunlu huzunlu bakti ve soyle dedi: "Sizden birinizin giderken gelirken bir baska elbise giydigi, onune bir tabak konulup baska bir tabagin kaldirildigi, Kâbe'nin ortuldugu gibi evlerinizi orttugunuz gun siz nasil olursunuz acaba?" Bu inci danesi sozleri dinleyen Osman Ibni Maz'un (r.a.) daha zâhidâne bir hayat surmeye basladi. O kadar ki mesrû nimetlerden kacmaga kadar vardi. Bunun uzerine Iki cihan Gunesi efendimiz ona: "Ben senin icin guzel bir ornek degil miyim? Gozlerinin, bedeninin, ailenin senin uzerinde hakki var. Namaz kil, fakat ayni zamanda yat ve uyu, oruc tut, ancak bazan da tutma. Ey Osman! Allah Teâlâ beni ruhbanlikla degil, tatbiki kolay bir din ile gonderdi." buyurdu. Bundan sonra o, hayati terkedip inzivaya cekilen abidlerden degil, aksine hayati guzel amellerle, Allah yolunda cihadla dolduran ornek hayat âbidlerinden oldu.

Hak yolunda yilmadan calisan, hayirli islerde devamli fedâkârliklar gosteren Osman Ibni Maz'un (r.a.) hicretten otuz ay sonra ebedî aleme goctu. O sirada muslumanlarin henuz bir kabristani yoktu. Efendimiz Medine etrafina cikti ve Bakî' ile emrolundum buyurdular. Osman Ibni Maz'un (r.a.) Medine'de ilk vefat eden sahabî ve Bakî kabristanligina defnedilen ilk muhacir oldu. Zevcesi kabri basinda: "Ey Ebâ Sâib! cennet sana âfiyet olsun." dedi. Sevgili Peygamberimiz de: "Allah ve Resûlunu severdi, desen kâfi idi" buyurdu. Techiz ve tekfin hazirligi sirasinda Iki cihan Gunesi Efendimiz alnindan operken gozyaslarini tutamadi ve "Ey Ebû Sâib!.. Allah sana rahmet etsin!. Dunyadan cekip gittin... Ama ne sen ona iltifat ettin, ne de o sana..." buyurdu. Defnedildikten sonra da: "O bizim ne iyi selefimizdir..." dedi ve kabrinin basina bir tas dikti. Ondan sonra birisi vefat edince "nereye defnedelim" diye sorulunca Rasûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz "Selefimiz Osman Ibni Maz'un'un yanina" cevabini verirlerdi. Kizi Rukiyye vefat ettiginde de: "Bizim hayirli selefimiz Osman'a kavus..." buyurarak devamli onu anardi. cenab-i Hak sefaatlerine nâil eylesin. Amin.


25-09-2008 16:31 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabancı..

[img src=http://www.enfal.de/image.jpg]

Resûlullah'in Hatibi
Sâbit ibni Kays (ra)

Sâbit ibni Kays radiyallahu anh gür sesli ve güzel konusan bir sahâbi... Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin hatîbi olmakla taninan bir yigit... Konusmasiyla dinleyenleri hayran birakan bir hatip... savas meydanlarinda ise cengâverligiyle meshur bir kahraman...
O, Yesrib'in sayili kisilerindendi. Hazrec kabilesine mensuptu. Hicretten evvel müslüman oldu. Mekke'li genç davetçi Mus'ab (r.a)'in güzel sesiyle okudugu Kur'an ayetlerini dinledi. Bundan etkilendi ve gönlünü islâm'in nuruna açti. Kelime-i sehadet getirerek islâm'a girdi.
O, iki Cihan Günesi Efendimiz'i Medine-i Münevvere'ye hicret ettigi zaman, büyük bir süvari gurubuyla karsiladi. Onun önünde durarak son derece belig bir konusma yapti. söyle ki:
"-Ya Rasûlallah! Biz canlarimizi, çocuklarimizi ve kadinlarimizi korudugumuz gibi seni koruyacagimiza söz veriyoruz. Buna karsilik bize ne var? Bize neyi va'dediyorsunuz?" dedi. Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz bu samimi karsilama ve suâle karsi tek kelime ile: "Cennet..." diye cevap verdi. Orada bulunanlar bu cevaptan çok memnun oldu ve birlikte: "Kabul ettik Ya Rasûlallah!.. Râziyiz Yâ Rasûlallah!.." diye sevinçlerini bildirdiler.
Ne güzel va'd!.. Ne güzel cevap!... Kendisine tâbi olanlara Allah'in rizasi ve cennetini müjdelemek... Ashab bu halis niyyet ve maksatlarla baska seylere deger vermediler... Gel-geç sevdâlara kapilmadilar... Fâni lezzetlerle telezzüzü terkedip ebedi hayat için çalistilar...
Rasûl-i Ekrem (s.a) efendimiz arap sâir ve hatipleri geldiginde hatiplere karsi Sâbit ibni Kays (r.a)'i sairlere karsi da Hassan ibni Sâbit (r.a)'i görevlendirirdi. 630 m. senede Beni Temim'den bir heyet geldi. Fahr-i Kâinat (s.a)'den izin alarak övünme yarisi yapmak istediler. Efendimiz de: "Hatibinize izin verdim. Konussun." buyurdu Utarid isminde bir hatip ayaga kalkti. Zengin olduklarini iyi isler yaptiklarini, halkin en güçlüsü en faziletlisi olduklarini sayica çok ve savasa çabuk hazirlandiklarini, sayip döktü. Sonunda da; Bizim gibi faziletlere sahip olaniniz varsa çiksin da görelim? dedi. iki Cihan Günesi Efendimiz Sâbit ibni Kays (r.a)'a cevap vermesini emir buyurdu, Sâbit kalkti ve söyle cevap verdi:
"Hamd Allah'a mahsustur. ben O'na hamd ederim, O'na iman eder ve O'ndan yardim isterim. O'na güvenir, O'na dayanirim. O birdir. Esi-benzeri yoktur. Gökde ve yerde ne varsa hepsini yaratan ve yasatan O'dur. O'nun ilmi her seyi içine almistir. Gizli ve açik her seyi bilir. Yarattiklarinin en hayirlisini Peygamber olarak gönderdi. O insanlarin en dogru sözlüsüdür. Soyu en asil soydur. Emindir. En cömerddir. Her bakimdan insanlarin en üstünüdür. Allah Teâlâ ona kitabini indirdi. O insanlari Allah'a iman etmeye çagirdi. Biz bu daveti kabul ettik. O'na tâbi olduk. Bu daveti kabul edenler kavmimizin en hayirlilari oldular. Bu davete karsi gelenlerle biz cihad edecegiz. inananlarin canlarini ve mallarini koruyacagiz. Allah'a hamdolsun ki bizleri dininin yayilmasina vasita kilip, Resûlünün yardimcilari olarak sereflendirdi. ben bunlari söylüyorum. Allah'dan kendim ve bütün mü'minler için afv ve âfiyet dilerim."
Temim heyetinin sâiri kalkti siirini okudu. Buna karsi da Hassan ibni Sâbit cevap verdi. islâm hatip ve sâirinin hutbe ve siirleri karsisinda Beni Temim'in reislerinden Akra ibni Habis Peygamber efendimiz için: "Bu zât muvaffak olmustur. Vallahi onun hatibi ve sairi bizimkinden daha kuvvetlidir. Ses ve sedâlari, mânâlari daha güzeldir. Bu zat Allah tarafindan korunuyor." diyerek hakki kabul etti. Kelime-i sehadet getirerek müslüman oldu. Sevgili Peygamberimiz ona: "Bundan önceki halin sana zarar vermez." buyurdu Reislerinin pesinden Temim halki da akin akin islâm'a girdi.
Sâbit ibni Kays (r.a) Rabbinden çok korkan, onun gazabini çekecek her seyden uzak duran bir müttaki mü'mindi. Birgün Resûl-i Ekrem (s.a) onu, korkudan titrerken gördü. "Neyin var Yâ Sâbit!" dedi. O da: "Mahvolmaktan korkuyorum." dedi. Efendimiz: "Niçin Ya Ebâ Muhammed!" dedi. Sâbit (r.a) da: "Allah Teâlâ, yapmadiklarimizla övülmeyi istemememizi emretti. Halbuki ben kendimi övülmeyi seviyor görüyorum. Allah bize büyüklenmeyi yasakladi ama ben kendimi begendigimi zannediyorum." diye cevap verdi! Bunun üzerine Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz onun korkusunu söyle gidermege çalisti: Sabit! Övülmüs olarak yasamaya, sehid olmaya ve Cennet'e girmeye razi olmaz misin?" dedi. Bu müjdeyle onun yüzü aydinlandi. Gülerek: "Evet isterim Yâ Rasûlallah!" dedi. Efendimiz: "iste bunlar senin için var.." buyurdu.
Yine o: "Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bagirdiginiz gibi Peygambere yüksek sesle bagirmayin. Yoksa farkina varmadan, isledikleriniz bosa gidiverir" (Hucurat:2) ayeti nazil olunca evine çekildi. Rasûlullah'in mescidine gelmedi. Kendini, yaptiklarim bosa mi gidiyor diye hesaba çekti. Yanina gelenlere bu sebepten gelmedigini söyledi. Efendimiz bunu haber alinca ona adam gönderdi ve:
"Git ona söyle söyle. sen cehennemlik degilsin. Cennetliksin..." buyurdu.
Ne hassasiyet!... Ne derinlik!... Ne iman!... Ne sevgi!... Allah'im bizleri de böyle hassas anlayisli ve titiz davranisli eyle!...
Sâbit ibni Kays (r.a) Hz. Ebû Bekir (r.a) devrinde Yemâme savasina katildi. Müseylime üzerine gönderilen orduda Ensar'li askerlerin kumandaniydi. O gün kefenini giydi. Hanut yagi sürerek bedenini kokuladi ve meydana atildi. Müslümanlarin hamiyetlerini kabartan, müsriklerin de korkularini çogaltan bir vurusmaya girdi. siddetli darbeler aldi. Fakat düsmanin da gücünü kirdi. Orada sehid düstü. Cenâb-i Hak sefaatlerine nail eylesin. Amin.


26-09-2008 14:38 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabancı..





SAİD BİN MUSEYYİB

(636 - 710m. )



Evliyalar Ansiklopedisi



Tâbiîn devrinde Medîne'de yetişen yedi büyük âlimden biri. İsmi, Saîd bin Müseyyib'dir. Annesi, Ümm-i Saîd binti Hakîm bin Ümeyye bin Hârise bin Evkas es-Sülemî'dir. Künyesi Ebû Muhammed Medenî'dir. Kureyş kabilesinin Mahzum kolundan olduğu için, el-Kuraşî ve el-Mahzumî de denilmektedir. Babası Müseyyib ile dedesi Hazn, Eshâb-ı kirâmdandır. 636 (H.15)yılında hazret-i Ömer'in hilâfetinden iki sene sonra doğdu. Hazret-i Osman'ın hilâfeti gençlik yıllarıydı. 710 (H.91)yılında Medîne'de vefât etti.Vefât târihi olarak başka rivâyetler de bildirilmektedir. Vefâtında yetmiş yaşını geçmişti.



Kendisinin ve çoluk çocuğunun ihtiyacını karşılayacak ve komşularına ve fakirlere yardım ve ihsanda bulunacak kadar malı vardı. Zeytinyağı ticareti yapardı. Vaktini ilim öğrenmek ve öğretmekle geçirirdi. Hiçbir hükümdardan hediye kabul etmezdi.



Saîd bin Müseyyib, Tâbiînin büyüklerinden ve Medîne'deki yedi büyük âlimdendir. Bunlara "fukahâ-i seb'a" denirdi. Bu yedi âlim: Saîd bin Müseyyib, Kâsım bin Muhammed bin Ebî Bekr-i Sıddîk, Urve bin Zübeyr, Hârice bin Zeyd, Ebû Seleme bin Abdürrahman bin Avf, Ubeydüllah bin Utbe ve Ebû Eyyûb Süleymân bin Yesâr (r. aleyhim)idi. Bunlar Tâbiîn içinde, kendilerine çok sorulan ve en çok fetvâ veren âlimlerdi.



Saîd ibni Müseyyib, ilminin yanında takvâ, zühd ve verâsı ile de çok meşhur olmuştu. İbâdete çok düşkündü. Kırk defa hac yapmış, bütün namazlarını cemâatla kılmıştır. Elli yıl yatsı abdesti ile sabah namazı kıldı.Yâni hiç uyumadı. Halîfe Abdülmelik bin Mervan, Saîd bin Müseyyeb'in kızını oğlu ve veliahdı Velid'e almak istediği halde o, Ebû Veda'a isminde sâlih, dînine bağlı bir fakire vermişti. Bu yüzden çok sıkıntılara katlandı.



Hadîs ve fıkıhtaki ilimleri, Eshâb-ı kirâmdan birçok zevat ile görüşerek, onların ilmî sohbetlerinde bulunarak elde etmiştir. O, hazret-i Ebû Bekr'den mürsel olarak, hazret-i Ömer'den, hazret-i Osman'dan, hazret-i Ali'den, Sa'd bin Ebî Vakkâs'tan, Abdullah ibni Abbâs'tan, Abdullah bin Ömer'den, Ebû Katâde'den, Ebû Hüreyre'den, hazret-i Âişe'den ve babasıMüseyyeb'den daha birçok Sahâbiden hadîs-i şerîf rivâyetinde bulunmuştur. En çok Ebû Hüreyre'den hadîs rivâyet etmiştir. Kendisinden de, oğlu Muhammed, Sâlim bin Abdullah bin Ömer, Zührî, Katâde, Ebü'z-Zemân, Târık binAbdurrahman ve daha pekçok âlim hadîs rivâyetinde bulunmuşlardır.



Kendisinin ilmini birçok âlim övmüştür. Onun için "Fakîhlerin fakîhi, âlimlerin âlimi" denilmiştir. Kendisi şöyle derdi: "Bâzan bir tek hadîs-i şerîfi öğrenmek için günlerce yolculuk ederdim." Çünkü hadîs-i şerîfte; "İlim talebi için evinden çıkan kimse, evine dönünceye kadar Allah yolundadır" ve "İlim aramak için yola koyulan kimseye, Allahü teâlâ Cennet yolunu kolaylaştırır." buyrulmuştu. Onun ilmi hakkında Ali bin el-Medenî dedi ki: "Tâbiînin içinde ondan daha âlim birini bilmiyorum. O, Peygamberimizin sünneti böyle olmuştur dese, bu sana yeter!..." İmâm-ı Şâfiî: "Onun mürselleri, (Sahâbiyi saymadan bildirdiği hadîsleri), bizim için huccettir, sağlam bir delildir." demiştir.



Amr bin Meymun ibni Mihran babasından naklen şöyle anlatıyor: "Medîne'ye geldiğimde, şehir halkının en âlim olanını sordum. Bunun üzerine beni, Saîd bin Müseyyib'e gönderdiler."



Katâde bin Diame: "Helal ve haramı İbn-i Müseyyib'den daha iyi bilen birisini asla görmedim" dedi.



Muhammed bin İshak, Mekhul eş-Şâmî'nin şöyle naklettiğini söyledi: "İlim tahsili için bütün beldeleri dolaştım. Saîd bin Müseyyib'den daha âlim birisi ile karşılaşmadım."



"İbn-i Mende, el-Vasiyye adlı eserinde; "Saîd bin Müseyyib'in yanında idim. Bana hadîs-i şerîf bildirdi. Ona; "Ey Muhammed, bunu sana kim söyledi" dedim. "Ey Şamlı kardeşim, sormadan al. Zîrâ biz sika olan ravilerden hadîs-i şerîf alırız" dedi. Bütün âlimler, onun mürsel olarak bildirdiği hadîs-i şerîflerin sahih hadîs olduğunda ittifak etmişlerdi.



İbn-i Hibban da Kitâbüs-Sikât'ında; O, büyük bir fakih, dinde haramlardan çok sakınan verâ sâhibi bir velî, ibâdet, ahlâk ve fazilet bakımından Tâbiînin en büyüklerindendi. Hicaz halkının en fakihi, âlimi, rüyâ tabirinde insanların en üstünüydü. Kırk sene namazını, câmide cemâatla kılmıştır." diye bildirmektedir.



Fıkıh ilminde yüksek mertebelere kavuşmuştu. Resûlullah efendimizin bildirdiği bütün hükümleri, Ebû Bekir ve hazret-i Ömer'in ve hazret-i Osman'ın naklettiği bütün dînî hükümleri, ondan daha iyi bilen yok gibiydi. Basra'danHasan-ı Basrî, dinde bir müşkülü olunca, ona mektup yazardı. Medîne'de herkes, ona gelip fetva ister, haram ve helâli öğrenirlerdi. Bunu, İbrâhim bin Sa'd, babasından naklederek bildiriyor.



Mânevî bir heybete sâhipti. Yanına varmak istiyenler, vâlilerin huzuruna çıkar gibi, ziyâret için izin isterlerdi.



Hep hikmetli konuşurdu. Sözleri veciz olup, kalblere tesir ederdi. Dinden kıl ucu ayrılmaz, önce nefsine nasihat ederdi. Gece olunca, nefsini muhatab alır, ona: "Ey bütün şerrin yuvası, kalk bakalım. Allah'a yemin olsun, seni yorgun bir deve haline getirip bırakacağım." der. Sabaha kadar ibâdet ederdi. Bu sebeple ayakları şişerdi. Bu defâ da nefsine; "İşte böyle olacaksın; aldığın emir bu yoldadır ve bunun için yaratıldın" derdi.



Hikmet dolu sözlerinden bâzıları şunlardır:



"Dünyâyı toplıyan bir kimsenin niyyeti, dînini korumak, yakınlarına bakmak, ibâdet için kuvvet kazanmak değilse, onda hayır yoktur."



"Kırk yıldır, farzı cemâatle kılmağı bırakmadım. Otuz yıldır müezzin ezân okurken, ben mescidde olurum."



Yaşı yetmişi geçmişti. Yine de; "Bana göre, en çok korkulacak şey, kadınlardır. Şeytan bir adamı, başka yollardan aldatamayınca, ona kadın ile yaklaşmaya çalışır." buyururdu.



"Hangi şerif, hangi âlim, hangi fâzıl olursa olsun, mutlaka bir aybı vardır. Ama öyleleri vardır ki, ayıplarını anlatmak doğru olmaz. Bir kimsenin fazilet tarafı, eksik tarafından çok olursa, eksiği fazileti için bağışlanır."



Gıybet hakkını helâl et, diyenlere, o: "Onu ben haram etmedim ki, helâl edeyim, onu haram eden Allahü teâlâdır. Sonuna kadar da haramdır" derdi. "Kırlarda namaz kılan kimsenin, sağında ve solunda iki melek durur ve onunla kılarlar. Ezan okur ve kâmet getirirse arkasında dağlar gibi melekler saf bağlar."



"Yemin karışmayan manifatura ticâreti kadar hoşuma giden hiçbir ticâret yoktur". Nitekim hadîs-i şerîfte de; "Ticâretin en hayırlısı bezzazlık yâni kumaş ve elbise ticâreti; san'atın en güzeli de terziliktir" buyrulmuştur.



"Geçmiş ümmetlerin hıyânet yapmalarına, kâfir olmalarına sebep, şarap içmekti."



"Dünyâ malını toplayıp da, her türlü fenalıkta bulunanlarda hayır yoktur."



"İnsanların hepsi Allahü teâlânın muhâfazası altındadır. O, insanlar için bir şey dilerse, buna kimse mâni olamaz."



"Hazret-i Ali ile Medîne kabristanına geldik. Selâm verip, (Halinizi bize bildirir misiniz? Yoksa biz mi hâlimizi haber verelim)dedi. Bir ses işittik (Ve aleykesselâm yâ Emîr-el müminîn. Bizden sonra olanları sen söyle!)dedi.



YEDEK SERMÂYE



Saîd ibni Müseyyib bildirdi ki: Dindar dost aramağı teşvik etmek üzere hazret-i Ömer şöyle buyurmuştur: "Sâdık dost bul ve onların arasında yaşa!Dürüst ve samimi arkadaşlar, genişlikte süs ve ziynet; darlıkta yedek sermayedirler. Dostunun sana düşen işini güzelce gör ki, lüzumunda sana daha güzeli ile karşılıkta bulunsun. Düşmanından uzaklaş, her dosta bel bağlama, ancak emin olanları seç. Emin olanlar, Allahü teâlâdan korkanlardır. Kötü insanlarla düşüp kalkma, onlardan kötülük öğrenirsin. Onlara sırrını verme, ifşâ ederler. İşlerini, Allah'tan korkanlara danış ve onlarla istişâre et."



1)Şevâhidün-Nübüvve; s.281



2)Vefeyât-ül-A'yân; c.2, s.375



3)Tabakât-ı İbn-i Sa'd; c.5, s.119



4)Hilyet-ül-Evliyâ; c.2, s.161



5)Tehzîb-üt Tehzîb; c.4, s.84



6)Tezkiret-ül-Huffâz; c.1, s.94



7)El-A'lâm; c.3, s.102



Menhel-ül Azbül Mevrûd; c.2, s.175



9)Meşâhir-i Eshâb; s.80



10)Tam İlmihâlSeâdet-i Ebediyye; (49. Baskı)s.1137

11)İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.27



26-09-2008 14:39 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabancı..

[img src=http://www.enfal.de/kaaba2.jpg]

Gözü Yasli, Yufka Yürekli Bir Sahâbî
Seddad ibni Evs-radiyallahu anh


Seddad ibni Evs radiyallahu anh âbid, zâhid bir zât... Allah korkusundan kalbi ürperen, devamli vücudu titreyen ve derin tefekküre dalan bir yigit... Gece yattigi zaman ilâhi rahmetin enginligini düsünen ve ilâhi azâbin siddetini de unutmayan bir zâhid...
O, Medineli müslümanlardandir. Hazrec kabilesinin Neccar koluna mensuptur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin sâri Hassan'in yakin akrabasi. Babasi Evs ibni Sâbit, Akabe'de islâm'la sereflendi. Bedir harbine istirak etti. Uhud'da sehid oldu. Annesi Harime de müslümandi. seddat böyle güzel bir muhitte, müslüman bir aile ocaginda yetisti. Genis bir ilme sahipti.
Ubâde ibni Sâmit (r.a) onun, ilmî konularda herkesin kendisine basvurdugu zâhir ve bâtin ilimlerine vâkif bir ilim eri oldugunu söyler. seddat (r.a)'in ilmi ve hilmini "Mecmeu'l-bahreyn" olarak tavsif eder.
O, yumusak huylu, açik sözlüydü. Agzindan lüzumsuz bir söz çikmazdi. Bir defasinda agzindan bir söz kaçmisti. Zaman kaymetmeden su açiklamayi yapti: "islâm'a girdigim günden beri sözlerimi dikkat ederek söylemege çalistim. Fakat bu söz nasil oldu agzimdan kaçti. Onu aklinizda tutmayin." dedi. Riyadan, gösteristen de çok sakinirdi. Namazlarindan sonra duâ ve istigfari çok yapardi. Sik sik tefekküre dalardi. Allah korkusuyla kalbi ürperir ve: "Ya Rabbi! Cehennem atesini düsündükçe uykum kaçiyor." derdi. Saman üzerindeki dâne gibi sabahlardi.
O, son derece halim selimdi. Kalbi rakik; yufka yürekli ve gözü yasliydi. Birgün aglarken görüldü. Kendisine: "Niçin agliyorsun?" diye soruldu. O da: "Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in bir hadisini hatirladim da onun için agliyorum." dedi. Rasûlullah (s.a) bu hadisinde: "Ümmetim için sirk ve gizli sehvetten korkuyorum." buyurdu. O zaman ben: "Ya Rasûlallah! Ümmetin senden sonra sirke düsecek mi?" diye sordum. Resûl-i Ekrem (s.a): "Evet, dediler. Gerçi onlar günese, aya ve puta tapmayacaklar, fakat islerinde riyakârlik yapacaklar. (Allah için degil de ondan baskalarinin rizasi için hareket edecekler) Gizli sehvet ise sudur: Onlardan biri, oruç tutar, oruçlu olur. Sonra sehvete sebeb bir seyi görür ve orucunu bozar." buyurdu.
seddat ibni Evs (r.a) islâm'in emir ve nehiylerine uymakta çok titizdi. Hayatinda tatbik eder, taviz vermezdi. Çevresine de Allah Teâlâ'nin emir ve yasaklarini güleryüzle, tatli dille anlatirdi. Her firsatta teblig vazifesini unutmazdi. 50 kadar hadis-i serif rivayet etti. Râvileri arasinda sâm'in en güzîde ricâli vardi. Ogullari, Ya'lâ ve Muhammed ile Mahmud bin Lebid, Mahmud bin Rebi', Abdurrahman bin Ganem, Besir bin Ka'b bunlardan bazilaridir.
Onun rivayet ettigi hadislerden bir kaç tanesi söyledir:
Ebû Es'as es-Sagani rivayet ediyor: "sam Cami-i serifine gitmistim. Orada seddat ibni Evs ile karsilastim. Bir yere gidecekti. Nereye gidecegini sordum. O da; Hasta bir arkadasini ziyaret edecegini söyledi. ben de kendileriyle gelebilecegimi söyledim. Beraber gittik. Oraya varinca hastaya durumunun nasil oldugunu sordu. Hasta: "Nimet içerisinde oldugunu" söyledi. Bunun üzerine seddad: "Günahlarinin affedildigini sana müjdelerim. Çünkü Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in söyle buyurdugunu isittim." dedi ve Efendimizden duydugu hadis-i kudsîyi nakletti: "Allah Teâlâ buyurur ki: Mü'min olan kullarimdan birini imtihan ettigim zaman, o bu imtihani hamd ile karsilarsa, anasindan dogdugu günki gibi günahlarindan temizlenmis olur." buyurdu.
seddat ibni Evs (r.a) iki Cihan Günesi efendimizden ayrilmazdi. Yasi küçük oldugu için savaslarda bulunamadi ise de onun muhabbetiyle hep beraberdi. Birgün bir arada iken, Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz: "Yanimizda yabanci birisi var mi?" diye sordu. Biz de: "Yok Ya Rasûlallah dedik. Kapinin kapatilmasini isaret ettikten sonra: "Ellerinizi kaldiriniz, Lâ ilâhe illallah deyiniz." buyurdu. Bir müddet bu sekilde kelime-i tevhide devam etti. Sonra mübarek ellerini indirdi ve; "Sana hamd olsun yâ Rabbi! Beni bu kelime ile gönderdin. Bana onu emrettin. Bana, onunla cenneti va'dettin. sen va'dinde hulf etmezsin. Va'dinde duran yalniz sensin." buyurdu. Bu sözlerden sonra bize: "Sizi müjdelerim Allah teâlâ sizi magfiret buyurdu. Hepinizi bagisladi." dedi.
Birgün o yine Fahr-i Kâinat (s.a) efendimizden hadis naklediyordu. Onun söyle buyurdugunu isittim. "Kim riyâ ile namaz kilar, oruç tutar, sadaka verirse, o Allah Teâlâ'ya ortak kosmus olur." buyurdu demisti. Avf ibni Mâlik ona: "Böyle bir adamin amelinden halis olani ayrilarak kabul olunmaz mi?" diye sordu. seddad (r.a) da su hadis-i kudsiyi nakletti: "Müsrik olan insanin çogundan da, azindan da zâti-i kibriya müstagnidir."
Yine rivayet ettigi hadislerden bir tanesinde: "Ey insanlar Dünya, hazir bir meta'dir. Ondan iyiler de kötüler de yer. Âhiret haktir. Orada Allah Teâlâ hükmeder. Ey insanlar! Sizler âhiret adami olunuz. Âhireti düsünüp ona hazirlaniniz. Dünya adamlarindan olmayiniz. Âhireti unutup dünyaya dalanlardan olmayiniz. Siz, Allah'dan korkarak amel yapiniz. Biliniz ki, amellerinize göre arz olunursunuz. Allah Teâlâ'ya mutlaka kavusacaksiniz. Kim zerre miktar hayir yaparsa, onun karsiligini görür. Kim de zerre kadar kötülük islerse onun karsiligini görür. Cezasini çeker."
seddad ibni Evs (r.a) ömrünün sonlarina dogru sam, Filistin, Beytül Makdis ve Humus'ta bulundu. Bu havâlide ilimle ugrasanlar hep ona müracaat ederdi. 58. hicri yilinda yetmis bes yaslarinda iken Kudüs'te vefat etti. Cenab-i Hak sefaatlerine nâil etsin. Amin.


26-09-2008 14:40 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabancı..

[img src=http://www.enfal.de/allah2.gif]

Seleme Ibni Ekva (ra)

Seleme Ibni Ekva radiyallahu anh sayili arap okcularindan... Sahabe arasinda secaat ve cesareti ile sohret kazanmis bir yigit... Ok ve mizrak atisiyle, ata binisiyle usta bir suvari... Yaya olarak dusmani takip eden piyadelerin kahramani...

O, hicretin 6. senesinden once Islam'la sereflendi. Coluk cocugunu Mekke'de birakip Medine'ye hicret etti. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem'den aldigi nurla gonlunu yikadi ve orada hicbir sirk kalintisi birakmadi. Islam'a ihlasla sarildi. Kahramanlikda, comertlikte, hayir islerde yarisan bir cihad eri oldu.

Seleme (r.a.) Medine'ye geldikten sonra butun gazvelere katildi. Ilk once Hudeybiye gazvesine istirak etti. Bu gazvede cesaret ve secaatiyle kendini gosterdi. Islam tarihinde muhim bir yeri olan Ridvan bey'ati de bu gazvede gerceklesti. Seleme (r.a.), burada Efendimize iki defa bey'at etti. Bu tarihi hadise soyle oldu:

"Sevgili Peygamberimiz ve ashabi hicretin altinci yilinda Kabe'yi ziyaret maksadiyla yola cikmisti. Kureys buna engel oldu. Rasul-i Ekrem (s.a.) efendimiz onlara, savasmaya degil ziyarete geldigini Umre yapmak istediklerini haber vermek uzere Osman Ibni Affan (r.a.)'i gonderdi. Kureysliler Osman (r.a.)'a:"Istersen sen beyti tavaf et fakat hepinizin girmesine yol yok" dediler. Hz. Osman (r.a.) da: "Rasulullah (s.a.) tavaf etmedikce ben tavaf edemem." dedi. Bunun uzerine Osman (r.a.)'i tutuklayip goz hapsine aldilar. Donusu gecikince ashab telasa dustu. Bu arada onun olduruldugu haberi yayildi. Bunun uzerine Iki Cihan Gunesi efendimiz: "O kavimle carpismadan gitmeyiz." buyurdu. Sahabeden olunceye kadar savasmak ve kacmamak uzere bey'at aldi. Ashab teker teker gelip bey'at ettiler. Seleme (r.a.) kendi bey'atini soyle anlatiyor:"Ben Rasulullah'a agacin altinda bey'at ettim. Olunceye kadar savasmak ve kacmamak uzere. Sonra bir kenara cekildim seyrediyordum. Bey'at edenler azalinca Rasul-i Ekrem (s.a.) bana: "Seleme! Sana ne oluyor da bey'at etmiyorsun?" dedi. ben de: Ya Rasulallah bey'at ettim, dedim. "Yine bey'at et!" buyurdu. Tekrar kostum bey'at ettim."

Muhtelif vesilelerle uc kere bey'at eden Seleme (r.a.) Rasulullah (s.a.) ile birlikte yedi gazveye katildi. O, piyadelerin kahramani idi. Nerde biri gozetlenecekse onu gozler, nerde biri takib edilecekse onu takib eder yakalardi. Rasul-i Ekrem (s.a.) efendimiz Hudeybiye donusunde konaklarken Seleme'ye gozculuk vazifesi vermisti.

O, ok ve mizrak atmakta da ustaydi. Onun savas teknigi bugunku gerilla savaslarindaki usule benzerdi. Dusmani kendisine saldirdiginda onun onunden cekilir, dusman geri cekildiginde veya dinlenmek uzere durdugunda suratle ona saldirirdi. O, bu usulle Zu Kared gazvesinde ve bazi seriyyelerde dusman kuvvetlerini tek basina puskurtmeyi basardi. Onun secaat ve kahramanligi Zu Kared gazvesinde daha bariz bir sekilde goruldu. Soyle ki:

"Rasul-i Ekrem (s.a.) efendimizin sagmal ve dogurmalari yaklasmis yirmi devesi Gabe-Zu Kared mevkiinde otlatiliyordu. burasi Gatafan kabilesinin mintikasi idi. Seleme (r.a.)sabahlari erkenden, develerin sutlerini efendimize getirmek uzre atla buraya gelirdi. Birgun Gabe daginin eteklerine vardiginda Abdurrahman Ibni Avf (r.a.)'in kolesi onu gordu ve kosarak yanina geldi. Cok heyecanliydi. Kendisi anlatiyor: Ne oldu sana? dedim. O da:Rasulullah (s.a.)'in cobani Zerr sehid edildi, develeri de goturuldu! dedi. Kim goturdu diye sordum. Gatafanogullari dedi. Bu hadiseden cok muteessir oldum. Hic vakit kaybetmeden, derhal Medine'ye haber ulastirdim. Yardimci kuvvet gonderilmesini istedim. Kendim de tek basima Gatafanogullarinin pesini takib ettim. Suratle onlara yetistim. Hemen yayima ok yerlestirip onlara ok yagdirmaga basladim. Oklari atarken de: "Ben Ekva'in ogluyum! Bugun alcaklarin olecegi gundur!" diyor onlari oyaliyordum. Vallahi onlara, durmadan ok atiyor ve onlari olduruyordum. Bana yonelip de oldurmedigim hicbir atli yoktu. Dag yolu daraldi.Musrikler bogazin dar gecidindeyken ok yetismez oldu. Dagin uzerine ciktim onlara tekrar atmaga basladim.Baskinci musrikler gunes batmadan once Zu Kared denilen sulu bir vadiye saptilar. Cok susamislardi. su icmek istediler. Onlari orada da tedirgin edip uzaklastirdim. Bu arada Rasulullah (s.a.)sahabileriyle yetisti. Onlarla birlikte peslerini takibe basladim.Yaya olarak tek basima baskincilara o kadar yaklasmistim ki; ashab ordusunu arkamda goremiyordum. Sabahdan aksama kadar kacmaktan yorulan musrikler beni arkalarinda gorunce cok sasirdilar. nihayet develeri birakarak kacmak zorunda kaldilar." Iste o gun Rasul-i Ekrem (s.a.) efendimiz ashabina: "Suvarilerin en iyisi Ebu Katade, piyadelerin en hayirlisi Seleme Ibni Ekva'dir" buyurdu.

Seleme (r.a.)'in kahramanliklari her gazvede gorulurdu. Sakif ve Hevazin gazvelerinde bir adam Islam ordugahina gelmis isbirligi yapmayi teklif ediyordu. Sonra sivisip gittigi anlasildi. Seleme onu takip etti ve yakalanacagi sirada vurusarak onu oldurdu. Devesini, silahini esyasini alip getirdi. Hadise Rasul-i Ekrem efendimize arzedilince alinan ganimetlerin hepsinin Seleme'ye ait oldugunu soyledi ve onu bu sekilde taltif buyurdu.

O, Hz. Ebu Bekir (r.a.)'in baskanliginda Beni Kilab seriyyesinde de bulundu. Tek basina yedi aileyi dagitan Seleme (r.a.) coluk-cocuk, kadin-erkek hepsini toplayip esir alarak getirdi. Hz. Ebu Bekir (r.a.) kadin ve cocuklari nicin getirdin deyince musluman esirlerin kurtarilmasi icin dedi. Musriklerle anlasma yapildi ve onlar da serbest birakildi.

O, comertlikte de kahramandi. Allah icin istendiginde, oldugundan daha fazla verirdi. Halk onun bu ozelligini bildigi icin; "Allah rizasi icin senden istiyorum." derdi. Seleme (r.a.) da "Allah rizasi icin istemeyen ne icin ister ki?" diye onlarin gonullerini hos eylerdi. Tanimadiklarina bile ikramda bulunurdu. Kendisinden bir sey isteyen kimseyi reddetmezdi. Herkese de boyle ogut verirdi

Seleme Ibni Ekva (r.a.) 77 hadis rivayet etti. Hz. Osman (r.a.)'in sehadetinden sonra Rebeze'ye yerlesti. Hicretin 74. yilinda Medine'ye ziyaret icin geldiginde vefat etti ve sevgilisinin topragina defnedildi. Rabbimizden sefaatlerini niyaz ederiz. Amin.


26-09-2008 14:42 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabancı..

[img src=http://www.enfal.de/bes.jpg]

SELMAN el-FARISÎ

Seçkin ve meshur sahabilerden b iri. Iran asilli olup, Isfahan'in Cayy kasabasinda dogmustur. Bir rivayete göre de dogum yeri Râmehürmüz'dur. Dogum tarihi hakkinda bilgi bulunmamaktadir. Selman (r.a)'in müslüman olmadan önceki ismi, Mabah b. Buzahsan'dir. Müslüman olduktan sonra Selman ismini almistir. Künyesi Ebu Abdullah'tir. Ona nesebi soruldugu zaman; "Ben; Selman b. Islâm'im" demistir (Ibn Sa'd Tabakâtül Kübra, Beyrut (t.y.), IV, 75; Ibnul-Esir, Üsdül-Gabe, II, 417; Ibn Hacer el-Askalani, rel-Isâbe, Bagdat (t.y.), ll, 62). Selman (r.a)'in babasi Mecusilige asiri bagli olan bir köy agasi (Dikhan) olup büyük bir çiftlige sahipti. Onun evinde bir atesgede vardi ve onda atesin sönmeden sürekli yanmasini saglama isiyle Selman (r.a) ilgileniyordu. Babasinin ona karsi olan sevgisi çok asiriydi. Bu yüzden onu, kendisine bir zarar gelmesin diye eve kapatmisti. Bu arada Selman (ra), Mecusiligin gerçek bir din olup olamayacagi hakkinda düsünmeye basladi. Ancak o kendi deyimiyle, bir köle gibi eve hapsedildiginden, dIsaridaki olaylardan pek haberdar degildi ve bu yüzden Mecusiligi diger dinlerle karsilastirma imkanindan yoksun bulunmaktaydi. Bir ara babasi, Isleri yogunlasinca onu tarlalardan birisine bakmasi için göndermek zorunda kaldi. Öte taraftan onu, kendisi için her seyden degerli oldugunu söyleyerek isini bitirince gecikmeden eve dönmesi için uyardi. Bölgede az da olsa Hristiyan bulunmaktaydi. Yola çikan Selman (r.a), bir kilisenin yanindan geçerken, içerde Ibâdet edenlerin durumu dikkatini çekti ve içeri girerek onlari izlemeye basladi. O, evde hapsedIlmis oldugu için bu Insanlarin dini hakkinda hiç bir bilgiye sahip degildi. Selman (r.a) tarlaya gitmekten vazgeçerek, büyük bir merak içerisinde, aksama kadar orada kalmis ve bu dinin Mecusilikten daha hayirli oldugu kanaatine vararak, onlara bu dinin kaynaginin nerede oldugunu sormustu. Onunla ilgilenen hiristiyanlar, dinleri hakkinda onu bilgilendirmisler ve bu dinlerinin kaynaginin Suriye de oldugunu söylemislerdi. Selman (r.a), eve dönmekte gecIkince babasi endiselenmis ve onu bulmak için adamlar göndermisti. Eve dönen Selman (r.a), basindan geçen olayi babasina anlatti. Babasi ise ona, gördügü dinde hiç bir hayrin bulunmadigini ve atalarinin dininin, karsilastigi dinden daha iyi ve üstün oldugunu söyledi. Selman (r.a) babasina karsi çikarak, hiristiyanligin kendi dinlerinden üstün oldugu konusunda onunla tartismaya basladi. Babasi, onun bu durumundan telaslandi ve ayaklarindan baglayarak onu hapsetti. Selman (r.a), kilisedeki Hiristiyanlarla irtibat kurarak, Suriye tarafina gidecek bir kervan hazir oldugu zaman, kendisine haber vermelerini Istedi. Böyle bir kervan hazir oldugu zaman, kendisine verilen haber üzerine evden kaçti ve bu kervana katilarak Suriyeye gitti. Burada bir rahibin hizmetine girdi ve ondan Hiristiyanligin esaslarini ögrenmeye basladi. Ancak bu rahib, kötü bir kimseydi. O, Insanlari sadaka vermeye tesvik ediyor, fakat topladigi bu sadakalari yerlerine sarfetmeyerek kendisi için biriktiriyordu. Bu rahib ölünce, Selman (r.a), onun yerine geçen rahibe tabi oldu. Bu kimse zühd ve takva sahibi bir zatti. Ona büyük bir sevgiyle baglanan Selman (r.a), ölümü yaklastigi zaman; kendisine kimi tavsiye edebilecegini sordu. Rahip ona, tabi olunabilecek tek kisiyi tanidigini, onun da Musul'da bulundugunu söyledi. Selman (r.a), Musul'a gidip, bu kimseye tabi oldu. Onun ölümü yaklastigi zaman da ondan yine kimin gözetimine girmesi gerektigi hususunda tavsiye Istedi. Bu zat ona, üzerinde bulunduklari itikadta hiç kimseyi tanimadigini, ancak, Nusaybin'de bulunan bir âlime tabi olabilecegini söyledi. Selman (r.a) dogruca Nusaybine gitti. Nusaybin'deki rahibin yaninda bir müddet kaldiktan sonra, onun da ölüm dösegine yattigini gören Selman (r.a), yine kime uyabilecegini sordu. Bu kimse, ona, uyulabilecek tek bir kimseyi tanidigini ve onun rum diyarinda, Ammuriye'de bulundugunu söyledi. O ölünce Selman (r.a), Ammuriye'ye gitti. Ammuriye'de bir müddet kaldiktan sonra burada yaninda kaldigi rahibin ölümü yaklastigi zaman ondan da kime tabi olacagi konusunda vasiyette bulunmasini Istedi. Bu kimse ona, yeryüzünde tabi olunabilecek bir kimsenin var oldugunu bIlmedigini söyledi ve söyle ekledi: "Ancak bir peygamberin gelmesi yakindir. O, Ibrâhim'in dini üzere gönderilecek ve kavminin arasindan hicret edip, içinde hurma bahçeleri olan Iki harra arasindaki bir yere gidecektir. Onun peygamber oldugunu belirten alâmetleri vardir: O, hediye edilen seyleri yer, sadaka olarak hiçbir seyi kabul etmez. Iki omuzu arasinda da nübüvvet mührü bulunmaktadir. Görünce onu tanirsin. O ülkeye gidip ona katIlmayi basarabilecegine inaniyorsan bunu yap" (Ahmed b. Hanbel, V, 442-443; Ibn Sa'd, IV, 77-78; Ibnul-Esîr, Üsdül-Gâbe, II, 417-418).

Selman (r.a), burada bir müddet kaldiktan sonra, Kelb kabilesinden bir tüccarla karsilasti. Ondan, ülkesi hakkinda bilgi aldi ve bahsedilen nebinin bu bölgedeki bir yerden çikmasi gerektigine kanaat getirerek, kendisini bir ücret karsiliginda birlikte götürmesini Istedi. Selman (r.a)'in teklifini kabul eden Kelbli Arap onu yanina alarak Hicaz'a dogru yola çikti. Ancak, Vadil-Kura'ya geldiklerinde bu kimse Selman (r.a)'a ihanet etti ve onu köle olarak bir Yahudiye satti. Vadil-Kura'da hurmaliklari gören Selman (r.a), kalbi mutmain olmamakla birlikte, Ammuriye'deki rahibin kendisine tarif ettigi yerin burasi olmasini arzuluyordu. Vadil-Kura'da bir müddet kaldiktan sonra, efendisinin amcasinin oglu olan Kureyzaogullari'ndan bir kimse tarafindan satin alinarak Medine'ye götürülen Selman (r.a), burayi görünce, hocasinin kendisine bahsettigi beldeye geldigini anlamisti. Rasûlüllah (s.a.s) Mekke'de peygamberlikle görevlendirilip Medine'ye hicret edene kadar köle olarak hurma bahçelerinde çalismis ve sürekli mesgul tutuldugu ve serbest olarak kimseyle konusamadigi için, onun varligindan haberdar olamamisti. Rasûlüllah (s.a.s) Kuba'ya geldigi zaman Yahudiler, Evs ve Hacrec'in ona iman etmesine kiziyor ve bunu bir türlü hazmedemiyorlardi. Selman (r.a), hurma bahçesinde bir agacin tepesinde çalistigi sirada Yahudilerden birisi gelmis ve agacin altinda oturan Selman (r.a)'in sahibine (Evs ve Hacrec'i kastederek); "Allah Benu Kayle'ye lânet etsin. Vallahi onlar su anda, Mekke'den bu gün gelen bir adamin etrafinda toplanmis bulunuyor ve onun nebi olduguna inaniyorlar" dedi. Selman (r.a) söyle demektedir: "Ben kendi kendime; "bu kesinlikle o peygamberdir" dedim. Öyle bir titremeye basladim ki; agacin altinda duran sahibimin üzerine düsecegim korkusuna kapildim. Süratli sekilde agaçtan asagi inip; "Ne diyor? Bu haber nedir?" diye sordum. Bunun üzerine efendim bana siddetli bir yumruk atti ve; "Bundan sana ne! Isin in basina dön" diye bagirdi. ben ona; "Sadece duydugum bu haberin ne oldugunu anlamak Istemistim" dedim. Aksam olunca Selman (r.a), biriktirmis oldugu bir miktar yiyecegi alarak, Kuba'da bulunmakta olan Rasûlüllah (s.a.s)'in yanina gitti ve ona; "Senin salih bir kimse oldugunu duydum. Yaninizda ihtiyaç sahibi olan arkadaslariniz var. Sizin halinizi duydugum zaman, bunlari size vermemin daha iyi olacagini düsündüm" dedi ve getirdiklerini Rasûlüllah (s.a.s)'in yanina koydu. Rasûlüllah (s.a.s), ashabina;

"Yiyin" dedi. Ancak kendisi bunlardan yemedi. Selman (r.a), sadaka kabul etmedigini gördügü zaman kendi kendine; "Bu alametlerin biridir" dedi. Daha sonra Rasûlüllah (s.a.s) Medine'ye geçti. Selmân (r.a) tekrar bir seyler hazirlayarak Rasûlüllah (s.a.s)'in yanina gitti ve getirdiklerinin sadaka olmadigini, sadece kendisine hediye olarak vermek Istedigini söyledi. Onun sahabeleriyle birlikte bunlardan yedigini görünce Ikinci alametin de onda var olduguna kani oldu. Bir zaman sonra Selman (r.a) tekrar Rasûlüllah (s.a.s)'in yanina gitti. Rasûlüllah (s.a.s) ashabiyla birlikte oturmaktaydi. O, onlara selam verdikten sonra, Rasûlüllah (s.a.s)'in etrafinda dolasmaya basladi. Onun, bildigi bir seyi arastirdigini anlayan Rasûlüllah (s.a.s) ridasini kaldirdi. Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)'in sirtindaki mührü gördügü zaman Ammuriye'deki rahibin kendisine bahsettigi mührün aynisi oldugunu anladi ve onu öperek aglamaya basladi. Rasûlüllah (s.a.s) onu yanina oturtarak halini sordu. Selman (r.a), oraya ulasincaya kadar basindan geçen olaylari anlattigi zaman, Rasûlüllah (s.a.s) ve orada bulunan sahabiler bunu hayretler içerisinde dinlemislerdi (Ibn Ishak, es-Sîre, Nesr: M. Hamdullah, istanbul 1981, 66; Ahmed b. Hanbel, V, 442-443; Ibn Sa'd, a.g.e., IV, 77-79; Ibnul-Esîr, Üsdül-Gabe, II, 418-419; Muhammed b. Hasan ed-Diyarbekrî, Tarihul-Hamis, Beyrut (t.y), I, 351-352; Ahmed b. Hafiz el-Hakemî, el-KIsasul-Islâmiye, (muhtemelen) Riyad 1976, I,187-189). Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)'e geldigi zaman Arapçayi meramini anlatacak ölçüde bIlmiyordu. Onunla Farsçayi bilen bir tercüman araciligiyla konusmus oldugu rivayet edIlmektedir (Diyarbekrî, a.g.e., I, 352).

Selman (r.a)'in Isfahan'daki köyünde baslayan ve müslüman olup kölelikten kurtuluncaya kadar basindan geçen bu olaylari Ahme d b. Hanbel, Ibn Sa'd, Ibnul-Esir ve digerleri, onun kendi anlatimiyla Ibn Abbas'dan rivayet etmektedirler. Ibn Sa'd'in Kurre el-Kindî'den naklettigi baska bir rivayette ise Selman (r.a)'in bu kissasi farkli bir sekilde anlatIlmakta ve onun, Islâm'a ulasan yolculugu esnasinda, hiristiyan hocalarin vasiyetleriyle, Hims'a gittigi; yine buradan tavsiye üzerine Kudüse ulastigi; burada kendisine tarif edilen zati bulup ondan ilim tahsil ettigi; bu kimsenin ona son peygamberin çikacagi yer ve önceki rivayetlerde geçen alametleri bildirmesi üzerine Hicaz'a dogru hareket ettigi ve sonunda Araplardan bir topluluk tarafindan köle edilip Medine'de bir kadina satildigi nakledIlmektedir (Ibn Sa'd, a.g.e., IV, 71-72; diger rivayetler için bk. el-Hâkim, el-Müstedrek, Beyrut (t.y.), III, 598, vd.).

Ibnul-Hacer, Selman (r.a)'in müslüman olana kadar hakkinda nakledilen kissalarin birbiriyle farkliliklar arzettigini, bunlarin arasini telif etmenin güç oldugunu söylemektedir (Askalanî, a.g.e., II, 62).

Selman (r.a), Hicret'in besinci yilina kadar köle olarak yasamistir. Bundan dolayi o, Hendek savasindan önceki gazalara istirak edemedi. Uhud savasi öncesinde Rasûlüllah (s.a.s) ona, efendisiyle mükâtebede bulunmasini söyledi. Selman (r.a), bunun üzerine efendisine giderek onunla, üçyüz hurma fidani temin edip dikmek ve kirk ukiye (1600 yüz dirhem) altin vermek sartiyla anlasti. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s), Sahabilere: "Kardesinize yardim edin " dedi. Sahabiler güçleri miktarinca fidan temin ederek üç yüz tane fidani ona verdiler. Rasûlüllah (s.a.s), ona: "Selman, git çukurlarini kaz. Dikmeye sira geldigi zaman onlari sen dikme, bana haber ver. Onlari kendi ellerimle yerlerine koyayim"dedi. Selman (r.a), çukurlarin kazIlma isini Sahabîlerin yardimiyla bitirdi. Rasûlüllah (s.a.s), bahçeye giderek bütün fidanlari yerine koydu. Bu fidanlardan hiç bir tanesi kurumamisti. Daha sonra, Rasûlüllah (s.a.s) Selman (r.a)'i yanina çagirarak, efendisine ödemesi gereken kirk ukiye altini ödemesi için ona yumurta büyüklügünde bir altin külçesi verdi. Selman (r.a): "Bu benim ödemem gereken miktari nasil karsilar ya Rasulallah?" demekten kendini alamadi. Rasûlüllah (s.a.s) ona, Ey Selman! Allah onunla senin borcunu karsilayacaktir" dedi. Selman (r.a) söyle demektedir: "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, onunla kirk ukiyelik ödemem gereken miktari ödedim". Artik böylece Selman (r.a) hürriyetine kavusmus oluyordu (Ahmed b. Hanbel, V, 443-444; Ibn Sa'd, a.g.e., IV, 79-80; Diyarbekri, I, 468; Ibnül-Esîr, Üsdü'l-Gabe, II, 419; onun azad edIlmesi hakkinda degisik rivayetler için bk. Diyarbekrî, a.g.e., I, 469).

Selman (r.a)'in katildigi Ilk savas Hendek savasidir. Müsrikler, müttefiklerle birlikte olusturduklari on bin kisilik bir orduyla birlikte Medine'ye dogru harekete geçtikleri zaman, Rasûlüllah (s.a.s), sehir içinde kalarak bir savunma savasi vermeyi kararlastirmisti. Ancak, Medine'nin çevresinde düsmanin sehre girisini engelleyecek her hangi bir sur yoktu. Bu durum sehrin savunulmasini oldukça güçlestiriyordu. Yapilan istIsareler esnasinda Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)'e, "Ey Allah'in Rasûlü! Biz Iranda muhasara edildigimiz zaman sehrin etrafinda bir hendek kazarak kendimizi savunurduk" deyip hücuma açik bölgede bir hendek kaz Ilmasi görüsünü ileri sürmüstü (Taberi, Tarih, II, 566). Bu görüs Rasûlüllah (s.a.s) tarafindan uygun bulunmus ve derhal hendegin kazIlmasi için faaliyete geçIlmisti. Selman (r.a), kuvvetli bir kimseydi ve kazi isinde oldukça verimli çalismaktaydi. Ensar grubu, Selman (r.a)'i sahiplenerek, "Selman bizdendir" dediler. Bunun üzerine muhacirler; "Hayir Selman bizdendir" demeye basladilar. Bunu duyan Rasûlüllah (s.a.s); "Selman bizdendir. O ehl-i beytimdendir" diyerek onu ehl-i beytine dahil etmistir (Taberi, ayni yer; Ibn Sa'd, a.g.e., IV, 83).

Selman (r.a), daha sonraki bütün savaslarda Rasûlüllah (s.a.s) ile birlikte bulunmustur. Mekkeli müsrikler, Medine önlerine geldikleri zaman sehirle aralarindaki hendegi gördüklerinde sasirmislardi. Çünkü Araplar daha önce böyle bir savunma usulünden habersizdiler. Müsrikler, bu hendegi geçmeyi denedilerse de basaramadilar. Savasin kazanIlmasinda hendegin rolü o kadar büyük olmustur ki, bundan dolayi Hendek savasi olarak adlandirIlmistir.

Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)'in yanindan vefat edinceye kadar ayrIlmadi. Hz. Ebu Bekir (r.a)'in Halifeligi zamaninda da Medine'de bulunmustur.

Ömer (r.a) devrinde Islâm ordusu Iran'in fethi için harekete geçtigi zaman Selman (r.a) da bu orduya katildi. Selman (r.a) Iran asilliydi. Bundan dolayi düsman ordusunun durumunu çok iyi biliyordu. Ayrica Farslarin Islâm dinini kabul ederek dalaletten kurtulmalarini siddetle arzulamaktaydi. Iranlilar, Kadisi'ye yenilgisinden sonra Medain'de toplanmislardi. Müslümanlar Dicle nehrinin kenarina geldikleri zaman, karsiya geçmek için hiç bir sey bulamadilar. Sa'd b. Ebi Vakkas, karsi sahile bir öncü birligi gönderip geçis güvenligini sagladiktan sonra, bütün orduya nehri geçme emrini verdi. ordu topluca, sulari kabarmis bir sekilde akan Dicle nehrine daldi. Sa'd (r.a)'in yaninda Selman (r.a) bulunmaktaydi. Sa'd (r.a), dua ediyor ve Allah Teâlâ'nin dostlarina yardim edecegini, dinini üstün kilacagini ve Allah Teâlâ'ya isyan eden bir toplulugun iyilige (Islâm'a) galebe çalamayacagini söylüyordu. Nehrin ortasinda oldukça heyecanli bir halde bulunan Sa'd (r.a)'a, Selman (r.a) söyle demekteydi: "Islâm yepyenidir. Allah, karalari nasil müslümanlarin emrine vermisse, denizleri de onlarin emrine verecek güçtedir. Allah'a yemin ederim ki müslümanlar nehre nasil akin akin girmislerse nehirden öylece akin akin çikacaklardir". Gerçekten Selman (r.a)'in dedigi olmus ve müslüman ordusu hiç kayip vermeden karsi kiyiya geçmisti (Taberi, Tarih, IV, 11-12; Ibn ul-Esîr, el-Kâmil fi't-Tarih, II, 511-512). Iranli askerler dehset içerisinde, onlarin nehri geçIsleri ne bakiyorlar ve kendi kendilerine; "Seytanlar geliyor. Vallahi bizim savastigimiz bu topluluk cinlerden baskalari degildir" demekteydiler (Taberi, II, 514). Iranli askerler kaçarak Kisra'nin sarayina siginip direnmeye devam ettiler. Buraya gönderilen öncü birliginin komutani Selman (r.a)'di. O, surun önüne geldigi zaman, Islâmin emrettigi sekilde onlari üç defa müslüman olmaya, kabul etmezlerse cizye ödemeye davet etti. Selman (r.a) onlara söyle diyordu: "Ben de aslen sizden biriyim. Size aciyor ve yumusak davraniyorum. Eger müslüman olursaniz bizim kardeslerimiz olarak ayni haklara sahip olursunuz. Bunu kabul etmez, dininiz de kalmak Isterseniz, bize itaat ederek cizye ödersiniz. Bunu da kabul etmezseniz, digerleri gibi sizinle savasiriz" (Taberi, a.g.e., IV,14). Selman (r.a), meselenin Araplarin Acemlere hâkimiyeti meselesi olmadigini onlara anlatabIlmek için, "Sizden biri oldugum halde Araplar bana itaat ediyor" diyerek (Ibn Hanbel, V, 444) ikna etmeye çalisiyordu. Selman (r.a) Ilk Iki sarti kabul etmemeleri üzerine onlara üç gün düsünmeleri için mühlet verdi. Üçüncü gün sarayda bulunan askerler teslim olmayi kabul ettiler ve böylece Kisra'nin muhtesem sarayi müslümanlarin eline geçmis oldu (Taberi, a.g.e., IV). Daha önce Behuresirdekileri de o Islâm'a davet etmisti. Ancak buradakiler, cizye vermeyi de reddedince savasilarak maglup edIlmislerdi (Taberi, ayni yer).

Sa'd (r.a) Medâin'de karargah kurmustu. Ancak buranin havasi, Islâm askerlerine iyi gelmemis, iklim degisikliginden dolayi yüzlerinin renkleri degismisti. Bu durumu ögrenen Ömer (r.a), Sa'd'a haber göndererek, müslümanlarin yasamalarina uygun bir yer tesbit edIlmesi için Selman (r.a) ile Huzeyfe (r.a)'i görevlendirmesini Istedi. Bu yer ile Medine arasinda ulasim kolayligini engelleyecek bir nehrin bulunmamasini özellikle vurguladi. Bölgede arastirmalarda bulunan Selman (r.a) ve Huzeyfe (r.a), sonunda Kufe üzerinde karar kildilar ve burada ordugah sehri insa edildi (17/638) (Taberi, a.g.e., IV, 40-41; Ibn ul-Esir, el-Kamil fit-Tarih, II, 527-528). Selman (r.a) Iran'in fethi için devam eden askerî harekâtlarda aktif olarak rol almistir (Taberi, IV, 305; Ibnul-Esir, el-Kâmil fit-Tarih, III, 132).

Selman (r.a), Hz. Ömer (r.a) döneminde Medâin valiliginde bulunmustur. Selman (r.a), Hicri 36 yilinda Medain'de vefat etmistir (Ibn ul-Imad, Sezerâtu'z-Zeheb, I, 44; Ibn Hacer, a.g.e., II, 63; Ibnul-Esîr, Tarih, III, 287; Ibn Sa'd, a.g.e., VI,17). Ancak onun ölüm tarihi hakkinda farkli rivayetler bulunmaktadir. Hz. Osman (r.a)'in hilafetinin sonlarina dogru, (35) veya 37 yilinda vefat ettigi rivayet edIlmekte; hattâ Hz. Ömer zamaninda öldügü de söylemektedir (Ibnul-Esîr, Üsdü'l-Gabe, II, 421). Ibn Hacer, onun ölümü ile ilgili farkli tarihleri verdikten sonra, Enes (r.a)'den, Ibn Mes'ud'un, ölüm dösegindeki Selman (r.a)'i ziyaret ettigi seklindeki rivayeti delil alarak, Ibn Mes'ud'un 34. yildan önce vefat ettigini, dolayisiyla Selman (r.a)'in ölümünün 33. veya 32. yilinda olmasi gerektigi görüsünü ileri sürmektedir (Ibn Hacer, a.g.e., II, 63). Onun Iki yüz elli ile üç yüz elli sene yasadigi seklinde rivayetler bulunmakta ve raviler Iki yüz elli sene yasadiginin süphe götürmez oldugunu söylemektedirler (el-Askalanî, a.g.e., II, 62; Ibnul-Esîr, Tarih, II, 287; Üsdül-Gabe, 421). Ibn Hacer, Zehebî'nin rivayetlerini degerlendirdikten sonra, onun ancak seksen yil kadar yasamis olabilecegi kanaatine vardigini nakletmektedir (Ibn Hacer, ayni yer) ki, gerçege yakin olan da budur. Selman (r.a)'in mezari, Bagdad'in 30 km dogusunda Medain harabeleri civarindan akan Deyale irmaginin kenarindadir. Onun bulundugu yer Selman-i Pak (temiz Selman) olarak isimlendirIlmistir. Onun mezarinin içinde bulundugu cami IV. Murad tarafindan tamir ettirIlmistir.

Selman (r.a), ilim, fazilet ve zühd bakimindan Ashabin en önde gelen simalarindan birisi olup, Rasûlüllah (s.a.s)'e yakinligiyla taninmaktadir. Hz. Aise (r.an), söyle demektedir:

"Bir çok geceler Selman (r.a) Rasûlüllah (s.a.s) ile yalniz kalirlardi. Bu beraberlik o kadar sürerdi ki Rasûlüllah (s.a.s) hanimlarindan birinin yanina bile girmezdi" (Ibnul-Esir, Üsdül-Gabe, II, 420). Rasûlüllah (s.a.s), Hendek savasi esnasinda onun ehl-i beytinden oldugunu ilân etmisti.

Hz. Ali (r.a) onun hakkinda; "Ona evvelkilerin ve sonrakilerin Ilmi verIlmistir. Onda bulunan bu Ilme ulasilamaz" demistir. Baska bir zaman da: "O bizim ehl-i beytimizdendir. Aranizdaki konumu Lokman Hekim gibidir. Ilk ve son kitabi okumustur. Sonu olmayan bir denizdir" demistir. Muaz (r.a) kendisine gelenlere Ilmi, aralarinda Selman (r.a)'in da bulundugu dört kisiden talep etmelerini söylemistir. Onun Ilmi hakkinda yapilan övgüler Rasûlüllah (s.a.s)'in söyledigi; "Selman Ilme doyuruldu" (Ibn Sa'd, a.g.e., IV, 85). Sözüne dayandirIlmaktadir. Selman (r.a), Ebu Derdâ' (r.a)'in gece boyu namaz kildigi ve sürekli oruç tuttugunu gördügü zaman onu bundan alikoyup hazirlanan yemekten yiyerek orucunu bozmasi konusunda israr etmis ve ona; "Üzerinde gözünün hakki vardir, ailenin hakki vardir. Bazen oruç tut, bazen tutma; bazen namaz kil, bazan ara ver" (bunlari nafile olan Ibâdetleri için söylemistir). Ebu'd-Derdâ' bu durumu Rasûlüllah (s.a.s)'e ilettigi zaman o; "Selman senden daha âlimdir" dedi ve bunu üç kere tekrarladi (Ibn Sa'd, a.g.e., IV, 85-86).

Hz. Ömer (r.a), ona büyük bir saygi gösterirdi. Ümmetin idaresinin sorumlulugu altinda ezilen Ömer (r.a), duydugu bir endisesini dile getirerek Selman (r.a)'a söyle sormustu: "Ben bir melik (kral) miyim, yoksa halife miyim?". Selman (r.a) ona söyle karsilik verdi; "Eger sen müslümanlarin topragindan bir dirhemden az veya fazla bir para alir, sonra onu, haksiz bir sekilde sarfedersen, sen halife olmayip bir melik olursun" (Taberi, a.g.e., IV, 211; Ibnu'l-Esir, Tarih, III, 59).

Hz. Ömer (r.a), fey gelirlerini taksim ederken, Selman (r.a)'a dört bin dirhem hisse ayirmistir. Bazi kimseler, "Halifenin oglu (Abdullah) üç bin besyüz dirhem aliyor, bu Farsli ise dört bin dirhem aliyor" diyerek bu durumu garipsemislerdi. Oradakiler: "Selman, Rasûlüllah (s.a.s) ile Abdullah'in katIlmamis oldugu bir çok savasa katIlmistir" diyerek cevapladilar (Ibn Sa'd, IV, 86). Baska bir rivayette, Ömer (r.a), Fey gelirlerinden müslümanlara maas baglamak için Divanul-Atâ'yi tesis ettigi zaman, Sahabiler için Islâm'daki öncelikleri ve katildiklari savaslari göz önüne alarak bir gruplandirma yaptigi; Selman (r.a)'i, Hasan (r.a), Hüseyin (r.a) ve Ebu Zer ile birlikte olmadiklari halde Bedir ehlinden sayarak alacaklari miktari bes bin dirhem olarak kararlastirdigi bildirIlmektedir (Taberi, a.g.e., III, 614).

Rasûlüllah (s.a.s) söyle buyurmustur: "Cennet üç kisiyi özler. Ali, Ammar ve Selman" (Tirmizi, Menâkib, 34).

Selman (r.a), son derece mütevazi ve kanaatkar bir hayat yasamistir. O, Medain'de vali bulundugu ve çogu devlet memurlarindan fazla gelire sahip oldugu halde günlük yasami, son , derece sadeydi. O, köle oldugu zaman nasil giyinir ve nasil gezerdiyse Medain valisi oldugu zaman da ayni hal üzere devam etmisti. O, eline geçen parayi tasadduk eder ve kendi emegiyle ürettigi seylerden baskasini yemezdi. Tanimayan birisinin, onun vali oldugunu anlamasi mümkün degildi. Medain sokaklarinda yürürken Suriye tarafindan gelen bir tüccar, üzerinde alelade bir aba ile gördügü Selman'i çagirarak yüklerini tasimasini Istedi. O, hiç tereddüt etmeden yükleri sirtina aldi ve adamla birlikte yürümeye basladi. Onu bu halde görenler, "Bu validir" dediklerinde adam; "Seni tanimiyordum" diyerek özür diledi. Selman (r.a) ona, "Hayir bunlari evine kadar götürecegim" diyerek yoluna devam etti (Ibn Sa'd, a.g.e., IV, 88; buna benzer diger bir olay için bk. ayni yer).

Bazi kimselerin giyiminden dolayi kendisine dil uzatmalari ve hafife almalarina karsi hiç bir tepki göstermemistir. Bir defasinda Iki genç asker yanindan geçerlerken, onu göstererek; "Emiriniz budur" diyerek gülüyorlardi. Selman (r.a)'in yanindaki adam ona, "Ey Ebu Abdullah! Sunlarin ne dedigini görüyor musun?" dedi. Selman (r.a) ona söyle dedi: "Onlari birak. Hayir ve ser bu günden sonradir. Eger toprak yemeyi becerebilirsen onu ye de, Iki kisiye dahi olsa emir olmaktan kaçin. Mazlumun ve sIkisik durumdaki kimselerin duasindan sakin. Çünkü onlarin dualari ile Allah Teâlâ arasinda perde yoktur" (Ibn Sa'd, a.g.e., IV, 87-88). Selman (r.a) çok cömert bir kisilige sahipti. Eline geçen her seyi fakirlere bölüstürürdü (Ibnul-Esîr, Üsdül-Gâbe, II, 420).

O, hiçbir zaman sadaka kabul etmemistir. Çogu zaman eline geçen parayla hemen et alir ve onu pisirerek, hadis ehlini çagirir ve birlikte yerlerdi (Ibn Sa'd, IV, 9).

Selman (r.a), ölüm dösegine yattigi zaman, ziyaretine giden Medain valisi Sa'd b. Malik ve Sa'd b. Mes'ud onu aglarken buldular. Neden agladigini sorduklarinda o söyle cevap vermisti: "Rasûlüllah (s.a.s) bizden bir ahid aldi. Hiç birimiz onu koruyamadik. O bize söyle demisti: "Sizin dünyadaki geçimliliginiz bir yolcunun azigi kadar olsun ".

Onun Ilmi ve takvasi diger sahabileri de etkilemekteydi. Zira onu ziyarete giden Sa'd b. Ebi Vakkas, kendisine nasil davranmasi gerektigi seklinde tavsiyede bulunmasini istemisti (Ibn Sa'd, a.g.e., IV, 90-91).

Selman (r.a), sik saçli, uzun boylu bir kimseydi. Onun Medâin'de Bukeyre adinda bir hanimi vardi (Ibn Sa'd, IV, 92). Selman (r.a), Medine'deyken Hz. Ömer (r.a)'in kizini ondan Istedigi, fakat, Amr b. el-Âs'in bu konuda Selman (r.a)'i kizdirmasi üzerine bundan vazgeçtigi nakledIlmektedir (Ibn Abdirrabbih, Ikdu'l-Ferid, Beyrut 1949, VI, 90). Ancak onun ailesi hakkinda açik rivayetler bulunmamaktadir.

Sufiler, Selman (r.a)'i Ashabul-Suffe ile birlikte tasavvufun kurucularindan biri olarak kabul ederler. Bir çok tarikat silsilesi ona dayandirIlmaktadir. O, Rasûlüllah (s.a.s)'in berberligini yaptigi için Futuvvet teskilatina bagli berberlerin piri olarak kabul edIlmekteydi. Selman (r.a)'in sahip oldugu hakli söhreti, bütün müslümanlarin ona karsi içten bir sevgi duymalarina sebep olmustur. Sünnî müslümanlar onun adini büyük bir sevgiyle anarlar. Ehli beytten sayIlmasi, Siilerin ona karsi farkli bir ilgi göstermelerine sebep olmustur. Hacdan dönen Siiler Kerbela'dan sonra onun mezarini ziyaret etmeyi ihmal etmezler. Ayrica, Siiler, Hz. Ali ve Ehli Beyt hakkintla rivayet olunan hadIsleri n çogunu ona isnad ederler. Gulat-i Sia ekollerinde ise o, ilahî sudur sirasinda Ali (r.a)'den hemen sonra yer alir. Nusayriler ise onu, üç gizli harften biri kabul ederler. Nusayriligin teslis akidesini ifade eden ayn, mim ve sin harflerinden ayn Ali'yi, mim Muhammed (s.a.s)'i, sin ise Selman'i ifade eder. Mana (Ali), ism (Muhammed) bab ise Selman'dir. Buna göre o Nusayrî teslis akidesinin kapisi (bab) olup, üçüncü had'dir. Durzîler ise, Kur'an'in Selman'a vahyolunduguna, Peygamberin Kur'an'i ondan aldigina inanmaktadirlar. Bu ekoller, olusturduklari inanç sIstemlerinde diger bir kaç sahabi ile birlikte Selman (r.a)'i temel unsur olarak kullanmislar ve ona çesitli fonksiyonlar yüklemislerdir. Bu mezheplerin gerçekte mutedil Sia ile alakalari yoktur. Zira muhtevâlarindaki inanç prensipleri gözönüne alindigi zaman Islâmî sahsiyetlerin isimlerini kullanarak putperest bir inanç sIstemi meydana getirdikleri görülecektir.


26-09-2008 14:43 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabancı..





Suheyb-i Rûmî (r.a)
Zühdü MERCAN



FEDAKÂRLIK ÂBİDESİ SUHEYBİ RÛMÎ (r.a)

Hz. Suheyb–i Rûmî, Hz. Peygamber (sas)’le arkadaşlık edenlerin başında gelen bir sahabidir. Mekke’ye sonradan gelmesine rağmen, kendini onlara kabul ettirmiş, büyük simadır. Başta Hz. Peygamber olmak üzere, Hz. Ömer gibi, Ashabın önde gelenlerinin takdirine mazhar olmuş, Altın Kuşak’ın mümtazlarından biridir.

İslâm Öncesi
Musul’a yakın Dicle kıyılarında Übülle isimli bir şehirde dünyaya gelmiş. Ailesi hakkında detaylı bilgimiz yoktur. Babasının adı Sinan b. Malik. Hz. Suheyb durumunu şöyle anlatıyor: “Ben Musul ahalisinden Nemr b. Kasıt hanedanına mensubum. Küçük bir çocuk iken esir edildim ve ailemi kaybettim.” Bir kısım rivayetlere göre dedesi, buraya İran hakimi Kisra tarafından şehrin idarecisi olarak tayin edilmiştir.

Fakat küçük yaşlarda iken, oturdukları Übülle kenti, Rumların yağmasında kaçırılıp esir edildiği ve köle olarak Mekke’de İbn Ced’a’ya satıldığı için ‘Rûmî’ nisbesiyle meşhur olmuştur. Burada Allah’ın hikmetini görmemek mümkün değildir: Allahu Tealâ, Peygamber Efendimiz’e arkadaş (sahabî) olacak bu zatı, uzun yollardan dolaştırarak, farklı mekânları gezdirerek değişik insanlarla tanıştırmış ve sonunda Mekke’ye getirtmiştir. Burada yanan İslâm meşalesinin etrafında halkalanan ilklerden olma şerefini ihraz ettirmiştir. Kim bilir, babasının yanında kalsa, ailesi ile müreffeh bir hayat sürse bu şerefe nail olabilecek miydi? Evet, Allah nasip edecektir; lâkin aramadan, ter dökmeden asla.

İbn Ced’a, daha sonra Hazret–i Suheyb’i azat etmiş, hayatının geri kalan kısmına, o kabilenin halifi (anlaşmalısı, o günkü Arap toplumunda, sonradan Mekke’ye gelen birisi, orada mukim bir kabile ile anlaşarak oraya yerleşebilirdi.) olarak devam etmeye başlamıştır. Bu sıralarda İslâm da ‘arzın merkezi’nde nurunu neşretmeye başlamıştı. Tanıştığı Ammar b. Yasir vasıtasıyla Nurun kaynağı ile temasa geçmiş ve O’nu (sallallahü aleyhi ve sellem) görünce hemen nuraniler halkasına dahil olmuştu. Ve dahil olmasıyla, Mekke’de güçlü bir aşirete mensup olmayan Müslümanların maruz kaldığı işkencelere o da maruz kaldı.

Onlar için artık ikinci bir devre başlıyordu: Hicret devresi. Malından, yurdundan, eşinden.. herşeyden ayrılma, Allah rızası için bütün bunları terketme devri başlamıştı.

Hicret Yolunda
Hicret, Allah yolunda olursa kutludur. O’nun rızası uğrunda olmadan yapılan tüm yolculuklar ve göçmeler, basit birer yer değiştirmedir sadece. Hz. Suheyb, azat edildikten sonra iyi bir demirci olmuş, atölye işletmeye başlamıştı. Birinci sınıf bir demirci olarak bir şeyler artırmıştı da. Hicret emri gelince, gizlice hazırlıklarını yapmış, kimseye farkettirmeden çıkmanın yollarını aramaya başlamıştı. Lâkin etraflarından insanların birer ikişer kaybolmaları, Mekkelileri huylandırmıştı. Bunun için Hz. Suheyb’in Mekke çıkışında etrafını kuşattılar. İyi bir okçu olarak temayüz etmiş Hz. Suheyb, sadağını çıkarıp önüne koydu. Bir eliyle de kılıcını tutarak onlarla pazarlığa girişti. Onlara kendisinin iyi ok tattığını, okları bitinceye kadar kimsenin yanına gelemeyeceğini, sonra da kılıçla bu işin uzayacağını hatırlattı. Olayın bundan sonrasını kendi ağzından dinleyelim:

“Peygamber (sa), Hz. Ebu Bekir (ra) ile birlikte Medine’ye doğru yola koyuldu. ben de onlarla birlikte gitmeye niyetlenmiştim.. Ama karşıma Kureyşli gençler çıktı. O geceyi hep ayakta geçirdim. Hiç oturamadım. Mekkeliler; “Allah (cc) sizi Mekke’nin ortasında bırakarak alıkoydu, Peygamber'e yetişemediniz” dediler. ben halimden şikayetçi değildim. Bazıları beni ısrarla yolumdan geri döndürmek istediler. Onlarla pazarlığa oturdum: “Size keseler dolusu altın ve iki güzel elbise versem bana güvenir ve yolumu açar mısınız?” dedim. Teklifimi kabul ettiler. Onları Mekke’ye geri gönderdim ve hemen yola koyuldum. Peygamber (sa), hicret yolunda konakladığı Kuba’dan hareket etmeden önce ona yetiştim. Peygamber (sa) beni görünce “Ey Yahya’nın babası! Alışverişin ne kadar kârlıydı, bir bilsen” diyordu. ben de ona şöyle dedim: “Ya Rasülallah! Kimse sana benden önce gelmedi, haber vermedi. Öyleyse seni benden haberdar eden Cibril (as) olsa gerektir” dedim.

O da kârlı bir alışverişle imanını satın aldı, hicretini satın aldı, âhiretini satın aldı. Açsusuz Medine yolundaydı artık. Gecesi gündüzü ile günler sürecek yolculuğuna başlamıştı. Artık gündüzlerini güneşin tüm yakıcılığı, gecelerini de çölün ayazları dolduracaktı. Ama buna baştan razı olmuştu. Allah’ın rızası o gün bundaydı çünkü... Medine’ye ulaştığında tüm takatını tüketmiş, tükenmenin ne olduğu bütün dehşetiyle görmüştü. Medine gözlerinin önünde tüllendiği zaman, ayakta duracak hali kalmamıştı artık. Hemen Sa’d b. Hayseme hazretlerinin evine misafir edildi. Bir müddet dinlendikten sonra ancak kendine gelebildi. Bu arada kendini araştıran Resul–i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz, ondan yolculuğunun hikayesini dinlemiş ve şöyle buyurmuştu: ‘Kârlı bir alış veriş yaptın Ya Ebu Yahya buyurmuş,ardından da şu âyeti kerimeyi okumuştu: “İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için kendini fedâ eder.” (2, Bakara:207). Nitekim bu âyetin Hz. Suheyb–i Rumi hakkında nazil olduğu rivayet edilmiştir.

Onun dini uğrunda katlandığı bu fedakârlığı, Yüce Rabbimiz karşılıksız bırakmamış, gönderdiği bir âyetle tescil etmiş ve kıyamete kadar gelecek Müslümanlara da ibretle okutmaktadır.

Gazveler Dönemi
Resûl–i Ekrem Efendimiz ve Müslümanlar, Kutlu Medine’ye gelince iş bitmemiş, aksine yeni başlamıştı. Artık önlerinde yeni ufuklar açılmıştı; Allah’ı anlatmada yeni imkânlar ortaya çıkmıştı; İslam binasını, asırları da kuşatacak şekilde inşa etmek görevi yeni başlıyordu. İslâm’ı daha geniş kitlelere duyurma vazifesi vardı. Bütün bunlar yapılacaktı: lâkin, insanlar buna henüz hazır değillerdi. Nurun yayılmasına engel olmaya çalışanlar çıkacaktı. Bunun için Resul–i Ekrem Efendimiz tedbirini almış, Medine’de bulunan diğer gruplarla bir anlaşma imzalamıştı. Böylece Medine’de nispî bir rahatlık vardı. Artık tüm güçleriyle dışarı açılıp Allah adını duymayanlara duyurma görevi kendilerini bekliyordu. Bedir bu görevin duraklarından biriydi; Uhud, bir diğeri; baştan sona her şeyiyle zorluk demek olan Tebuk bir diğeri... Suheybi Rûmî hazretleri bu gazvelerin hapsine katılmış, kendinden bekleneni yerine getirmişti. İyi ok attığına daha önce temas etmiştik. Bu maharetini her savaşta konuşturmuş, Resuli Ekrem’in övgülerine mazhar olmuştu. Kendisi o günleri şöyle anlatır: Suheyb’in torunu, dedesinden naklediyor: “Rasülullah (sas)’ın bulunduğu her yerde ben de vardım. Ona bîat edilirken oradaydım. Bir seriyye (öncü kuvvet) gönderilirken orada ben de bulunurdum. Peygamber (sas)’in ilk savaşından son savaşma kadar, ya sağında ya da solunda yer aldım. Ordunun önünde onu korurdum. Düşmanlar kaçarken onları arkalarından kovalardım. Resuli Ekrem’i hiç düşmanla başbaşa bırakmadım.”

Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem onun için “Suheyb, ne güzel kuldur” buyurmuştu. Gökler ötesinin bu ve daha önce geçen senalarına mazhariyet az bir şey değildi; hayatına bir köle olarak başlamış, imkânsızlıklarla boğuşmuş, türlü işkencelere tahammül etmiş Hz. Suheyb, Allah’ın ve sevgili Resûlü’nün takdirine mazhar olmuştu.

Vefat–ı Nebi’den Sonra
Efendimiz'den sonra da hayat devam etmişti. Şimdi, İslam’ın sadece O’nun şahsına bağlı olmadığının tescili yapılacaktı. Hz. Suheyb ve diğer Ashab–ı Kiram Efendilerimiz, bu ağır görevin yükü altında idiler. Bu dönemde Hz. Suheyb’in ne yaptığını kaynaklarımızda bulamıyoruz. Bildiğimiz kadarıyla, Hz. Ömer’in şehadetinden sonra kendi yerine imam olarak tayin edilen zat olarak karşımıza Hz. Suheyb çıkıyor. Hz. Ömer Efendimiz'in sevip takdir ettiği insanların başında gelen bu zat, böylece ümmete üç gün de olsa imamlık, yani halifelik yapmış oluyordu. Yeni Halife seçilinceye kadar bu görevini sürdürmüştü. Ki, bu görevin, pek çok sahabenin hayatta olduğu bir dönemde ona teslim edilmesi, onun liyakatini gösterdiği gibi, insan değerlendirilmesinde liyakat dışında başka bir ölçünün geçerli olmadığını işaretlemiş oluyordu.


Vefatı

Hicretten sonra, 38. senesinde, Medine’deki evinde, gün görmüş, yaş yaşamış bir insan olarak 73 yaşında vefat etti. Resuli Ekrem’den sonra ortaya çıkan fitnelere iştirak etmemişti. Baki mezarlığına defnedildi.


Hayatından ve Ahlâkından Kesitler
Malını infak edebilen, canını Allah (cc) için tehlikeye atabilen, dinini iyi bilen ve Rabbine düşkün olan Hz. Suheyb, muhacirlerden, cömert bir tüccardı. Orta boylu, kırmızı tenli bir insan olan Hz. Suheyb, yüksek ahlâka sahip bir zattı. Fazilet ve kemal sahibi idi. Hazır cevap birisi olarak lâtifeleri meşhurdu. Çok cömertti.

Torunu, dedesi Hz. Suheyb’den şöyle bir olay nakleder: Hz. Ömer (ra) bana sordu: “Suheyb! Senin künyen var. Ama çocuğun yok. Araplar arasında yetiştin. Ama sen Rumî lâkabını taşıyorsun. Bu nasıl oluyor?” ben şöyle cevap verdim:

“Ey müminlerin emîri! Peygamber (sas) bana ‘Ebu Yahya’ diyerek künye verdi, çocuğum olmasa ne olur? rum soyundan olmama gelince, ben Nemr b. Kasıt kabilesindenim. Çocukken Musul’da esir edilmiştim. Onları ailem bildim.”

Suheyb (ra)’ ın bereketlenen yemeği: Yine torunu Hamza b. Suheyb anlatıyor: Suheyb çok yemek yedirirdi. İkram etmeyi severdi. Hz. Ömer (ra) sordu: “Ya Suheyb! sen çok ikram ediyorsun, çok yemek yediriyorsun. Bu malda israfa yol açmaz mı?” Suheyb şöyle cevap verdi: “Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyururdu: ‘Sizin en hayırlılarınız, yemek yedirenleriniz ve selâmı alanlarınızdır’. ben de bu sözden dolayı yemek yedirmeyi severim.”

Hz. Suheyb anlatıyor:
“Peygamber (sas) efendimiz için yemek yaptım. Onu çağırmaya gittiğimde bir grup insanla birlikte sohbet ettiğim gördüm. Uzaktan karşısına geçip anlatmak istediğimi gözümle ima ettim. O da bana ; “Ya bunlar, bunlar da gelsin mi?” diye ima ile cevap verdi. Ben, “hayır” anlamına gelen bir işaret yapınca o cevap vermedi. Yerimden kalktım. Rasulullah (sas) tekrar bana baktı. ben yine işaret ettim. O da aynı şekilde “bunlar?” diye sordu. ben iki ya da üç defa “hayır” dediysem de sonunda kabul ettim. Evimde çok az yemeğim vardı. Peygamber (S.A.V) yanındakilerle birlikte geldi. Hepsi yediler. Yine de yemek arttı.”





26-09-2008 14:44 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabancı..





SÜFYÂN BİN UYEYNE

(725 - 813m.)



Evliyalar Ansiklopedisi

Tebe-i tâbiîni yâni Eshâb-ı kirâmı görenleri gören büyüklerden. Fıkıh, hadîs âlimi ve velîlerden. İsmi, Süfyân bin Uyeyne bin Meymûn el-Hilâlî, künyesi Ebû Muhammed'dir. Kûfî künyesiyle tanınır. 725 (H.107) senesi Şâbân ayında Kûfe'de doğdu. 813 (H.198) senesinde Mekke-i mükerremede vefât etti.



Küçük yaşta ilim öğrenmeye başlayan Süfyân bin Uyeyne, dört yaşındayken Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Yedi yaşında hadîs-i şerîf yazmaya başladı. Zührî, Şa'bî, Amr ibni Dînâr, Abdullah bin Dînâr gibi büyük âlimlerden hadîs-i şerîf rivâyet etti. Babası tarafından Mekke-i mükerremeye götürüldü. Orada yerleşti. İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe ile görüşüp sohbet etti.Yetmiş defâ hac yaptı. Fıkıh ilminde İmâm-ı Şâfiî hazretlerine ders verdi. Kendisinden İmâm-ı A'meş, Süfyân-ı Sevrî, İbn-i Mübârek, İmâm-ı Şâfiî, Ahmed bin Hanbel gibi zâtlar hadîs rivâyet ettiler.



Hâfızası fevkalâde kuvvetli olduğundan yanında kitap bulundurmazdı. Kendisinden rivâyet edilen hadîs-i şerîflerin sayısı 7000 civârındadır. Sika, güvenilir, hâfız (râvileri ile birlikte yüz bin hadîs-i şerîfi ezbere bilen), fıkıhta, tefsîrde derin âlim ve dinde sözü senet, mutlak müctehid ve mezheb sâhibi bir imâmdır. Mezhebi zamanla unutulup, mensubu kalmamıştır. Haram ve şüphelilerden kaçması son derece fazlaydı. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerin sahîh olduğunda, icmâ, sözbirliği vardır. Tâbiînin büyüklerinden 87 zât ile görüşüp, 70'inden hadîs-i şerîf dinlemiştir. Mekke-i mükerremede, hadîs-i şerîfleri ilk defâ toplayıp tasnif eden bu zâttır. Sahîh-i Buhârî'nin ilk sayfasındaki; "Ameller ancak niyetlere göredir..." hadîs-i şerîfinin râvilerinden biri de Süfyân bin Uyeyne'dir. (Muhaddis-ul Harem) "Mekke'nin hadîs âlimi" ünvânına lâyıktı. Et-Tefsîr ve El-Câmî adında iki eseri vardır.



İmâm-ı Şâfiî rahmetullahi aleyh buyuruyor ki: "Hazret-i Süfyân'ın, Allahü teâlâdan çok korkması, her an Allahü teâlâ ile meşgûl olduğunun delilidir. Allahü teâlâ bana, hadîs-i şerîf ilmini Süfyân bin Uyeyne'den (rahmetullahi aleyh), fıkıh ilmini de İmâm-ı Muhammed Şeybânî'den (rahmetullahi aleyh) öğrenmemi ihsân etti."



Süfyân bin Uyeyne rahmetullahi aleyh çok duâ ederdi. Bu hususta buyurdu ki:



"Bir kimsenin kusurları, onu duâ etmekten alıkoymasın. Çünkü Allahü teâlâ, en kötü mahlûk olan şeytanın bile duâsını kabûl etmiştir."



Bir kimse Süfyân bin Uyeyne'ye gelerek; "Ben zühd sâhibi yâni dünyâdan ve dünyâlıklardan kaçınan, şüpheli olur korkusuyla mübahları bile terk eden bir âlim görmek istiyorum. Bana öyle birisini gösterebilir misin?" dedi.Süfyân bin Uyeyne o kimseye; "Zühd, sırf helâl olan rızıkta olur. Bu zamanda rızkını helâlinden temin edebilmek mümkün mü ki siz öyle birini arıyorsunuz?"cevâbını verdi.



Süfyân bin Uyeyne hazretleri insanların övmesine ve yermesine aldırmazdı. Buyurdu ki:



"İnsanların benim yüzümden günâha girmelerinden korkmasaydım, insanların beni gıybet edip kötülemelerini, beni övmelerinden daha çok isterdim. Çünkü gıybet eden, kötüleyen kimseler günahlarımı almakta, sevâblarını bana vermekteler. Halbuki, insanların beni medhetmelerinin, çok övmelerinin bana bir faydası yoktur. Hattâ, beni överken, bende olmayan hâlleri bildirmeleri, yâni yalan söylemeleri de mümkündür."



Kendisi dünyâdan uzak olduğu gibi, insanların da dünyâya meyletmemelerini isterdi. Buyurdu ki:



"Bir kimse ibâdetlerini yapar, hep Allahü teâlâyı hatırlarsa, dünyâ (insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeyler) ondan uzaklaşır. Allahü teâlâyı hatırlamaktan gâfil oldukça da dünyâ ona yaklaşır. İbâdetlerden ve Allahü teâlâyı hatırlamaktan maksat, dünyâyı kendinden uzaklaştırmak içindir.



İnsanlar bir yerde toplanıp, Allahü teâlâdan bahsettiklerinde, şeytan ve dünyâ oradan uzaklaşırlar. Şeytan dünyâya der ki: "Bu insanların ne yaptığını görüyor musun?" Dünyâ; "Şimdi onlara yaklaşma. Birbirlerinden ayrıldıkları zaman, ben onları tek tek yakalar sana teslim ederim." der."



Her yaptığı işte niyetinin düzgün olmasına dikkat eder, Allah rızâsı için olmayan şeyden sakınırdı. Bu hususta sevgili Peygamberimizin şu hadîs-i şerîfini rivâyet etti:



"Ameller ancak niyetlere göredir. Her kimse için ancak niyet ettiği şey vardır. Her kimin hicreti, bulacağı bir dünyâya ve evleneceği bir kadına ise, hicreti Allah ve Resûlü için değil, niyet ettiği şeye âittir. Yâni her amelin hükmü kıymeti, sâhibinin niyetine göre olur." devâm ederek buyurdu ki:



"İlmi, dünyâ nîmetlerine kavuşmak için vâsıta yapmak niyeti ile öğrenen kimseye ilim öğretmeyiniz. Çünkü, onun Cehennem'e gitmesine yardım etmiş olursunuz."



"İlmim nefsimi ıslah eder deyip de, kurtuluşu elde etmeye gayret göstermeyenler fâsıktırlar."



Birisi kendisinden nasîhat istedi. Ona; "Kendini başkalarından üstün görmekten ve haksız olarak başkasının bir kuruş da olsa hakkını almaktan çok sakın. Allahü teâlâya hesap vereceğini, O'nun büyüklüğünü düşün. Kendini üstün görüp kibirlenenleri Allahü teâlâ alçaltır. Başkalarının malını haksız yere alan da fakir ve zelîl olur."



"Sehâvet, cömertlik nedir?" diye sordular. "Dostlara ve sevdiklerine iyilik ve ikrâmda bulunmaktır." buyurdu.



"İnsan, düşünce sâhibi olursa, her şeyden bir ders alır."



Helâl lokmaya dikkat etmek husûsunda buyurdu ki:



"Helâl lokma ile, hâlis kalb ile kırk gün ibâdete devâm eden kimsenin kalbi nurlanır, hikmet söylemeye başlar."



Bir defâsında Hızır aleyhisselâmın Mûsâ aleyhisselâmla olan kıssalarını anlatan şu hadîs-i şerîfi nakletti. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki:



"Mûsâ (aleyhisselâm), Benî İsrâil'in arasında hutbe okumak için ayağa kalktığında, kendisine insanların hangisi en âlimdir diye soruldu. Mûsâ (aleyhisselâm); "En âlim benim" dedi. Allahü teâlâ ona; "İki denizin kavuştuğu yerde benim kullarımdan bir kul var, o senden daha âlimdir." diye vahy indirdi. Mûsâ (aleyhisselâm); "Ey Rabbim! Benim için onunla buluşmanın yolu nedir?" diye sordu. Kendisine; "Azık olarak bir zenbilin içine tuzlu bir balık koyarak sırtına al. Bu balığı nerede kaybedersen, o zât oradadır." denildi. Mûsâ (aleyhisselâm) yola revân oldu. Onunla birlikte hizmetçisi de yola çıktı. Bu zât Yûşâ bin Nûn idi. Mûsâ (aleyhisselâm) bir zenbilde bir balık taşıyordu. Hizmetçisi ile birlikte yürüyerek gittiler. Nihâyet bir kayaya vardılar. Orada gerek Mûsâ (aleyhisselâm), gerekse hizmetçisi bir miktar istirahat ettiler. Derken zenbildeki balık harekete gelerek zenbilden çıktı ve denize düştü. Allahü teâlâ o anda suyun akıntısını kesti. Hattâ (su) kemer gibi oldu. Balık için bir kanal meydana gelmişti. Mûsâ (aleyhisselâm) ile hizmetçisi için şaşacak bir şey olmuştu. Mûsâ (aleyhisselâm) uyumuş olduğu için bu hâli görmedi. Mûsâ'nın (aleyhisselâm) hizmetçisi bu hâli gördü ama ona söylemeyi unuttu (unutturuldu). Günlerinin kalan kısmı ile o geceyi de yürüdüler. Mûsâ (aleyhisselâm) sabahleyin hizmetçisine; "Sabah kahvaltımızı getir. Gerçekten bu yolculuğumuzda müşkilâtla karşılaştık" dedi. Hizmetçi; "Gördün mü, kayaya geldiğimizde gerçekten ben balığı unuttum. Ama onu hatırlamayı bana ancak şeytan unutturdu ve balık denizde şaşılacak bir şekilde yolunu tuttu." dedi. Mûsâ (aleyhisselâm); "İşte bizim istediğimiz buydu." dedi. Hemen izlerini takib ederek geriye döndüler. Kendi izlerini takip ediyorlardı. Nihâyet kayaya geldiler. Orada örtünmüş bir adam gördüler. Üzerinde bir elbise vardı. Mûsâ (aleyhisselâm) ona selâm verdi. Hızır (aleyhisselâm) ona; "Ve aleykümselâm sen kimsin?" dedi. "Ben Mûsâ'yım!" deyince, Hızır (aleyhisselâm); "Benî İsrâil'in Mûsâ'sı mı?" diye sordu. Mûsâ (aleyhisselâm); "Evet." dedi. Hızır (aleyhisselâm); "Sen Allahü teâlânın ilminden bir ilmi bilmektesin ki Allah onu sana öğretmiştir. Onu ben bilmem. ben de Allah'ın ilminden bir ilim üzereyim ki, onu bana öğretmiştir. sen bilemezsin." dedi. Mûsâ (aleyhisselâm) ona; "Sana öğretilenden, hakkı bana öğretmek şartıyla sana tâbi olabilir miyim?" diye sordu. Hızır (aleyhisselâm); "Sen benimle berâber sabıra takat getiremezsin, iyice bilmediğin bir şeye nasıl sabredebilirsin ki? Bir şey yok ki, ben onu yapmaya memur olurum. sen onu görürsen sabredemezsin." dedi. Mûsâ (aleyhisselâm); "Beni inşâallah sabırlı bulacaksın. Sana hiçbir hususta karşı gelmem." dedi. Hızır (aleyhisselâm) ona; "O halde bana tâbi olursan, bana hiçbir şey sorma. Tâ ki kendim sana ondan bir şey anlatıncaya kadar!" dedi. Mûsâ (aleyhisselâm); "Pekâlâ!" cevâbını verdi. Sonra Hızır'la Mûsâ aleyhimesselâm; deniz sâhilinden yürüyerek yola devâm ettiler. Derken yanlarına bir gemi uğradı. Bunlar kendilerini gemiye almaları husûsunda gemicilerle konuştular. Gemiciler Hızır'ı derhal tanıdılar. İkisini de ücretsiz olarak gemiye bindirdiler. O sırada bir serçe gelerek geminin kenarına konup denizden bir yudum su aldı. Hızır (aleyhisselâm); "Yâ Mûsâ! Benim ilmim ile senin ilmin Allahü teâlânın ilmi yanında serçenin denizden azalttığı su kadar bile değildir." dedi. Sonra Hızır (aleyhisselâm) geminin tahtalarından birine vurarak onu çıkardı. Bunun üzerine Mûsa (aleyhisselâm) ona; "Bir cemâat bizi parasız gemilerine bindirdiler. sen onların gemisine kastederek içindekileri batırmak için mi deliyorsun? Gerçekten çok büyük bir iş yaptın." dedi. Hızır (aleyhisselâm); "Ben sana, benimle berâber sabıra güç getiremezsin demedim mi?" dedi. Mûsâ (aleyhisselâm); "Unuttuğumdan dolayı beni kınama. Bu işte benim başıma güçlük de çıkarma." dedi. Bundan sonra gemiden çıktılar. Sâhilde yürürlerken bir de baktılar ki, bir çocuk diğer çocuklarla oynuyor. Hızır (aleyhisselâm) hemen onun kafasından tutarak eliyle başını kopardı ve çocuğu öldürdü. Bunun üzerine Mûsâ (aleyhisselâm); "Mâsum birisini, kısas hakkın olmaksızın öldürdün! Gerçekten yadırganacak bir şey yaptın." dedi. Hızır (aleyhisselâm); "Ben, sana benimle berâber sabıra güç getiremezsin demedim mi?" dedi. Mûsâ (aleyhisselâm); "Bundan sonra bir şey sorarsam, bir daha benimle arkadaşlık etme. Benim tarafımdan özür derecesine vardın" dedi. Yine yürüdüler, nihâyet bir köye vararak köylülerden yiyecek istediler. Onlar, kendilerini misâfir kabûl etmekten çekindiler. Bu sefer o köyde yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. Hızır (aleyhisselâm) onu doğrulttu. Mûsâ (aleyhisselâm) ona; "Bir kavim ki kendilerine geldik de bizi ne misâfir aldılar, ne de doyurdular. Dilesen bunun için ücret alabilirdin." dedi. Hızır (aleyhisselâm); "Artık bu, seninle benim aramızın ayrılmasıdır. Sabredemediğin şeyin tevilini sana haber vereceğim." dedi. "Birincisi; gemi denizde çalışan bir takım fakirlerindi. Onun için ben gemiyi kusurlu yapmak istedim ki, arkalarında her sağlam gemiyi zorla almakta olan bir hükümdâr vardı. Onu zaptedecek hükümdâr geldiği vakit, gemiyi delinmiş bulacak ve bırakıp gidecek. Fakirler de onu tahta ile tâmir edeceklerdi. İkincisi; oğlan büyüseydi kendisi kâfir olacağı gibi, anne ve babasını da küfre sevkedecekti. Bu sebeple biz onun yerine annesiyle babasına, Allahü teâlâdan ondan daha faydalı ve daha merhametli bir evlât vermesini diledik. Üçüncüsü; bu duvar, şehirde iki yetim çocuğa âitti. Altında onlara âit bir define vardı. Babaları da sâlih bir kimseydi. Allahü teâlâ diledi ki, ikisi de rüştlerine ersinler (âkıl bâliğ olsunlar, evlenecek çağa gelene kadar büyüsünler) defînelerini çıkarsınlar. Bu Allahü teâlânın bir merhâmetidir. ben bunları kendi isteğimle yapmadım. İşte senin, üzerinde sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur."



Süfyân bin Uyeyne rahmetullahi aleyh çeşitli zamanlardaki sohbetleri sırasında buyurdu ki:



"Maddî hayâtın devâmı için, dünyâdaki su ne kadar mühim ise, mânevî hayat için de; "Lâ ilâhe illallah" Kelime-i tevhîdi o kadar, hattâ daha fazla mühimdir. Bu kelimenin yüksek mânâsını rûhuna sindirebilen kimse diridir. Bu yüksek mânâyı rûhuna işlemeyen kimse ölüdür. Allahü teâlânın, kullarına ihsân ettiği nîmetlerin en yükseği bu kelimedir.



Bir kimse, ölmüş bir kimsenin kendisinde bulunan hakkını, Allahü teâlâdan korkarak götürüp vârislerine verse, helâllık almış olur. Ama gıybet günâhının durumu böyle değildir. Bir kimse, bir kimseyi gıybet etse, gıybet edilen kimse vefât etse, gıybet eden kimse, gidip, gıybet ettiği kimsenin vârislerinden helâllık alsa, yine helâl olmaz. Yeryüzündeki bütün müslümanlar, o gıybet eden kimseyi affetseler, gıybet edilen kimse, hakkını helâl etmedikçe helâl olmaz. Müminin ırzı, şerefi, malından daha kıymetlidir."



"Hiç kimseyi işlediği bir günahtan dolayı ayıplama."



"Günümü sefihler gibi, gecemi de câhiller gibi boşa geçirsem, ondan sonra da ilmî eserler yazsam, bunlardan kimse istifâde edemez. Evvelâ başkalarının istifâdesi için benim hâlim yazdıklarıma uygun olmalı."



"Bir kimse, kendisine bir belâ geldiğinde sabreder, Allahü teâlânın takdirine râzı olursa onun işi tamamdır. O kemâl mertebesini bulmuştur."



Birine yazdığı mektupta; "Kardeşim, Allahü teâlâyı hatırlamaktan ve ölüme hazırlanmaktan gâfil kimselerden uzak dur. Biz öyle insanlara yetiştik ki, onların ölüm korkusundan aklı dağılmış gibiydi."



"Allahü teâlâyı seven, Allahü teâlânın sevdiklerini de sever. Allahü teâlânın sevdiklerini seven, Allahü teâlânın rızâsı için sever."



GÜZEL KOKULAR



Hazret-i Süfyân bin Uyeyne'ye; "Bir insan, bir işi yapmaya niyet eder, sonra yapmazsa, o kimse bu ameli işlemediği halde, kirâmen kâtibîn melekleri nasıl yazarlar?" diye sordular. Cevâben; "İnsanın iyiliğini ve kötülüğünü yazan melekler, gâibi bilemezler. Lâkin, insan güzel ve hayırlı bir amel yapmayı kalbinden geçirince, ondan misk gibi güzel kokular yayılır. Melekler bu kokuyu aldıkları zaman o kimsenin iyilik yapmaya niyet ettiğini anlarlar. Kötülük yapmaya niyet ederse o zaman da rahatsız edici pis bir koku çıkar. Bu kötü kokudan melekler, o kimsenin kötülük yapmaya niyet ettiğini anlarlar. Güzel amel yapmaya niyet edince, kul yapamasa da melekler yazarlar. Kötülüğe niyet edince ise, o kötülüğü yapmadıkça yazmazlar. Bu, Allahü teâlânın ihsânlarındandır."



26-09-2008 14:45 | cevapla | Şikayet Et!

Konuya cevap verebilmek icin uye olmaniz gerekiyor.. Buraya tiklayip hemen uye olun, sizde aramiza katilin..

Sayfalar: Önceki  1, 2, 3 ... 8, 9, 10, 11  Sonraki
Duslersokagi.com. iletisim: bilgi [ @ ] duslersokagi [ nokta ] com