Forumlar >>
Dinler, inançlar, mistisizm >> ASHAB-I KİRAM YOLCULUĞU

| Sayfalar: Önceki 1, 2, 3 ... , 9, 10, 11 Sonraki |
|
|
| Yazar |
ASHAB-I KİRAM YOLCULUĞU |
Yabancı..
|
[img src=http://www.enfal.de/selam.jpg]
ÜBEY B. KA'B
Sahabe-i kiramin büyüklerinden biri olup Rasûlüllah (s.a.s)'in vahiy kâtiplerindendir. Übey (r.a)'in babasinin adi Ka'b, annesinin ismi Suheyle'dir. Iki künyesi vardir: Ebu'l-Münzir ve Ebu't Tufeyl. Medineli olup Hazrec kabilesinin Neccâr ogullari kolundandir. Dogum tarihi kesin olarak bilinmemektedir.
Übey b. Ka'b'in Müslümanligi kabul etmesi Rasulüllah(s.a.s)'in Medine'ye hicret etmesinden önce, Akabe biatlarinda olmustur. Übey b. Ka'b Ikinci Akabe biatinda Rasûlüllah (s.a.s)'e biat eden yetmis kisi içerisinde idi. Rasûlüllah (s.a.s) Medineli Müslümanlar arasinda yapmis oldugu kardeslik antlasmasinda Übey b. Ka'b ile Asere-i Mübessere (Cennetle müjdelenen on kisi) den Said b. Zeyd'i kardes yapti. Übey, Rasûl-i Ekrem ile Bedir, Uhud, Hendek ve diger bütün muharebelere katildi. Uhud muharebesinde kendisine bir ok Isabet etmis, Rasûlüllah (s.a.s) ona bir tabib göndermis, tabib okun girdigi yerdeki damari keserek üzerini daglamisti. Bu suretle Übey b. Ka'b bu arizadan kurtulmus oldu (bk. Müslim, Selam, 73-74).
Übey b. Ka'b cahiliyye döneminde de okuma yazma bilen az sayidaki kimselerden biri idi (Ibn Sa'd, Tabakat, I, 498). Rasulüllah(s.a.s) Medine'ye hicret edince, orada, ensar içerisinde yazilarini Ilk yazan Übey b. Ka'b olmustur (Ibn Seyyidi'n-Nas, II, 315). Yazdigi yazilarin sonuna "filan oglu filan yazdi" diyenlerin de Ilki idi (Ibnü'l-Esir, Üsdu'l-Gabe).
Su halde Medine döneminde Rasulüllah(s.a.s)'e gelen vahyi Ilk yazan Übey b. Ka'b olmustur. Übey b. Ka'b olmadigi zaman Zeyd b. Sabit yazardi. Peygamber Efendimiz (s.a.s) ilahi vahyi Cebrail (a.s)'dan aldigi zaman, Übey b. Ka'b onu daha yazinin islakligi üzerinde iken ezberler, Rasûlüllah (s.a.s)e okurdu (Zehebî, Siyer, I, 280) Übey ashabin en alimlerindendi. Tabiinin büyük b ilginlerinden olan Mesruk (663/683) söyle derdi: "Rasûlüllah (s.a.s)'in ashabiyla görüstüm. 0limlerinin su alti kisiye dayandigini gördüm: Ali, Abdullah b. Ömer, Zeyd b. Sabit, Übey b. Ka'b ve Ebu'd-Derdâ "( Ibn ü'l-Kayyim, I'lâmu'l-Muvakkiîn, I, 16).
Übey b. Ka'b, Kur'an-i Kerîm'i en iyi okuyan sahabîlerden idi. Peygamber Efendimiz (s.a.s) "Ümmetimin en iyi okuyani Übey'dir." (Zehebî, Siyer, I, 392) buyurmustur. Bu sebeple Seyyidü'l-Kurra (okuyucularin efendisi) lakabiyla taninmisti. Kur'an-i Kerîm'i sekiz gecede hatmederdi. Rasulüllah(s.a.s)'in zamaninda Kur'an'i cem' ederek ona arzeden sayili sahabîlerden biri idi. Nitekim Enes b. Malik, "Rasûlüllah (s.a.s) zamaninda Kur'an'i dört kisi hifzetmis olup hepsi de ensardandi. Bunlar: Übey b. Ka'b, Muaz b. Cebel, Ebû Zeyd ve Zeyd b. Sabit'tir" (Buharî, Menakibu'l Ensar 17; Tirmizî, Menâkib 33) demistir.
Übey b. Ka'b, Rasûlüllah (s.a.s)'in ashabina Kur'an'i kendilerinden ögrenmelerini tavsiye ettigi dört kisiden biridir. Abdullah b. Amr b. As'dan söyle rivâyet edIlmistir: Rasulüllah(s.a.s)'in söyle buyurdugunu isittim: "Kur'an'i dört kisiden alin (ögrenin). Abdullah b. Mes'ud'dan,-Rasulüllah(s.a.s) önce bunu zikretti, Ebu Nuzeyfe'nin mevlasi Salim den, Muaz b. Cebel'den ve Übey b. Ka'b'dan" (Buharî, Menakibu'I-Ensar,16). Bu dört sahabîden Muaz ile Übey ensardan, Abdullah b. Mes'ud ile Salim ise muhacirlerdendir.
Rasûlüllah (s.a.s) Übey b. Ka'b'i, Kur'an-i Kerim'i iyi bilen bir sahabî olmasi sebebiyle ögretmen olarak tayin etmisti. Mescid-i Nebevi'de Kur'an-i Kerîm'i ögretirdi. Aralarinda Ebu Hureyre ve Ibn Abbas'in da bulundugu bir çok sahabînin hocaligini yapmistir. O, Kur'an-i Kerîm'i ögretmesi karsiliginda her hangi bir maddi sey de almazdi. Nitekim ondan söyle rivâyet edIlmistir: "Muhacirlerden birine Kur'an ögretmistim. Bu zat bana bir yay hadiye etti. ben bunu Rasûlüllah (s.a.s)'e anlatinca: "Onu alirsan atesten bir yay almis olursun" buyurdu. ben de yayi sahibine geri verdim"(Ibn Mace, Ticarât, .
Übey b. Ka'b, Kur'an'in lafizlarinin eda keyfiyetini, kiraat vecihleriyle ilgili hususiyetlerini ögrenmeye özen gösterirdi. Allah Teâlâ, Peygamber Efendimiz (s.a.s)'e Übey'e Kur'an okumasini emretmistir. Enes b. Malik (r.a)'dan söyle rivâyet edildi: Rasulüllah (s.a.s) Übey b. Ka'b'n: "Âllah bana Lemyekünillezîne keferfi suresini sana okumami emretti" buyurdu. Übey "Allah benim adimi da andi mi?" dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.s) "Evet" deyince Übey b. Ka'b sevincinden agladi (Tecrid-i Sarih Tercümesi, X, 21).
Bu hadis-i serif sahabe içerisinde Übey b. Ka'b'in faziletine Isaret ettigi gibi, onun kiraat Ilmindeki yerine de Isaret etmektedir.
Übey b. Ka'b, kiraati bizzat Rasulüllah (s.a.v)'den almistir. O, Hz. Ömer'e "Ben Kur'an-i Kerîm'i daha taze iken bizzat Cebrail (a.s)'an alan zattan aldim" demistir (Ahmed b. Hanbel, Müsned V, 117)
Kur'an-i Kerîm'e karsi duydugu ragbet ve arzu Übey b. Ka'b'in faziletini artirmis, bu sebeple Rasûlüllah (s.a.v)'in takdirini, ashabin saygisini kazanmistir.
Übey b. Ka'b ayni zamanda Rasûlüllah (s.a.v) zamaninda fetva veren az sayida sahabîden biridir. Muhammed babasi Sehl'in söyle dedigini nakletmistir: "Rasûlüllah (s.a.v) zamaninda fetva veren, üçü muhacir ve üçü ensardan olmak üzere alti kisi idi. Muhacirlerden olanlar Ömer, Osman, Ali; ensardan olanlar da Übey b. Ka'b, Muaz b. Cebel ve Zeyd b. Sabit'tir" (Ibn Sa'd, ayni eser, II, 350).
Übey b. Ka'b, Rasûlüllah (s.a.v) zamaninda idârî görevlerde de bulunmustur. Rasûlüllah (s.a.v) onu Belî, Uzre ve Benî Sa'd kabilelerinin zekâtlarini toplamak üzere görevlendirmisti. Übey b. Ka'b bu görevi esnasinda karsilastigi bir vak'ayi söyle anlatir:
"Rasûlüllah (s.a.v) beni Belî, Uzre ve Benî Sa'd b. Huzeym b. Kadâa kabilelerinin zekatlarini toplamak üiere gönderdi. Onlarin zekatlarim topladim. nihayet onlardan sonuncu adamin yanina vardim. 0çlerinde bu adamin evi ve köyü Medine'de Rasûlüllah (s.a.v)'e yakin olani idi. Bu adam bana bütün malini topladi. ben de zekat olarak almaya henüz Iki yasina girmis bir disi deveden baskasini bulamadim. Kendisine onu alacagimi söyledim. Mal sahibi, "Bunun sütü de yok, yük tasimak için de elverisli degil. Allah'a yemin ederim ki senden önce zekat toplamaya gelen ne Rasûlüllah'a ve ne de onun elçisine malimdan sütü olmayan ve yük tasimaya da elverisli olmayan bir deveyi vermedim. Iste genç, semiz disi deve. Onu al." dedi.
Ben ona, "Bana emredIlmeyen seyi almam. Iste Rasûlüllah (s.a.v) sana yakin, Istersen ona gider, bana söylediklerini anlatirsin. Sayet o, kabul ederse, eder, etmezse reddeder" dedim. Adam:
"Bunu yapacagim" dedi ve benimle çikti, bana vermek Istedigi deveyi de aldi. Rasulüllah(s.a.v)'e gelince:
"Yâ Rasûlüllah, malinin zekatina almak için elçin geldi. Malimi topladim. O, sütü olmayan ve yük tasimaya da elverisli olinayan henüz Iki yasina girmis bir deveyi seçti. ben kendisine almasi için genç, semiz bir disi deve gösterdim, almaktan imtiha etti. Iste o deveyi getirdim, al ya Rasûlüllah" dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.v) "Senin üzerine borç olan Übey b. Ka'b'in ayirdigi devedir. sen kendi rizanla daha iyisini vermek Istersen, onu kabul ederiz ve Allah bundan dolayi sana ayrica mükafat verir," buyurdu. Adam:
"Ben de bu maksatla onu getirdim, buyur al, yâ Rasûlüllah!" dedi.
"Hz. Peygamber (s.a.v) devenin alinmasini emretti ve malinin bereketlenmesi için dua etti." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 142).
Übey b. Ka'b'in, Rasûlüllah (s.a.v)'in vefatindan sonra Ilk halife Hz. Ebû Bekir zamaninda da mühim görevler yaptigim görüyoruz. Hz. Ebû Bekir mühim bir mesele ile karsi karsiya gelip çözümünü Kur'an ve sünnette bulamadigi zaman ashabin seçkin alimlerini toplar, onlarla istIsarede bulunurdu. Übey b. Ka'b da Hz. Ebû Bekir'in danisma meclisi üyelerinden idi. Ayni zamanda Hz. Ebû Bekir döneminde fetva vermekle görevli meshur fakihlerden biri idi (Ibn Sa'd, Tabakat, II, 350). Bu dönemde onun Kur'an'in cem'i için kurulan komisyonda görev aldigini da görüyoruz.
Übey b. Ka'b, Ikinci halife Hz. Ömer'in de teveccühünü kazanmistir. Hz. Ömer, Übey b. Ka'b'a çok hürmet eder, ondan yararlanir ve ona Seyyidü'l-Müslimin (Müslümanlarin ulusu) derdi (Tecrid X, 22). Hz. Ömer'in hilafeti döneminde onun sura meclisinde çalisir ve kabilesi Hazrec'i temsil ederdi. Ayni zamanda fetva Isleri ne de bakardi. Hz. Ömer bir zaman halka hitabinda söyle demistir:
"Kur'an'dan sormak Isteyen Übey b. Ka'b'a gelsin, feraizden sormak Isteyen Muaz'a, mal Isteyen de bana gelsin. Çünkü Allah beni hazinedar ve dagitici kildi" (Zehebî, Siyer I, 394).
Hz. Ömer zamaninda teravihi cemaatle Ilk kildiran da Übey b. Ka'b olmustur. Hz. Peygamber (s.a.v) zamaninda, onun vefatindan sonra Ilk halife Hz. Ebû Bekr, daha sonra kismen de Hz. Ömer zamaninda teravih namazi cemaatle degil, münferid olarak kilinmistir. Bir defa Hz. Ömer mescide gidince halkin daginik bir sekilde teravih namazi kildiklarini gördü. Kimi tek basina kiliyor, kimi küçük bir cemaat olusturmus kiliyorlardi. Hz. Ömer bütün halki bir tek Imamin arkasinda toplamayi düsündü ve ertesi gün Übey b. Ka'b'i teravih Imami tayin edip cemaati onun arkasina topladi. Böylece teravih namazi cemaatle kilinmaya baslandi (Buharî, Teravih, I; Tecrid-i Sarih Terc., IV, 75-76).
Hz. Ömer, hilafeti zamaninda fetva Isleri üzerinde hassasiyetle durur, ancak bu ise ehil olanlarin fetva vermesine müsade ederdi. Onun zamaninda ancak Hz. Osman, Hz. Ali, Muaz b. Cebel, Abdurrahman b. Avf, Übey b. Ka'b, Zeyd b. Sabit, Ebu Hureyre ve Ebu'd -Derdâ gibi tayin ettigi zatlar fetva verirdi (M. Siblî, Asr-i Saadet, Terc. Ö. Riza, Dogrul, 0st. 1974, VI, 369).
Übey b. Ka'b, Hz. Ebû Bekir döneminde oldugu gibi Hz. Ömer döneminde de danisma meclisi üyesi idi. Çesitli konularda fikri alinir, görüslerine deger verilirdi (Ibn Sa'd a.g.e, II, 350; M. Siblî, a.g.e., IV, 334).
Übey b. Ka'b tefsir sahasinda da ashabin önde gelenlerinden biri olup Medine tefsir ekolünün reisi olarak kabul edIlmistir. Celaleddin es-Suyutî (ö. 911/1505) tefsir sahasinda meshur o lan sahabîlerin on kisi oldugunu belirtmis, bunlar içerisinde de kendilerinden en çok tefsir rivâyet edilenlerin Hz. Ali, Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Abbas ve Übey b. Ka'b oldugunu belirtmistir (bk. Suyutî, el-0kton, II, 187).
Übey b. Ka'b vahiy kâtibi olmasi sebebiyle Rasûlüllah (s.a.v)'in fiil ve hareketlerine muttali bir sahabî idi. Kütüb-i Sitte'de kendisinden altmis küsür rivâyet edIlmistir. Bakiy b. Mahled (ö. 276/889)'in Müsned'inde Übey b. Ka'b'in yüz altmis dört hadisi vardir. Bunlardan üçü hem Buhari'de ve hem de Müslim'de vardir. Ayrica Buharî üç hadisi tek basina rivâyet etmis ,yedi hadisi de yalniz Müslim rivâyet etmistir (Zehebi, Siyeru A'lami'n -Nübela ' I ,402). Übey b. Ka'b in rivayet etmis oldugu hadislerrden birinin anlami söyledir: Rasulullah (s.a.v.) söyle buyurdu:
"Ademoglunun bir vadi dolusu mali olsa, bir Ikincisini Ister. Iki vadi dolusu mali olsa, bir üçüncüsünü de Ister. Ademoglunun içerisini topraktan baska bir sey doldurmaz. Allah Teâlâ ise tevbe edenin tevbesini kabul eder" (Tirmizî, Menokib, 32).
Übey b. Ka'b'in vefat tarihi ihtilaflidir. el-Vakidî der ki, "Bir kisim hadiseler onun Hz. Ömer'in hilafeti döneminde olduguna delalet etmektedir.
Yakinlari ve baskalarinin onun Medine'de hicri 22 senesinde öldügü söylediklerini gördüm. Hz. Ömer "Bugün Müslümanlarin ulusu öldü" demistir. Onun Hz. Osman'in hilafeti döneminde hicri 30'da öldügünü söyleyenler de olmustur. Bize göre bu daha dogrudur. Çünkü Hz. Osman ona Kur'an'i cem etmesini emretmistir" (Ibn Sa'd, Tabakat, III, 502; Zeheb, I, 400).
| 27-09-2008 16:03 | | Şikayet Et! |
|
Yabancı..
|
Ukbe Ibni Âmir El-Cuhenî (ra)
--------------------------------------------------------------------------------
Ukbe Ibni Âmir el-Cuhenî radiyallahu anh Kur'an-i Kerim'i güzel okuyan bir Kur'an hâfizi... Gecenin seher vakitlerinde kalkip Mevlâ ile konusurcasina husû ile Kur'an tilâvet eden bir âsik... Kendi el yazmasi Kur'an'i bulunan bir ilim eri...
O, Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin Medine-i Münevvere'ye hicretinden sonra Islâm'la sereflendi. Müslüman olusunu kendisi söyle anlatiyor:
"Insanlardan uzak, çöllerde küçük sürülerimin pesinde hayatimi geçiriyordum. Mekke'de yeni dinin ve son Peygamberin geldigini daha sonra Medine'ye hicret edecegini duydum. Kisa bir zaman sonra da Medine'ye tesrif ettigi müjdesini aldim. Bütün Medine'li müslümanlarin sevinç haberleri geliyordu. ben de sürülerimi birakip Medine'ye kostum. Huzuruna vardim ve: "Ya Rasûlallah! ben size bey'at edecegim" dedim. Sevgili Peygamberimiz: "Sen kimsin?" dedi. ben de: "Ukbe ibni Âmir el-Cuhenî'yim" dedim. Bana: "Sence hangisi daha iyi. Bedevi bey'ati mi, yoksa hicret bey'ati mi?" dedi. ben de: "Hicret bey'ati yapmak istiyorum." Yani, Medine'de kalmak üzere bey'at ediyorum dedim. Muhacirlerle beraber yaninda bir gece kaldim. Ertesi gün küçük sürümün yanina döndüm."
Ukbe (r.a)'in gönlüne Islâm isigi girmisti, fakat o sevgiliden ayri kalisi yeni gelen vahiyleri duyamamasi ona çok zor geliyordu. Kendi ifadesiyle söyle bir çare bulmustu: "Biz oniki arkadastik. Sürülerimizi otlatmak için Medine'den uzakta kaliyorduk. Arkadaslarla aramizda : "Biz de hiç is yok. Yeni gelen vahyi ögrenmek ve Rasûlullah (s.a)'in sohbetinde bulunmak için hergün birimiz Medine'ye gitse, sürüsüne burada kalanlar baksa diye anlastik. ben sürüleri birakmaktan korkuyordum. Siz gidin ben sürünüze bakayim. Geldiginizde, dinlediklerinizi ve ögrendiklerinizi sizden alirim" dedim. Bir müddet böyle nöbetlese devam ettik. Sonra o sevgilinin yüzünü görememek, huzurunda bulunamamak canima tak etti ve kendi kendime:
"Yaziklar olsun sana! sen bu sürüler yüzünden mi Rasûlullah (s.a)'in sohbetinde bulunmayi terk ediyorsun. Gelen vahyi direk onun agzindan duymak, aracisiz, ondan almaktan bu sürüler mi seni alikoyuyor?" dedim. Gafletten uyanarak kendime geldim ve koyunlarimi birakip Rasûlullah (s.a)'in yakininda bulunmak için Medine'ye hicret ettim. Mescid'de yatip kalkdim."
Ukbe (r.a) gölge gibi Rasûlullah (s.a) efendimizi takip etmege basladi. Yolculukda hayvaninin yularini tuttu. Ona hizmeti zevk haline getirdi. Efendimiz de Ukbe'yi çogu kere terkisine alirdi. Bu sebebten ona Rasulullah'in redifi diye isim verildi. Kendisi söyle anlatiyor.
Birgün Rasulullah (s.a) efendimiz bana:
"Ukbe! Sana, simdiye kadar benzeri görülmeyen iki sûreyi ögreteyim mi?" dedi. ben de: "Evet Ya Rasûlallah! " dedim. Bunun üzerine Iki Cihan Günesi efendimiz bana "felâk ve Nas" sûrelerini okudu. Namaz vakti girince imam oldu ve o iki sûreyle namazi kildirdi. Daha sonra: "Ey Ukbe! Yatarken bu sûreleri daima oku!" buyurdu.
Ukbe (r.a) Allah'in sevgilisine yakin olmanin ve ona hizmet etmenin bereketini, hayatinda gördü. Kur'an, hadis, fikih ve ferâiz ilminde güzide sahsiyet oldu. Ashab arasinda ilim ve cihad eri olarak anildi.
O, Kur'an okumak ve ögretmekten büyük zevk alirdi. Birgün Resûl-i Ekrem (s.a) efendimizden: "Ya Rasûlallah! Hûd ve Yusuf sûrelerini bana okur musunuz?" diye ricada bulundu. Efendimiz okudu Ukbe dinledi. Daha sonra ögrendigi sekilde etrafina okudu ve ögretti.
O, Kur'an-i Kerim'i çok güzel okurdu. Sahabe onun tane tane okuyusunu dinler, kalpleri ürperirdi. Bilhassa geceleri ortalik sakinlesince yüksek sesle, Mevlasiyla konusurcasina âyetleri tefekkür ederek hûsû ile okur gözleri yaslarla dolardi.
Hz. Ömer (r.a) onu birgün çagirip söyle dedi "Ey Ukbe! Bana biraz Kur'an oku!" O da: "Hay, hay, Ey emîru'l-mü'minin" dedi ve bir miktar Kur'an okudu. Ukbe (r.a)'in tatli tatli okuyusunu hûsû ile dinleyen Hz. Ömer (r.a) gözyaslarini tutamadi ve sakalini islatincaya kadar agladi.
Evet!.. Kur'an böyle bir kitaptir. Onu husû ile dinlemek kalbleri ürpertir... Gönülleri yumusatir. Gözyaslarini akitir... Çünkü kâmil mü'minlerin gidasidir Kur'an... Allah'im!.. Bizlere de o yüce kitabin derinliklerine dalabilmeyi, onu okumak okutmak ve dinlemeyi zevk haline getirebilmeyi nasib et!..
Ukbe (r.a) kendi elleriyle yazdigi bir Kur'an birakti. Yakin zamana kadar Misir'da kendi adiyla bilinen cami'de muhafaza edildi. Fakat kaybolan kültür hazinelerimiz arasinda maalesef o da kayiplara karisip gitti.
O, Hz. Ömer (r.a) devrinde Sam'in fethinde bulundu. Büyük kahramanliklar gösterdi. Komutan Ebu Ubeyde (r.a) halifeye müjdeyi ulastirmak üzere onu gönderdi. Muaviye devrinde Misir'da valilik yapti. Onun emriyle Rodos adasinin fethi için gönderilen orduya kumandan oldu.
Ukbe (r.a) askeri bilgileri ögrenmekten zevk alirdi. Kendisi de mükemmel ok atardi. Halki da bu ise tesvik ederdi. Bir defasinda Hz. Halid Ibni Velid (r.a)'a Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizin: "Cenab-i Hak bir ok için üç kisiye cennet nasib edecektir" hadisini hatirlatmisti. Bunun için ok atmak hususunda büyük gayret sarfederdi.
Ilim ve cihada çok önem veren Ukbe (r.a) 55 hadis-i serif rivayet etmis ve 58. hicri senede Misir'da vefat ettigi bildirilmistir. Cenab-i Hak'tan sefaatlerini niyaz ederiz. Amin.
| 27-09-2008 16:05 | | Şikayet Et! |
|
Yabancı..
|
Kureys'in Cesur ve Keskin Görüslü Bir Yigidi...
Umeyr ibni Vehb (ra)
--------------------------------------------------------------------------------
Umeyr ibni Vehb radiyallahu anh Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin kendisine göstermis oldugu açik mûcize karsisinda hayrette kalan ve derhal gönlünü islâm'a açan bir yigit...
O, islâm'la sereflenmeden önce Kureysin azililarindandi. Cesur, keskin görüslü bir yigitti. Bedir Gazvesinde müsrikler safinda yer aldi. Kavmi onu müslümanlarin sayisini ögrenmek ve arkalarinda yardimci kuvvetleri olup olmadigini arastirmak üzere seçip gönderdi. Kavmine döndügünde gördüklerini sanki bir müslüman gibi nakletti. söyle ki: "Ey Kureys toplulugu!.. Onlarin sayilari azdir. Arkalarinda yardimci kuvvetleride görünmüyor. Fakat onlarin herbirini ölüme susamis kisiler olarak gördüm. Sizlerden birini öldürmedikçe onlardan birisinin öldürülmesi mümkün degildir. Onlarin sayisi kadar sizden de ölen olacaksa hayatin ne tadi kalir? Ona göre kararinizi veriniz..." dedi.
Bu sözlerden Kureys'in bazi ileri gelenleri etkilendi. savas yapmadan Mekke'ye dönmeyi bile gönüllerinden geçirdi. Fakat "Kureys'in seytani" diye bilinen Ebu Cehil'in kin, kibir ve gururu baskin çikti. Harb atesi yakildi. Baslarina gelen belaya ne kendisi ne de kavmi engel olamadi. Kureys hezimete ugrayarak geri döndü. Umeyr ibni Vehb'de yara-bere içerisinde güç belâ Mekke'ye döndü. Oglu esir olarak Medine'de kaldi. Zamanla Umeyr'in yaralari iyilesti. Ama islâm'a düsmanligi daha bir koyulasti. Kendisinin Resûlullah'a ve ashabina yaptigi ezâ ve cefalar aklina geliyor ve ogluna iskence yapilmasindan korkuyordu.
Bir gün amcazâdesi Safvan ibni Ümeyye ile Kâbe'de Hicir mevkiinde oturmus hasbihal ediyorlardi. Bedir felaketinden ve esirlerden bahsediyorlardi. Safvan "Bedir'den sonra hayatin tadi tuzu kalmadi." dedi. Umeyr de: "Gerçekten öyle... Bundan sonra yasamaya degmez. sayet su borçlarim olmasa, çoluk çocugumu geçindirmek düsüncem bulunmasaydi, Medine'ye varir, Muhammed'i öldürürdüm. Ogulumun ellerinde esir olmasi da bu is için iyi bir bahânedir." dedi.
Safvan çok zengindi. Bedir'de kaybettigi yakinlarinin intikamini almak istiyordu. Umeyr'in bu sözlerini firsat bildi ve ona: "Umeyr!... Eger Muhammed'i öldürürsen, senin bütün borçlarini öderim. Çoluk çocuguna da benimkilerle birlikte ölene kadar bakarim. Malim onlarin hepsine yeter" dedi. Umeyr'in istedigi de buydu. Peki öyleyse dedi. Fakat bu anlasmamizi gizli tut! Sakin kimseye söyleme diye tenbih etti.
Umeyr kilicini bileyip zehirledi. Devesine binip Medine'nin yolunu tuttu. Mescid-i Nebevî'nin kapisina yakin bir yerde devesini ihdirdi. Hz. Ömer (r.a) onun devesinden inip, kilicini kusanmis olarak Mescide dogru gittigini görünce: "Bu, Allah düsmani Umeyr'dir. Buraya mutlaka bir kötülük yapmak için gelmistir" dedi. Kendisi derhal Rasûl-i Ekrem (s.a) efendimizin huzuruna geldi ve durumu arz etti. iki Cihan Günesi Efendimiz: "Onu bana getirin." buyurdu. Hz. Ömer (r.a) geri dönüp Umeyr'in yanina geldi. Yakasindan tuttu. Boynundaki kilici simsiki yakalayarak Rasûlullah'in huzuruna götürdü. Efendimiz Umeyr'i bu halde görünce: "Onu serbest birak Ömer!... sen geri dur!... sen de yakin gel ey Umeyr!... Yaklas ya Umeyr!" buyurdu. Sonra aralarinda su konusma geçti. Efendimiz ona: "-Ey Umeyr! Buraya niçin geldin?" dedi. O da "-Oglum elinizde esir. Bir iyilik edip onu birakasiniz diye geldim" dedi. "Boynundaki su kiliç ne oluyor?" "-Öyle kiliç olmaz olsun! Bize ne faydasi dokundu ki... Bedir'de bir fayda verdi mi?" dedi. Efendimiz tekrar: "Bana dogru söyle! Buraya niçin geldin?" diye sordu. O da: "-Sadece bunun için geldim" dedi. Aldigi bu cevaplardan sonra Fahri Kâinat (s.a) efendimiz ona: "-Peki öyleyse Hicir'de Safvan ibni Ümeyye ile yaptiginiz anlasma neydi? Orada, Bedir'de kuyuya atilan kimselerden bahsettiniz. Sonra sen, borcum ve su çocuklarim olmasaydi, gider Muhammed'i öldürürdüm, dedin. Safvan da borcunu ödemeyi, çocuklarina bakmayi üstlendi. Sende kalkip geldin. Fakat Allah Teâlâ yapmayi düsündügün ise izin vermeyecektir." buyurdu.
Umeyr bu bilgiler karsisinda hayretler içerisinde kaldi. Renkten renge girdi. Ürkek ürkek, kekeleyerek: "Bu konuyu sadece Safvan'la ikimiz konusmustuk. Yanimizda baska biri yoktu. Vallahi, kesin olarak inandim ki, sana bu haberi ancak Allah getirmistir. Anliyorum ki, sen Resûlullahsin. Müslüman olmam için beni sana gönderen Allah'a hamdolsun..." dedi. Pesinden kelime-i sehadet getirerek islâm'la sereflendi.
iki Cihan Günesi Efendimiz ashabina: "Kardesinize dinini ve Kur'an'i ögretin. Esirini de saliverin." buyurdu, Kisa zamanda dinini iyice ögrenen Umeyr (r.a) Rasûl-i Ekrem (s.a) efendimizden izin alarak Mekke'ye döndü.
Safvan ibni Umeyye Mekke'de Kureys'in toplantilarina katiliyor ve "Yakinda Bedir acilarinizi unnutturacak bir haber verecegim." diye ilan ediyordu. Umeyr'in dönüsü, gecikince merak edip yolcu kafilelerinden onu sormagabasladi. Onun islâm'a girdigini duydu. Ama inanamiyordu. Onun islâm'a girisi ve Mekke'ye dönüsü büyük bir hadise oldu. islâm'i yaymak için çok çalisti. Birçok müsrik onun sayesinde islâm'in nuruna kavustu. Mekke fethinden sonra da Safvan'in müslüman olmasina vesile oldu. Uhud'dan evvel Medine'ye hicret etti. Bütün gazalarda bulundu. Hz. Ömer (r.a) devrinde Amr ibni As (r.a)'a gönderilen yardimci kuvvetlerin birinde komutanlik yapti. iskenderiye fethinde büyük yararliliklar gösterdi. Diger bazi sehirlerin fethinde de bulunan Umeyr ibni Vehb (r.a) Hz. Ömer (r.a)'in hilafetinin son zamanlarinda vefat etti. Cenâb-i Hak sefâatlarina nâil eylesin. Amin
| 27-09-2008 16:06 | | Şikayet Et! |
|
Yabancı..
|
URVE BİN ZÜBEYR BİN AVVAM
(h. 22 - 92 )
Medine-i Münevvere'de zuhur eden fukaha-i seb'a (yedi fakih) dan bir mutlak müctehiddir. Muhterem babaları, Aşare-i Mübeşşere'den Hz. Zübeyr (r. a.) dır. Valideleri, Hz. Ebubekr'in iffetli kızları Hz. Esma (r. a.) dır. Hz. Zübeyr'in validesi ise Peygamber Efendimizin halası, Hz. Safiye (r.a.) dır.
Urve Hazretleri, Hz. Aişe'den hadîs-i şerif rivayet etmişlerdir. Kendisinden dahi, İbn-i Şihâb, Zührî ve sair tabiin büyükleri rivayet etmişlerdir.
Zühd ve takva ile meşhûrdur. Hafızasının kuvveti son derecede idi.
Velid bin Abdulmelik zamanında ayaklarından birine hastalık sirayet etmekle, görülen lüzûm üzerine tabipler tarafından kesilmiştir. Bu ameliyat ramazan ayı içinde olmuştu.
Kendisi o gün oruçlu olduğu halde iftar etmemiş, sabretmişlerdir. Ameliyattan sonra 8 sene yaşamışlardır.
Bir gün Hz. Urve bin Zübeyr'in bulundukları mecliste, oturanlardan her biri dünyaya ait arzu ve isteklerini beyan ediyorlardı. Hz. Urve bin Zübeyr ise : "Ben ahir ömrüme kadar ibadet ve tâat ile meşgul olmak isterim." demişlerdir.
Hikmetli sözlerinden birkaçı :
* Evladınıza ilim öğretiniz, vakıa küçüktür, ilerde büyük olur.
* Bir kavmin küçüğü fakir olsa da ilim sahibi olursa büyüktür.
Allah ona rahmet etsin.
| 27-09-2008 16:10 | | Şikayet Et! |
|
Yabancı..
|
ÜSAME B. ZEYD
Üsame b. Zeyd b. Hârise b. Surâhîl ashabin ileri gelenlerinden biri olup, Rasûlüllah (s.a.s)'in azadli kölesi Zeyd b. Hârise'nin ogludur. Künyesi, Ebû Muhammed'dir. Degisik rivayetlere göre; Ebû Zeyd, Ebû Yezîd ya da Ebû Hârice olarak da çagirIlmaktaydi (Ibn Abdi'l-Beri, el-Istiâb fi Marifeti'l Ashâb, Kâhire; I, 75 t.y, Ibnü'l-Esîr, Üsdü'l-Gâbe f-Marifeti's-Sahabe I, 79)
Üsame'nin annesi Ümmü Eymen (ki, asil adi Bereke'dir) Râsulûllah (s.a.s)'in babasi Abdullah'in cariyesi ve ayni zamanda Peygamberimizin dadisi idi. Abdullah vefat edince, Rasûlüllah onu azad etti. Zeyd b. Hârise b. Surâhîl de Hz. Hatice'nin kölesiydi. Hz. Hatice Peygamberimizle evlenince, Zeyd'i kendisine hediye etti. Rasûlüllah (s.a.s) de onu azad edip Ümmû Eymen'le evlendirdi. Üsame, Iste bu evlilik sonucu dünyaya geldi (Ibn Sa'd, et-Tabakâtu'l-Kübrâ, Beyrut 1957, VIII, 223; Ibn Abdi I-Berr, a.g.e., I, 75; Ibnü'l Esîr, a.g.e., I, 79).
Üsame ile Eymen, ayni anadan kardestirler, fakat babalari ayridir. Üsame, Islâm döneminde, muhtemelen Rasulüllah (s.a.s)'in risâletinin dördüncü yilinda Mekke'de dogdu. El-Isâbe'de kaydedildigine göre, Hz. Muhammed (s.a.v), vefat ettigi zaman Üsame 18-20 yaslarinda bulunuyordu (el-Isâbe, Beyrut, t.y., I, 29).
Rasûlûllah (s.a.s), Üsame ve babasini çok severdi. Bu nedenle kendisine; "Rasulüllah'in sevdigi" anlamina gelen "Hibbu Rasûlüllah" ya da "el-Hibbu Ibnü'l-Hubbi" denirdi. Peygamber (s.a.s)'in, Üsame'yi sevdigine dair söyle bir hadis rivayet edIlmektedir: "Süphesiz Üsame b. Zeyd bana, Insanlarin en sevimlisidir. Sizin iyilerinizden olmasini umuyorum. Onun hakkinda iyilik tavsiyesinde bulununuz" (Ibnü'l-Esîr, a.g.e., I, 79; Ibn Abdi'l-Berr, a.g.e., I, 76).
Hz. Âise'den rivayet edilen su hadise de Rasûlüllah (s.a.s)'in daha çocuk iken dahi onu ne kadar sevdigini gösteriyor. Hz. Âise (r.an) diyor ki; "Bir gün Üsame'nin ayagi kapinin esigine takilarak yere düstü ve yüzü yaralandi. Allah'in Rasûlü bana; "Yüzündeki pisligi temizle" dedi. ben onu kirli görerek denileni yapmadim. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s); yüzündekileri emerek tükürmeye basladi" (Ibnü'l-Esîr, a.g.e., I, 80).
Yine, Urve Ibnü'z-Zübeyr'den rivayet edildigine göre, Peygamberimiz, Üsame'nin gelmesini bekleyerek Arafat'tan inmeyi tehir etti. Üsame çIkip geldiginde, onun siyah, basik burunlu bir çocuk oldugunu gören Yemenler, onu küçümseyerek; "Biz bunun yüzünden mi hapsedildik?" dediler. Râvî, Yemenlilerin, Hz. Ebû Bekir zamaninda bu yûzden irtidat edip Islâm'dan çiktiklarini söyler (Ibn Abdi'l-Berr, a.g.e., I, 76).
Üsame de bir çok sahâbî gibi, küçük yastan itibaren savaslara katIlmayi arzulamistir. Nitekim Uhud günü onbes yasindan küçük olmasina ragmen kendi yasitlari olan, Abdullah b. Ömer, Zeyd b. Sabit, Berâ b. Âzib, Arcir b. Hazm ve Üseyd b. Zühayr'le beraber savasa istirak etmek Istemis, fakat, Rasûlûllah (s.a.s) yaslari küçük oldugu için bu Isteklerini kabul etmemis ve savas baslamadan onlari Medine'ye geri göndermistir. Hendek günü ise savasmalarina izin verdi (Ibn HIsam, es-Siretü'n-Nebeviyye, Misir 1955, II, 66).
Üsame, Uhud savasindan sonraki tüm savaslara katildigi gibi, bir çok seriyyede de önemli görevler üstlenmistir. Huneyn gazvesinde; Müslümanlar darmadagin olup saga sola kaçisirlarken, Rasûlüllah (s.a.s)'in çevresinde sayili birkaç sahâbî kalmistir ki, bunlardan biri de Üsame b. Zeyd'dir (Ibn Sa'd, a.g.e., II, 151; Ibn HIsam, a.g.e., II, 443; Ibnü'l-Esîr, el- Kâmil fi't-Târîh, Beyrut 1965, II, 263).
Üsame'nin kendisinden rivayet edildigine göre; katildigi seriyyelerin birinde, düsman safinda Müslümanlara karsi savasan birine karsi kiliç çekince, o sahis; "Eshedü en lâ ilâhe illallah" diyerek sehâdet getirdi. Fakat Üsame yine de onu öldürdü. Dönüste, durumu Rasûlüllah (s.a.s)'e haber verince, Allah Rasûlü, "Lâ ilâhe illallah" diyen birini ne diye öldürdügünü sorar. Üsame; "Ey Allah'in Rasûlü! O ölümden kurtulmak için böyle söyledi dedi. Fakat, Rasûlüllah, bu soruyu ayni sekilde defalarca sordu. Üsame, neredeyse Müslümanligindan süpheye düsecek hale geldi. Kendi kendine; "Allah'a söz veriyorum, bundan böyle lâ ilâhe illallah diyen hiçbir kimseyi öldürmeyecegim" dedi (Ibn Sa'd, a.g.e., II,119; Ibnü'l Esîr, Üsüdü'l Gâbe, I, 80; Ibn HIsam, a.g.e., II, 622; Ibnü'l-Esîr, el-Kâmil, II, 226)
0fk olayinda* Rasûlüllah (s.a.s) ashabindan bazilarina danIsarak Hz. Âise hakkinda görüslerini ögrenmek Istedi. Bu arada Üsame'ye de düsüncesini sordu. Üsame, Hz. Âise'den övgüyle bahsederek, onu böylesi çirkin bir Iftiradan tenzih etti (Ibnü'l-Esîr, el-Kâmil, II,197; Ibn HIsam, a.g.e., II, 301).
Rasûlüllah (s.a.s) H,11. yilda, büyük bir ordu hazirlayarak Üsame'yi bu orduya kumandan tayin etti. Üsame'nin komutasi altinda ashâbin birçok ileri gelenleri vardi. Bunlardan bazilari; Ebu Bekir, Ömer, Ebu Ubey. de, Sa'd b. Ebî Vakkas, Saîd b. Zeyd, Katâde b. en-Nu'mân ve Seleme b. Eslem'dir. Bunun üzerine, halktan bazi Insanlar; "Peygamber, Ilk muhacirlere bir çocugu komutan tayin etti!" diyerek ileri geri konusmaya basladilar. Bunu duyan Rasûlüllah, çok kizdi ve minbere çikarak cemaate söyle seslendi: "Üsame hakkindaki sözleriniz bana ulasti. Siz onun komutanligini tenkid ettiginiz gibi, daha önce babasinin kumandanligini da tenkit etmistiniz. Gerçek su ki, o komutanliga layiktir. Nitekim babasi da komutanliga layikti" (Ibn Sa'd a.g.e., II, 189,' 190; el-Askalânî, a.g.e., I, 29).
Üsame, söz konusu ordusuyla hareket etmek üzereyken, Allah Rasûlü dâr-i bekâya irtihal etti. Bunun üzerine Üsame, Medine'ye geri dönerek, Rasûlüllah (s.a.s)'in yikanmasi, teklifini ve defnedIlmesi Isleri nde Hz. Ali'ye yardim etti. Defin isi tamamlandiktan sonra, Üsame ordusunun basina geçerek ,Sam'a dogru hareket etti (Ibn. Sa'd a.g.e., II,189,190, 277, 279; el- Askalânî, a.g.e., I, 29; Ibnü'l-Esîr, el-Kâmil, II, 332).
Üsame, Ebu Bekir (r.a) ve Ömer (r.a) zamaninda yapilan birçok savasa istirak etmistir. Bunlardan biri, Müseylemetü'l-Kezzab'a karsi yapilan savastir ki, bu muharebede Halid b. Velid ile beraberdi (Ibn Sa'd a.g.e., IV, 316).
Hz. Ömer (r.a) divan teskilatini korunca, Rasûlüllah (s.a.s)'e yakinlik derecelerine ve savastaki basarilarina göre, Müslümanlara ulûfe dagitmaya basladi. Bu arada Üsame b. Zeyd'e dört bin veya besbin dirhem kendi oglu Abdullah'a ise Ikibin dirhem verdi. Abdullah babasina "Neden Üsame'ye bana verdiginden daha fazla verdin? Halbuki onun katIlmadigi savaslara ben katildim" dedi. Buna karsi Hz. Ömer: "Allah Rasûlü Üsame'yi senden daha çok severdi. Üsame'nin babasini da senin babandan daha fazla seviyordu" diyerek oglunu susturdu (Ibn Abdi'l-Berr, a.g.e.; Ibn Sa'd, a.g.e., III; 296, 297; el-Askalânî, a.g.e., I, 29; Ibnü'l-Esîr, Üsdü'l Gâbe, I, 80).
Üsame; Hz. Osman (r.a)'in öldürülmesiyle ortaya çikan fitnelere bulasmamis, Hz. Ali'ye de bey'at etmemis, onunla herhangi bir savasa katIlmamistir. Bu çekimserligini; "Lâ ilâhe illallah" diyen bir kimseyi öldürmeyecegine dair ettigi yeminle izah etmistir (Ibn Abdi'l-Berr, a.g.e., I, 77; Ibnü'l-Esîr, Üsüdil'l-Gâbe, I, 80).
Hz. Ali ile Muaviye arasinda meydana gelen çatismalar sirasinda Üsame bir süre Sam civarinda bir beldede oturdu. Sonra Vadi'l-kura'ya geldi. Bir müddet de burada oturdu, ardindan Medine'ye gitti ve Muaviye'nin hilafetinin sonlarina dogru Curf denilen yerde vefat etti.
Vefat tarihi çesitli rivayetlere göre, H. 54, 58, ya da 59' dur. Ebû Hüreyre, Ibn Abbas, Ebû Osman et-Hindî, Urve Ibn Zübeyr, Ubeydullah b. Abdillah b. Utbe, Ebû Vâil ve baskalari Üsame'den hadis rivayet etmislerdir (Ibn Abdi'l Berr, a.g.e., I, 77; Ibnü'l Esir Usdü'l - Gâbe, I, 81; el- Askalâni, a.g.e., I,129).
| 27-09-2008 16:10 | | Şikayet Et! |
|
Yabancı..
|
Eshâb-i kirâmin sancaktarlarindan:
ÜSEYD BIN HUDAYR
Medîne'ye Islâmiyeti ögretmek için gelen Mus'ab bin Umeyr Medîne'de fevkalâde bir gayretle çok kimsenin Müslüman olmasini sagladi. Faaliyetlerini yürütmek üzere Sa'd bin Mu'âz'in teyzesinin oglu olan Es'ad bin Zürâre'nin evine yerlesmisti. Bu sebeple Sa'd bin Mu'âz, o zaman Araplar arasinda akrabaya karsi hakâretten kaçinmak âdet oldugu için, bu ise mâni olma tesebbüsünde de bulunamadi.
Sen isini bilen adamsin
Ancak bir kabîle reisi olarak bu ise de el koymak istiyordu. Bu maksatla kabîlesinin ileri gelenlerinden Üseyd bin Hudayr'a dedi ki:
- Sen, isini iyi bilen, kimsenin yardimina muhtaç olmayan bir adamsin! Zayiflarimizin inançlarini bozmak için mahallemize gelmis olan bu adami, yanimiza gelmekten men et! Es'ad bin Zürâre akrabam olmasaydi, bu isi kendim hallederdim.
Bunun üzerine Üseyd bin Hudayr, Mus'ab bin Umeyr'in bulundugu eve giderek dedi ki:
- Sizi, bize getiren sebep nedir? Zayiflarimizin inançlarini mi bozacaksiniz? Eger, hayatindan olmak istemiyorsan yanimizdan ayrilip gidersin.
Mus'ab bin Umeyr, ona yumusak bir sesle cevap verdi:
- Hele biraz otur, sözümüzü dinle! Begenirsen kabûl edersin, begenmezsen dinlemekten yüz çevirirsin.
Mus'ab bin Umeyr ona, Kur'ân-i kerîm okudu. Islâmiyeti anlatti. Onun tatli konusmasi, insanin kalbine isleyen sözleri ve hos sesiyle okudugu Kur'ân-i kerîm âyetleriyle, kendinden geçen Üseyd bin Hudayr dedi ki:
- Bu, ne kadar güzel, ne kadar yüce söz. Bu dîne girmek için ne yapmak lâzimdir?
Ne yapmasi lâzim geldigini anlattilar ve Üseyd bin Hudayr, Kelime-i sehâdet söyliyerek Müslüman oldu. Büyük bir huzur içerisinde oldugu hâlde Mus'ab bin Umeyr'e söyle dedi:
- Arkamda bir adam var. ben hemen gidip onu size göndereyim. Eger o Müslüman olursa, Medîne'de onun kavminden îmân etmedik hiç kimse kalmaz.
Sonra kalkip sür'atle gitti. Dogruca Sa'd bin Mu'âz'in yanina varinca, Müslüman oldugunu söyledi.
Bunu gören Sa'd sasirarak hiddetlendi ve Mus'ab bin Umeyr'in yanina kostu. Yanina varinca sert ve kizgin bir tavirla konusmaya basladi.
Mus'ab bir Umeyr, ona da gâyet yumusak konustu ve oturup biraz dinlemesini söyledi. Sa'd, bu nâzik konusma karsisinda yumusayip oturdu ve konusulanlari dinlemeye basladi.
Hepiniz îmân etmedikçe
Mus'ab bin Umeyr, ona da Islâmiyeti anlatti ve Kur'ân-i kerîmden bir miktar okudu. Kur'ân-i kerîm okunurken Sa'd'in yüzü birdenbire degisiverdi. O da orada Müslüman oldu. Kendinde duydugu üstün bir hâlin ve rahatligin sevkiyle derhal kavminin yanina gidip, onlara Müslüman oldugunu söyledikten sonra sözlerini söyle tamamladi:
- Hepiniz îmân etmedikçe sizin erkek ve kadinlarinizla konusmak bana harâm olsun!
Bunun üzerine kavmi hep birden Islâmiyeti kabûl etti. O gün kabîlesinden îmân etmedik kimse kalmadi.
Üseyd bin Hudayr bütün güç ve kuvvetini, maddî ma'nevî imkânlarini Islâm ugrunda kullandi. Medîneli Müslümanlardan 75 kisi ile ikinci Akabe bî'atina katildi. Peygamberimizin bu Müslümanlar içerisinden seçtigi on iki temsilciden birisi de Üseyd bin Hudayr'dir.
Hz. Üseyd, Resûlullah efendimizin bütün savaslarinda yer aldi. Canini ve varligini bu yola adadi. Uhud savasinda Evs kabîlesinin sancagi Hz. Üseyd'de idi. Bu savasta cesâret ve secaat örnekleri gösterdi. Yedi yerinden agir bir sekilde yaralandi.
Mücâhidler Medîne'ye döndükten hemen sonra, Peygamber efendimiz, müsriklerin geri dönüp Medîne'ye baskin yapma ihtimalini göz önünde tutarak, Hz. Bilâl'e, "Resûlullah düsmaninizi takip etmenizi emrediyor!" diye seslenerek Müslümanlara duyurmasini emretti.
Dertlerini unutturdu
Bu sirada Üseyd yaralarini tedâvi ettirmek istiyordu. Resûlullahin da'vetini isitince dedi ki:
- Isittim, Allahin Resulünün emrine boyun egiyorum!
Sonra Üseyd bin Hudayr, silâhini eline aldi. Yaralarinin tedâvisine ehemmiyet vermeyerek Peygamberimizin yanina geldi. Hazir oldugunu söyledi. Cihâd da'veti ve Resûlullahin emri, ona, bütün dert ve yaralarini unutturmustu.
Uhud savasindan sonra bir gün Mekkeliler Peygamber efendimizi öldürmesi için bir bedevîyi kirâlik kâtil tuttular. Bedevî Medîne'ye gelerek Peygamber efendimizin bulundugu yeri ögrendi. Peygamber efendimiz bu sirada Abdüleshelogullarinin yaninda idi.
Eshâb-i kirâm Peygamberimizin mübârek sohbetini tatli tatli dinlerken, bedevî girdi. Peygamberimiz adamin durumundan süphelenmisti. Buyurdu ki:
- su adamin niyeti kötü. Suikastte bulunmak istiyor.
Az sonra bedevî yaklasarak sordu:
- Abdülmuttalib'in torunu hanginizdir? Peygamberimiz;
- Abdülmuttalib'in oglu benim, diye karsilik verdiler.
Sana dogruluk fayda verir
Bedevî, kötü maksadini gerçeklestirmek üzere Resûlullaha dogru ilerlerken, Üseyd bin Hudayr eteginden tutarak hizla çekti. Bir anda bedevînin, elbisesi içerisinde gizledigi hançeri ortaya çikti. Hz. Üseyd, adamin yanina vararak onu te'sîrsiz hâle getirdi. Bedevî, "Canimi bagisla, yâ Muhammed!" diye bagiriyordu.
Peygamber efendimiz bedevîye buyurdu ki:
- Bana dogrusunu söyle, buraya niçin geldin? Eger dogrusunu söylersen dogruluk sana fayda verir. Yalan söylersen bu senin için iyi olmaz. Yapmaya kalkistigin isten zâten haberim var.
Bunun üzerine bedevî, kendisinin müsrikler tarafindan kiralandigini itiraf etti. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber efendimiz, kendisini öldürmeye gelen bedevîye;
- ben seni serbest birakiyorum. Nereye gitmek istersen git, yahut senin için bundan daha hayirli olani tercih et! buyurarak onu Islâma da'vet etti.
Bedevî Peygamberimizin bu âlicenapligi karsisinda, hiç tereddüt etmeden:
- Allahtan baska ilâh yoktur. sen de muhakkak Allahin Resûlüsün, diyerek Müslüman oldu.
Hendek savasinin uzamasi üzerine Resûlullah efendimiz, çesitli kabîlelerden meydana gelmis olan müsrik ordusunu zayif düsürerek morallerini bozmayi plânladi. Bunun için, Gatafanlarin kumandani Uyeyne bin Hisn ile Hâris bin Avf'a söyle bir haber gönderdi:
- Müslümanlari muhâsaradan vazgeçip yurtlarina döner giderlerse, kendilerine, Medîne'nin yillik meyve mahsûlünün üçte birini veririm.
Fakat onlar üçte bire râzi olmadilar ve mahsûlün yarisini istediler. Peygamberimiz daha fazla vermeyince, sonunda buna râzi oldular. On kisilik bir heyetle Peygamberimizin huzuruna geldiler.
Ne hakla ayaklarini uzatiyorsun
Onlar Resûlullahla görüsürlerken Üseyd bin Hudayr bir vesîleyle Peygamberimizin yanina girdi. Uyeyne bin Hisn'in Resûlullahin karsisinda ayagini uzatarak saygisiz bir sekilde oturdugunu gördü. Bu saygisizca davranisa tahammül edemedi ve sert bir sekilde çikisti:
- Topla ayaklarini! Resûlullahin önünde ayaklarini ne hakla uzatiyorsun? Eger Resûlullahin huzurunda olmasaydin, vallahi su mizragimi sana saplardim.
Gatafan kumandanin ne maksatla geldigini ögrenince de Peygamberimize hitâben son derece saygili bir sekilde dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Bu, Cenâb-i Haktan gelen bir emir ise onu yerine getiriniz. Eger bu isin altinda ulvî bir gâyeniz varsa, dilediginizi yapin. Ona da bir diyecegim yoktur. Sayet bunlardan baska, bize zarar gelmemesi için buna basvuruyorsaniz, vallahi bizim onlara kiliçtan baska verecek bir seyimiz yoktur. Onlar ne zaman bizden birsey koparmayi umdular ki, simdi umabilsinler.
Üseyd bu sözleriyle, Allah Resûlünün yapilmasini arzû ettigi bir isi, nefsi istemese de teslimiyetle kabûl edecegini ortaya koyarak, Resûlullaha olan bagliligini açik bir sekilde göstermis oldu. Diger taraftan, bu sözler, onun, Allah ve Resûlünün yolunda her türlü tehlikeyi göze alacaginin ve müsriklere hiçbir sekilde tâviz vermeye yanasmayacaginin da bir ifâdesiydi.
Üseyd bin Hudayr'in bu konusmasi Resûlullahi sevindirdigi gibi, orada bulunan Sahâbîleri de gayrete getirdi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz, Gatafanlilarla anlasmaktan vazgeçti.
Mes'eleyi halledemedik
Uyeyne bin Hisn ile Hâris bin Avf, son derece ümitsiz ve üzüntülü olarak oradan ayrildilar. Eshâbin ihlâs, sabir ve metânetlerini, Peygamberimizin emirlerine göre hareket etmekten vazgeçmeyeceklerini görünce, Medîne'yi hiçbir sekilde ele geçiremeyeceklerini anladilar. Karargâhlarina gittiler.
Kabîlelerinden neticeyi soranlara da söyle itirafta bulundular:
- Mes'eleyi halledemedik. Biz, son derece basiretli, ileri görüslü ve Peygamberleri ugrunda canlarini seve seve fedâ edebilecek bir kavim gördük. Biz de mahvolduk, Kureysliler de mahvoldular. Kureysliler Muhammed'e birsey yapamadan dönüp gidecekler. Muhammed de Benî Kurayza Yahûdîlerinin üzerine düsecek. Gebersinler, Cehenneme gitsinler. Muhammed bize Yahûdîler gibi zararli degildir.
Böylece Peygamberimizin düsündügü gerçeklesmis oldu. Gatafanlilar muhâsaradan vazgeçerek yurtlarina döndüler.
Üseyd bin Hudayr, Mekke'nin fethine de katildi. Hz. Ebû Bekir ile birlikte Peygamberimizin hemen yanibasinda yer aldi. Huneyn ve Tebük savaslarinda Evs kabîlesinin sancaktarligini yapti.
Peygamber efendimizin, "Ne iyi kimsedir!" seklinde methine mazhar olan Üseyd bin Hudayr'in sesi çok güzeldi. Bu sesini Kur'ân-i kerîm okumakla süslerdi. Okumaya basladigi zaman bambaska bir âleme giderdi.
Bir gece hurma sergisinde Bekara sûresini okuyordu. Yaninda bagli bulunan ati birden sahlandi. Hz. Üseyd okumayi kesti, at sakinlesti. Tekrar okumaya basladi, at yine sahlandi. Üseyd sustu, at da sakinlesti. Üseyd tekrar okumaya basladiginda at yine sahlandi. Ondan sonra da artik okumaktan vazgeçti.
Bilir misin onlar nedir?
Atinin yanina gitti, basini kaldirdi, semâya bakti. Birden sasirdi. Çünkü, basinin üzerinde gölgeye benzer bir sis içinde kandiller gibi birçok pariltilar gördü. Daha sonra bu gölge tabakasi, içinde isik manzûmesiyle birlikte semâya çekilip gitti ve görünmez oldu.
Hz. Üseyd, sabah olur olmaz hemen Peygamberimize kostu ve durumu anlatti. Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
- Ey Hudayr'in oglu! Bilir misin, onlar nedir?
- Hayir, yâ Resûlallah!
- Ey Üseyd, onlar meleklerdi. Senin Kur'ân-i kerîm okuyan sesine gelmislerdi. Sesini dinliyorlardi. Eger okumaya devam etseydin, sabaha kadar seni dinlerler, insanlar da kendilerini seyrederlerdi. Onlar insanlardan gizlenmezlerdi.
Üseyd bin Hudayr, ilimden bir hakikat ögrenebilmek için, ba'zan geç saatlere kadar Resûlullahla sohbet ederdi. O mes'eleyi ögrenmeden rahat edemezdi.
Hz. Üseyd, Kur'ân-i kerîm okumak ve dinlemekten, Resûlullahin sohbetinde bulunmaktan o derece huzur duyuyordu ki, âdetâ bunlar ondan bir parça olmustu. Bir sözünde, bu durumunu söyle ifâde eder:
- Bütün arzûm, ömrümü üç hâl üzere geçirmek ve bu hâllerden hiçbir zaman ayrilmamaktir. Bunlar: Kur'ân-i kerîm okudugum veya dinledigim zamanki hâlim. Resûlullahin hutbesini, konusmasini dinledigim zamanki hâlim ve bir cenâzeyi gördügüm zamanki hâlim.
Isik salan baston
Bir gün, yine bir arkadasiyla birlikte Resûlullahin sohbetinde bulunmuslardi. Huzurdan ayrildiklarinda ortalik iyice kararmisti. Ellerindeki baston isik vermeye, yollarini aydinlatmaya basladi. Birbirlerinden ayrildiktan sonra isik ikiye ayrildi. Her biri kendi bastonunun aydinliginda yürüyerek evlerine gittiler.
Hz. Âise-i Siddîka buyurur ki:
Ensârdan üç zât var ki, fazîlet yönünden hiç kimse, onlarin üstünde sayilmazdi. Bunlarin üçü de Abdüleshel ogullarindan olup, Sa'd bin Mu'âz, Üseyd bin Hudayr ve Abbâd bin Bisr idi.
Hz. Üseyd, Hicretin 20. yilinda, Hz. Ömer'in hilâfeti zamaninda vefât etti. Cenâze namazini Hz. Ömer kildirdi.
| 27-09-2008 16:12 | | Şikayet Et! |
|
Yabancı..
|
[img src=http://www.enfal.de/calig32.gif]
Kardesleri tarafindan iskence gören sahâbî:
VELÎD BIN VELÎD
Velîd bin Velîd, meshûr Hâlid bin Velîd'in kardesiydi. Bedir gazâsinda müsriklerin safinda harbe katildi. Müsrikler bu harpte yenilince, onu Abdullah bin Cahs esir aldi. Medîne-i Münevvereye getirdi.
Kardeslerinden henüz müsrik olan Hâlid bin Velîd ile Hisâm bin Velîd, onu esâretten kurtarmak üzere Medîne'ye geldiler. Abdullah bin Cahs kurtulus akçesi verilmedikçe birakmak istemedi. Kardeslerinden Hâlid râzi olduysa da, baba bir annesi ayri kardesi Hisâm kabûl etmedi.
Zirh karsiligi anlastilar
Resûlullah efendimiz babalarinin silâh ve techizatinin verilmesini teklif etti. Bunu kabûl ederek babalarinin yüz dinar kiymetindeki kilici, zirhi ve migferi karsiliginda anlastilar. Velîd'i esâretten kurtarip, Mekke'ye yola çiktilar.
Fakat Velîd, Mekke yolu üzerinde Medîne'ye dört mil mesafedeki Zü'l-Huleyfe'de onlardan ayrilip, Resûlullahin yanina geldi. Îmân edip, Eshâb-i kirâmdan oldu.
Müslüman olduktan bir müddet sonra Mekke'ye kardeslerinin yanina gelmisti. O zaman Hâlid bin Velîd sordu:
- Madem ki Müslüman olacaktin, kurtulus fidyesi ödemeden olsaydin ya. Babamizdan kalan hâtirayi elimizden çikardin. Niçin böyle yaptin?
Velîd de su cevabi verdi:
- Kureyslilerin, esârete dayanamadi da Muhammed'e tâbi oldu demelerinden korktum.
Kardesleri onu Mahzûmogullarindan ba'zi Müslümanlarla, Ayâs bin Ebî Rebîa ve Ebû Seleme bin Hisâm'in yanina hapsettiler. Îmân ettigi için senelerce hapis yatti. Islâmiyetin azili düsmanlarindan amcasi Hisâm ile müsrik akrabalarindan çok zulüm ve iskence gördü.
Resûlullah efendimiz müsriklerin zulmüne ugrayan Ayâs bin Ebî Rebîa ile Ebû Seleme bin Hisâm ve kendisi için söyle duâ ettiler:
- Ilâhî! Velîd bin Velîd'i, Seleme bin Hisâm'i, Ayâs bin Ebî Rebîa'yi ve küffâr elinde bunalip zayif ve âciz görülen diger mü'minleri kurtar.
Velîd Resûlullahin duâsi bereketiyle bir firsatini bulup, bagli bulundugu yerden kaçti. Medîne-i Münevvereye gelip, Resûlullah efendimiz ile bulustu. Resûlullah, Ayâs bin Ebî Rebîa ile Ebû Seleme bin Hisâm'in hâlini sorunca, onlarin birbirlerine ayaklari ile bagli, siddetli azap ve iskenceler altinda kivrandiklarini haber verdi.
Ben kurtaririm
Resûlullah efendimiz onlarin hâline çok üzülüp, kurtarilma çârelerini aradi. Kimin kurtarabilecegini sorunca, senelerce iskence altinda kalmasina ragmen, Velîd, büyük bir cesâret ve askla dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Onlari ben kurtarir, Size getiririm.
Tekrar Mekke'ye gelip, iskence gören Müslümanlarin yerini onlara yiyecek götüren bir kadini takip ederek ögrendi. Mazlûmlar, tavansiz bir binada hapisti.
Geceleyin, ölümü de göze alarak büyük bir cesâretle duvardan siyrilip, mazlûmlarin yanina vardi. Îmân etmekten gayri bir suçlari olmayan, müsriklerce bir tasa baglanip; Arabistan'in çöl havasindaki yakici sicakliginda her türlü zulme ugratilan mazlûmlari kurtarip, devesine bindirdi.
Medîne'ye aç, susuz, yalin ayak üç günde geldiler. Parmaklari taslarin tahribatindan parça parça olmustu. Velîd bin Velîd kan revân içinde Resûlullaha kavusmanin verdigi sevinç ve huzûrla bütün sikintilarini bir bir unutuverdi.
Velîd'in kardesi Hâlid bin Velîd, söyle anlatir:
"Allahü teâlâ, benim hayrimi diledigi zaman, kalbime Islâmiyet sevgisini düsürdü. Beni, hayir ve serri anlayacak hâle getirdi. Kendi kendime dedim ki:
- Ben, Muhammed'e karsi her savas yerinde bulundum. Bulundugum savas yerlerinden hiçbiri yoktur ki, dönerken, aykiri ve yanlis bir is üzerinde bulundugumu ve Muhammed'in, muhakkak galip gelecegini içimde sezmis olmayayim!
Allah tarafindan korunuyor
Resûlullah efendimiz, Hudeybiye'ye çikip geldigi zaman, ben de, müsrik süvarilerinin basinda yola çiktim. Usfan'da, Resûlullah efendimizle Eshâbina yaklasip gözüktüm. Resûlullah efendimiz, bizden emîn bir sûrette Eshâbina ögle namazini kildiriyordu. Üzerlerine, birden baskin yapmayi düsündükse de, gerçeklesmedi. Böyle olmasi da, hayirli oldu.
Resûlullah efendimiz, kalbimizden geçenleri sezmis olmali ki ikindi namazini, Eshâbina korku namazi olarak kildirdi. Bu, bana çok te'sîr etti. Kendi kendime, "Bu zât, herhalde, Allah tarafindan korunuyordur" dedim. Mekke'ye döndügümde çesitli düsünceler hâlinde bocalar bir vaziyette idim.
"Necâsî'ye mi gideyim? Halbuki, kendisi, Muhammed'e baglanmis bulunuyor! Eshâbi da, Onun yaninda emniyet ve selâmet içinde barinip duruyorlar. Yoksa, Herakliüs'ün yanina gideyim de dînimi birakip Hiristiyan mi olayim, ya da Yahûdîlige mi gireyim? Yahut, kendilerine tâbi olarak Acemlerle birlikte mi oturayim?" diye kendi kendime söylendim, düsündüm durdum.
Ertesi sene, Resûlullah efendimiz umre için Mekke'ye gelip girince, O'ndan gizlendim. Kendisinin Mekke'ye girisini görmedim.
Kardesim, Velîd bin Velîd de umre için gelip Mekke'ye girmisti. Beni, arayip bulamayinca, bana bir mektup yazmis ve mektubunda söyle demisti:
(Dogrusu, ben, senin Islâmiyetten böyle tedirgin olmak ve yüz çevirip gitmekteki görüsün kadar sasilacak bir görüs görmedim! Halbuki, egri yola gitmekten seni alikoyacak bir aklin da var! Aklini kullansan ya! Islâmiyet gibi bir dîni, kim bilmez ve tanimaz olabilir?!
Onun gibi bir adam
Resûlullah efendimiz, seni, bana sordu. "Hâlid, nerededir?" dedi. ben de, "Allah, onu getirir" dedim. Resûlullah efendimiz bunun üzerine buyurdu ki:
- Onun gibi bir adam, Islâmiyeti bilmez ve tanimaz olabilir mi? Keski o, bütün savas ve çabalarini Müslümanlarin yaninda, müsriklere karsi gösterseydi, kendisi için, ne kadar hayirli olurdu! Biz, kendisini baskalarina tercih eder, üstün tutardik!
Ey kardesim! En elverisli, en yararli yerlerde kaçirmis bulundugun firsatlara acele yetis!)
Bana, kardesimin bu mektubu gelince, gitmek için, acele ettim. Islâmiyete olan istegim de artti. Resûlullah efendimizin söyledikleri ise, beni çok sevindirdi, ferahlatti."
Hâlid bin Velîd daha sonra Medîne'ye gelerek Müslüman oldu.
Velîd, Medîne'de 629 senesinde vefât etti.
| 27-09-2008 16:13 | | Şikayet Et! |
|
Yabancı..
|
ZEYD B. HÂRISE
Zeyd b. Hârise b. Surâhîl el-Kelbî. Üsâme'nin babasi. Ashâbin ileri gelenlerinden olup, Resûlullah (s.a.s)'in en çok sevdigi arkadaslarindandir. Bu yüzden sahâbe arasinda "el-hubb" diye anilirdi.
Tam künyesi: Zeyd b. Hârise b. Surâhîl (Ibn Ishak'a göre, Surahbîl) b. Kâ'b b. Abdiluzza b. Imriülkays b. Âmir b. Abdivüdd b. Avf b. Kinâne b. Bekr b. Uzre b. Zeyd el-Lât b. Rufayde b. Sevr b. Kelb b. Vebre b. Taglib b. Hulvân b. Imrân b. Luhaf b. Kuzâa'dir (Ibn Hisâm, es-Sîretü'n Nebeviyye", I, 247; Ibn Sa'd, et-Tabakâtit'l-Kilbrâ, III, 40; Ibnü'l-Esîr, Üsdü'l-Gâbe fi Ma'rifeti's Sahâbe, II, 281).
Kaynaklarin ifadesine göre; cahiliyye döneminde, Zeyd'in annesi Su'dâ, yaninda oglu oldugu halde akrabalarini ziyarete gider. Bu sirada Benî el-Kayn b. Cisr'e mensup bazi atlilar, Su'dâ'nin akrabalari olan Benî Ma'n evlerine baskin yaparlar. Zeyd'i de bu arada beraberlerinde alip götürürler. Zeyd, bu sirada temyiz çaginda bir çocuktur. Onu, Ukaz Panayirina götürüp satisa arzederler. Hz. Hatice'nin yegeni Hakîm b. Huzâm b. Huveylid de o esnada panayira ugrayip Mekke'ye götürmek üzere birkaç köle satin alir. Zeyd b. Hârise de bu köleler arasinda bulunmaktadir. Hakîm, Mekke'ye döndügünde, halasi Hz. Hatice kendisini ziyarete gider. O da halasina köleleri göstererek, diledigi köleyi seçip götürebilecegini söyler. Hz. Hatice de Zeyd b. Hârise'yi seçer. Daha sonra O'nu, Resûlullah (s.a.s)'e bagislar.
Kelb kabilesine mensup bazi insanlar, hac için Mekke'ye geldiklerinde Zeyd'i görüp tanirlar, Zeyd de onlari tanir. Dönüste durumu babasina haber vererek bulundugu yeri tarif ederler. Zeyd'in babasi Hârise ile amcasi Kâ'b, yanlarina fidye alarak Mekke'ye gelirler ve Resûlullah (s.a.s)'in yanina varip: "Ey Abdulmuttalib'in oglu! Ey kavminin efendisinin oglu! Sizler, Harem'in ehlisiniz, köleyi azad eder, esiri yedirirsiniz. Yaninda bulunan oglumuz için sana geldik. Bize iyilikte bulun, sana fazlasiyla fidye verecegiz" derler.
Bunun üzerine Resûlullah (s.a.s.), Zeyd'i çagirtarak, kendisini istemeye gelen bu kisileri taniyip tanimadigini sorar. Zeyd de, bunlardan birinin babasi digerinin de amcasi oldugunu söyleyerek tanidigini ifade eder. Bu sefer Resûlullah Zeyd'e, dilerse babasiyla gidebilecegini, sayet isterse yaninda kalabilecegini söyleyince, Zeyd, Resûlullah (s.a.s.)'in yaninda kalmayi tercih eder. Peygamberimiz de Zeyd'i elinden tutarak Hicr denilen yere çikarir ve: "Sahid olun, Zeyd benim oglumdur. O bana mirasçidir, ben de O'na mirasçiyim!" diyerek Zeyd'i evlat edindigini ilan eder (Ibn Sa'd, a.g.e., III, 40-42; Ibn Hisâm, a.g.e., I, 247 vd.; el Askalânî, el-Isâbe fi Temyizi's-Sahâbe, III, 24).
Zeyd b. Hârise, Muhammed (s.a.s.)'e risalet gelinceye kadar yaninda kaldi ve Resûlullah, peygamber olur olmaz O'nun risâletini tasdik edip müslüman oldu, O'nunla birlikte namaz kildi ve: "Onlari babalarinin isimleriyle çagirin..." (el-Ahzab, 33/5) meâlindeki ayet nazil oluncaya kadar "Muhammed'in oglu" diye anildi. Bu ayet-i kerimenin nüzulünden sonra Zeyd, Zeyd b. Hârise olarak çogalmaya baslandi (Ibn Hisâm, a.g.e., I, 247; Ibn Sa'd, a.g.e., III, 42; el-Askalânî, a.g.e., III, 25).
Zeyd b. Hârise, Resûlullah (s.a.s.)'in cefakâr dostlarindan biriydi. Hemen hemen tüm sikintili zamanlarinda O'nunla birlikteydi. Nitekim, çevre kabileleri Islâm'a davet etmek kabilinden Tâif'e giden Rasûlüllah'i yalniz birakmamis, Tâiflilerin attigi taslar Peygamber (s.a.s.)'e isabet etmesin diye kendi vücudunu siper etmis ve basindan çesitli yaralar almisti (Ibn Sa'd, a.g.e., I, 212).
Müslümanlar Medine'ye hicret etmeye baslayinca, Zeyd b. Hârise de hicret etmisti. Resûlullah (s.a.s.), hicretten sonra Medine'de, ashabi arasinda kardeslik tesis ettiginde, Zeyd'l-e Hamza b. Abdülmuttalib'i de kardes ilan etmisti. Bu sebepten Hz. Hamza, Uhud günü sehadet serbetini içmeden önce Zeyd'i kendisine vâsî tayin etmisti (Ibn Nisâm, a.g.e., I, 505; Ibn Sa,d, a.g.e., III, 44).
Zeyd b. Hârise; Bedir, Uhud ve Hendek savaslariyla Hudeybiye Barisi ve Hayber fethinde de bulunmustur. Resûlullah (s.a.s.), Müreysî gazasina çiktigi zaman kendisini Medine'ye vekil olarak birakmisti.
Bunun yaninda Zeyd, komutan olarak da çesitli seriyyelere katilmis ve üstün basarilar göstermistir. Bu seriyyeler; Karede, Cemûm, el-Iys, et-Tarafa, Hisma ve Ümmü Kirfa'dir. Son olarak Mute Savasi'na istirak etmis ve bu savasta sehid olmustur.
Resûlullah (s.a.s.), sancagi ilk önce Zeyd'e vermis ve: "Sayet Zeyd sehid olursa, sancagi Câfer alsin, O da sehid düserse, Abdullah b. Ravâha alsin" buyurmustur. Bu üç sahâbî de Mute günü, kahramanca savasarak Hakk'in rahmetine kavusmuslardir.
Zeyd, sehid oldugu zaman 50-55 yaslari arasindaydi.
Resûlullah (s.a.s), bu üç kahraman dostunun sehadet haberini duyunca gözyaslarini tutamayarak aglamis ve onlar için: "Allah'im; Zeyd'e magfiret et! Allah'im; Zeyd'e magfiret et! Allah'im; Zeyd'e magfiret et! Allah'im; Câfer'e magfiret et Allah'im; Abdullah b. Ravâha'ya magfiret et!" diyerek dua etmistir (Ibn Sa'd, a.g.e., III, 45, II, 86-90 ve 128-129; el-Askalânî, a.g.e., III, 26).
Zeyd, birkaç hanimla evlenmisti ki, bunlardan biri de Zeyneb bint Cahs'tir. Bir digeri, Ümmü Külsüm bint Ukbe. Zeyd ondan bosanip Dürre bint Ebî Leheb ile evlendi. Sonra onu da bosayarak Hind bint el-Avuâm (Zübeyr b. el-Avvâm'in kiz kardesi) ile evlendi. Sonunda, Peygamber (s.a.s.), Zeyd'i, dadisi ve ayni zamanda cariyesi Ümmü Eymen'l-e evlendirdi. Ashâbin ileri gelenlerinden biri olan Üsâme, iste bu hanimdan dünyaya geldi (Ibn Sa'd, a.g.e., III, 45; el-Askalânî, a.g.e., III, 25).
Zeyd b. Hârise; kisa boylu, çok esmer ve basik burunlu idi (Ibn Sa'd, a.g.e., III, 44).
| 27-09-2008 16:14 | | Şikayet Et! |
|
Yabancı..
|
ZEYD B. SÂBIT
Zeyd b. Sâbit b. ed-Dahhâk b. Zeyd b. Levzân b. Amr b. Abdi Avf (veya abd b. Avf) b. Ganem b. Mâlik b. en-Neccâr el-Ensârî el-Hazrecî.
Peygamber (s.a.s.)'in ashabinin ileri gelenlerinden biridir. Ensâr'dan, Hazrec kabilesinin bir kolu olan Neccârogullari'na mensuptur. Annesi, en-Nevâr bint Mâlik b. Muâviye b. En-Neccâr'dir. Zeyd'in künyesi Ebû Hârice'dir, fakat, Ebû Saîd ve Ebû Abdi'r-Rahmân olarak da çagriliyordu (Ibnü'l-Esîr, Üsdü'l-Gâbe fi Ma'rifeti's-Sahâbe, II, 278,1970; Ibn Abdi'l-Berr, el-Istîâb fi Ma'rifeti'l-Ashâb, II, 537; el-Askalânî, el-Isâbe fi Temyizi's-Sahâbe, III, 22).
Zeyd, hicretten yaklasik onbir yil önce dünyaya gelmistir. Babasi Sabit, Buâs Günü öldürüldügü vakit Zeyd, henüz alti yaslarinda bir çocuktu. Resûlullah (s.a.s), Medine'ye geldigi zaman Zeyd, hâlâ çürük sayilabilecek bir yastaydi. Kaynaklar, O'nun bu sirada onbir yaslarinda oldugunu bildirmektedir. Nitekim Resûlullah (s.a.s), Bedir Savasina katilmak isteyen birkaç genci, yaslari küçük oldugu için geri çevirmisti ki, Zeyd de bu gençler arasindaydi (Ibnü'l-Esîr, a.g.e., II, 278; Ibn Abdi'l-Berr, a.g.e., II, 537: el-Askalânî, a.g.e., III, 22).
Zeyd b. Sâbit, çok akilli, zekî ve hafizasi güçlü bir sahâbî idi. O'nun bu meziyetini farkeden Peygamber (s.a.s), Zeyd'ten Ibranice ve Süryanice'yi ögrenmesini istedi. Zira, Resûlullah (s.a.s)'a çesitli yerlerden, bu dillerle yazilmis mektuplar geliyor ve bunlarin okunup anlasilmasi, gerektiginde cevap verilmesi icab ediyordu. Allah Resûlü, okuma yazma bilmediginden, bunlari baskalarina okutmak durumunda kaliyordu. Halbuki, mektuplarin içerigini baskalarinin ögrenmesini istemiyordu. Bunun üzerine Zeyd, hemen ise koyularak çok kisa bir sürede, hem Ibranice hem de Süryanice okuma-yazmayi ögrendi. Bundan sonra Rasûlüllah'a gelen mektuplari kendisi okuyor, cevap gerekiyorsa yaziyordu. Bu arada asil görevi olan vahiy kâtipligini de sürdürüyordu (Ibn Sa'd, et-Tabakâtü'l-Kübrâ, II, 358; Ibn Abdi'l-Berr, a.g.e., II, 538; Ibnü'l-Esîr, a.g.e., II, 579).
Rivayete göre yasinin küçük olmasi nedeniyle Zeyd, Bedir ve Uhud savaslarina katilmamistir. Katildigi ilk savas Hendek savasi olup, savasa hazirlik kabilinden, müslümanlar Medine'nin etrafinda hendek kazarlarken Zeyd, çikan topragi tasima isinde yardim ediyordu. Resûlullah (s.a.s) O'nu bu durumda görünce: "Ne kadar iyi bir çocuk" diyerek takdir ifadelerini dile getirmistir.
Ibn Abdi'l-Berr, "el-Istîâb"da zikredip, sahih kabul etmedigi bir habere göre; Tebük seferinde, Benî Mâlik b. en-Neccâr'in bayragini Umâre b. Hazm tasiyordu. Resûlullah, bayragi ondan alip Zeyd b. Sâbit'e verdi. Bunun üzerine Umâre: "Ey Allah'in Resûlü! Hakkimda sana herhangi birsey mi ulasti?" diye sorunca, Resûlullah; "Hayir, lâkin Kur'ân'a öncelik vardir: Zeyd de Kur'ân'i senden daha çok ezberlemistir" seklinde cevap verdi (Ibn Abdi'l-Berr, a.g.e., II, 537; Ibnü'l-Esîr, a.g.e., II, 278).
Zeyd b. Sâbit, ashâbin en âlimlerinden biriydi. Sadece Kur'ân-i Kerîm'i ezberlemekle kalmamis, mirasla ilgili feraiz ilmini de çok iyi ögrenmisti. Öyle ki, ashâb arasinda bu ilmi O'ndan daha iyi bilen yoktu. Resûlullah (s.a.s), ashâbina: "Feraizi en iyi bilen Zeyd'dir" diyordu. Imam Sâfiî de, feraiz hususunda bu hadisle amel etmistir (Ibnü'l-Esîr, a.g.e., II, 279; el-Askalânî, a.g.e., III, 23).
Gerek Hz. Ömer, gerekse Hz. Osman, Medine'den ayrildiklari zaman Zeyd b. Sabit'i vekil birakirlardi. Hz. Osman, O'nu ziyade seviyordu. Zaten kendisi de Osman taraftariydi ve bu halife devrinde beytülmâla bakmakla görevlendirilmisti. Yermük günü de ganimetleri taksim isini Zeyd üstlenmisti (Ibnü'l-Esîr, a.g.e., II, 279; Ibn Abdi'l-Berr, a.g.e., II, 538; II, 538; el-Askalânî, a.g.e., III, 23).
Zeyd'in vefat tarihi konusundaki rivayetler arasinda tam bir mutabakat olmamasina ragmen, büyük bir ihtimalle h. 45 yilinda vefat etmistir ve buna göre tahminî yasi da 54'tür.
Zeyd ten; ibn Ömer, Ebu Saîd, Ebu Hüreyre, Enes, Sehl b. Huneyf ve Abdullah b. Yezîd el-Hutamî gibi sahâbîler rivayette bulunmuslardir. Tabiînden de; Saîd b. el-Müseyyeb, Kasim b. Muhammed, Süleyman b. Yesâr, Ebân b. Osman, Büsr b. Said ve Zeyd'in iki oglu, Harice ile Süleyman ve baskalari rivayet etmislerdir (Ibnü'l-Esîr, a.g.e., II, 279; el-Askalânî, a.g.e., III, 23; Ibn Abdi'l-Berr, a.g.e., II, 540; Ibn Sa'd a.g.e., II, 360).
| 27-09-2008 16:15 | | Şikayet Et! |
|
Yabancı..
|
Zeynelabidin (ra)
(658-713m)
Hz. Hüseyin'in oğlu, 4. imam - Y.Asya Enstitüsü
Hazreti Hüseyin'in (ra)oğlu ve Hazreti Ali'nin (ra)torunudur. On iki imamın dördüncüsüdür. Tabiinin büyüklerinden olup, büyük sahabelerin çoğunu görmüştür. Risâle-i Nur'da, Hazreti Hüseyin'in soyundan gelen manevi mehdi hükmünde olduğu belirtilmektedir. (Mektubat, s. 100)O da şehit edilenlerdendir. Hazreti Hüseyin'in neslini devam ettirmesinden ötürü Seyyidü'l-Sacidin olarak anılmıştır. Büyük takva sahibi ve ibadete düşkünlüğünden ötürü, ibadet edenlerin süsü manasına gelen "Zeynelabidin" lakabıyla meşhur olmuştur. Künyesi Ebu Muhammed (veya Ebü'l-Hasan)Ali bin Hüseyin bin Ali bin Ebi Talib şeklindedir.
Asıl adı Ali olan Zeynelabidin, 658 yılında (bazı kaynaklara göre 655 veya 666)Medine'de doğdu. Babası Hazreti Hüseyin (ra)ve annesi de Acem sultanının kızı olan Şehr-i Banu Gazele'dir. İran'ın fethinden sonra esir alınan sultanın üç kızından biri olup, Hazreti Ali (ra)tarafından Hazreti Hüseyin ile evlendirilmiş ve bu izdivaçtan Zeynelabidin dünyaya gelmiştir. Fitnenin yoğun bir şekilde yaşandığı bir dönemde yaşadığı için o da dönemin ızdıraplarından nasibini almıştır. Kerbela faciasında başta babası Hazreti Hüseyin (ra)olmak üzere, çok sayıda müminin şehit edilmesine şahit olmuştur.
Zeynelabidin, Kerbela faciasının yaşandığı sırada orada bulunuyordu. Ancak, yataktan kalkamayacak kadar hasta olması ve tabii olarak çarpışmalara katılmamasından ötürü hayatta kaldı. Oysa ki, ailesinin büyük ekseriyeti şehit oldu. Önce Yezid'in yanına götürüldü. Yezid, kendisine iyi muamelede bulundu. Daha sonra Yezid'in yanından ayrılarak Medine'ye gitti ve buraya yerleşti. Ömrünün sonuna kadar da siyasi olaylardan uzak kalmaya büyük itina gösterdi. Yezid'e karşı burada meydana gelen ayaklanmaya ve isyana katılmadı.
Risâle-i Nur'da, Ehl-i Beyt'in başına gelen bu feci hadisenin kader noktasındaki hikmetine temas edilmektedir. Bu mübarek insanlar haklı oldukları, hareket noktaları ve ortaya çıkış amaçları tamamen doğru olduğu halde, İlahi kaderin, onların mağlubiyetine cevaz vermesine açıklık getirilmektedir: "Hasan ve Hüseyin ve onların hanedanları ve nesilleri, mânevî bir saltanata namzet idiler. Dünya saltanatı ile mânevî saltanatın cem'i gayet müşküldür. Onun için onları dünyadan küstürdü, dünyanın çirkin yüzünü gösterdi-tâ, kalben dünyaya karşı alâkaları kalmasın. Onların elleri muvakkat ve surî bir saltanattan çekildi; fakat parlak ve daimî bir saltanat-ı mâneviyeye tayin edildiler. Âdi valiler yerine, evliya aktablarına merci oldular." (Mektubat, s. 58-59)İşte, Bediüzzaman'ın bu izahatına, yani Ehl-i Beyt'in dünyadan küsmelerine önemli bir örnek Zeynelabidin'dir. Yezid'in, komutan ve valilerinin tüm yanlışlarına rağmen, Müslümanların zarar görmemesi ve fitnenin devam etmemesi için müsbet hareket ettiği açık bir şekilde görülmektedir. O, siyasi cereyanlardan çok, yönünü iman ve Kur'an hizmetinde yoğunlaşarak tayin etmiştir.
Peygamber Efendimizin (asm), torunları Hazreti Hasan ve Hüseyin'e gösterdikleri sevgi ve ilgi, bu mübareklerin soyundan gelecek olanları da kapsamaktadır. Onları sevip okşamasında Zeynelabidin ve diğerlerinin de hissesi vardır. "Hem Hazret-i Hüseyin'e karşı gösterdikleri fevkalâde ehemmiyet ve şefkat, Hazret-i Hüseyin'in (r.a.)silsile-i nuraniyesinden gelen Zeynelâbidin, Cafer-i Sadık gibi eimme-i âlişan ve hakikî verese-i Nebeviye gibi çok mehdîmisal zevât-ı nuraniyenin namına ve din-i İslâm ve vazife-i Risâlet hesabına boynunu öpmüş, kemâl-i şefkat ve ehemmiyetini göstermiştir." (Lem'alar, s. 26)
Zeynelabidin, Medine'de ömrünü iman hizmetine ve ibadete adadı. Özellikle ibadetteki hassasiyetiyle meşhur oldu. İbadete olan düşkünlüğünden dolayı; kulların ziyneti, süsü anlamına gelen "Zeynelabidin" lakabıyla anıldı. Her abdest alışında adeta başka aleme gider ve rengi sararmaya başlardı. Renginin ve dünyasının değiştiğini görenler, merak edip sebebini sorduklarında; "Huzuruna çıktığım Zat'ı düşünmek, benim dünyamı değiştiriyor, tefekkür alemimi kaplıyor. Bu alemle alakam, o yüzden kesiliyor, değişik ruh haline giriyorum." (Ahmed Şahin, Örnek Yaşayışlarıyla İslam Büyükleri, YAY., s. 61-62)cevabını verirdi.
Zeynelabidin ve soyundan devam edegelen Ehl-i Beyt mensupları, Sünnet-i Seniyye'nin en önemli takipçileri ve devam ettiricileri oldular. En sağlam ve selametli yol, Kur'an-ı Kerim'in her asra göre tayin ettiği ölçü, en önemli rehber hep bu mübarek silsilenin gayret ve himayeleriyle devam etti. Gerek Zeynelabidin, gerekse ondan önce ve sonra gelen Ehl-i Beyt silsilenin Risâle-i Nur hizmetinde ayrı ve özel bir yeri vardır. Bediüzzaman, "Üveysi bir surette doğrudan doğruya hakikat dersimi Gavs-ı Azam'dan (k.s.)ve Zeynelabidin (r.a.)ve Hasan, Hüseyin (r.a.)vasıtasıyla İmam-ı Ali den (r.a.)almışım. Onun için, hizmet ettiğimiz daire onların dairesidir." (Emirdağ Lahikası, s. 61)demek suretiyle, bu önemli konuya temas etmekte ve Risâle-i Nur hizmetinde takib edilen yöntem ve tarzın bu mübarek silsilenin tarz ve yöntemi olduğunu ifade etmektedir.
Zeynelabidin'in en büyük hizmetlerinden bir tanesi de Cevşenü'l-Kebir'in nakil vasıtalarından biri olmasıdır. Bu hususla ilgili olarak Bediüzzaman, "Yeni Said'in hususi üstadı olan İmam-ı Rabbani, Gavs-ı Azam ve İmam-ı Gazali, Zeynelabidin (r.a.)hususan Cevşenü'l-Kebir münacatını bu iki imamdan ders almışım. Ve Hazret-i Hüseyin ve İmam-ı Ali Kerremallahü Vecheden aldığım ders, otuz seneden beri, hususan Cevşenü'l-Kebir'le daima onlara manevi irtibatımda, geçmiş hakikati ve şimdiki Risâle-i Nur'dan bize gelen meşrebi almışım." (Emirdağ Lahikası, s. 183), ifadeleriyle hem Cevşenü'l-Kebir'in nakil vasıtalarını hem de Hz. Ali'ye dayanan meşrebinin kökenini ortaya koymaktadır.
Büyük bir takva sahibi olan Zeynelabidin, fakir ve kimsesizlere yardım konusunda da büyük bir gayret gösterirdi. Çok sayıda fakire yardım ettiği halde, ihlas düsturu gereği bunu hiç kimseye fark ettirmezdi. Gece karanlığında sırtında un taşıyarak bunu muhtaçlara yetiştirirdi. Sürekli bu işi yaptığı halde hiç kimse bilemedi. Ancak, vefatından sonra cenazesi yıkanıp sırtındaki nasırlaşmış yerle karşılaşılınca durum öğrenilebildi. Elinde bulunanı muhtaç olanlardan asla esirgemeyerek, her müminin derdine merhem olmaya çalışırdı.
Zeynelabidin'in büyük bir yardımsever olduğunu gösteren hadiselerden bir tanesi de Muhammed Bin Üsame'nin borçlarını üstlenmesidir. Hasta olan bu şahsı ziyaret etmek için evine gittiğinde, ağladığını gördü. Sebebi de on beş bin dirhem borcunu ödeyemeden Allah'ın huzuruna borçlu çıkma korkusu idi. Durumu öğrenen Zeynelabidin, hazır bulunanlara seslenerek söz konusu borcu üstlendiğini, bundan sonra Muhammed bin Üsame'nin ne kadar borcu varsa kendisinin ödeyeceğini bildirdi. Söz konusu şahsın hiç bir borcunun kalmadığını orada bulunanlara ilan etti.
Zeynelabidin, günün birinde hizmetçisinin çağrıldığı halde geciktiğini görünce sebebini sordu. Hizmetçi de; affedici, müsamahakar biri olduğunu bildiği için fazla acele etme ihtiyacı hissetmediğini belirtti. Zeynelabidin (ra)bu cevap karşısında Allah'a şükrederek; "... hizmetçim de benden emindir. ben de emin insan olmak isterim. Herkes benden emin olmalı, korku ve endişe duymamalı." (Ahmed Şahin, Örnek Yaşayışlarıyla İslam Büyükleri, s. 62-63)demek suretiyle, hizmetçiye kızmadı, aksine, memnuniyetini dile getirdi.
"Hayret edilir o kimseye ki, hayatında zararı dokunacak yemeklerden kaçınır da, vefatında zararı dokunacak günahlardan kaçınmaz." sözünün sahibi olan Zeynelabidin, 713 yılında "vefatında zararı dokunacak günahlardan kaçınan" salih kullardan olarak Hakk'ın rahmetine kavuştu. Naaşı, amcası Hazreti Abbas'ın (r.a.)yanına, Baki Mezarlığına defnedildi.
| 27-09-2008 16:19 | | Şikayet Et! |
|
Konuya cevap verebilmek icin uye olmaniz gerekiyor.. Buraya
tiklayip hemen uye olun, sizde aramiza katilin..
|