Herkez gördügünüz gibi degildir.1.sayfada dediginize göre imanlar kalptedir ve kimse bilemez.ama simdi yazdıgınıza göre sadece ramazan ayında insanlar müslüman.
Genel olarak yazılanlara göz gezdirdim, forum konusu farklı temalara kaydırılmış bir çok yerde.
Bir kere şuna kesin olarak inanmak gerekir ki, her ne konu olursa olsun öğrenilmesi gereken yerler sanal alem yani internet ya da interaktif ortamlar değildir. Böylesi ortamlarda öğrenmekten ziyade sadece yüzeysel teorik olarak fikir elde edilmiş olur. Öğrenilmesi gereken her neyse ehil kişilerin bulunduğu ortamlarda bulunmaktır.
Din de böyledir. Kaldı ki, sanal ortamlarda büyük çoğunlukla kimse kimseyi görmeyip bilmediği için hakkında su-i zanda da bulunur hüsnü zanda da. Kişiyi tanımanın en güzel yolu birebir görüşüp konuşmaktır. Böyle bir ortamda nasıl olurda fikir yürütmek sğlılı olur?
Gelelim konuya. Dinimiz İslamdır. Bunda hemfikiriz. Dinimiz İslamın kendine özgü amel ve yaşayış biçimi vardır. Eğer bunlardan, kısmen ya da tamamen yoksunsak karşımızdaki kişiye ne anlatırsak anlatalım pek fayda sağlamaycaktır. İslamın olmazsa olmazlardan bazı emirleri vardır, ki bunlara FARZ diyoruz. En baştaki farz amel NAMAZ'dır.
Farz nedir, bir kere ona bakalım: "Allahın peygamberi sav vasıtasıya vahiy yoluyla bildirdiği, hükmü Kur'anca sabit olan amellerdir" Mazeretsiz olarak yapılamaması büyük günahlardandır. Şimdi buradaki arkadaşların (bir kaç tanesini şahsen tanıyorum) bildiğim kadarıyla namaz kılmıyorlar ama konu hakkında yorumda bulunuyorlar.
Benzer durumda bir kaç kişiden bizzat işittim, şöyle diyorlar: "Bir kişi açıktır yani tesettürsüzdür ama dinsiz olduğu anlamına gelmez ya da bir kişi kapalıdır, sakallıdır ama gösteriş için yapabilir" v.s. dediler. İfadelere bakacak olursak doğru ifadeler ama iş bununla bitmiyor. Açık olan bir kişi dinsiz değilse de ona da namaz ve diğer ibadetler farzdır ve yapmakla yükümlüdür. Diğer yandan kapalı insanında bu özelliğiyle işi bitmiş değildir.
Evvela amel şarttır. Amel etmek dünyaya geliş gayesinin ilk basamağıdır. Amelsiz inanç olamayacağı gibi inançsız da amel olmaz
Allah cc, Kuranda bile kişilerin diğer kişiler üzerinde bir takım mesuliyetleri olduğunu belirtmekle beraber ilk mesuliyetin kişinin kendisinde başladığnı beyan eder. Yani önce kendin yaşayacaksın ki sonra karşındakine anlatacaksın.
Ama genele baktığımızda dini yaşantı nerdeyse yok gibi, imanlar zayıf, amel derseniz bildiklerimiz belki kulaktan dolma bilgilerle uygulamada, peki nasıl olacak bu iş?
Bu sefer karşıt görüş ortaya çıkıyor. "Herşey şekilde ibaret değildir." Yani "namaz kılmıyorsak kalben inanıyoruz, iman kalptedir" deniliyor. Tamam, doğru bir ifade. Doğru da, Allah böyle emretmemiş ki, imanla birlikte amel paralelinde hareket edilmesini istiyor. Amel olmadıktan sonra kulluğun ölçüsü hangi kıstasla belirlenecek?
Diyelim ki, kıyamet koptu, herkes hesaba çekilecek. Bir kısım insanların namazı orucu ve diğer ibadetleri elinden geldiği gibi yapmıştır. Bir de, amel konusunda pek hassas yaşantısı olmamış ama sadece sırf inanmakla yetinmiş yani "kalben iman yeterlidir" demiş. Sizce bu iki kişinin yani namaz kılanla kılmayanla kişinin hesabı aynı mı görülür?
Belki şimdi bazılarınız, "biz ne namaz kılanlar gördük eli ayağı, gözü kulağı haramda, ama namaz kılmayıp niceleri var ki çok iyi bir insan, buna ne demeli?" diyebilir. Buna cevap şudur? Birincisi kullar ilk olarak amel edip etmedikleriyle sorgulanacaklardır. Sonra, o ameli nasıl yapmış yani Allahın emrettiği şekilde mi? İhlası ne derecede? v.s. Namaz kılmış ama harama bakmışsa onun günahı ayrıdır. Kıldığı namazın karşılığını iyilik olarak alır, harama bakmanın cezasını kötülük olarak alır.
Diğer yandan, namaz kılmamış ama iyi bir insansa iyiliğin sevabını görür namaz kımadığı için cezasını görür.
Gerçi nihai hüküm Allaha aittir. Kimse kimseyi ne yaparsa yapsın, ne cennetlik diyebilir ne de cehennemlik diyebilir. Burada anlatılanlar İslam İlmihali bilgisindeki konulardır.
Sözün özü, az önce de dediğimiz gibi imansız amel olmaz, amelsiz de iman olmaz. Hem kalben inanacağız hemde tatbiki amel edeceğiz.
Fezail-i A'mal adlı kitapta geçiyor (tavsiye ederim sahihtir)
"Kişi, ahirette hesaba çekilirken Farz namazın hesabını verebilmişse diğer hesaplardan korkmasın. Amma namazın hesabını kolay verememişse diğer hesab zor ve çok çetin olacaktır."
Görüyor musunuz olayı? Şu an ki hayatımıza lütfen bir bakalım. Diğer yaşantılarımız bir yana daha hesabını belki veremeyeceğimiz namazlarımız ne alemde?
Karamsarlk edasında değiliz. Değiliz ama yol belli yordam belli. Allahın azabı da haktır, mükafatı da haktır. Allah adildir asla kullarına zulmetmez. Ne olmuşsa kulun kendi eliyle yaptıklarıdır.
Kulların kendi cüz-i iradesiyle adım atıp Allaha tevekkül etmesini, yardımı Allahtan beklemesini istiyor Allah cc. Zira küll-i irade Allaha aittir.
Yani yapılan iyilik veya kötülük, zerre miktarı da olsa hesaba şamildir.
Hz Alinin ra biz sözü aklıma geldi: "Ahirette hesap sahnesi öyle haldir ki, iyiliğin hesabı kötülüğün cezası vardır"
İyiliğin hesabı olduğu bir alemde, yani iyilik yaptın amma gösteriş için mi, yaptığın iyiliğin sermayesini nasıl kazandın, haram mı helal mi v.s. böylesine çetinse hesap, varın gerisini biz düşünelim.
Rabbim sonumuzu kolay olanlardan eylesin.
insanın dini kalbindedir demedim ki inancı dedim farklı algılamışsınız.. çelişki olduğunu sanmıyorum ben dış görüntünün insanı yanıltmaması gerektiğini söyledim.. diğerinde de her insanın sadece belirttiğim zamanlarda nedense daha yoğun bir şekilde Allaha yöneldiğini söyledim.. fark bu bence çelişki yok.. ve ayrıca aşk, iman aşkını ispatlamak gerekmez kullara mı ispatlıcaksın bunu Allah kalbini biliyorsa o inanmışsa diğerlerinden kime ne ki gösterişmi yapmak gerekli
bu hadistede açıkça görüldüğü gibi ''hiç ölmeyecekmiş gibi dünyası için çalışan'' demiş Hz.Muhammed(S.A.V)
bence çok anlamlı bir hadis bu..
mesela 'islam için çalışan/çalışmalı' dememiş...
mesela 'şeriat için çalışan/çalışmalı' dememiş...
yarın ölecekmiş gibi Ahireti için demiş ama..
hesaplaşmaya hazır olması çok önemli insanın...
Bakınız, eğer İslam'ın evrensel bir söylemi olmasını istiyorsa müminler, Tasavvufta bu söylem fazlasıyla açıklanmıştır..
Arap kültürünün önemli bir bölümünü derinden etkileyen bir 'vahabilik' var mesela..
Türkiye'de yada tarihteki Türk devletlerinde yaşanan İslam'a bakıldığında ise, bazı dönemlerde Arap kültürü ve kısmen savunduğu 'vahabilik'ten, bazı dönemlerde ise Tasavvuftan etkilendiğini görürüz..
Türkiye'de yaşanan şekliyle alevilik/bektaşilik ise, Arap dünyasında şiilik olarak karşımıza çıkar..
burda asıl önemli olan ve İslam Aleminin kendisine sorması gereken doğru soru şudur:
''İslam'ın sadece belli bir bölgeyi, ırkı, coğrafyayı değilde, dünyadaki bütün insanları kucaklamasını istiyorsak, tarihteki örnekleride gözönünde bulundurursak, söylemimiz, tebliğimiz, çağrımız ne olmalıdır?''
Allah <<< kelime olarak arapçadır mesela..
Türkler ise bu kelimeye 'Tengri' kökünden türeterek Tanrı demişler.. Göktürklere ve dahada önceki Türk devletlerine bakarsak bunu görürüz..
Arap kültüründen, coğrafi ve sosyal olarak etkilenen Türkler, dini inanç olarakta şamanizm'den vazgeçip, İslam'ı seçtiler..
önlerindeki tek örnek ırk ise, Araplar ve bunlara bağlı diğer kavimlerdi..
tarihsel bilgi olarak, bunları bir kenara bırakıp önümüze bakacak olursak:
Hacı Ahmed Yesevi var mesela..
Hacı Bektaş Veli var.
Yunus Emre var..
saymakla bitmez.. varda var..
yukardaki isimlerin ortak özelliği Arap değil, Türk olmalarıdır..
siz ne arap, ne türk, ne şu, ne bu diyebilir ve Kainattaki bütün insanların, İslam'la Kucaklaşmasını hedef alırsanız, o halde bende diyorumki tasavvuf buna güzel ve doğru vede barışçı bir yoldur..
hadiste verilen örnekte 'dünyası için çalışan' olmak için, sadece iyi bir müslüman olmak değil, hemde iyi bir vatandaş olmak gerekir..