Forumlar >>
Dinler, inançlar, mistisizm >> ASKERE 7 GÜN KALA SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZİN HADİSLERİ-DUALAR-ŞİİRLER..DİNİ BİLGİ..HAKKINIZI HELAL EDİN

| Sayfalar: Önceki 1, 2, 3 ... 168, 169, 170 ... 240, 241, 242 Sonraki |
|
|
| Yazar |
ASKERE 7 GÜN KALA SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZİN HADİSLERİ-DUALAR-ŞİİRLER..DİNİ BİLGİ..HAKKINIZI HELAL EDİN |
Yabancı..
|
Huzur ve Bereket Mevsimi
Soru: Ramazan-ı Şerif, ülkemizin, içine çekilmek istendiği anarşi ve terör ortamından kurtulabilmesi için bir fırsat olarak değerlendirilebilir mi?
Cevap: Ramazan-ı Şerif’in mutlaka bir bağlayıcılığı vardır. Bildiğiniz gibi, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ramazan ayı girince Cennet kapıları açılır, Cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur.” buyurmuştur. Evet, bu mübarek ayda, “merede-i şeytan” zincire vurulur. “Merede”, inatçılar, direnenler demektir. Bu ifadeyle, şeytanların en azgınları, ipe-sapa gelmezleri kastedilmektedir.
Bununla beraber, Ramazan-ı şerifte de hatalar işlendiği, günahlara girildiği ve büyük yanlışlıklar yapıldığı bir gerçektir. Fakat, bu Kur’an ayında mü’minlerin elde ettiği büyük kâr düşünüldüğünde ve şeytanın buna razı olmayacağı, adeta hırsından deliye döneceği ve insanları günahlara çekmek için bütün hilelerini kullanacağı göz önünde bulundurulduğunda merede-i şeytanın elinin-kolunun bağlanmış olduğu anlaşılacaktır.
Ramazan’ın Gücü ve Bereketi
Evet, Ramazan’da yapılan ibadetler çok önemlidir. Cenâb-ı Allah oruç hakkında “Oruç Bana ait bir ibadettir; onu Nefsime izafe ediyorum. Mükâfatını da ben vereceğim.” buyurmaktadır. Bu itibarla da onun genişliğini, derinliğini ve hak indindeki değerini kavramak; ona bir kıymet takdir etmek mümkün değildir. Dolayısıyla, onun mükafatını vermeye Cenâb-ı Hak’tan başka kimsenin gücü yetmez. Allah Teâlâ, oruç sevabını bizzat takdir etmiş ve onu öbür âlemde bir sürpriz olarak verme vaadinde bulunmuştur. Bu sürpriz mükâfatın en önemli vesilesine de “Çünkü oruç tutan kulum, yemesini-içmesini Benim için terk ediyor” sözüyle işaret etmiştir.
Ayrıca, bu kutlu zaman diliminde mü’minler oruç ibadetiyle beraber, teravih namazı da kılarlar. “O ramazan ayı ki insanlara bir rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı bâtıldan ayıran en açık, en parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi.” (Bakara, 2/185) ilâhi beyanı gereğince Ramazan’ı tam bir Kur’an ayı olarak değerlendirir ve bol bol Kur’an okurlar. Aynı zamanda, gönülleri açılır, semahatle ve engin bir cömertlikle coşarlar; hayır ve hasenât hesabına bütün fırsatları değerlendirirler. Bir hadis-i şerifin ifadesiyle, “Rasûlullah insanların en cömerdi idi. Onun bu cömertliği ramazan ayı girip de Cebrail aleyhisselamla buluştuğu zaman daha da artardı. Hazreti Cebrail ramazan ayı çıkıncaya kadar her gece Peygamber Efendimiz’e gelip Kur’an’ı arz ederdi. O günlerde Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) insanlara rahmet getiren rüzgardan daha cömert olurdu.” Mü’minler de o günlerde daha bir cömertleşir; zekat, sadaka ve fıtır sadakası adı altında sürekli ihsanda bulunurlar. Hatta, bazıları, ramazan ayının son on gününde itikafa girer ve kendilerini bütün bütün ibadete verirler.
İşte, böyle bir hayır yarışı karşısında şeytanın çileden çıkması onun tabiatının gereğidir. Zira o, insanoğluna düşmanlığını ifade ederken, “Zâtına kasem olsun, hepsini şirâzeden çıkaracağım!” demiş ve sürekli, ayakları kaydırma yolları arayıp durmuştur. Öyleyse, Ramazan’ın bereketi çıldırtır şeytanı ve şeytan durumunda olan bir kısım habis ruhları. Bu büyük sevapları insanların ellerinden alabilmek için, onlar arasında çok hır–gür çıkarma hırsıyla kıvrandırır insî-cinnî şeytanları. Ne var ki, görüldüğü gibi insanlar büyük ölçüde ramazanlaşıyor; daha dikkatli ve ahirete açık yaşıyorlar. Allah’ın izni ve inayetiyle, Ramazan’ı sükunet içinde geçiriyor ve günahlardan biraz daha uzak kalıyorlar. Demek ki, merede-i şeytan diyebileceğimiz o azgınlar gerçekten zincire vuruluyor. Bazı insî ve cinnî şeytanlar heva ve heves gibi yardımcıları vasıtasıyla tahribatlarına devam etmeye çalışsalar da, Cenâb-ı Hak, azgın şeytanların önünü tıkıyor ve onlara geçiş izni vermiyor.
Öyleyse, Ramazan’ın insanlar üzerinde çok ciddi tesirleri olduğu gibi, anarşi havasını dağıtma ve huzur atmosferini hakim kılma hususunda da çok önemli katkıları olacağı söylenebilir. Çünkü, terörü çıkaranlar ya da en azından figüre edilen, kullanılan insanlar arasında da Allah’a inananlar vardır; onların bazıları da ehl-i imandır. Herhalde böyleleri, hiç olmazsa oruç tutuyorken o türlü olumsuz işlere girmeyi düşünmezler. Ramazan’ın kuşatıcı ve bağlayıcı gücü onların şer düşüncelerinin önünü de keser. Ayrıca, belki onlardan da “Hiç olmazsa Ramazan’da gideyim” diyerek camiye giden, namaz kılan, sohbet dinleyenler bulunabilir. Bütün bunlar şer duygularını bastırabilir, kötülük hislerini ezebilir.
Fakat, bazı hadiseler de vardır ki, bunlar çok güçlü kaynaklar tarafından çıkarılıp yönlendiriliyordur. Bazılarının “derin devlet” sözüyle ifade ettiği, kimilerinin “yeraltı güçleri” dediği, bir kısım insanların da “başkalarının emeline hizmet eden kuvvetler” diye tarif ettiği kesimler tarafından tutuşturulan fitne ateşlerini söndürmek çok kolay değildir. Bu hâdiseler onlar tarafından çıkarılmış ve bunlarla bir yere varılmak istenmişse; mesela, bunlar anti-demokratik bir kısım oluşumlar meydana getirmek için planlanmışsa ve provakasyonların bir arka planı varsa, zannediyorum bu insanlar, Ramazan’da da olsa hep şeytanın güdümünde kalacak ve kat’iyen onun tesirinden kurtulamayacaklardır.
Dolayısıyla, anarşinin, demokrasiye darbe vurmak isteyenlerin elinde bir silah olduğu; her kargaşayla milletin parlak geleceğinin biraz daha karartılmak istendiği; terör adına yapılan her şeyin başkalarının ekmeğine yağ süreceği ve dış dünyanın, bu durumu değişik şekillerde değerlendirmek için fırsat kolladığı akıldan hiç çıkarılmamalı; bugüne kadar kazanılmış olan şeylerin bir bir elden çıkmasına ve geride acı bir inkisar bırakmasına meydan verilmemelidir.
Bu açıdan, herhalde bu mevzuda biraz daha kararlı durmak lazımdır. Özellikle, medyanın ve diyanet mensuplarının kararlı durmaları; topyekün insanlara îmânî duyguları açısından seslenmeleri icab etmektedir. Türkiye’nin doğusundan batısına kadar her yerde, hususiyle de anarşiye açık duran bölgelerde bu mevzuda ciddi tahşîdat yapılmalı ve camiden okula kadar her mekanda bu hususa dikkat çekilmelidir. Özellikle, Diyanet İşleri Başkanlığı mensupları, Milli Eğitim Bakanlığı çalışanları ve üniversite hocaları gibi, düşünen, yazan ve konuşan insanlar her platformu değerlendirerek insanların vicdânî enginliklerine seslenmeli ve şer meyillerinin önünü almaya çalışmalıdırlar. Kısacası, bu mesele bir devlet politikası olarak ele alınmalı ve ne yapılıp edilmeli, şeytanların bile belli ölçüde zincire vurulduğu günlerde dahi şeytanlık peşinde olanlara asla fırsat verilmemelidir.
Soru: Şahsî hayatımızda eksik bıraktığımız ya da ihmal ettiğimiz şeyleri tamamlama ve önemli bir ahiret yatırımı yapma açısından önümüzdeki Ramazan’ı nasıl değerlendirmeliyiz?
Cevap: Biz ibadet ü tâati, hem Yüce Yaratıcı’nın hakkı hem de bize ait bir vazife kabul ediyoruz. Ayrıca, onu Allah’a yaklaşmanın bir yolu sayıyor ve Allah’a daha yakın durmaya vesile addediyoruz. Bu zaviyeden, Ramazan-ı şerifte yaptığımız ibadetlerin de katlanarak geriye döneceğine inanıyoruz.
Bakara sure-i celilesinde de ifade edildiği gibi, bazen ibadetler, toprağa atılan bir tohum misali yedi verir, bazen yetmiş verir, bazen de yediyüz verir. İşte, kılınan her namaza, okunan her Kur’an harfine ya da verilen her sadakaya bire on, bazen bire yüz, belki bire bin mükâfatla mukabele edildiği ve Cenâb-ı Allah’ın ziyade lütuflar yağdırdığı bir sürprizler ayıdır Ramazan.
Sürprizler Ayı
Evet, bu ay, çok sürprizlerin olduğu bir aydır; fakat, bu sürprizlerin çoğu burada müşahede edilemeyebilir. Onlar, belki burada sadece kalbde bir inşirah bırakır geçer; gönlü ümitle coşturur, ileriye ümitle bakma duygusunu harekete geçirir; insanın içine bir sevinç atar, gider. Ne var ki, sürprizin esas kendi olarak sunulması öbür âlemde olacaktır. Zaten, Cenâb-ı Allah, bir kudsî hadiste, “Salih kullarıma öbür âlemde gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin tasavvur edemeyeceği sürpriz nimetler hazırladım.” buyurmaktadır. Bu konuda insan idraki ancak fiziki âleme göre bir kısım değerlendirmeler yapabilir. Onun değerlendirmeleri bu âlemin kıstaslarına göredir. Fakat, aşkın şeyleri insan burada tam tasavvur edemez. Yani, kudretin hâkim olduğu, insanın aklına gelen şeylerin hemen oluverip insana sunulduğu ve semavî sofralar halinde arz edildiği bir dünyayı insan tasavvur edemez. Biz ancak fizik âlemini düşünebiliriz. Diğer âlem ise, maddesi farklı, metaı farklı, konumu farklı ve her şeyiyle bu dünyadan çok farklı bir âlemdir. Bu açıdan da onunla alâkalı şeylerin çoğunu ihata edemeyiz ve kavrayamayız. Aslında, o âlemin bir saatlik hayatı, bu dünyanın mesut ve mutlu geçen binlerce senelik hayatına mukabil gelecek derinliktedir. Cenâb-ı Hakk orada cemâlini gösterecektir. Yerde ve gökteki bütün güzellikler, güzelliğinin çok perdelerden geçmiş bir gölgesi, hatta gölgesinin de gölgesi sayılan Zât-ı Ecell ü A’lâ, kendi cemâlini müşahede nimeti bahşedecektir.. sonra da hoşnutluğunu ifade sadedinde, “Ben sizden razıyım” diyecektir. Öbür âlem hususiyetlerine göre böyle Rabbanî bir teveccüh de değişik dalga boyunda bir meltem esintisi gibi mü’min kulları saracak ve salihlere en mutlu anları yaşatacaktır. Evet, bunlar öyle sürprizlerdir ki, insan onları kat’iyen tasavvur edemez. Belki konunun sadece başlıklarıyla alâkalı şifre gibi bazı şeyler anlayabilir. O bile aslında insanın içine inşirahlar salmaktadır. İşte, Ramazan-ı şerif, ibadet ü tâatın böyle katlandığı, ahiret hayatı adına birlerin bin olduğu, sürprizlerle dolu bir aydır.
Diğer taraftan, bu mübarek ayda Allah’a kalkan eller de boş dönmez. Bu açıdan da eğer bu ayı kıymetlendirme ve değerlendirmeyi düşünüyorsak, Cenab-ı Hakk’a gönülden yönelerek, sık sık ellerimizi kaldırmalıyız. Hem kendimiz, hem ülkemiz, hem milletimiz, hem de topyekün insanlık için O’ndan ekstra lütuflar dilemeliyiz. Zaten insan, şayet Ramazan-ı şerifin hakkını veriyor; namaz kılıyor, teravihe gidiyor ve oruç tutuyorsa, o ibadetlerin çağrıştırmasıyla sürekli duayı da telaffuz edecektir. İftar ederken el kaldıracak, imsak ederken duaya duracak, camiden içeri adımını atarken yine dua edecek, namaz kılarken mülahazalarıyla bir kere daha niyazda bulunacak ve hep dua dua yalvaracaktır.
Vicdan Genişliğinin Duaya Yansıması
Hakk’a el kaldırma çok önemli olduğu gibi, el kaldırırken himmet darlığı içinde olmama da pek mühimdir. Allah Teâlâ’nın lütfu çok geniştir; dolayısıyla insan, isteklerini şahsıyla sınırlandırmamalı, sadece ferdî taleplerini sayıp dökerek dualarını daraltmamalıdır. Evet, insan duada bile bencil olmamalı; diğergam davranmalı ve diğerkâm olmalıdır. Başkalarının çıkarlarını, menfaatlerini düşünmeli ve onların kederleriyle de inlemelidir. Bugün hem Efendimiz’e inanan insanların oluşturduğu dünyada hem de Türkiye’mizde bir ölçüde iyi bir noktaya gelinmiş ve güzel şeyler yapılmıştır. Fakat bunu hazmedemeyen insanların bulunduğu da bir gerçektir. Maalesef, içte ve dışta çekemeyen bir hayli kimse vardır. Bunların bir kısmının da tahribat yapmaları ihtimal dahilindedir. İşte, buna meydan vermemek için çok dua etmek ve yalvarmak da ramazan ayının değerlendirilmesi hesabına göz önünde bulundurulması gereken bir husustur.
Cenâb-ı Allah, Kur’an-ı Kerim’de “Üd'ûnî estecib leküm-Bana dua edin ki size karşılık vereyim.” (Mü’min, 40/60) buyuruyor. Bu, ne bizim ne de başkalarının mesajı; doğrudan doğruya O’nun kendi beyânı.. “Dua edin icabet edeyim.” diyen –hâşâ– bir âciz değil, her şeye gücü yeten, Kâinatın Sultanı.. “Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet ve Bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.” (Bakara, 2/186) mealindeki ayet de ayrı bir dua çağrısı. Böyle olunca, Cenâb-ı Hakk’ın bu vaadine ve davetine binaen biz de ellerimizi açıp sürekli O’na dua etmeliyiz. Dua ederken de, himmetimizi âlî tutarak, yakın çevremizden başlayarak inananları ve bütün insanlığı kucaklamalıyız.
Kur’an-ı Kerim, Hazreti İbrahim’i anlatırken, “İnne İbrahime kâne ümmeten - Muhakkak ki İbrahim bir ümmet idi.” (Nahl, 16/120) buyurmaktadır. Zira, Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, “Kimin himmeti milleti ise, o tek başına bir ümmettir.” Bir insanın tek başına bir millet olması, bir milletin himmeti genişliğinde himmet taşıması manasına gelir. “Vicdan genişliği” sözcüğüyle de dile getirdiğimiz bu engin himmet, bütün insanlığı kucaklama, geniş bir vicdanla bütün insanlık için Allah’a yönelme ve bütün insanlığın hidayetini, mutluluğunu isteme âlicenaplığıdır. Bu vicdan genişliğinin temsilcisi olan bir insan, bir fert iken adeta bir millet haline gelir; bilhassa Allah nazarında bir millet kıymetine ulaşır.
İşte, duada da böyle bir genişlik söz konusu ise, insan onu daraltmamalı ve dualarını sadece şahsî talepleriyle sınırlandırmamalıdır. Her fert Allah’ın rahmetinin enginliğini düşünerek Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmeli; şahsî kurtuluşunu ve kendine değişik lütuflarda bulunmasını O’ndan istediği gibi bütün insanlara da aynı lütuflarda bulunmasını dilemelidir. Böyle biri, bir Bediüzzaman, bir Mevlana enginliğiyle, bir ayağını kendi akidesi ve kendi düşünce dünyası adına merkeze koyarken, öbür ayağıyla 72 millet içinde dolaşmalı ve herkesi kucaklamaya hazır bulunmalıdır. Bunu ister vicdan genişliği ister himmeti âlî tutma olarak dile getirin, bu duygu bencillikten uzak bulunmanın ifadesidir. Bencillere Cenâb-ı Hakk’ın teveccühü söz konusu değildir; Allah bakmaz onların yüzüne.. egoistlerin Allah’ın lütuf ve rahmetinden istifadesi mümkün olmaz. Öyle ise, hiç olmazsa Ramazan’da başlamak suretiyle benlikten sıyrılarak biraz başkalarını da düşünmeli, artık başkaları için yaşamalıyız. Belki daha hoş bir ifadeyle, yaşamadan daha çok hayatımızı yaşatma duygusuna bağlı götürmeye çalışmalıyız. Hiçbir şeyi kendi darlığımıza mahkum etmemeli; Allah’ın istediği ve hoşuna gittiği ölçüde, her meseleyi genişçe ele almalı ve himmetimizi âlî tutmalıyız.
İbadet ü taat ve duada bencillikten uzak kalma, himmeti âlî tutma ve bütün akrabayı, dostları, arkadaşları düşünerek, herkesin hayrını isteme.. hatta çerçeveyi daha da genişleterek, yeryüzünde ne kadar insan varsa, hepsinin kalbini imana, İslam’a, ihsana ve Kur’an’a yönlendirmesi için Allah’a yalvarıp yakarma.. bunlar bize bir şey kaybettirmez. Belki de Allah öyle olmasını istiyor ve duaları o mevzuda vesile kılıyordur. Zaten, Efendimiz de öyle istiyor ve diyor ki, “Benim nâmım güneşin doğup battığı her yere ulaşacak..” Bu sözü, “ulaşmalı” ya da “ulaştırın” şeklinde de anlayabilirsiniz. Çünkü onun insanlığa kazandıracağı çok şey var. Madem istenen şey bu genişliktir, biz de o genişliğe hep açık durmalı ve oturup kalkıp meselelerimizi sürekli o genişlikte Allah’a sunmalıyız.
Soru: Bir hadis-i şerifte, “Her kim inanarak ve karşılığını sırf Allah’tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır.” buyrulurken “imanen vehtisaben” kaydı konuluyor. Bu ifadeyi nasıl anlamalıyız?
Cevap: “İmanen” kelimesi; inanılması gerekli olan her şeye ve oruçla alakalı dinî hükümlere kalbden inanmayı; orucun farz olduğuna, karşılığında büyük mükafat bulunduğuna ve her şeyden öte rıza-yı ilahiye bir vesile teşkil ettiğine hiç tereddüde düşmeksizin iman etmeyi vurgulamaktadır.
Evet, biz Allah’ın kullarıyız; Allah da bizim ma’budumuzdur. Bizim O’na karşı yaptığımız şeyler O’nun hakkı, bizim de vazife ve sorumluluğumuzdur. Oruç da, O’nun emri ve bizim görevimizdir. O, ibadetlerimizden her zaman haberdardır ve yaptığımız her şeyi bilmektedir. Cenâb-ı Hakk’ın görüp bildiği o amellerimiz, mevsimi gelince nemalanmış olarak geriye dönecektir. Ayrıca, ellerimizi O’na kaldırdığımızda, bir kudsî hadiste dendiği gibi; “O eller geriye boş olarak dönmeyecektir.”
Cenâb-ı Hakk’a karşı teveccüh ederken ve O’na yalvarıp yakarırken, her şeyden evvel O’nun kullarını gördüğüne, dualarını işittiğine ve istekleri yerine getirecek güce sahip bulunduğuna tam inanmak lazımdır. Yoksa inanmadan el açmak, “Verirse verir, vermezse vermez” gibi bir manaya gelir ki, bunun bir saygısızlık olduğu ve öyle birinin çağrısına icabet edilmeyeceği bellidir. O, lütfuyla, keremiyle, rahmetinin gazabının önünde olmasıyla ve merhametinin enginliğiyle öylelerine de verirse verir; biz “vermez” diye kestirip atamayız. Fakat, O’nun duaları kabul etmesinin vesilesi evvela O’na inanmaktır. İnanacaksın ki; samimiyetle ellerini kaldırdığın zaman Allah onları boş çevirmez, yüzünü kara çıkarmaz, seni mahçup etmez; aksine, o kapıya bir daha yönelmene vesile olacak şekilde lütuflarda bulunur. İşte, “imanen” kaydı böyle bir inanmayı ifade etmektedir.
Mükafatımız O’ndandır!..
“İhtisap” kelimesi de sevabın Allah’tan beklenmesi manasına gelmektedir; dünyevî beklentilere girmeme, sadece Allah’ın hoşnutluğunu gözetme ve mükâfatı O’nun rahmetinden umma demektir. Hayır işlerinde ve ibadetlerde ihlas ve samimiyete aykırı hiçbir husus olmamalı; riya ve süm’alara girilmemelidir. Hiçbir amel insanların takdir ve teveccühlerine bina edilmemeli; her şey Allah için yapılmalı ve beklentiler de hep Allah’tan olmalıdır. O beklentilerde de yine himmet âlî tutulmalı; yani, yapılan işler dünyevî faydalara bağlanmamalıdır. Gerçi, Sahabi anlayışıyla, ayakkabımızın bağını bile kaybetsek biz onu da Allah’tan istemeliyiz.. arkasında olduğumuz her konuda gayret etmeli, iradenin hakkını vermeli ama neticede her şeyi Allah’tan dilemeliyiz. Ancak, kulluğumuzu Cenâb-ı Hakk’a sunarken, O’nun Ma’bud, bizim de kul olduğumuzu hiç hatırdan çıkarmamalı; O’nun hakkı olduğu için kulluğumuzu O’na tahsis etmeliyiz. Dolayısıyla, ibadetlerimizi ihtiyaç ve isteklerimize bağlamamalı, vazifemiz olduğu için onları eda etmeliyiz.
Haddizatında, Cenâb-ı Hak’tan bir şey isteme bizim zatî hakkımız değildir; O’nun lutfedip bize verdiği haklar türündendir. O öyle lütufkârdır ki, o hakları Kendisine karşı kullanmamıza müsaade etmiş ve kullandırmıştır. Mesela, bir manada, “Siz Bana kullukta bulunun, ibadet ü taatinizi yerine getirin –ki bu sizin vazifenizdir– ben de, öbür âlemde nimetlerimle sizi sevindireyim” demiş ve bir mukavele yaparak bize bazı haklar vermiş; “Kulluğunuzu yaparsanız Benim üzerimde hakkınız olur” demiştir. Demek ki, hakkı veren de, onu kullanma imkanı bahşeden de Allah’tır.
Yoksa, bizim mahiyetimizde ve rızık olarak bize verilen nimetlerde kaç paralık kendi sermayemiz var ki, herhangi bir hakkımız olsun! Evet, biz mebdeden müntehaya kadar her şeyimizle O’na aidiz ve O’nun verdiği haklarımız olsa da her şeyden önce birer kuluz. Öyleyse, bir kula yaraşır şekilde hareket etmeli ve sadece Hâlıkımızın, Râzıkımızın ve Rabbimizin hoşnutluğunu dilemeli, ibadetlerimizi de bu niyetle yerine getirmeliyiz. İşte, “ihtisap” tabiri de bu hakikatlere bağlı kalarak, sadece Allah için oruç tutmak gerektiğini ve mükâfatı O’ndan beklemenin lüzumunu belirtmektedir.
Hâsılı; Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) “Men sâme Ramadâne îmânen vehtisâben gufira lehu ma tekaddeme min zenbihi” buyurmuş; Ramazan’la gelen berekete tam inanan, ihlas ve samimiyetle oruç tutup bu mübarek ayı ibadet ü taatle değerlendiren ve sevabını da yalnızca Allah’tan bekleyen mü’minlerin geçmişte işledikleri günahlarının dahi affedileceğini müjdelemiştir.
| 05-09-2008 22:31 | | Şikayet Et! |
|
Yabancı..
|
İffet Âbideleri ve Hayâdan Nasipsizler
Soru: “İffet” ne demektir; iffetin çerçevesini belirleyen hususlar nelerdir?
Cevap: “İffet”; çirkin söz ve fiillerden uzak kalma, hayâ ve edep dairesinde bulunma, doğruluk, dürüstlük ve ahlâkî değerlere bağlılık üzere yaşama demektir. Aslı Arapça olan bu kelime, namuslu, şerefli ve ahlâklı olma halini ifade edecek şekilde dilimize de geçmiştir. Özellikle eski nesir ve nazımlarda, izzet ve haysiyetiyle yaşayan, çalıp çırpmayan, haramlardan sakınan ve namusunu koruma mevzuunda fevkalâde hassas davranan kimseler hakkında “afîf” tabiri kullanılagelmiştir.
Kuvve-i Şeheviye ve İffet
İslâm ahlakçıları insanda üç temel duygunun bulunduğunu söylemiş; belli ölçüde de olsa hakikatleri görüp, fayda ya da zarar getirecek şeyleri birbirinden ayırma melekesine “kuvve-i akliye”; kin, hiddet, kızgınlık ve atılganlık gibi hislerin kaynağı sayılan güce “kuvve-i gadabiye”; arzu, iştiha ve cismânî hazların menşei kabul edilen duyguya da “kuvve-i şeheviye” demişlerdir. Kuvve-i şeheviye’nin, hayâ hissinden tamamen sıyrılarak her türlü cürmü işleyecek kadar kayıtsız kalma şeklindeki ifrat hâlini “fısk u fücûr”; helal nimet ve lezzetlere karşı dahi hissiz ve hareketsiz kalma durumunu da “humûd” olarak isimlendirmişlerdir. Kuvve-i şeheviye açısından istikamet ve itidal üzere bulunarak, meşru dairedeki zevk ve lezzetlere karşı istekli davranmanın yanı sıra, gayr-i meşru arzu ve iştihalara iradî olarak kapalı kalma tavrını ise “iffet” kelimesiyle ifade etmişlerdir. Bu zaviyeden iffet, umumî manasıyla, iradenin gücünü kullanarak cismanî ve behimî arzuları kontrol altına almak, zinadan ve sefihlikten uzak durmak demektir.
Kur'an-ı Kerim, iman edenlerin iffetli, hayâlı ve edep yerlerini koruyan insanlar olduklarını nazara vermiş (Mü’minûn, 23/5-7); iffetli yaşamanın mükafatı olarak Allah’ın mağfiretini ve ahiret sürprizlerini müjdelemiş (Ahzâb, 33/35); mevzunun önemine binaen kadınları ve erkekleri ayrı ayrı zikrederek bütün mü’minlere iffetli olmalarını ve iffetsizlik için bir giriş kapısı sayılan haram nazardan kaçınmalarını emir buyurmuştur (Nur, 24/30-31). Ayrıca, Hazreti Yusuf ve Hazreti Meryem gibi iffet abidelerini misal vererek inananlara hayâ ve ismet ufkunu göstermiştir.
Evet, Hazreti Yusuf aleyhisselam, vezirin hanımından gelen bir günah çağrısı karşısında “Ya Rabbî! Bu kadınların beni dâvet ettikleri o işten zindan daha iyidir.” (Yusuf, 12/33) diyerek, iffetine toz kondurmaktansa senelerce hapiste yatmayı göze almış ve kıyamete kadar gelecek olan bütün ehl-i imana bir hayâ timsali olmuştur.
Cenâb-ı Allah’ın, “İffet ve namusunu gerektiği gibi koruyan Meryem’i de an. Biz ona rûhumuzdan üfledik, hem onu, hem oğlunu cümle alem için bir ibret yaptık.” (Enbiya, 21/91) diyerek yücelttiği Hazreti Meryem de bütün insanlık için tam bir iffet örneğidir. Öyle ki, temiz ve nezih bir atmosferde, iffetli ve şerefli bir şekilde yetişen Meryem validemiz, o paklardan pak mahiyetiyle adeta mücessem iffet haline gelmiştir. Bundan dolayıdır ki, Hazreti İsa’nın doğumunu dile dolayan bazı diyanet mensuplarının yakışıksız sözleri karşısında bin bir ızdırapla, “Keşke bu iş başıma gelmeden öleydim, adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!” (Meryem, 19/23) diye inlemiştir.
İffetin bu umumî manasını hatırda tutmakla beraber, onu daha geniş ve şümullü olarak ele almak da mümkündür. Bediüzzaman hazretlerinin, “Helal dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur.” şeklinde dile getirdiği ölçüye göre iffet, meşru daire içinde yaşayıp gayr-i meşru sahaya nazar etmeme, el uzatmama, adım atmama demektir. Dolayısıyla, iffetli bir insan, göz, kulak, el, ayak gibi bütün âzâların helal dairedeki lezzetleriyle iktifâ etmeli, hiçbir şekilde ve hiçbir yolla haram işlememeli, izzet ve haysiyetine dokunacak durumlardan da sakınmalıdır.
Fakir Ama Afîf
Bu açıdan, insanın kendi el emeği ve alın teriyle kazandığına razı olması, başkasının malına göz dikmemesi, daha çok kazanma ve daha rahat yaşama hırsıyla gayr-i meşru daireye el uzatmaması ve dilencilik yapmaması da iffetin ayrı bir yanıdır. Evet, insan kendi emeği ve alın teriyle geçimini sağlamalı, gerekirse inşaatlarda taş kırmalı, hamallık yapmalı ama asla başkalarına el açmamalıdır.
Kur'an-ı Kerim, ihtiyacı olduğu halde dilenmeyenleri takdirle anmış ve onların durumunu da iffet çerçevesine dahil etmiştir. “Bu yardımlar, kendilerini Allah yoluna vakfeden yoksullar içindir. Bunlar yeryüzünde dolaşma imkânı bulamazlar. Halktan istemekten geri durmaları sebebiyle, onların gerçek hallerini bilmeyenler, onları zengin sanarlar. Ey Rasûlüm, sen onları simalarından tanırsın. Onlar yüzsüzlük ederek halktan bir şey istemezler. Hem hayır adına her ne verirseniz mutlaka Allah onu bilir.” (Bakara, 2/273) mealindeki ayet–i kerime işte bu manadaki iffeti ve iffetlileri anlatmaktadır. Sadakaların kimlere verileceğini belirten bu ayet, Peygamber halkasının Allah yoluna adanmış talebeleri olan, mescidde yatıp kalkan, Rasûl-ü Ekrem’in sohbetlerini dinleyip öğrenerek sonraki nesillere nakletmeye çalışan, vakitlerini ibadetle, ilimle değerlendiren ve iâşeleri de Allah Rasûlü tarafından karşılanan “Ashab-ı Suffe” başta olmak üzere, kendini öğrenip öğretmeye vakfeden, dolayısıyla malı-mülkü olmayan, başka bir meslekte çalışmaya vakit bulamayan ya da güç yetiremeyen ama her şeye rağmen başkalarına da el açmayan, hayâ ve iffetlerinden ötürü dilencilikte bulunmayan her devirdeki fakir fakat afîf müslümanları takdir etmektedir.
Evet, bu müstağni insanlar, kimseden karşılıksız bir şey kabul etmeyen, kimseye evvel ve âhir diyet ödeme mecburiyetinde kalmayan aziz ruhlardır. Halden anlamayanlar, izzet-i nefislerini korumayı açlığa tercih eden ve yokluklara katlanıp asla isteme zilletine düşmeyen bu insanları zengin zannederler. Aslında, dikkat edilse hallerinde fakirlik emareleri görülecektir. Fakat, onlar kimseden bir şey isteyemezler, hele hele ısrarla ve bıktırırcasına hiç istemez ve kat’iyen dilencilik yapmazlar.
Haddizatında, Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) hakiki fakiri bu çerçeve içinde zikretmiş; “Fakir, kapı kapı dolaşan ve bir iki lokma veya bir iki hurma ile baştan savılan kimse değildir. Gerçek fakir, durumu bilinmediği için kendisine sadaka verilmediği halde, ihtiyaç içerisinde olmasına rağmen iffetinden dolayı başkalarına el açmayan ve halktan hiçbir şey istemeyen insandır.” buyurmuştur.
Ashab-ı Suffe’den olan Ebu Hüreyre gibi sahabe efendilerimiz açlıktan kıvrım kıvrım kıvrandıkları halde kimseden bir şey istememeyi ahlâk haline getirmişlerdir. Öyle ki, Hazreti Sevban ve Hakîm b. Hizam’ın da aralarında bulunduğu bazı sahabiler, insanlardan bir şey istememe konusunda Allah Rasûlü’ne söz vermiş ve ömürlerinin sonuna kadar sadık kaldıkları bu vaadlerinden dolayı asla sadaka kabul etmemiş; hatta deve üzerindeyken kırbaçları yere düşse onu bile kimseden istememeleriyle meşhur olmuşlardır. İşte, “Her kim iffetli olmaya çalışır, yüzsüzlükten sakınırsa Allah da onun iffetini korur ve arttırır. Bir insanın bir ip alıp sırtında odun taşıyarak onu azıcık hurmaya satması, dilenmesinden daha hayırlıdır.” buyuran Peygamber Efendimiz’in bu tavsiyesine uygun yaşamak da iffetin önemli bir derinliğini teşkil etmektedir.
Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (aleyhi ekmelü't-tehayâ) sabah-akşam tekrar ettiği dualardan biri, “Allah’ım! Senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliğiyle beraber başkalarına muhtaç olmayacak kadar rızık istiyorum.” niyazıdır. Her söz, hal ve tavrıyla hidayet üzere olan, muttakilerin imamı ve iffetlilerin en afîfi Allah Rasulü’nün hidayet, takva, iffet ve gönül tokluğu istemesi, hem bu hususlardaki temadî ve derinlik talebi şeklinde anlaşılmalı hem de ümmet-i Muhammed’in (aleyhissalatü vesselam) neler istemesi gerektiğine bir işaret olarak kabul edilmelidir.
Meslek Ahlakından Fikir Namusuna...
Diğer taraftan, bir insanın haddini bilmesi, teklif edilen bir makam-mansıp karşısında hemen ileri atılmaması, hevesleriyle hareket etmemesi, o işe liyakat sahibi olup olmadığını iyi değerlendirebilecek kimselerin kanaatlerine göre tavır belirlemesi, gerekiyorsa müstağni davranması ve bir başkasını o işe teklif etmesi ama şartlar ne olursa olsun kendine terettüp eden bir vazifeden de kaçmaması gibi hususlar da bir yönüyle iffetin çerçevesine dahildir. Öyle ki, bu duygu ve düşüncelerle omuzlanılan bir vazifenin hakkını vermeye “meslek namusu” ya da “meslek ahlakı” denilegelmiştir. Her doktor, öğretmen, üniversite hocası, avukat, asker, savcı ya da hâkim kendi mesleğine ait bazı disiplinlere uymak, bir kısım kural ve kaidelere göre iş yapmak ve “meslek ahlakı” dediğimiz değerler bütününe sadık kalarak çalışmak zorundadır. Dolayısıyla, böyle kurallı, bir intizam içinde ve hakperestçe çalışma da iffetin farklı bir yanı olarak değerlendirilebilir.
Ayrıca, söz ve yazılarımızda sık sık kullandığımız ve bazen “fikir namusu” bazen de “düşünce iffeti” olarak zikrettiğimiz bir husus daha vardır. Özellikle, heva ve hevesi fikir suretinde takdim etmeme; ulvî ve derin hakikatleri anlatırken fantastik ve muğlak ifade avcılığı yapmama, fakat, pespâye sözlere ve bayağı ifadelere de yer vermeme; kullandığımız hemen her kelimeyi bir mücevherci titizliğiyle seçerek dilin saffetini korumaya çalışma ve okuyucuyu mutlaka hayra, güzele sevk etme gibi konularda hassas davranma da iffetin bu çeşidini oluşturmaktadır.
Aslında, düşünce iffetini yakalamak ve korumak için tahayyül ve tasavvur planındaki duyguları dahi temiz tutmaya çalışmak gerekir. Çünkü, fikir, söz ve ameller bir yönüyle hayalde mayalanır. Bundan dolayıdır ki, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Fena duygular, seni hayallerinde yakalayınca, ilk fırsatta hemen onlardan kurtulmaya çalış; yoksa, bir müddet sonra götürüldüğün yerden geriye dönemezsin” demektedir. Evet, bir şeytanî ok gelip hayalinize çarptığı zaman dönebiliyorsanız hemen geriye dönmeli ve zihninizde meydana gelen yırtığı vakit geçirmeden dikmeye çalışmalısınız. O ok daha derinlere nüfuz etmeden ve aldığınız yara sizi öldürecek seviyeye ulaşmadan bir tabyaya sığınmalı, ezelî düşmanınızın saldırılarından korunmalısınız. Aksi halde, bazı hayal deryalarına yelken açmış olur, onun dalgaları içinde savrulur durur ve sahile çıkmaya yol bulamayacak kadar kıyıdan uzaklaşırsınız. Öyleyse, yol yakınken ve iradenizin gücü yetiyorken kötü duygu ve fena tutkulardan kurtulmalısınız!..
Küçükken Önemsemezsen Büyüyünce Halledemezsin
Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i sahîha “sedd-i zerâî” adı altında bu mevzuya vurguda bulunmakta ve farklı hadiseler münasebetiyle farklı ifadelerle bu hususu nazara vermektedir. Bildiğiniz gibi; “sedd” menetme ve engellemenin adıdır; “zerâî” de sebep ve yol manasına gelen “zerîa” kelimesinin çoğuludur. “Sedd-i zerâî” ise, fenalıklara ve günahlara götüren yolları tıkama, harama sebep olabilecek fiillerden kaçınma demektir. Mesela, zina büyük bir günahtır. Harama nazar bu günaha götüren bir sebep olduğu için o da günahtır ve yasaklanmıştır. Bunun için, Kur’an-ı Kerim, “Zina etmeyin”, “Yetim malı yemeyin” emrini ifade ederken “Zinaya yaklaşmayın”, “Yetim malına yaklaşmayın” şeklinde seslenmekte ve neticede günaha götürebilecek atmosferden uzak durmayı emretmektedir.
Evet, göz görür, kulak dinler, dil telaffuz eder; görülen, duyulan ve söylenen şeyler zihinde kurgulanır; tahayyül tasavvura dönüşür, o da gidip taakkulle belli bir kalıba dökülür, bir kılıfa girer.. ve sonra bu vetire insanın iradî davranışlarına tesir eder; el tutar, ayak gider... Dolayısıyla, daha tahayyül durağında iken günahın önü kesilmeli; onun tasavvura ve sonrasına ulaşmasına mani olunmalıdır. Mesela; harama nazar önü alınabilecek ve iradeyle kaçınılabilecek bir tehlikedir. Biraz gayret etseniz bakmamaya katlanabilirsiniz. Gözünüze ilişen çirkin bir manzaradan sıyrılma, iradenizin belini bükebilecek kadar büyük bir yük değildir; gözünüzü kapamaya irade gücünüz yeter. Fakat, nazarlarınızı haramdan çevirmez, kendinizi o işe salar ve bir “bakma tiryakisi” olursanız artık geriye dönme ihtimaliniz azalır. Hele bir de gözünüzden zihninize akan manzaraları tasavvurla, taakkulle besler ve büyütürseniz sahilden ayrılmış sayılırsınız. Ondan sonra geriye dönmek çok daha büyük cehd ü gayret ister. Şair bir arkadaşımın, “İsyan deryasına yelken açmışım, kenara çıkmaya koymuyor beni” dediği gibi, Allah muhafaza, o günah deryası, dalgaları arasında sizi evirir çevirir ve kıyıya çıkmanıza izin vermez.
Üç İffet Kahramanı
Tam günah eşiğinde ve uçurumun kenarında iken geri dönebilen ve büyük bir felaketten kurtulan yiğitler de yok değildir. Mahşerin dehşet verici tehlikelerinden “zıllullah”a sığınarak korunacak olan yedi grup insan anlatılırken, böyle bir iffet kahramanına da işaret edilmektedir. Zira, namus ve haysiyetini muhafazada fevkalâde hassas ve şehevânî isteklerine karşı alabildiğine kararlı o babayiğit, güzellik ve servet sahibi bir kadının günaha davetini “Ben Allah’tan korkarım” çığlığıyla reddedebilmiş ve irade ile aşılamaz gibi görünen bir akabeyi aşabilmiştir.
Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) gözünün nuru olan delikanlı da o ismet ufkunun temsilcilerindendir. O da bir tuzağa düşüp günaha karşı hafif bir temayül gösterecek gibi olunca birdenbire “Allah'a karşı gelmekten sakınanlara şeytandan bir dürtü ilişince, hemen düşünüp kendilerini toparlar, basiretlerine tam sahip olurlar.” (A'raf, 7/201) mealindeki ayeti hatırlamış; Cenab-ı Allah’tan hayâ etmiş; günah eşiğinden geri dönmüştür.. dönmüştür ama vicdanı o kadarcık bir meyli bile iffetine yakıştıramamış, gönlü Allah korkusundan hasıl olan heyecana dayanamamış ve genç oracığa yığılıp kalmıştır. Bedeni oracığa yığılıp kalsa da “iffet şehidi” ya da “ismet şehidi” denebilecek o yiğidin hatırası da bir yâd-ı cemil olarak günümüze kadar ulaşmıştır.
“Mağara hadisi” olarak da bilinen bir hadis-i şerifte de yine böyle bir iffet kahramanından bahsedilmektedir. Gecelemek için bir mağaraya sığınan üç kişi, dağdan kopan büyük bir kaya parçası yuvarlanıp çıkışı kapayınca bir türlü oradan çıkamazlar. Bunun üzerine, sırayla Hak katında makbul olduğuna inandıkları bir ameli vesile edinerek Cenab-ı Hak’tan kayanın yuvarlanıp gitmesini dilerler. Her birinin duasıyla kaya biraz hareket eder ve nihayet o üç arkadaş kurtulurlar. Onlardan birincisi, anne-babasına karşı ihsanla davranışına tevessül ederek niyazda bulunur; sonuncusu da, çalıştırdığı işçinin ücretini veremeyince onun parasını işletip nemalandırarak sonunda eksiksiz teslim edişi hürmetine rahmet-i ilahiyeden yardım ister. İkinci şahıs ise, “Allahım! Amcamın bir kızı vardı. Onu herkesten çok seviyordum. Ondan kâm almak istedim ama bana hiç yüz vermedi. Fakat, bir kıtlık senesinde elime düştü. Ona kendini teslim etmesi mukabilinde yüz yirmi dinar verdim, mecburen kabul etti. Ne var ki arzuma nail olacağım sırada, “Allah’tan kork da iffetime dokunma!” dedi. ben de, o söz üzerine, insanlar arasında en çok sevdiğim kimse olduğu halde onu bıraktım, verdiğim parayı da geri almadım. Allahım eğer bunu Senin rızan için yapmışsam, bizi bu sıkıntıdan kurtar!” diyerek iffetini muhafaza edişini makbul bir amel olarak Allah’a arz eder.
İşte, bu üç misaldeki afîf insanların ortaya koyduğu kahramanlıklar herkese müyesser olmaz. Bunlar, çok istisnaî olan irade zaferleridir. O türlü durumlarda devrilmeme her insanın ulaşabileceği bir başarı değildir. Pek çokları o kaygan zeminlerde ayakta kalamaz ve yıkılır. Dolayısıyla, daha o noktaya kadar götürmeden meselenin önünü almak gerekir. Öyle tehlikeli sahalara hiç girmemek, uçurumun kenarına hiç yaklaşmamak ve günah sahillerinde asla dolaşmamak icap eder. Nitekim, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa, kendine helal olmayan ve yanında mahremi bulunmayan bir kadınla baş başa kalmasın. Zira, onların üçüncüleri şeytan olur.” buyurmakta ve arz ettiğim sedd-i zerâî düsturuyla günah yollarını daha baştan kapamamız ikazında bulunmaktadır.
Dilin İffeti
Aynı hususu doğru konuşma mevzuunda da düşünebilirsiniz. Bir yalan insanı haline gelmeden, temrinat yapa yapa doğru söylemeye kendinizi şartlandırmalı ve asla hilaf-ı vaki beyanda bulunmamalısınız. Özellikle de, bir insanın sözünü ya da bir meseleyi naklederken her hususu kelimesi kelimesine aktarmaya ve yarım kelime de olsa farklı bir söz katmamaya çok dikkat etmelisiniz. Çünkü yalanın iki tarifi vardır: Birincisi, konuşan şahsın gerçek düşüncesini saklayıp kanaatinin aksini söylemesidir. İkincisi ise, vâkîye mutabık olmayan bir beyanda bulunmaktır; tabir-i diğerle, Allah nezdindeki hakikate ve Cenab-ı Hakk’ın gördüğü, duyduğu, bildiği bir meseleye aykırı bir söz söylemektir. Öyleyse, söylediğiniz her cümlenin gerçekten gönlünüzün sesi olup olmadığına özen göstermeli ve mutlaka kesin bildiğiniz şeyleri tam doğru olduğuna inandığınız şekilde söylemeli; bunu yaparken de “İşin hakikatini Allah bilir” düşüncesini zihninizden ırak etmemelisiniz. Günlük konuşmalarınızdaki sıradan gördüğünüz cümlelerinizde bile böyle bir doğruluk aramalı ve yalanın öldürücü bir virüs olarak kalbinize musallat olmasına meydan vermemelisiniz.
Sıdk konusundaki hassasiyetiyle hüsn-ü misal olan Abdullah b. Mes’ud hazretleri hadis rivayet ederken tir tir titrermiş. Peygamber Efendimiz’in mübarek beyanlarını naklederken o kadar titiz davranırmış ki, heyecandan adeta bütün vücudu ürperir ve alnından boncuk boncuk terler akarmış. Mesela, herkes tarafından bilinen “Bir günahtan tevbe eden, onu hiç işlememiş gibidir.” mealindeki hadis-i şerifi söylerken bile birkaç defa ileri gider, geri gelir, ellerini ovuşturur; “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah..” der, o sözü eksiksiz ve ziyadesiz aktarabilmek için âdetâ göbeğini çatlatır ve sonunda da yine “Allahu a’lem” kaydını düşermiş. Talebelerinden biri der ki, “Bir sene boyunca İbn-i Mesud hazretlerinin yanında kaldığım halde, onun bir kere bile “Rasûlullah buyurdu ki” dediğini duymadım.”
İşte böyle bir hassasiyete de isterseniz “dil iffeti” diyebilirsiniz. Adına ne derseniz deyin, söylediğiniz sözlerin vâkıa mütabık olması ve Allah ilmindeki hakikate, yani, o meselenin mahiyet-i nefsü’l-emriyesine denk düşmesi de iffetin diğer bir parçasıdır. İnsan, iffet ve hayâ perdesini yırtmamak için doğrulukta temrin yapa yapa hilaf-ı vâkî beyanlara da bütün bütün kapanmalı ve yalanın gölgesine bile yaklaşmamalıdır.
“Hortumlama”
Dünyevî güzelliklere ve mala-mülke karşı tama duygusu da, henüz zihinde bir görüntü gibiyken oracıkta boğulmalı ve gelişip büyüyerek başkasının kazancını çekememezliğe, hasede ve kıskançlığa dönüşmesine fırsat verilmemelidir. Zira bu zaaf, daha küçükken önü alınmazsa, değil insanı dilenciliğe sevk etmek, karakter bakımından zayıf kimseleri hırsızlığa bile götürebilir. Bundan dolayıdır ki, “hortumlama” sözü son zamanlarda en çok duyulan ifadelerden biri olmuştur. Bazıları, “hırsızlık” kelimesini sevimli bulmadıklarından dolayı mıdır ya da “hortumlama” tabirinde bir kibarlık sezdikleri için midir, yoksa büyük büyük lokmaları yutmayı anlatabilmek maksadıyla mıdır, bilemeyeceğim, sürekli “hortumlama”dan bahsediyorlar; bazıları da halk arasında kocaman kocaman insanlarmış gibi görünmelerine rağmen ancak bir hırsızın yapabileceği bayağı şeyleri yapıyor ve milletin malını haksız yere yiyorlar.
Evet, insan mal-mülk mevzuunda da kendinde bir zaaf görüyorsa, daha baştan ayaklarını sağlam tutabileceği yerde durmalı ve yıkılabileceği alanlarda dolaşmamalıdır. Gözünü servet hissi bürümüş bir kimsenin makam, mansıp ve imkan sahibi olması buzlu yolda ulu orta koşması gibi bir şeydir. Onun kayıp düşmesi her an muhtemeldir. Öyleyse, o insan, yüzüstü kapaklanmayacağı sahalara yönelmeli; dönebileceği yerde geri dönmeli ve henüz iş işten geçmemişken iradesinin hakkını vermelidir. Aksi halde, iradesinin sırtına çok ağır bir yük yükleyip devrildikten ve “iffetsiz” damgasını yedikten sonra “Ben ne kadar da iradesizmişim” diyerek yakınmasının bir manası yoktur.
Sözün özü; “iffet”, dil, göz, kulak, el, ayak gibi uzuvları günahlardan koruyarak ve helal dairedeki zevk ve lezzetlerle iktifa ederek haramlardan uzak kalmaktır. Ahlakî değerlere bağlı ve günahlardan âzâde yaşamanın en mühim vesilelerinden biri sedd-i zerâî prensibine uygun şekilde davranmak ve ayakları kaydıracak zeminlere hiç yaklaşmamaktır. İffeti, düşünce namusundan meslek ahlakına kadar geniş bir çerçevede değerlendirmek daha doğru olsa gerektir. Nitekim, müstağni davranmak, başkalarına el açmamak, dilencilik yapmamak ve kimseye yüz suyu dökmemek de iffetin çok önemli derinliklerinden sayılmıştır.
| 05-09-2008 22:32 | | Şikayet Et! |
|
Yabancı..
|
Fâcirin Cesareti ve Müttakînin Zilleti
Soru: Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), “Allah’ım fâcirin celâdetinden, müttakînin de aczinden sana sığınırım!” sözünü nasıl anlamalıyız? Özellikle, müttakînin aczinden Allah’a sığınma ne ifade etmektedir? Bu acz ile Bediüzzaman’ın seyr ü sülûkta bir esas kabul ettiği “acz” arasında nasıl bir fark vardır?
Cevap: Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) insana sıkıntı ve keder verecek, onu dünya ve ahirette zillete düşürecek mevzularda Cenâb-ı Hakk’a sığınmış, ümmetine de her türlü musibete karşı Allah Teâlâ’nın hıfz ve inâyetine sığınmalarını tavsiye etmiştir. Bu şekilde, ilahî emir ve yasaklara uymanın yanı sıra, hem söz hem de amelle Allah’ın koruyup kollamasını ve bütün şerlerden muhafaza etmesini istemeye “istiâze” denmektedir.
Peygamber Efendimiz’in değişik hadis-i şeriflerine bakılırsa görülecektir ki, O, küfürden, fâsıklıktan, nifaktan, riyakârlıktan, kalbin kasvet ve gafletinden, acizlikten, tembellikten, yoksulluk ve borcun galebe çalmasından, zillet ve meskenetten, insî ve cinnî şeytanların şerlerinden, delilik ve cüzzam gibi hastalıklardan, bunamaktan ve çok yaşlanıp başkalarının eline düşmekten, yangın ve sel gibi felâketlerden, kabir azabından ve Cehennem’den... Cenâb-ı Allah’ın rahmetine, ilâhi riâyet ve inâyete iltica etmiş; aynı zamanda bize de, bu musibetlere karşı teyakkuzda olmamızı irşad buyurarak, yönelmemiz lazım gelen sığınağı göstermiştir.
Soruda zikrettiğiniz beyan-ı nebevîde de kendisinden Allah Teâlâ’ya sığınılması işaret edilen iki husus belirtilmektedir: Bunların birincisi, “fâcirin celâdeti”; diğeri ise, “müttakînin aczi”dir.
Celâdet; yiğitlik, bahadırlık, atılganlık ve cesaretlilik demektir. Celâdetin zıddı ise, cebânet (korkaklık), zillet, miskinlik ve ürkekliktir. Bu ifade bazen fütüvvet, şecâat ve şehâmet kelimelerinin müteradifi olarak da kullanılır. Bunların hepsiyle anlatılmak istenen ortak mana, aziz yaşama, haksızlığa ve haksızlara boyun eğmeme, saldırılar karşısında korkak olmama, ihtiyaç halinde kuvvete başvururken bile haktan ayrılmama, gücü yettiğinde bir haksızlığa haddinden fazla karşılık vererek mütecaviz davranmama ve hatta cezalandırmaktan daha ziyade afv ü safh yolunu tercih etme gibi hususlardır.
Mü’min, Azîz ve Yiğit İnsandır!..
Celâdet ve şecâat, dinimizce takdir edilen ve her mü’minde bulunması gereken memduh bir sıfattır. İslam ahlakıyla alâkalı kitaplarda mutlaka bu mesele de ele alınmış; bu mevzu hakkında müstakil kitaplar yazılmış; Kur’an-ı Kerim’de yer verilen konuların tasnif edildiği mu’cemlerde hiç olmazsa birkaç kelimeyle bu husus da nazara verilmiştir. Celâdet ve şecâatiyle tarihe geçen büyükler hep alkışlanmış, onlara dair destanlar yazılmış ve çok defa o destanlara müracaat edilerek günümüzün insanında da o ruh haleti uyarılmaya çalışılmıştır.
Kur’an-ı Kerim, Ashâb-ı Kirâmı anlatırken onların aziz ve yiğit insanlar olduklarına işaret etmiş; ”Onlar kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise çok şefkatlidirler.” buyurmuştur. (Fetih, 48/29) Evet, Sahabe efendilerimiz kendi aralarında çok mütevazi, yüzleri yerde ve şefkatli kimselerdir. Fakat, küffâr, küfrünün gereğini yerine getirdiği zaman, mü’minin takınması gereken tavır celâdet tavrıdır. Dolayısıyla, onlar da kâfirlere karşı çok çetin, çok şiddetlidirler; onların hücumlarına karşı zayıflık ve yılgınlık göstermezler. Ashabın kâfirlere karşı aziz olmaları, kaba ve katı davranmaları mânasına gelmemekte; saldırılar karşısında sinmemelerini, tehditlere boyun eğmemelerini, dünya menfaati için davalarını terk etmemelerini ve zalimlerin dişleri arasında öğütülebilecek kolay bir lokma olmamalarını ifade etmektedir.
Evet, Bediüzzaman’ın ifadesiyle, dünyaperest insan, bir lezzet için nihayetsiz zilleti kabul eder; hasis bir menfaat için şeytanın ayağını öper derecede alçaklık gösterir. O, herkese kul-köle olup, riyakârlık ve dalkavukluk ettiğinden dolayı, son derece zillet, meskenet ve aşağılık içindedir. Fakat, ehl-i iman, özellikle de tahkikî iman ile imanı inkişaf edenler, kavîdirler, muazzezdirler. Her mü’min aziz bir kuldur; çünkü o, Allah’a kul olmuş ve bir yönüyle kulluğunu O’na ipotek ettirmiştir. İnanan bir insan, sadece Kadîr-i Zülcelâl, Hakîm-i Zülkemâl, Hâlık-ı Kâinat ve her şeye gücü yeten Rabbü’s-Semâvâti ve’l-Arz’a kulluk eder ve o kulluğuna karşı da hiçbir alternatif tanımaz. Öyleyse, miskinliğin, zilletin, başkaları karşısında serfürû etmenin ve küçük bir menfaat için el-etek öpmenin zıddı olarak kullanılan celâdet bir mü’min sıfatıdır. Mü’min cesurdur, yiğittir; korku ve yılma bilmeyen bir kahramandır. Mehmet Akif bu hakikati ifade sadedinde şöyle demiştir:
Şehâmet dîni, gayret dîni ancak Müslümanlık’tır;
Hakîki Müslümanlık en büyük bir kahramanlıktır.
Cebânet, meskenet, dünyâda, sığmaz rûh-i İslâm’a...
Kitâbullâh’ı işhâd eyledim -gördün ya- da’vâma.
Görürsün, hissedersin varsa vicdânınla îmânın:
Ne müthiş bir hamâset çarpıyor göğsünde Kur’ân'ın!
Beşinci Boyut
Bizim tarihimiz, özellikle de îtilâ (yükselme) dönemlerimiz bu celâdet ve şecâat ruhunun en mümtaz kahramanlarıyla doludur. Milletimizin çok cesur, korkusuz ve fütursuz yiğitleri, cebânet ve meskenetin Müslümanlıkla bağdaşmadığını hemen her fırsatta göstermiş; din, vatan ve millet uğruna ölüme bile hiç tereddüt etmeden seve seve gitmişlerdir. Hatta şavaşa giderken, gazilikten daha çok şehitliği düşünmüş; şehadet şerbeti içmek için fırsat kollamışlardır. Samanyolu Televizyonu’nun “Beşinci Boyut” dizisinde gösterdiği gibi, nazarlarını ebedî bir hayata diken her mukaddes ruh, köyünü, tarlasını, annesini, çocuk bekleyen eşini ve bütün hayallerini arkada bırakıp tereddütsüzce cepheye yürüyebilmiştir. Fakat, onların yürüdükleri yer aslında farklı bir âlemin kapısıdır; bambaşka bir buudun ve hayatı insan üstü bir seviyede sürdürme mertebesinin ilk basamağıdır.
Bundan dolayıdır ki, Cenâb-ı Hak, “Allah yolunda öldürülenler hakkında “ölü” demeyin. Bilakis, onlar diridirler, fakat siz bunun farkında değilsiniz. (Bakara, 2/154) buyurmaktadır. Evet, Bediüzzaman hazretlerinin de ifade ettiği gibi, hayat mertebeleri farklı farklıdır; Kur’an’ın ve hadis-i şeriflerin işaretiyle sabittir ki, şühedânın tabaka-i hayatları sair kabir ehlinin durumunun üstündedir. Şehitler, hayatlarını Hak yolunda feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak, dünya hayatına benzeyen, fakat kedersiz ve zahmetsiz olan bir hayatı âlem-i berzahta onlara ihsan etmektedir. Öyle ki, onlar öldüklerinin bile farkında değildirler; kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini bilmekte, ölümdeki firak acılığını hiç hissetmemekte ve tam bir saadetle mütelezziz olmaktadırlar.
Hazreti Üstad, şehit olan yeğeni Ubeyd hakkında, “Bir rüya-yı sâdıkada, yerin altında bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şühedâ tabaka-i hayatında gördüm. O beni ölmüş zannediyormuş; benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor; fakat Rus’un istilâsından çekindiği için, yeraltında kendine güzel bir menzil yapmış.” demiş; hadsiz vâkıâtla ve rivayetle, şehitlerin bu tarz bir hayata mazhariyetlerinin ve kendilerini sağ bildiklerinin sabit ve kat’î olduğunu belirtmiştir.
Evet, Seyyidü'ş-şühedâ olan Hazret-i Hamza (radıyallahu anh) efendimizin, ruhaniyetiyle kendine iltica eden insanların yardımına koştuğu çok vâkîdir. Cenab-ı Allah, bazı durumlarda selef-i salihînin şehitlerini icraât-ı Sübhaniyesine perde yapmaktadır. Kimi insanların yardımına Hazreti Ali’yi, bazılarına Hazreti Mus’ab’ı ve bir kısmına da Bedir ashabını göndermektedir. Farklı bir buudda bulunan şehitler, çoğu zaman imdatlarına koştukları insanlara dünyadaki halleriyle görünmekte ve onların alışık olup yadırgamadıkları misalî resimleriyle, berzahî fotoğraflarıyla ortaya çıkmaktadırlar. Yani, siz şühedâyı, dünya hayatında hangi elbise içinde ve nasıl bir halde görmüşseniz, Allah Teâlâ da onlara o türlü misalî elbiseler giydirmekte, öyle karşınıza çıkarmakta ve dünyaya ait bazı umûru onlara icrâ ettirmektedir. Şu kadar var ki, onlar sizin yediğiniz türden şeyler yemezler; hayatınızı devam ettirebilmeniz için mukayyet bulunduğunuz yeme, içme, uyuma gibi bazı kayıtlar onlar için söz konusu değildir.
Şehâmet-i İmaniye
İşte, her mü’minde imandan kaynaklanan bir kahramanlık ve cesaret ruhu olması iktizâ eder ki biz buna şehâmet-i imaniye, izzet-i diniye ya da celâdet deriz. Bununla beraber, Bediüzzaman hazretleri mü’minlerdeki şehâmeti anlatırken onu “şefkatle cihazlanmış şehâmet-i imaniye” şeklinde tavsif eder. Yani, mü’minler, zâlimler karşısında zillet göstermedikleri gibi mazlumları da zelil etmezler.. onlar, emri altındakilere hiçbir hak ve hürriyet tanımayan despotlara dalkavukluk yapmaz, kaba kuvvet temsilcilerine el açıp boyun bükmezler; bununla beraber, zayıf ve çaresiz kimselere karşı da tahakküm ve tekebbürde bulunmazlar.
İmanın kazandırdığı izzetle yaşayan insanlar, kahramanlık ve cesaretlerini haksızlıkta ve başkalarını ezmekte kullanmaz ve asla kaba kuvvete başvurmazlar. Onlar, güçlü oldukları yerde affeder; hiddet ü şiddet anında hilm ü silmle muamelede bulunur; ihtiyaç içinde kıvrandıkları durumlarda bile “îsâr” ruhuyla hareket edip başkalarını düşünür ve düşmanları hakkında dahi hayırhahlıktan geri durmazlar. Savaş esnasında harbin kendi kurallarına göre davransalar da, hemen her zaman sulh yolu araştırır ve herkesin kendi hak ve hürriyetlerine göre yaşamasını temin etmeye çalışırlar.
Nitekim, Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) Medine-i Münevvere’ye teşrif buyurduğunda, “Medine Vesikası” adıyla bilinen mukaveleyi yapmış; sulh halinde, herkesin kendini emniyet ve güvende hissetmesi gerektiğini fiilen göstermişti. O anlaşmanın imzalandığı dönemde, Medine’de Hristiyanlar, Yahudiler, müşrikler, bir kabile dinine inananlar ve dinsizler de vardı. Fakat, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz hiç ayırım yapmadan barış ve güven içinde yaşamaya razı olan herkesi anlaşmaya çağırmıştı. Yaptığı mukavelede, kabileleri teker teker saymış; Benû 'Avf, Benû Hâris, Benû Sâide, Benû Cuşem, Benû'n-Neccâr... diyerek her kabileyi zikrettikten sonra o kabilenin hak ve sorumluluklarını belirtmişti. Peygamber Efendimiz, Mekke’nin fethi sırasında da, Müslümanlara senelerce düşmanlık yapan kimseleri bile affetmiş; kapısını çalanlara daima merhametle muamelede bulunmuş ve en güçlü olduğu dönemlerde dahi kuvvet ve celâdeti tahakküm sebebi olarak kullanmamıştı. Daha sonraki dönemlerde de özellikle Râşid Halifeler, Selçuklular ve Osmanlılar, emirleri altındaki toplulukları aynı emniyet ruhuyla yaşatmışlardı.
Diğer taraftan, celâdet ve şecâat duygusunu başkalarını ezme ve kendini ifade etme yolunda kullananlar da olabilir. Aslında, Cenâb-ı Allah insana, dışarıdan gelecek saldırılardan kendini koruması için “kuvve-i gadabiye” (öfke hissi) dediğimiz bir duygu vermiştir. Bu duygu, hariçten gelen hücumları önlemek için itici bir kuvvet ve tedbirli olmaya yarayan bir güçtür. Korkulacak şeyler karşısında temkinli davranma ve onları telâşa kapılmadan savmaya çalışma anlamındaki yiğitçe duruşun, yani “şecâat”in kaynağı olan bu duygu; bütün kin, nefret, hınç, hiddet, dargınlık ve kızgınlığın da menşeidir. Bazıları, korkulmayacak şeylerden dahi korkar, sürekli vehimlerle oturup kalkar ve değişik paranoyalarla hayatı yaşanmaz hâle getirirler ki, bunların halini “cebânet” (korkaklık) kelimesi ifade eder. Fakat, bazı insanlar da vardır ki, onlar âkıbeti hiç düşünmeden, ölçüsüzce ve muhâkemesizce her işe girişir ve neticesi mutlak felâket olan tehlikelere bile korkusuzca atılırlar. Kuvve-i gadabiyenin bu ifrat hâline de “tehevvür” (korkusuzluk ve saldırganlık) denir.
Fâcirin Cesareti
İşte, şecâat duygusu, dinin emrettiği ölçüler içerisinde ve izin verdiği şekilde değil de, kuvvet göstermek, başkalarını ezmek ve hak edilmeyen bir şeyi zorla almak için kullanılırsa, bunu yapan insanın celâdet ve şecâati, övülen ve takdir edilen bir vasıf olmaktan çıkar. Korkusuzluğu bâtıl yollarda ve zorbalıkta kullanan bir insanın cesareti kendinden Allah’a sığınılması gereken bir şerre dönüşür. Hele bir de, o korkusuz insan fâcirse, onun celâdet ve şecâati daha büyük musibetlere sebebiyet verir.
Fâcir; İslâm'ın emirlerini çiğneyen, dinî ölçü ve prensiplere aykırı hareket eden, günahlarda ısrarcı davranan ve büyük günahları işlemekten bile utanmayan azgın kimse demektir. Kalbi ölmüş ve vicdanı tefessüh etmiş böyle birinden şefkat ve merhamet beklenmez; onun şecâat duygusu şefkat hissiyle dengelenmediği için, fâcir adam hiç kimseye acımaz.. o, zulüm ve zorbalıklarının âkıbetini hiç düşünmeden kan döker, can alır, yuva yıkar ve ocaklar söndürür. Bundan dolayı, her sözünde binlerce hikmet bulunan Allah Rasûlü, daha pek çok derin mananın yanında bu hususa da dikkat çekmiş; fâcirin celâdetinden Allah’a sığınmış ve öyle bir şer karşısında bizim de ilahî hıfz ve riayete yönelmemizi tavsiye buyurmuştur.
Müttakînin Tembellik ve Miskinliği
Sorunuzda, Peygamber Efendimiz’in (aleyhi efdalüssalavâti vetteslimât) istiâzede bulunduğu ikinci husus “müttakînin aczi” idi. Acz; güçsüzlük, kifâyetsizlik, beceriksizlik ve elinden iş gelmeme halidir. Bu hadis-i şerifte acz; tembellik, uyuşukluk, bitkinlik, ümitsizlik ve çaresizlik manalarını da ifade edecek şekilde kullanılmıştır.
Tembellik, beceriksizlik ve çaresizlik anlamındaki acizlik, bir kâfir sıfatıdır. Mü’minin şe’ni, sa’y u gayret ve ümittir. Hususiyle de karamsarlıktan neş’et eden çaresizlik ve miskinlik duygusu, milletleri felç eden dehşetli bir hastalıktır ve ilerlemeye, gelişmeye, olgunlaşmaya manidir.
Acizlik her insan için kötü olsa da mü’minin beceriksiz, miskin ve bedbin olması çok daha kötüdür. Zira, mü’mindeki acziyet, onun Cenâb-ı Hakk’a itimat etmeyişine de bir emaredir. Aciz bir insan, Allah-u Teâlâ hakkında hüsn-ü zanda bulunmuyor demektir ve dolayısıyla onun, “Kulum Beni nasıl tanırsa, ona öyle muamele ederim.” hadis-i şerifi gereğince ilahî inayetten istifadesi mümkün değildir.
Müttakî bir insanın beceriksizlik ve çaresizlik içine düşmesine gelince, o bütün bütün fena bir durumdur. Zira, müttakî bir kul, belli bir seviyenin insanıdır. O, Allah’ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınmak suretiyle O’nun azabından korunma cehdinde bulunan bir insandır. Müttakî’yi, takvânın daha şümûllü ve umumi mânâsına göre tarif edersek, o, dinin prensiplerini hassasiyetle görüp gözettiği gibi, şeriat-ı fıtriye kanunlarına da riâyet eden; Müsebbibü’l-esbâba tam itimat etmekle beraber sebepleri de yerine getiren; Cehennemi netice veren davranışlardan sakınmanın yanı sıra kalbini de şirk işmâm eden şeylerden koruyup kollayan insan demektir. Dolayısıyla da, şartlar ne olursa olsun, başına ne gelirse gelsin, bir müttakînin bedbinlik yaşaması ve acze düşmesi kabul edilemez. O bir taraftan sebepleri yerine getirme, diğer yandan da Cenâb-ı Allah’ın kudretine sığınma hususiyetleriyle maruf bir kul olmalıdır. Oysa acz, Müsebbibü’l-esbaba yönelme keyfiyetini belirleyememeyi ve sebepleri terk etmeyi netice verir. Böylece, o insan, hem tekvinî emirler mevzuunda, hem Müslümanca yaşama konusunda, hem de dinini dünyaya anlatma hususunda elinden bir şey gelmeyen bir âciz, bir miskin halini alır.
Takva’nın Bir Derinliği
Bir gün, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, Ebû Umametü’l-Bâhili hazretlerini, Mescid-i Nebevî’de mahzun, mükedder, kalbi kırık ve boynu bükük oturuyorken görmüş ve hemen o halinin sebebini sormuştu. Ebû Umame, “Ey Allah’ın Rasûlü, evde yiyecek bir şey yok ve fakr u zaruret had safhaya ulaştı. Peşimi bırakmayan bir sıkıntı ve bazı borçlarım sebebiyle böyle gamlıyım.” cevabını vermişti. Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz, ona sabah akşam şunları söylemesini tavsiye buyurmuştu: “Allah’ım tasadan, kederden, eli kolu bağlı miskin miskin oturmaktan, tembellikten, korkaklıktan, malımı ulvî bir gaye için verememe cimriliğinden, borç altında ezilmekten ve düşmana mağlup olmaktan Sana sığınırım.”
Ebu Umame hazretleri bu sözlerin manasını anlamış; hem Cenab-ı Hakk’a teveccüh edip niyazda bulunmuş hem de fiilî duayı da yerine getirme düşüncesiyle çalışmış, gayret göstermiş; tasa ve kederden kurtulduğu gibi borçlarını da ödemişti. “Acizlikten ve tembellikten Sana sığınırım” dedikten sonra, o, hâlâ bir kenarda oturup el-âlemin avucuna bakamazdı. Artık bu safhada ona düşen vazife, dua ettiği hususları fiiliyâta dökmekten ibaretti.
Evet, teşriî emir ve nehiyleri gözetip dinin “yap” veya “yapma” dediği hususlarda emre imtisal etmenin yanısıra, tekvinî emirlere riayet etmek, yani, Allah’ın kainatta câri sünnetine (kanunlarına) uygun hareket etmek de takvanın önemli bir buududur. Biz, millet olarak, takvanın çok önemli bir yanı olan “tekvinî emirleri gözetme” esasına gereken değeri vermeyince zenginliklerimizi bir bir kaybetmiş ve ezilmişiz. Daha sonra, bu hatamızı telafi etmeye çalışırken daha büyük bir hataya düşmüşüz: Batı’nın muvaffakiyetini dünyayı çok iyi okumalarında ve onun üzerine yoğunlaşmalarında görmüş, “Biz de kevnî kanunları değerlendirerek onlara yetişeceğiz.” demişiz; ama ne yazık ki, mukaddes değerlerimizi bir kenara atmakla işe başlamışız.
İşte, acz ve çaresizlik düşüncesi zatında kötü olsa da, sünnetullahı bilen ve hem teşriî hem de tekvinî emirlere uyması beklenen bir müttakînin acizlik ve meskenet hastalığına yakalanması çok daha kötü bir durumdur. Bu sebeple ve daha pek çok hikmete mebnî olarak Allah Rasûlü müttakînin aczinden Allah’a sığınmış; böyle bir bedbinliğe düşmememiz için de bizi uyarmıştır.
İlahî Yardıma Çağrı Olan Acz
Bediüzzaman hazretlerinin, mesleğinin bir esası saydığı acz meselesi bedbinlik ve çaresizlikten çok farklıdır. Bu zaviyeden acz, miskinlik ve tembellikle eli-kolu bağlı oturmak değildir; insanın, kendi üzerine düşen sa’y ü gayreti ortaya koyarak kulluk vazifesini yapmasının yanında, Allah karşısında acizliğini de idrak ve ilan etmesidir. “Ben acizim, sen Muktedirsin; ben fakirim, sen Ganîsin; ben muhtacım, sen ise bütün ihtiyaçları gidermeye gücü yetensin” deyip Cenâb-ı Allah’ın kudretine dayanmasıdır. İnsanın, Cenâb-ı Hak karşısında kendini bir hiç bilmesi, her zaman kulluğunun farkında olarak hareket etmesi, umduğu Cennet meyvelerine mukabil ibadet ü tâatini çok yetersiz görmesi ve sadece ilahî rahmete itimad etmesidir. Acz u fakrının farkında olan bir kul sürekli, “Ben kendime yetmem Allah’ım, inayet ve kereminle destekle beni. ben kendi işlerimin üstesinden gelemem ve kendi imkanlarımla Cennet’e gidemem Rabbim, rahmet ve inayetinle te’yit buyur, Cennetine al şu âciz bendeni. Bütün imkanlarımla Cennet’i peylemeye çalışsam ve bütün ömrümü ona hasretsem de, benim cehd u gayretim Cenneti kazanmaya kâfî gelmez. Ona ancak, Senin merhametinle ulaşabilirim. Beni de ilahî rahmetinle yarlığa Allah’ım!” der durur. Kendi güç ve kuvvetiyle en küçük bir zaferi bile elde edemeyeceğine ama Allah’ın inayetiyle her işin altından kalkabileceğine inanır. Böylece, aczini Allah’ın kudret ve inayetine bir çağrı yapar; kendi küçüklüğüne rağmen O’nun sonsuz kudretine dayanır ve o kuvvet sayesinde her meselenin üstesinden gelebileceğine iman eder.
Evet, insan âciz, zayıf ve muhtaçtır; O ise, her şeye hükmeden mutlak bir Hâkim’dir. Bu itibarladır ki, halis bir kul hemen her zaman, kendi küçüklüğünün şuurunda ve O’nun büyüklüğünü takdir hisleriyle iki büklüm yaşar; isteyeceği her şeyi, kavlî, fiilî ve hâlî talep çerçevesinde sadece ve sadece O’ndan ister ve O’na karşı müstağni davranmayı küstahça bir çalım sayar. O’nunla dua ve ibadet münasebetlerinde lâubalî olmayı ve gayr-ı ciddî bulunmayı da bir saygısızlık kabul eder. O’na teveccühünde her zaman bir yandan ümit, diğer taraftan da endişe mülâhazalarıyla dolar.
Aslında, hem dünyevî hem de uhrevî beklentilerimiz hesabına yaptığımız işler ile talip olduğumuz neticeler arasında bir münasebetsizlik var gibidir. Mesela, binlerce yıldız ve gezegen emrine verilse, binlerce senelik bir ömür de bahşedilse, insan Cennet gibi bir ebedî menzili var edemez; Cennet hayatının bir gününe bile nâil olamaz. Fakat, Allah (celle celalühü) elli-altmış senelik bir kulluğa bedel ebedî saadeti va’d etmektedir. Dua etmekle ya da namaz kılmakla Cennet’e ulaşmak arasında zahiren bir münasebet gözükmemektedir. Oysa, Cenâb-ı Hak, “Siz, üzerinize tevdi ettiğim şu vazifeyi yapın, ben de ona mukabil şöyle bir mükafatta bulunacağım” demekte ve bizim nazarımızda çok küçük olan bazı amellere pek büyük bir kıymet takdir etmektedir. İşte, orada asıl tenasüp Allah’ın emrettiği o ameli yapmak ve O’nun değer biçtiği bir işi takdir ettiği o değere göre ele almaktır. Çünkü, Mevla-yı Müteâl, kullarının aczini bir merhamet çağrısı gibi kabul etmekte; halis bir niyetle ortaya konan çok küçük amellere sonsuz nimetler vererek mukabelede bulunmaktadır. Mesela, namaz bazen bir saate sığdırılabilecek bir ibadettir ve insanın nazarında Cennet’in karşılığı olabilecek bir kıymette değildir. Zahiren, beşerî hareket ve davranışlara sıkıştırılmış bir darlık içinde eda edilen ve bazen gafletle biraz daha daraltılan o namazla Cennet alınamaz. Fakat, Cenâb-ı Allah, namaza öyle bir kıymet biçer, ona o denli bir vüs’at verir ve onu öyle değerler üstü değerlere ulaştırır ki, artık o namaz küçük ve değersiz bir şey değildir; bilakis, Cennet’i satın almaya yetebilecek bir sermayedir.
Demek ki, Cenâb-ı Allah size bir vazife tahmil ediyor. O vazife teklif-i mâlâyutak denebilecek cinsten güç yetiremeyeceğiniz bir iş de değil, herkesin az bir gayretle altından kalkabileceği bir iş. Fakat, ona öyle bir kıymet biçiyor ki, onunla Cennet’i satın alabiliyorsunuz. Yani, elinizdeki değersiz bakır parçasına kendi mührünü vuruyor ve o mangırı bir anda cihanları peyleyebilecek bir para seviyesine yükseltiyor. Aynen öyle de, sizin imanınız da O’nun mührünü taşıyan çok değerli bir sermaye; ibadet ü tâatiniz ebedi saadeti satın alabilecek kıymette bir hazine... Âciz ve fakirsiniz; belki elinizden çok küçük bir iş geliyor ama o, Hak katında çok büyük sayılıyor ve ona mukabil sizin için Cennet kapıları açılıyor.
Tabii ki, böyle bir netice gönlünüzde bir teşekkür hissi ve minnettarlık duygusu hâsıl eder.. içinizde bir şükür hissi uyarır... Birinizin bin olduğunu, kendi darlığınız içinde eda ettiğiniz bir ibadetin O’nun rahmetinin genişliğiyle değerler üstü değerlere ulaştığını görünce şevk ile gürlersiniz.. bu büyük nimetler sizi sürekli tefekkür, şükür ve şevk atmosferine çeker. Dahası, şahit olduğunuz ilahî rahmet ve inayet sizin gönlünüzde de şefkat hissini coşturur; mahlukâta merhametle bakan bir insan olursunuz.
İlâhî Teveccüh ve Sıfatlar
Hâsılı; Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) celâdet ve acz sıfatlarının yer değiştirmesine dikkat çekmiş; cesaretin fâcir bir insanda tehlikeli bir silah olduğuna ve aczin de müttakî bir kula hiç yakışmadığına işaret ederek bu iki sıfattan istiâzede bulunmuştur.
Bediüzzaman hazretlerinin de ifade ettiği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın teveccühü sıfatlara göredir. “Meselâ, sabrın mükâfatı zafer; atâletin mücazatı sefalet; sa’y ve sebatın sevabı da servet ve galebedir.” Öyleyse, sa’y ve gayrete sarılan, teşriî emirlerle beraber tekvinî emirleri okumasını da bilen kim olursa olsun, Cenâb-ı Allah onu muvaffak eder. Dolayısıyla, tekvinî emirlere itaat eden kimse, inançsız bir insan da olsa, kevnî hakikatleri görmezlikten gelen Müslümana galebe çalar.
Bir kâfirin her sıfatının küfründen neş’et etmesi lazım gelmediği gibi, bir müslümanın, bazı sıfatları da dinî disiplinlere uygun olmayabilmektedir. Acizlik, yeis ve çaresizlik birer küfür sıfatı olmasına rağmen bunların bazı mü’minlerde bulunması da ihtimaldir. Celâdet, şecâat ve şehâmet de birer mü’minlik şiârı olduğu halde, bazen inançsız bir insan da bu sıfatlara sahip olabilmektedir.
Şayet, Allah Teâlâ sadece güzel sıfatlara değer veriyorsa, korkaklık, miskinlik, ümitsizlik ve çaresizliğe teveccüh etmiyor ve bu çirkin vasıfları üzerinde barındıranlara merhamet nazarıyla bakmıyor demektir. Bir manada, âciz ve miskin kimseler “kendi hallerine bırakılmış ve terk edilmiş” zavallılardır. Böyle bir “bırakılmışlık” ise, “Allah’ım beni göz açıp–kapayıncaya kadar dahi olsa nefsimle başbaşa bırakma!” diye dua etmesi, heva ve hevesinin insafsızlığına terk edilmemek için yakarışta bulunması beklenen bir mü’mine yakışmayan bir sıfattır. Evet, mü’min ümitli, gayretli, azimli ve Cenâb-ı Allah hakkında hüsn-ü zanlı olmalıdır.
Sözlerimizi yine Mehmet Akif’in yanık nağmeleriyle bitirelim:
“Mâdem ki alçaklığı bir, ye’s ile şirkin;
Mâdem ki ondan daha mel’un daha çirkin
Bir seyyie yoktur sana; ey unsur-i îman,
Nevmîd olarak rahmet-i mev’ûd-i Hudâ’dan
Hüsrâna rızâ verme... Çalış... Azmi bırakma;
Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!”
| 05-09-2008 22:33 | | Şikayet Et! |
|
Yabancı..
|
Cennet Yolunun Burakları
Soru: Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifte, “Yâ eyyühe’n-nâs! Efşu’s-selâm, ve et’ımü’t-taâm, ve sılu’l-erhâm, ve sallû billeyli ve’n-nâsu niyâm, tedhulü’l-Cennete biselâm” buyuruyor. Peygamber Efendimiz’in bu türlü sözleri, sadece o anki muhataplarına mı özeldir yoksa umûmî midir? Bu hadisi nasıl anlamalıyız?
Cevap: Bu hadis-i şerifi, Abdullah İbn-i Selâm (radiyallahü anh) rivayet etmektedir. Kısaca meâli şöyledir: “Ey İnsanlar! Selamı aranızda yaygın hale getirin.. sofranız herkese açık olsun, çokça ikram edin.. sıla-ı rahimde de kusur etmeyin.. bir de, insanların uykuya daldıkları anlarda, gecelerin karanlığını namazla delin.. böylece selametle Cennet’e girersiniz!.” (İbn-i Mâce, Et’ime, 1; Dârimî, Salât, 156)
Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) bu kabil sözlerini ilk akla gelen (zahirî) manalarıyla ele almakta ve o şekilde amel etmekte hiçbir mahzur yoktur. Bilakis, herbiri güzel ahlakın ayrı bir yanına işaret eden bu hususları tatbik etmek insana çok fayda ve sevap kazandırır. Bununla beraber, bu türlü hadis-i şerifleri tergib (teşvik etme, isteklendirme) ve terhîb (sakındırma, uzaklaştırma) sadedinde îrad edilmiş sözler olarak değerlendirmek daha doğrudur.
Tergib ve Terhîbe Birer Misal
Mesela; Allah Rasûlü, “Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, vaad ettiğinde vaadinden döner, kendisine bir şey emanet edildiğinde emanete hıyanet eder” buyurmuş; bazı rivayetlerde, hemen her zaman en haince düşmanlık duygularını dostane tavırlar içinde icra etmeyi de nifak emaresi olarak zikretmiştir. Bu nebevî beyan, sözünden dönen ya da yalan söyleyen herkesin münafık olduğu manasına gelmez. Her yalan, insanı mutlaka münafık yapmaz. Fakat, yalan, bir lafz-ı kâfirdir; yalan söyleyen bir insan küfre doğru bir adım yaklaşmış ve imanını ayakta tutan esaslardan da bir adım uzaklaşmış olur. Dolayısıyla, insan bir-iki yalanla münafık olmasa da doğru olmayan her beyanla tehlike sınırına biraz daha yaklaşmış sayılır. Keza, kendine bir emanet verildiğinde ona hıyanet eden kimse, emniyetten uzaklaşması ölçüsünde imandan uzaklaşmış ve o kadar da küfre açık hale gelmiş olur. Evet, yalanın, ahde vefasızlığın ve emanete ihanet etmenin öyle çeşitleri vardır ki, onlar insanı tam bir münafık haline getirir. Bu kötü fiilleri işleyenlerin hepsi münafık olmasa bile, hemen herkes bir yalan menfezinden nifaka düşebilir; bir emanete ihanet çukurundan küfre yuvarlanabilir; sözünde durmama ya da hayasızca düşmanlık yapma gibi günahlar sebebiyle münafıklar safına kayabilir. Öyleyse, bu neticeye götürebilecek işlerin en küçüğünden dahi fersah fersah uzak durmak gerekir. İşte, Peygamber Efendimiz de münafığın alametlerini sayarken terhib edalı bir ifadeyle bu hususlara dikkat çekmiştir.
Allah Rasûlü, bir başka zaman da, “Cenâb-ı Allah yedi kimseyi, kendi zıllinden (gölgesinden) başka sığınak olmayan kıyamet gününde, zılli altında himaye edecektir.” buyurarak, âdil imamdan başlayıp yapayalnızken Allah’ı anıp da gözleri yaşlarla dolan insanla bitirerek yedi zümreyi saymış ve bu yedi sınıf insanı misal vererek onların temsil ettiği yüksek hasletlere sahip olmamız için bizi teşvik etmiştir.
Tergib ifade eden bu beyanda, âdil imam ilk sırada zikredilmiştir. Haddizatında, adaletli idarecilerin hepsi Allah’ın zıllinde değildir. Fakat, adil olan bir idarecinin Allah’ın zıllinde olması kuvvetle muhtemeldir. Çünkü, hükümdarın ya da değişik kademelerdeki yöneticilerin ellerinde geniş imkanlar vardır. Bu geniş imkanlar, güç ve kuvvet genellikle despotluğa, tiranlığa ve zorbalığa götürür; sahibini çıldırtır ve ona sağlam muhakemede bulunma imkanı vermez. Kaba kuvvet aklın önüne geçer, şefkat duygusunu çiğner ve merhamet hissini öldürür. Dolayısıyla, güç ve kuvvetin temsilcileri çoğunlukla hak ve adalet tanımazlar; adeta insanların hukukunu çiğneme hakkı kendilerine verilmiş gibi davranırlar. Koruma mecburiyetinde oldukları hukuk kurallarına en başta onlar riayet etmezler. Böylece, aslında bir hikmet-i vücudu bulunan kuvvet, bazı kayıtlar altına alınmadığı ve hakkın emrine girmediği zaman kimin eline geçerse geçsin onu azgınlaştırır ve bir zalim haline getirir.
İşte, hakperest ve adil davranmanın çok zor olduğu bir konumda, Hulefa-i Raşidîn, Ömer bin Abdülaziz, Mehdî-i Abbasî, Harun Reşid, fatih Sultan ve Yavuz Selim gibi davranmaya çalışarak kılı kırk yararcasına yaşayan idareciler Allah’ın rahmetine, Cennet’e ve rıdvana açık duruyorlar demektir. Güç, makam ve mansıp karşısında “pes” etmeyip adaletten ayrılmama “zıllullah”a açık bir duruş manasına gelmektedir. Öyle bir duruş, adil idarecileri, Cenâb-ı Hakk’ın hususî ve sürpriz olarak hazırlayacağı o ilahî gölgeye namzet hale getirmektedir. Ahirette insanın kalbini, ruhunu, hissini ve bütün letâifini saran endişe ateşlerine karşı koruyucu bir sera ve bir siper olan “zıllullah”, hiç kimsenin korunamadığı bir yerde, işte o türlü idarecileri himayesine alacak ve onlar için emin bir sığınak olacaktır. Evet, adalet sıfatı, bir idarecinin “zıllullah”a mazhar olması için tek başına kafi değilse de, o mazhariyete erenler mutlaka adil imamlar arasından çıkacaktır. Dolayısıyla, bu hadis-i şerif bir hakikati ifade etmenin yanısıra hem fertler hem de toplum için çok önemli olan bazı hasletleri de nazara vererek o güzel huylara teşvik etmektedir.
Münebbihât
İbn-i Hacer el-Askalânî hazretleri tarafından derlenen, Peygamber Efendimiz’in, Ashâb-ı Kirâm’ın ve Tâbiîn’in büyüklerinin bazı sözlerine yer verilen “Münebbihât” adlı risâle, ikiden ona kadar cümlelerden oluşan tenbihleri ihtiva etmektedir. Münebbihât’ta, sünâiyyât, sülâsiyyât, rübâiyyât... denilen iki maddeli, üç maddeli, dört maddeli... hadisler vardır ve bunların hepsi Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in bazı hakikatleri ifadeyle beraber tergib ve terhib maksadıyla söylediği lâl ü güherlerdir. Bunlar, sorunuzda zikrettiğiniz hadis-i şerif gibi, salih amellere karşı arzu uyarır, iradeyi şahlandırır ve iştiyâkı arttırır; fena işlere karşı da nefsi dizginler, hevayı gemler ve hevesi frenler.
Söz konusu hadis-i şerifte de, mü’minler, amel-i salihe dair dört hususa teşvik edilmekte ve ilk olarak “Efşu’s-selâm - Selamı yaygınlaştırın.” denmektedir. Bildiğiniz gibi, “selam” ayıp ve kusurdan, korku ve endişeden emin olma, emniyet ve sulh içinde bulunma manalarına gelir. Selam, bir mü’minin diğerine “es-Selâmü aleyküm” deyip “Allah’ın selâmı senin üzerine olsun; Allah seni her türlü kazâ ve beladan korusun; selametle yaşayıp emniyet ve güven içinde Cennet’e dahil olasın” şeklindeki niyet ve mülahazalarla dua etmesi; diğerinin de, “Ve aleykümü's-selâm ve rahmetullahi ve berakâtüh” diyerek “Allah'ın selâmı, rahmet ve bereketi seninle de beraber olsun; benim için istediklerinin kat kat fazlasını Allah sana da lütuf buyursun” türünden nezih duygularla mukabelede bulunması demektir.
Selâm Olsun!..
Cenâb-ı Allah, “Ey iman edenler! Kendi evleriniz dışındaki evlere, sahiplerinden izin isteyip onlara selam vermeden girmeyin.” (Nûr, 24/27); bir başka ayet-i kerimede de, “Şayet size selam verilirse, siz de ondan daha güzel bir tarzda selamı alın, en azından verilen selamın misli ile karşılık verin!” (Nisa, 4/86) buyurmaktadır. Ayrıca, “Rahman’ın has kulları o kimselerdir ki onlar tevazu ile yürürler. Cahiller kendilerine laf atarsa “Selametle!” der geçerler.” (Furkan, 25/63) ilahî beyanıyla, has kullarının edep ve nezaket dolu tavırlarını takdir etmektedir. Evet, Allah’ın seçkin kulları, gururlu, saygısız, kaba ve haşin değil, alçak gönüllü bir şekilde, terbiyeli ve nazik yürürler. Kendileri etrafa hiç sıkıntı vermedikleri gibi, cahillerin cahilce tavırlarla onları muhatab almaları, çok kaba hareketler sergilemeleri ve yakışıksız sözler sarf etmeleri karşısında bile asla çirkin bir laf etmez, nezaketlerinden taviz vermezler. Dillerini edep ve nezahete o denli alıştırmışlardır ki, başka bir şey söylemez, sadece “selam” der geçerler.
Güvenilir hadis kaynaklarında yer alan bir rivayete göre; bir gün bir Yahudi, Peygamber Efendimiz’in yanına gelerek “es-Selâmü aleyküm” der gibi yapmış, fakat, “es-Sâmü aleyküm” demişti. İbrânî dillerinde, “sâm” ölüm demekti; “es-Sâmu aleyküm” ise, “Ölüm sizin üzerinize olsun, canınız çıksın!” manasına gelmekteydi. O talihsiz adam, Allah Rasûlü’ne selam veriyormuş gibi yapıp “es-Sâmü aleyküm” deyince, onun maksadını anlayan Hazreti Aişe validemiz biraz sinirlenip, “Ölüm, gazap ve lanet sizin üzerinize olsun; Allah canınızı alsın!” diyerek ziyadesiyle mukabelede bulunmuştu. Meseleyi biraz nükteyle ele alacak olursak, mualla annemiz zahiren doğru olanı yapmıştı; zira, selamı alan insanın verilen selama daha başka kelimeler ilave ederek mukabelede bulunması gerekir. Mesela, birisi size “es-Selâmü aleyküm” deyince, siz “Ve aleykümü’s-selâm” demekle yetinmez; “ve rahmetullahi ve berakâtuhu” sözlerini de ekler; hatta Hazreti Üstad gibi, “ebeden, dâimen, ebede’l-âbidîn ve dehre’d-dâhirîn” diyerek selamı bitirirsiniz. İşte Aişe validemiz de –ona ruhlarımız feda olsun– İnsanlığın İftihar Tablosu’na karşı öyle çirkin davrananlara ziyadesiyle cevap vermişti.
Bunun üzerine Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazreti Aişe’nin cevabını doğru bulmadığını ima ederek ”Eğer kötü söz tecessüm etseydi, çok çirkin tecessüm ederdi; nezaket ise, neyin üzerine konduysa onu süsledi ve onun makamını yüceltti.” buyurmuştu. Ümmü’l-mü’minîn, “Ya Rasûlallah! Onların “es-Sâmu aleyküm” dediğini duymadınız mı?” deyince de Efendimiz, “Evet duydum, ama onlara verdiğim cevabı sen duymadın mı? ben de onlara, “Aleyküm - Size de” diye cevap verdim.” demişti.
“İman etmedikçe Cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe, olgun bir imana sahip olamazsınız. Size, yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi? Aranızda selamı yayınız!...” diyen Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, pek çok hadislerinde selamın önemi ve yaygınlaştırılmasının gereği üzerinde durmuştur. Bir sahabi, “İslamın hangi işi daha hayırlıdır?” diye sorduğunda, Efendimiz, “Yemek yedirmen, tanıdığına ve tanımadığına selam vermendir.” buyurmuştur.
Evet, Peygamber Efendimiz “Efşû’s-Selâm” diyerek, dilimizde de kullandığımız “fâş” kelimesinin farklı bir kipiyle selamı yaygınlaştırmamızı, uğradığımız her yerde emniyet telkin etmemizi, tanısak da tanımasak da karşılaştığımız herkese selam vermemizi ve selamı hiç terk etmediğimiz bir adet haline getirmemizi emretmiştir. Onu, insanların kalblerindeki kin ve nefreti eritecek, aradaki soğuklukları giderecek ve gönüllerde bir sıcaklık hasıl edecek en önemli unsurlardan biri olarak saymıştır. Yalnızca dışarıda değil herkesin kendi evinde de selam alıp vermesi gerektiğini de belirtmiş; yanında büyüttüğü Hazreti Enes’e, “Ailenin yanına girdiğinde selam ver ki, sana ve ev halkına bereket olsun!” buyurmuştur.
Bonjur, Bonsuvar...
Halk arasında kullanılan, “Emniyete ve güvenliğe geldiniz, burada rahat edebilirsiniz; size teminat veriyoruz” manasına gelen “merhaba”; Fransızca’dan dilimize geçen ve bilhassa Tanzimat’tan sonra adeta moda olan “bonjur”, “bonsuvar”; İngilizce’den alınan “hi”, “hello”; Türkçe’nin saflaştırılması bahanesiyle icad edilen “günaydın”, tünaydın” ya da bugün onların yerine kullanılmaya başlanan “iyi günler” ve “iyi geceler” gibi sözler de gönül almaya vesile olabilir; onlarla selamlaşmak, muhatabı görmezlikten gelerek hiç kâle almıyormuşçasına sessizce çekip gitmekten daha iyidir. Fakat, onlardan hiçbiri “Es-Selâmu aleyküm!” demek kadar derin manalar taşımaz ve selamın yerini dolduramaz. Selamın manası çok derindir. “Es-Selâmu aleyküm” ifadesi, “Allah sağlık, afiyet versin, kaza ve beladan emin kılsın” demekten “Cennet dârüs-selâmdır, selamet yeri ve yurdudur. Cennet senin de otağın olsun, Allah seni Cennetlik eylesin. Cehennemden uzak, Cennete dahil olasın; Allah'ın lütfuna erip ebedî saadeti bulasın” demeye kadar çok geniş ve derin manalar taşır.
Ayrıca, selamın hakikatini ve keyfiyetini Kur’an-ı Kerim öğretmiştir. Cennet ehlinin karşılanışını, meleklerin onlara “Selâmun aleyküm” deyişlerini anlatmış ve adeta her selam sözü melekleri, Cennet’i ve ehl-i imanın “selam yurdu”nda karşılanışını hatırlatır olmuştur. Bediüzzaman hazretlerinin dediği gibi, Kur’an’ın her kelimesi bir “melek-i nâtık”tır. Yani, Allah’tan gelen o kelimeler canlı birer çağrıdır, birer davettir. Siz, o mübarek kelimeleri seslendirdiğiniz ya da dinlediğiniz zaman vicdanınızda meleklerin sesini işitebilir, ruhânîlerin teşkil ettiği koroda bulunduğunuzu hissedebilir ve her şeyin ötesinde âdetâ Mütekellim-i Ezelî’ye ait selamı duyuyor gibi olabilirsiniz. Kur’an’ın kelimeleri adeta sizinle konuşurlar ve o muhrik nağmeleriyle, başka hiçbir vesileyle ve hiçbir yerde bulamayacağınız bazı kayıtları sizin ruh disketinize kaydederler. Öbür tarafta o kayıtların çözümüyle yüz yüze geldiğiniz zaman da sizi zevkine doyamayacağınız bir inşiraha ulaştırırlar.
“Selam” da melek-i nâtık denebilecek kelimelerden biridir. Öyleyse, başka sözlerle değil, Kur’an’ın öğrettiği o derin muhtevalı beyanla insanları selamlayın. Uğradığınınız her yerde, çarşı-pazarda, bir dükkanda ya da şadırvan başında rastladığınız her insana “es-Selâmu aleyküm” deyin, niyetinizle onu her an biraz daha derinleştirerek insanlar arasında emniyetin temsilcileri olun. Sizin o samimi söz ve tavırlarınız bir havuza dökülecek, orada değerlendirilecek; çok farklı şekillerde, değişik kalıplar içinde ve ahirette işinize yarayacak bir keyfiyette mutlaka bir gün dönüp size gelecektir; işte o günü intizara koyulun. Kim bilir, belki de o selamlaşmalarınızın herbiri, dualarınıza meleklerin iştirakini sağlayan kapıyı açacak sihirli birer anahtar mesabesindedir. Kim bilir, belki çarşı-pazarda önünüze gelen herkese emniyet ve güven vaad ettiğiniz zaman sizin için de öbür âlemlerde bir kısım emniyet kapıları açılıyordur; sizin bir selamınıza mukabil yüzlerce melek “Selam sizin de üzerinize olsun” diyor ve size dua ediyordur. Evet, böyle bir kazanma yolu varken onu değerlendirmemek, dilsizmiş gibi davranıp selam vermemek ya da başka kültürlerin etkisiyle meseleyi daraltmak büyük bir kayıptır.
Sofranızı Herkese Açın
Hadis-i şerifte, ikinci olarak, “Ve et’ımü’t-taâm- Sofranız herkese açık olsun, bolca ikram edin” denmektedir. Fakirleri ve açları doyurma mevzuu ayet-i kerimelerde ve hadislerde farklı şekilde ifade edilmiş; zekat, sadaka, keffaret ve fidye gibi meselelerde fakirlerin doyurulması konusu, sınırları çizilerek genişçe ele alınmıştır. Fakat, Peygamber Efendimiz bu sözüyle zengin-fakir, mü’min-müşrik ayırmamış; yemek yedirmeyi mutlak bırakmıştır. Bu açıdan, öncelikle Müslümanlara olmak üzere, Hristiyan, Yahudi, Budist ya da kim olursa olsun gayr-i müslime ikramda bulunmak da bu sözün muhtevasına dahildir.
Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) “Her yaş ciğer (canlı) sizin için bir sevap kazanma vesilesidir.” buyurmuştur. İffetsiz ve çok günahkar bir kadının, susuzluktan dili sarkmış bir köpeğe acıdığından dolayı bir kuyuya inip ayakkabısıyla su çıkardığı ve o köpeği suladığı için Cennet’e girdiğini anlatan Peygamber Efendimiz, bir kediyi eve hapseden, ona yiyecek vermeyen, yeryüzünün haşeratından yemesine de engel olan ve onun ölümüne sebebiyet veren bir başka kadının da bu çirkin işten dolayı Cehennem’e gittiğini bildirmiştir. Evet, kendisinde hayat eseri olan her canlı bir sevap vesilesi ise, buna hayvanat dahil olduğu gibi evleviyetle insanlar da dahildir. Çünkü, her insan Cenab-ı Allah’ın özel mührünü taşımaktadır ve ahsen-i takvime mazhardır.
Demek ki, “Ve et’ımü’t-taâm” ifadesini çok geniş olarak değerlendirmemiz gerekmektedir. Soframızı herkese açık tutmamız, misafirimiz kim olursa olsun yemek yedirmemiz mü’mince bir davranıştır. Tabii ki, herhangi bir sahabiye ikram etmek farklıdır, Peygamber Efendimiz’e yemek yedirmek daha farklıdır. Necran’dan gelip bağrını İslam’a açan insanlara ya da Gassan’dan gelen Hristiyanlara yemek yedirmekle, sıradan bir müslümana ikramda bulunmak aynı kıymette değildir. Evet, Allah rızası için yemek yedirmek salih bir ameldir ve her ikramın bir sevabı vardır. Fakat, soframıza oturan insana göre o sevabın artması da söz konusudur. Hak dostlarından birine yedirdiğimiz yemek, Allah nezdinde öyle büyüktür ki, onun bizim için yedi veren, hatta yetmiş veren başak gibi olması ve evimizi bereketle doldurması kuvvetle muhtemeldir.
Diğer taraftan, mü’minleri diğer insanlardan ayıran özelliklerden biri karşılık beklemeden yedirip içirmek ve insanlara ikramda bulunmaktır. Ehl-i dünyanın düşmanlık ve mücadeleleri çoğunlukla yemek davası üzerinde cereyan eder. Onlar hep başkalarının kazancından yemek ve başkasının sırtından geçinmek isterler. Güçleri yeterse zulümle yahut hırsızlıkla, o da olmazsa dilencilikle başkasının malını alır kullanırlar. Ehl-i iman ise, muhtaçların ihtiyaçlarını gidermek ve Allah’ın lutfettiklerinden infakta bulunmakla rıza-yı ilahiyi tahsile çalışırlar. Mü’minler ikramın keyfiyetine değil, onu ortaya koydukları andaki niyetlerine önem verirler. “Yarım hurmayla bile olsa kendinizi ateşten koruyun” ve “Ey Müslüman kadınlar, bir koyun paçası da olsa hayır hesabına hiçbir iyiliği küçük görmeyin” buyuran İnsanlığın İftihar Tablosu’nun irşadına kulak verir; ellerinde ne varsa, güçleri yettiğince yedirir içirirler. Ayrıca, Hazreti Hatice, Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Osman gibi sahabe efendilerimizin, insanları dine davet için düzenledikleri ziyafet sofralarında ya da fakirlere-muhtaçlara yardım yolunda servetlerini tükettiklerini (değerlendirdiklerini demek daha doğru olsa gerek) hatırdan çıkarmaz ve onlara benzemeye gayret ederler.
Bir Türk atasözünde “Her geceyi Kadir, kapına gelen her insanı da Hızır bil” denir. Bu, sofrayı herkese açık tutma meselesinde de çok önemli bir ölçüdür. Tanısan da tanımasan da kapını çalan herkesi Hızır gibi kabul etme, güleryüzle karşılama ve ona ikramda bulunma yemek yedirmenin hakkını verme demektir... İşte, Peygamber Efendimiz’in “yemek yedirin” sözü bu genişlikte yorumlanmalıdır.
Sıla-i Rahim
Sohbetimize mevzu teşkil eden hadis-i şerifteki üçüncü husus “Ve sılu’l-erhâm – Sıla-yı rahimde bulunun” beyanıdır. “Sıla”, kavuşmak, ulaşmak, akrabayı ziyaret etmek, mü'minlerle görüşmek ve alâkayı devam ettirmek manalarına gelmektedir. Sıla, Türkçe’mizde de çok kullanılan, özellikle dâussıla terkibiyle vatan hasretini ve memleket özlemini ifade için edebiyatın hemen her türünde sıkça rastlanan bir kelimedir. “Dâussıla” tabiri, günümüzde de pek çok insanın hasret ve hicranının unvanıdır. Anne-babanızdan, dost ve akrabanızdan uzaksanız; vatan toprağını, öz kültürünüzü, kendi kültür ortamınızı, camilerinizi, minarelerinizi ve ezanlarınızı özlüyorsanız; hatta bazen mahyalarınızın, temcid ve tehlillerinizin hayali gözlerinizi yaşartıyorsa ve bin âh ile “Keşke bir kere daha o iklimin havasını solusam; bir kere daha öz değerlerimle buluşsam” diyorsanız bunların herbirine karşı sizin içinizde de bir sıla derdi var demektir.
Sıla-i rahime gelince, o, akraba ve yakınları ziyaret etme, hal ve hatırlarını sorma, gönüllerini alma ve alâkayı koparmama demektir. Peygamber Efendimiz’in Cennete girmeye vesile olan amellerden biri saydığı sıla-i rahimin, âyet ve hadislerde, namaz, zekât gibi farz ibadetlerden hemen sonra zikredilmesi onun dinimizdeki önemini göstermektedir. Kur’an-ı Kerim, “Allah'tan korkun ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının” (Nisâ, 4/1) mealindeki ayeti-i kerimede olduğu gibi sarih ya da pek çok ilahî beyandaki imalarla sıla-i rahimi nazara vermiştir. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz de, “Akrabalık, Arş'ta asılıdır. ‘Beni gözeteni Allah gözetsin; beni terk edeni Allah terk etsin’ der durur.” buyurmuş; bir başka defa, “Yoksula yapılan sadaka bir sadakadır. Bu sadaka akrabaya yapılmışsa iki sadaka demektir. Biri sadaka, diğeri sıla-i rahimdir ki bu da sadaka sayılır” demiş ve “Akrabalık bağlarını kesip koparan kimse Cennete giremez” tehditkar ifadesiyle mü’minleri ikaz etmiştir. İslam alimleri, bu ayet ve hadisleri nazar-ı itibara alarak sıla-i rahimde bulunmanın vacib olduğunu söylemiş ve onun terkedilmesinin büyük günah sayılacağını belirtmişlerdir.
Sıla-i rahim meselesinde gözetilmesi gereken öncelikler vardır. Yolunuzu hasretle gözleyen ve “Ne olur kavuşabilsem” diyen insanlara karşı sıla ayrı bir kıymete ulaşır. Dolayısıyla hiç kimseye karşı sıla, anne–babaya karşı olan sılanın yerini tutamaz. Sonra bizim kıstaslarımız içinde nine ve dedeye karşı.. daha sonra amca ve halaya karşı.. onların akabinde de dayı ve teyzeye karşı.. sıla gelir. Aslında, sıla-i rahimdeki sıralamada da Kur’an-ı Kerim esas olmalı ve kendilerine karşı iyilik yapılması gerekenler Kur’an’da hangi sırayla anlatılmışsa, o sıra ölçü kabul edilmelidir. Değişik ayetlerde iyilik yapma ve ihsanda bulunma meselesi anlatılırken bir tertibe riayet edilmiştir. Mesela; bir ayet-i kerimede mealen “Yalnız Allah’a ibadet edip O’na hiçbir şeyi şerik yapmayın. Anneye, babaya, akrabalara, yetimlere, fakirlere, (evi yakın olan veya akrabadan olan) yakın komşulara, (evi uzak olan veya akrabadan olmayan ya da müslüman olmayan) uzak komşulara, yol arkadaşına, garip ve yolculara, ellerinizin altındakilere (köle, cariye, hizmetçi, işçi) güzel muamele edin. Bilin ki Allah kendini beğenen ve övünüp duran kimseleri sevmez.” (Nisa, 4/36) buyrulmaktadır. Dolayısıyla, iyilik ve ihsanda bulunurken de bu sıralama gözetilmeli; kimin sıla hakkı daha büyükse ona daha çok önem verilmelidir.
Sıla-i rahim, tatlı sözlü, güler yüzlü olmaktan selâmlaşmaya, hal-hatır sormaktan insanlar hakkında iyi dileklerde bulunmaya, ziyâretlerine gitmekten ihtiyaçlarını görmeye, dertlerini paylaşmaktan malî yardımda bulunmaya kadar pek çok iyilik ve ihsanı ihtiva eder. Hususiyle günümüzde bu iyilik ve ihsan yolları neredeyse unutulmuş ve akrabalık bağları bütün bütün koparılmıştır. Maalesef, artık anne-babalar, nine ve dedeler biraz yaşlanıp elden ayaktan düşünce kendilerini düşkünler evinde buluyorlar. Önceden oralara “Darülaceze” denirdi; şimdi adını biraz kibarlaştırarak “huzur evi” diyor ve onunla teselli olmaya çalışıyorlar. İnsan, çocuklarının olmadığı, torunlarının bulunmadığı, ne ihtimamla büyüttüğü yavrularını sevemediği, onlara bakıp bakıp “Ben de bir anneyim.. bir babayım!” diyemediği, kendine sevgi ve hürmetle bakan yakınlarını göremediği, onun için bir tencerenin kaynamadığı ve çoğu zaman aranıp sorulmadığı bir yerde nasıl huzurlu olur ki! Biz kendi kafamızda mevhum bir huzur tasarlamışız; o talihsizler yuvasına da “huzur evi” demişiz. Senelerdir onların da bizim var olduğunu sandığımız huzuru duymaları için zorlayıp duruyoruz. “Ne güzel yiyip içip yatıyorlar, daha ne olacaktı ki?” der gibi bir halimiz var. Oysa ki, insan hayvanlar gibi yiyip içen, sonra da yan gelip yatan ve bu şekilde huzuru yakalayabilen bir mahluk değildir. İnsan, çevresine alâka duyan, tabiata açık bir fıtratı bulunan, evlat ve torunlarıyla, hatta torunlarının torunlarıyla bile münasebeti olan bir varlıktır. Fakat, maalesef, biz bugün onu yeme, içme ve uyumaya hapsetmiş durumdayız.
Bağlar Bozuldu...
Aslında, bu hâl Batı’nın ahlak ve kültürünün neticesidir. Bu acı tablo, aile müessesesinden mahrum, yuvanın sıcaklığını hiç duyamamış; belli bir yaşa kadar baba evini otel gibi kullanan, rüşdüne erdikten sonra da anne-babasını terk edip başka bir yere gidebilen kayıtsız insanların eseridir. Ne yazık ki, son senelerde biz de, bir zamanlar uzaktan uzağa hayretle seyrettiğimiz bu tablonun bir parçası haline geldik. Belki uzun zaman direndik; cedşâhî ailelerimizi ve yuvamızın kudsiyetini korumaya çalıştık; fakat, heyhat, fırtına çok şiddetliydi. Nihayet, biz de karşımızda, Alvar İmamı Efe Hazretleri’nin hicranla tavsif ettiği yıkık bir dünya bulduk:
“Bâd-ı hazân esti bağlar bozuldu,
Gülistânda katmer güller mi kaldı
Şecerler kırıldı bârlar üzüldü
El atacak dahî dallar mı kaldı
Bir sel aldı sahrâları bürüdü
Ağaçlar kurudu kökler çürüdü
Erler yüreğinde yağlar eridi
Hasb-i hâl edecek kâller mi kaldı
Bozuldu dünyanın bâğ u bostânı
Zâğ-ı siyeh yaktı bu gülistânı
Bülbüller okusun dertli destânı
Elvân nakış keşmir şallar mı kaldı”
Maalesef, bize ait değerler de bir bir yıkıldı. O sımsıcak ve huzurlu yuvalar, o güleryüzlü, saygıdeğer dede ve nineler, o sevimli, şirin evlat ve torunlar... hepsi bir bir devrilip gitti ve nesiller âdetâ harabeler içindeki baykuşlara döndü.
İşte, sıla mevzuundaki bu tahribin tamir edilmesi de çok önemli bir vazifedir. Bu yıkılışın yeni bir dirilişe çevrilmesi ve bozulanın yeniden düzeltilmesi nasıl olacak bilemiyorum. Fakat, zannediyorum, bunun için önce kendi kültürümüzü benimseme ve özümüze dönme adına millet çapında ciddi bir rehabilitasyona ihtiyaç var. Daha sonra, eğitimden mimariye kadar her sahaya aileyi koruma ve sıla-i rahimi gözetme mülahazasıyla müdahale etmek gerekli. Esaslarını dinimizden aldığımız ve asırlarca kendi kültürümüzle bir kalıba döktüğümüz aile ve sıla anlayışımızın kıymetini anlamadıktan, o kültürün kazandırdığı ahlaka yeniden ulaşmadıktan, gelin ve damatları o ahlaka göre yetiştirip evlat ve torunları ona alıştırmadıktan, yaptığımız evlerin mimarisini bile bu gayeye matuf olarak ele alıp anne-baba ya da nine-dede için yarı beraber yarı müstakil haneler hazırlayarak, onlara istedikleri zaman kendilerini dinleme, dilediklerinde de torunlarını sevme fırsatı tanımadıktan sonra o eski günlerin huzur atmosferini ve o gül devirlerinin gönüllere gıda iklimini bir kere daha tatmamız mümkün değildir.
Sessiz Çığlıklarıyla Geceler
Mezkur hadis-i şerifin dördüncü maddesi, “Ve sallû billeyli ve’n-nâsu niyâm – İnsanların uyuduğu esnada, siz kalkıp namaz kılın ve gecenizi namazla aydınlatın” şeklindedir.
Evet, geceler Cenâb-ı Hakk’a açılmanın koyları, vuslata ermenin rıhtımları gibidir. Allah Teâlâ gecenin değerlendirilmesine hususi önem vermiş ve daha peygamberliğin ilk günlerinde vahyettiği “Ey örtüsüne bürünen Rasûlüm! Geceleyin kalk da, az bir kısmı hariç geceyi ibadetle geçir!” diye başlayan Müzzemmil Suresi’nin ilk ayetleriyle Peygamber Efendimiz’den geceyi ihya etmesini istemiştir. Mümkünse gecenin yarısında veya bundan biraz daha azında ya da fazlasında ibadet etmesini ve Kur’ân’ı tertîl ile, düşüne düşüne okumasını emir buyurmuştur. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in omuzuna konan vazifenin ağırlığına dikkat çekmiş; mesajının hüsn-ü kabul görmesi, ruhânîlerin O’na yardımcı olması, önünün açılması ve engelleri rahatlıkla aşması için geceyi bir rampa gibi kullanması gerektiğini belirtmiştir.
Cenâb-ı Allah, “Şüphesiz gece kıyamı daha tesirli ve sağlam bir kıraat adına da daha elverişlidir. Zira, gündüz seni meşgul edecek yığınla iş vardır. Öyleyse, geceyi değerlendirerek Rabbinin yüce adını zikret, fânilere bel bağlamaktan kurtul ve bütün gönlünle yalnız O’na yönel.” (Müzzemmil, 73/6-8) buyurarak Allah Rasûlü'nün şahsında biz müslümanlara, “Şununla bununla meşgul olurken bir koşuşturmayla gündüzü geçiriyor, kendi gönlünüze yönelemiyor ve ötelerle irtibat kuramıyorsunuz. Bâri, hiç kimsenin olmadığı bir zemin ve zamanı, Allah’a yönelerek hicranla yanıp yakılabileceğiniz ve seccadenize baş koyup gözyaşı dökebileceğiniz geceleri iyi değerlendirin.” ikazında bulunuyor. Kesrette boğulmaktan kurtulup, mâsivâdan alâkamızı keserek Allah’a yönelmemizi, O’na tam teveccüh etmemizi, O’nu düşünüp, O’nunla hem-dem olmamızı öğütlüyor ve bunun için en uygun zamanın da geceler olduğunu tembih ediyor.
Kur'an-ı Kerîm, Rahman'ın kullarının Allah’ın rızası için secdede ve kıyamda geceleyen kimseler olduklarını (Furkan, 25/64); gecenin az bir kısmında uyuyup, seherlerde istiğfar ettiklerini (Zâriyât, 51/51); rahat döşeklerinden uzaklaşıp havf ve reca dengesi içinde Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp yakardıklarını (Secde, 32/16) anlatmakta ve bu hal üzere yaşayan insanların sürpriz nimetlere namzet olduklarını haber vermektedir. Takdir edilen bu kullar birer denge insanıdır; bir taraftan Allah’tan korkar, sürekli mehâfet ve mehâbet içinde bulunurlar; diğer taraftan da, ilahî rahmete bel bağlar ve hep ümitle soluklanırlar. Uyanmanın ve yataktan uzaklaşmanın çok zor olduğu demlerde kalkar, rahat döşeklerini terk eder, O’na içlerini döker ve O’nun merhametine sığınırlar.
Peygamber Efendimiz, uzun mesafeleri katetmek ve yol almak isteyenlerin geceyi değerlendirmeleri gerektiğini belirtmektedir. Zira, gecelerde yol süratle alınır. Hatta denebilir ki, İsra ve Mi’raç mucizesinin gece gerçekleşmesinde ve ışık hızından da öte, ruh süratinde arz u semavâtın kat edilmesinde de bu nükte vardır. Demek ki, böyle süratli bir yolculuğa, tayy-i mekan ve bast-ı zaman yaşamaya ve ışık hızının üstündeki tasavvurları aşan bir süratle değişik yerlere ulaşmaya insan ancak geceleri Rabb’e teveccüh etme sayesinde muvaffak olabilir. Gecenin bağrında böyle bir sır saklı olduğundan dolayıdır ki, Rasûl-ü Ekrem’ine bir “gece yolculuğu” lutfeden Allah (celle celâlühü) diğer bazı peygamberlerine de gece yola koyulmalarını emir buyurmuştur.
Diğer taraftan iman, mü’minleri sahil-i selâmete götüren bir gemi, bir manada namaz da onun dümenidir. M. Lütfi hazretlerinin dediği gibi “Namaz dinin direğidir, nurudur; sefine-i dini namaz yürütür, cümle ibadetin piridir namaz...” Bir gece vakti en kutlu seyahate çıkan Peygamber Efendimiz namaza “Mi’raç” demiş; O, tasavvurları aşkın bir Mi’raca mazhar olmuş, bizim için de o Mi’racın gölgesinde “namaz” unvanıyla ötelere bir seyahat yolu bulunduğunu müjdelemiştir. Özellikle gece namazı adeta İsra’ya bir davet ve Mi’raca bir çağrıdır. Dolayısıyla, Efendimiz’in gökler ötesine yürüdüğü o saatlerde kalkıp Mi’racın gölgesinde farklı bir yükselişe geçmek çok önemlidir.
Ayrıca, gündüz yapılan ibadetlerde ister istemez halkla beraber olma, görünme, duyulma ve bilinme söz konusudur. Ne olur görürler, duyarlar ve bilirlerse? O türlü mülahazalar meşgul eder kalbimizi ve zihnimizi.. gözümüze bir şey ilişir, hayalimize bir manzara gelir; farklı tasavvurlara girer ve bir dağınıklığa maruz kalırız. Gece ise, genellikle bizim bulunduğumuz o rıhtımda hiç kimse yoktur. Bir seccademiz, bir de biz.. hele ortalık karanlık olduğu gibi seccademizi serdiğimiz yer de loşsa, kendimizi bile görmeyiz orada; şayet verebilirsek, gönlümüzü bütün bütün veririz Allah’a.. kılabildiğimiz kadar namaz kılar, sonra ellerimizi açar ve O’na niyaz ederiz... Çoğu zaman gecenin bereketiyle Allah kalbimizi iyice yumuşatır ve biz köpüren hislerle içimizi seccademize boşaltırız veya seccadede içimizi O’na dökeriz.
Tenhalarda Gözyaşı
Dikkat edilirse, bu hadis-i şerifte sayılan dört hususun ilk üçü alenî yapılan ve içtimaî hayatla alâkalı olan mevzulardır. Sonuncu madde ise gönül hayatına müteveccihtir ve gizli yanları da bulunan bir meseledir. Sanki bu sıralamada da “görünme”den daha çok “olma”, hatta çok derin olma ama sığ görünme ve halkın arasında sergilenen tavır ve davranışları mutlaka vicdan süzgecinden geçirerek ortaya koymuş bulunma esaslarına da telmih vardır. Selamlaşma, ikramda bulunma ve akrabayı görüp gözetme çok önemli birer hayır yoludur; fakat, onlara değer kazandıran husus niyet ve ihlastır. O niyet ve ihlasın var olup olmadığını öğrenmenin, nefisle yüzleşmenin en müsait zemini de gecenin karanlığını yırtan nurlu seccadelerdir.
Sözlerime başlarken, yedi grup insanın anlatıldığı hadis-i şerifi hatırlatmış, onlardan birinin de “yalnız kaldığı anlarda Allah’ı zikredip O’nu anmanın hasıl ettiği heyecanla gözleri dolan insan” olduğuna değinmiştim. Şurada burada umumi atmosferden, insanların genel havasından, bakışlarından veya o esnada kendi düşüncelerimize başkalarının mülahazalarını da kattığımızdan dolayı gözlerimiz yaşarabilir. Bu yerine göre güzel bir şeydir. Fakat, diğer insanların ve başka mülahazaların işin içine karışmadığı rampalar vardır. Orada bütün görülme ve duyulma düşüncelerinden sıyrılarak herkesi gören ve her sesi duyan Yüce Yaratıcı’ya teveccüh ederek ağlamak, gözyaşlarına değerler üstü değer kazandırır. Melekler o esnada yanaklardan süzülen yaşları alır, yüzlerine, gözlerine sürerler. İşte o göz yaşlarıdır ki, öbür tarafta Hazreti Cibril onları bir kasenin içine koyar, Cehennem’in kabaran alevlerinin, içlere korku salan kıvılcımlarının üzerine döker ve ateşi söndürür.
Dolayısıyla, selam verme, yemek yedirme ve sıla-i rahimde bulunma gibi hayırlı işlerin herbiri Cenâb-ı Hakk’a karşı kulluğumuz adına çok önemli birer salih ameldir. Fakat, hem onlardaki hem de sair ibadetlerimizdeki niyet, ihlas, sadakat ve samimiyetimizi test edebileceğimiz ve kendi vicdanımızla yüzleşip nefsimizin muhasebesini yapabileceğimiz en uygun anlar, Rabbimizle başbaşa kaldığımız zamanlardır. Yalnızken de aynı hayır duygularıyla doluyor ve göründüğümüzün çok ötesinde bir olgunlukla Mevlâ-yı Müteâl’e teveccüh edebiliyorsak, işte o halimiz tam bir sadakat emaresidir. O anki duygu ve düşüncelerimiz, halkın içindeki amellerimizin de doğru, samimi ve yürekten olup olmadığını gösteren sağlam bir ölçü; o dakikalarımız da kendimizle yüzleşmemiz için çok kıymetli anlardır.
En Güzel İstikbal
Peygamber Efendimiz, arz etmeye çalıştığım dört maddeden sonra sözlerini bitirirken “Tedhulü’l-Cennete biselâm – Böylece, selametle Cennet’e girersiniz” buyurmakta ve bu dört amel-i salihin birer Cennet’e giriş vesilesi olabileceğini beyan etmektedir. Haddizatında, tanıdığına tanımadığına selam veren bir insanın elinden dilinden kimseye zarar gelmeyecek bir Müslüman olduğu, sofrasını açık tutanın zekat gibi malî ibadetlerden de asla kaçmayacağı, sıla-i rahimde bulunup yakınlarının hukukunu gözetenin Allah’a karşı sorumluluklarını evleviyetle gözeteceği ve nefse çok ağır gelen gece namazına devam eden bir kulun sair namazlarını da aksatmayacağı açıktır. Dolayısıyla, bütün bu güzel hasletlere mükafat olarak Cennet vaad edilmektedir.
“Selamla Cennete girmek” demek ise, kabirde ciddi bir sarsıntıya uğramadan, haşrin dehşetini duymadan, mizanın ve sıratın tehlikeleriyle karşı karşıya kalmadan ve Cehennem’e düşme telaşı yaşamadan, Allah’ın inayetiyle, ebedî saadet yurduna alınma, meleklerin “Selam olsun sizlere, ne mutlu size! Haydi, ebediyyen kalmak üzere, giriniz Cennet’e!” (Zümer, 39/73) sözleriyle emniyet ve güven içinde karşılanma demektir.. yeryüzünde Rahman’ın kullarına has bir tevazu ve mahviyetle yürürken rast geldiği cahillere sabretmenin ve herkese “selâm” deyip emniyet telkin etmenin mükafatı olarak “Sabretmenize karşılık size selamlar, selametler! Dünya diyarının ne güzel âkıbetidir bu!” (Ra’d, 13/24) hitabıyla istikbal edilmektir.. Kur’an’da farklı ifade ve farklı üsluplarla yürekleri coşturacak şekilde anlatılan ve gönüllere inşirah halinde akan böyle bir karşılanmaya mazhar olmak ve “Hamdolsun bizden her türlü endişeyi gideren Allah’a...” (Fatır, 35/34) demek suretiyle gam, keder, tasa, endişe ve korkuları arkada bırakma nimetine karşı şükürle mukabele ederek Cennet’e yürümektir.
Bu mevzuyu da, Allah Rasûlü’nün hakkı bizim de vazifemiz olan bir itirafla bitirelim: Kendisine “Cevâmiü'l–Kelîm” unvanıyla, çok özlü ve veciz bir beyan kabiliyeti verilen Peygamber Efendimiz, anlamaya gayret ettiğimiz bu hadis-i şerifte de daha pek çok hususa işaret etmiş olabilir. Ciltlerle anlatılabilecek derin bir muhtevâyı kendi idrakimiz ölçüsünde yarım saate sıkıştırırarak, âdeta damla ile deryâyı ifade etmeye çalıştığımızın hatırda tutulması gerekir...
| 05-09-2008 22:35 | | Şikayet Et! |
|
Yabancı..
|
Zevk ve Keramet Avcıları
SORU : İmam-ı Rabbânî Hazretleri Mektubat' ında, "Hakaik-i imaniyeden bir meselenin inkişafını, binlerce ezvâk, mevâcid ve kerâmâta tercih ederim.” diyor. Bu sözü nasıl anlamalıyız?
CEVAP : Bildiğiniz gibi “ezvâk”, zevk kelimesinin çoğuludur; lezzetler, tatlar ve mânevi hazlar manasına gelmektedir. “Mevâcid” ise, kalbe gelen zevkler, mânevî coşkunluklar ve insanın kendinden geçip nefsini unutacak kadar ilâhî aşkla dolması hâli demektir. Tasavvuf ıstılahı olarak ele alırsak; mevâcid, bir kulun, evrâd ü ezkâra devam ederek Cenabı Hak'la münasebetini derinleştirmesi sayesinde, metafizik gerilime geçmesinin ve sürekli değişik vâridlere mazhar olmasının unvanıdır. Keramete gelince o, Allah'ın halk etmesiyle Hak dostlarında görülen fevkalâde hâl, söz, davranış, nazar, teveccüh ve tesir demektir. Diğer bir ifade ile keramet, Allah'ı seven, O'na itaat eden ve O'nun tarafından da sevilen veli kullara bahşedilmiş ekstra bir ikram ve Cenabı Hakk'ın özel teveccühünden ibaret bir harikadır. Harikulâde halleri üç kategoride değerlendirmek mümkündür: Peygamberlik davasıyla alâkalı fevkalâde hâllere "mucize"; "tezkiye-i nefis" ve "tasfiye-i kalb"e muvaffak olmuş bir velinin olağanüstü hâllerine "keramet" denilegelmiştir. Bunlardan başka bir de “istidraç” vardır ki, o da, fasık ve facir kimselerin eliyle ortaya konan ve onlar için Allah'ın bir mekri, başkaları için de bir imtihan olan, iman ve salih amele iktiran etmeyen harika bir hâl, söz ve tavırdır.
İnsan bazen, Allah nezdinde kabul gören bir imana sahip olmadan da bazı zevk ve vecd hâlleri yaşayabilir. Mesela; bir insan kendisini mistisizme vererek çok ciddi bir ruhânî zevke erebilir.. yoga ile her şeyi tül pembe göreceği bir havaya girebilir. Vakıa, bunlar da bir uyuşturucu gibidir; bunlar sayesinde insan problem ve sıkıntılarını muvakkaten unutur, geçici bir tatmine ulaşır. O hâlin tesiri geçip de tekrar gerçek hayata, problem ve sıkıntıların arasına dönünce yeniden o türlü şeylere sığınma ihtiyacı duyar ve bir kere daha yogaya, meditasyona, bir kısım mistik ritüellere yönelir. Yeniden translar yaşar, fevkalâde duygular tadar, harikulâdeden bazı şeyler hisseder. Bilmem ki, bütün bunlar, birer mazhariyet midir yoksa maruziyet mi; başa gelen bir musibet midir yoksa bir mevhibe mi? Her ne ise ve Allah'ın ne türlü bir imtihanıysa, bunlar, dine bağlı olmadan da gerçekleşebilir. Mesela, son günlerde adı sıkça duyulan Kabala bu türlü şeylerle doludur. Kabalistler, hep böyle tatmin arayışlarını değerlendirir ve bazen ervâh-ı habiseden, bazen cinden ve bazen de şeytandan istifade ederler. Kabalizm, zahiren, kötülüklerle mücadele metodu gibi gösterilse de, aslında semboller yoluyla güç kazanma isteğine bağlı ve büyüye dayalı bir akımdır. Kaynağının İsrailoğulları'na dayandığı ve Yahudilik'le ortaya çıktığı söylense de, aslında Kabala'nın Tevrat'la hiçbir alakası yoktur; onun menşeini Eski Mısır'ın putperest anlayışına ve Firavunların sihirbazlarına dayandırmak daha doğrudur. Putperest kavimlerin büyü ritüellerini de kullanan Kabala sayesinde habis ruhlar, cinler ve şeytanlar, aldatılmış insanların etrafında meltemler estirirler, değişik esintilerle onları biraz rahatlatırlar, sıcak bir havada bağrı yanan insanı serinletiyormuş gibi, onların yüreklerine de sahte bir serinlik serpebilirler. Fakat, bu da, nefs-i emmârenin, şerir cinlerin ve şeytanların ayrı bir oyunudur.
Tıpkı kâhinlerin bir tane doğru söyleyip yüz tane yalanı yutturdukları, bir doğrunun ardına yüz tane kizb sakladıkları gibi, Kabala, yoga ve meditasyon benzeri uyuşturucu mahiyetli sistemler de belki geçici bir rahatlık sağlayabilirler ama insan gönlünün ihtiyaçlarını karşılayamaz ve kat'iyen onun ebedi taleplerine karşılık veremezler. Aksine, bir süre sonra insanlarda kapanması zor ve daha büyük boşluklar açar, ruhî boşalmalara sebebiyet verir, iyileşmesi adeta imkansız yaralar hasıl ederler. Çünkü bunlar, hak bir dine bağlı değildir. Evet, Mistisizm, Hermetizm, Manihizm, Zerdüştizm, hatta Brahmanizm ve Yogizm gibi akımlar hak bir dine dayalı rûhî tecrübeler sonucunda değil, bir kısım tarihî tecrübeler neticesinde ortaya konmuş yollardır. Bu açıdan, ruhânî zevkler, keşifler, bir manada vecdler, maverâ-ı tabiatı okumalar.. dinin dışında da hasıl olabilir. Mesela, büyücüler, kâhinler ve Parapsikoloji'nin değişik dallarıyla meşgul olan kimseler de sizin önünüze çok fevkalâdeden şeyler koyabilirler. Onların ortaya koyduğu bu şeyler, Allah'a yakınlığa, salih amellere ve ihlasa da dayanmaz; dolayısıyla, Allah'ın maiyyetine, Cenabı Hakk'ın hıfz, riâyet ve inayetine dayanmayan bu harikulâdelikler kat'iyen bir kıymet ifade etmez. Çünkü, bir şeyin kıymet ifade etmesi, Allah'la münasebetine bağlıdır.
İman Sarayının Fikir Mimarı sen Olmalısın...
Dolayısıyla, zevk, vecd ve keramet türünden olan fevkalâdeliklerde ilk aranması gereken husus, bunlara hak dinin esaslarına dayanan bir yolla mı yoksa batıl bir kısım metodlarla mı ulaşıldığı meselesidir. Şayet, bunlarla varılmak istenen nihaî hedef gönül huzuru ise, o huzura ulaşmanın yolu Peygamberlerin izlerini takip etmektir. Bir dönemde Peygamberlerle varılan hedefe daha sonraki devirlerde de ancak onların arkada bıraktığı işaret taşları takip edilerek varılabilir. Ayrıca, zevk, vecd, keşif ve keramet şeklindeki harikulâdeliklerin bir kıymet ifade etmesinin en değerli yanı da, onların bir istidraç olabileceği endişesiyle ve şu hislerle karşılanmasıdır: “Ben bunlara değil, Sana talibim Allahım. Senden zevk de, keramet de istemiyorum. Sana hâlisâne teveccüh etmeyi diliyorum. Senden tek şey dileniyorum; eğer ezvâk ve kerâmâtla başım dönecekse gözümü hiç açma; illâ açacaksan, gönlümü sadece Sana karşı aç. Bana öyle bir iman ver ki, bin tane şeytan, bin ayrı vesveseyle gelse de hiç sarsılmayayım.” Evet, şeytanların vesveseleri karşısında sarsılmama, haramlara ve helallere riayet etmeye ve günahlara karşı tetikte beklemeye bağlıdır. İyi bir kul için esas olan, zevk, vecd ve keramet değil; herhangi bir haram karşısında tir tir titreyerek, bir ilahî emri yerine getirme hususunda da arzulu olarak yaşamak, kulluk vazifesini kusursuz yapmaya çalışmak, ahlâkın ve dini hayatın delinmesine sebebiyet verebilecek olan yasaklardan yılandan-çıyandan kaçıyor gibi kaçmaktır.
Evet, zevk, vecd ve keramet peşine düşmemeli; imanı inkişaf ettirmenin ardında olmalı. İnsan önce ibtidâî, ham ve işlenmemiş bir imanla iman etmiş olur. Başlangıçtaki o iman, kültür ortamına ve çevreye bağlı taklîdî bir imandır. Mesela siz, dini bilen, ona göre yaşamaya çalışan insanların arasında doğup büyümüş, onlardaki inancı görüp Allah'a, Peygamber'e, Kur'an'a inanmışsınız. İşte, sadece böyle bir duyma ve görmeyle elde ettiğiniz iman, taklidî, ham ve olgunlaşmamış bir imandır. O, bir beyin fırtınası neticesinde, kalbinizin heyecan ve helecanları sonucunda, kendi içinizde, kendi duygu, düşünce, teveccüh ve nazarlarınızla oluşturduğunuz bir inanç âbidesi değildir. Şayet iman, insanın âfâkî ve enfüsî tefekkürde bulunması ve akl-ı meâşını (sadece yemek, içmek, evlenmek, helâl, haram demeden kazanmak ve eğlenmek gibi hep bedenin rahatını ve nefsin menfaatini düşünen akıl) akl-ı meâda (ilim ve irfanla terbiye edilen, ebedî huzura kavuşabilmek için hâlini ıslâh etmeyi düşünen ve dünyâya değil âhirete değer veren akıl) çevirmesi neticesinde, kalbde Allah'ın yaktığı bir nur ise, onda bir fikir işçiliği de bulunmalı; insan, kendi iman sarayının fikir mimarı olmalıdır. O, işin planını hazırlamalı ama “İşi ben yapıyorum” dememeli; “Halbuki sizi de, yaptığınız şeyleri de yaratan Yüce Allah'tır.” (Sâffât, 37/96) mealindeki ayet-i kerimenin fehvasınca, iman ışığını yakma ve sarayı inşâ etme işini Allah'a vermelidir. Şu kadar var ki, insanın “benim imanım” diyebilmesi için onda kendi eserinin de olması ve bir yönüyle, irade ve şart-ı adi planında kendine ait bir cehd ve gayretin de bulunması lazımdır.
Plan ve Projelerde Sebeplere Riayet
İnsan, iman esaslarını ilk kabul ve ikrarından sonra, iman hakikatlerini inkişaf ettirme gayretlerine girmelidir. Çocuklar için haftasına, ayına ve yaşına uygun yiyecekler ayarlandığı gibi, insanların herbirinin, kendi durumuna göre imanî ve fikrî inkişafını temin edebilecek bilgilerle donanmaya çalışması gerekir. Akıl, kalb, his, şuur, irade ve hatta zihinde herhangi bir boşluk bırakmayacak şekilde, sürekli bir donanım peşinde olması iktiza eder. Beden ve cismaniyet yönüyle devamlı terakki eden ve gelişen insanın, kalbî ve ruhî hayatı itibariyle de sürekli bir inkişaf içinde olması lazımdır. Salih bir kul, gözünü daima ufuk ötesine dikmeli, daha öteleri düşünmeli ama yüzünü de hep yerde tutmalıdır. Yani, fevkalâde mahviyet ile harikulâde âli-himmeti cem' etmeli ve öyle âli-himmet olmalıdır ki, “Ben kalbimi seslendirir, gönlümü konuşturursam, elimi uzattığım zaman Cennet'i bile çekip alabilirim, Allah'ın izniyle.” diyebilmeli ve buna inanmalıdır. Fakat, “Ben, mikroptan daha zavallı bir mahlukum.. bana bu teveccüh ve ihsanlar nedendir, onu da bilmiyorum!” diyerek başını yere koyup ağlayacak kadar da fevkalâde bir mahviyet ve hacâlet ruhu taşımalıdır.. işte bu, bir mü'minin karakteristik tavrıdır.
Abdülkadir-i Geylânî, Şâh-ı Nakşibend , İmâm-ı Rabbânî, Hâce-i Ahrar, Ebu'l-Hasen el-Harakânî gibi Hak dostları arasında çok erken ve genç yaşında inkişaf eden büyükler de vardır. Mesela, Ebu'l-Hasen el-Harakânî Hazretleri daha doğmadan, Hazreti Bâyezîd-i Bistâmî onu müjdelemiş; Harakân'dan büyük bir velî çıkacağını tam bir asır önceden haber vermiş ve hatta oradan geçerken “Burada bir nur görüyorum, sırtımı dayayacağım bir amûd-i nuranî görüyorum.” diyerek Ebu'l-Hasen Hazretlerinin evini işaret etmiştir. Ebu'l-Hasen el-Harakânî Hazretleri , Bâyezîd-i Bistâmî'nin manevî bir işareti üzerine Kur'an okumaya başlamış; ona medyuniyetini ifade ve onun ruhaniyetinden istifade düşüncesiyle, her gün 10 kilometrelik bir mesafeyi yürüyerek sabah namazlarını manevi şeyhinin türbesinde kılmıştır. İşte, Ebu'l-Hasen Hazretleri gibi bazı insanlar, çok erken dönemde bir mevhibe-i ilahîyeye mazhar olabilir; özel lütuflarla sefiraz kılınabilirler. Fakat, hüküm, proje ve planlar ekstra lütuflara, sürpriz ihsanlara ve harikulâdeliklere bina edilmez. Biz esbab dairesi içinde bulunduğumuzdan dolayı plan ve stratejilerimizi de sebeplere göre yapmak zorundayız.
Allah Rasûlü'nün (sallallahu aleyhi ve sellem) tavır ve davranışları bu konuda da en güzel örnektir: O'nun kadar Allah'a güvenen ve Cenabı Hakk'a itimat eden başka bir insan yaratılmamıştır. O'nun, içini dökerek Allah'tan istediği bir şeyin gerçekleşmemesi söz konusu değildir. Allah (celle celalühû), Peygamber Efendimizin her isteğini kabul etmiş ve O'na çok hususî lütuflarda bulunmuştur. Bununla beraber, İnsanlığın İftihar Tablosu, plan ve projelerini harikulâdeliklere bina etmemiş, sadece kavlî dualarla yetinmemiş ve her meselede sebepleri de gözeterek gereken esbâbı yerine getirmiştir. Mesela, Bedir Savaşı'na çıkarken “Dua ederiz, Allah bizi muzaffer kılar” demekle iktifa etmemiş; şart-ı adi planında zafere götüren vesileleri de hazırlamıştır. Askerlerini çok stratejik noktalara yerleştirmiş, su kuyularını kapattırmış, açık bıraktığı tek kuyunun başına muhafızlar koymuş ve sebeplere riayetin hakkını da vermiştir. Bunun akabinde de, ilahî nusret ekstradan bir lütuf olarak gelmiştir. Bir Sahabi Efendimiz diyor ki, “Savaş sırasında bütün âfâkı birden bire “İlerle Hayzum!” şeklinde lâhûtî bir sadâ ve bir kamçı sesi doldurdu. Rasûl-i Ekrem buyurdular ki, “Hayzum, Cibril'in atıdır. Kamçıyı vuran da O idi.” Hazreti Cibril, o gün başına Zübeyr b. Avvam'ın sarığı cinsinden sarı bir sarık sarmış, sağa sola koşturmuştur. Evet, Allah (celle celalühû), Habibini melekleriyle te'yid etmiş; O'nu hiçbir zaman terketmediği gibi, o gün de yalnız başına bırakmamıştır.
İslam tarihinde, harikulâdeden inayete mazhar olunan yüzlerce misal vardır. Onlardan biri de Çanakkale'de şehadet şerbetine koşan Osmanlı erlerine nasip olmuştur. Hazreti Aziz u Kahhar zalimlerin hesaplarını alt-üst etmiş, mü'minleri ilahî riayet ve kilâetiyle muzaffer eylemiştir. Çanakkale'de İngiliz orduları kumandanı Hamilton'un "Sizin ordularınız içinde beyaz atlı ve sarıklı insanlar savaşıyordu" dediği, çokları tarafından bilinen gerçektir. Evet, Bedir'de olduğu gibi daha sonra da, Cenabı Allah, mü'min kullarına yardım için Melâike-i kirâmı yeryüzüne indirmiş; muvazzaf melekler, başlarında sarıklarla etrafa dehşet saçmış ve düşmanların kalbine korku salmıştır. Ne var ki, Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) plan ve projelerini asla harikulâde şeylere bağlamadığı gibi, O'nun ümmeti de fevkalâdelikleri proje dışı tutmalı ve kat'iyen esbabda kusur etmemelidir.
İmanda İnkişafın Vesileleri
İşte, hakikî imanı inkişaf ettirme mevzuunda yapılması gerekli olan şeyler ve o hususta hedefe götürücü sebepler nelerse, onların da yerine getirilmesi şarttır. Öncelikle, fikrî beslenme adına âfakî ve enfüsî tefekkürde bulunma, idrak ufkuna uygun bazı şeyler mütalaa etme, kainat kitabını iyi okuyup değerlendirme ve donanımlı bir mü'min olabilmek için ciddi cehd ü gayret ortaya koyma çok önemlidir. Aynı zamanda, nefis tezkiyesi, kalb tasfiyesi ve ruh terbiyesi peşine düşme, evrâd u ezkârda kusur etmeme, geceleri ihyada gevşek davranmama ve Cenâbı Hakk'a teveccühte sürekli olma gibi hususlar imanda vüzuh ve inkişafa götüren mühim vesilelerdir. Evet, bu mevzudaki bir cehd ve gayret, Hazreti Üstad'ın İmam-ı Rabbanî Hazretlerinden naklettiği söze binaen, binlerce zevk, vecd ve kerametten üstündür. Binlerce zevk, vecd ve keramete mazhar olarak Allah'ın huzuruna gitmektense, Zât-ı Uluhiyet'le alâkalı imanî bir meselenin daha gönülde inkişaf etmesi ve imanın bir derece daha kuvvetlenmesi tercih edilmelidir. Onlar, Cenabı Allah'ın insandan istediği şeyler değildir. Kuldan istenen şey; aksine ihtimal vermeyecek şekilde ve riyazi kat'iyyetin kat kat üstünde bir imandır.
Son cümle bana, Nakşî tarikatında pîr sayılan ve “O Kâsım bin Muhammed pek güzeldir; inâyât-ı keremi lemyezeldir” diye zikredilen Kâsım bin Muhammed'i hatırlattı. O, çok ciddi ve gözüyaşlı bir insan olmasına rağmen, Zat-ı Vâcibu'l-vücud'un varlığı hakkında şüphe ve tereddüt izhar eden birini görünce kahkaha atarcasına güler; “Allah Allah, şu ahmak adama bakın, Zat-ı uluhiyet hakkında şüphe ediyor!..” dermiş. Belki o türlü reybîlerin haline ağlanması gerekir ama o büyük zat, öyle inanmış ki, o hususta şüphe etmeyi ancak ahmaklara yakıştırabildiğini ifade etmek için kendi vakar sınırlarını zorlar ve adeta kahkahayla gülermiş. İşte, öyle inanmak lazım...
Ayrıca, insan imanını marifete çevirme gayreti içinde olmalı, inanmayı tabiatına mal etmeli. Eğer iman, tabiatınızın bir derinliği haline gelmişse, onunla Cennet'e gidebilirsiniz. Zevk-i ruhânîden nasibiniz çok az olsa da, şevk ve iştiyakınız eksik kalsa da, iman içinizde oturaklaşmışsa yine Cuma yamaçlarına ulaşabilirsiniz. Önemli olan, Allah'la irtibatınızdır; eğer O'nsuz edemiyorsanız, O'nu andığınız zaman burnunuzun kemikleri sızlıyorsa, “Amaaan Sensiz bir ânım bile geçmesin!” diyebiliyor ve O'nsuz dakikalarınızı cansız, bereketsiz görüyorsanız, başkaları gibi ağlayıp sızlayamasanız, içinizi dökemeseniz, şevk u iştiyak yaşayamasanız, keşif ve keramete mazhar olamasanız da asıl elde edilmesi gerekeni yakalamışsınız demektir. Hatta geceleri kalkıp alnınızı yere koysanız, saatlerce bir üns esintisi bekleyip dursanız, bir mevhibe-i ilahiye arasanız, açılma ve doya doya içinizi dökme isteğiyle çırpınsanız, fakat O, size aradığınızı vermese ve hiçbir şey hissedemeseniz, yine de o seccadede bulmanız gerekeni bulmuş sayılırsınız. Vermek ya da vermemek O'nun murad-ı sübhânisine bağlıdır ve en büyük ihsân-ı İlâhî, ihsan ve ikramını hissettirmemektir. Size düşen, meseleyi bu şekilde değerlendirmek ve zevk ya da vecde değil, O'nunla irtibatınızın kuvvetine bakmaktır. Evet, zevk ve vecdleri tatmadan, keşif ve kerametlere mazhar olmadan yaşayıp ölmesine rağmen Cennet'e giden çoktur; ama imansız Cennet'e giren hiç yoktur.
Bu ifadelerimden dolayı, ruhânî zevkleri ve kerametleri hor görüp hafife aldığım zannedilmesin. Onların da bir yeri vardır; ehlullahtan binlerce insan o türlü harikulâdeliklere mazhar olmuş ve eserlerinde o mevzulara da yer vermişlerdir. Anlatmak istediğim husus, onlara kat'iyen gönül bağlanmaması ve asıl maksat gibi bakılmamasıdır. Zevk-i ruhânîyi tatma, cezb ü incizâba mazhar olma, şevk ü iştiyakla coşma gibi şeyler Allah'ın değişik dalga boyundaki mevhibeleri ve atıyyeleridir. Fakat, insan kat'iyen bunlara tâlib olmamalı, bunlar için elini kaldırıp dua etmemelidir. Şayet kendi ihtiyarı haricinde öyle fevkalâde şeylerle karşılaşırsa, o zaman da, bir imtihanla karşı karşıya olduğunu düşünmeli; onlardan dolayı asla caka yapmamalı, kendi nefsine pay çıkarmamalı; onları kendisine bahşedilmiş birer varidat gibi göstermemelidir. Bir insanın, zevk, vecd ve keramet gibi şeyleri bir üstünlük vesilesi sayması ve kendi faziletine terettüb eden birer lütuf şeklinde kabul etmesi vesile-i haybettir, hüsrandır ve aldanmışlıktır. Kulluğu Allah'a bağlama gibi âlî ve çok semereli bir şeyi, Cenabı Hakk'dan gelecek tecelli dalga boyundaki çok küçük çerezlere feda etmek demektir. Çerezlerle oyalanıp o çerezleri dağıtan Cevvâd u Kerîm'i görmeme demektir. Oysa, sadece Allah istenmeli, yalnızca O'nun rızası arzulanmalıdır.
Ahiret Meyvelerini Dünyada Yememeli...
Hatta insan, bazı harikulâde ihsanlara mazhar olduğu zaman, ahirete ait nimetler dünyada, fânî bir surette verildiğinden dolayı üzüntü duymalıdır. Bundan dolayı, kâmilen kalbini Allah'a vermiş insanlar, keşf ve kerametler karşısında, “Ya Rabbi! ben ne kusur yaptım ki, bana dünyada böyle fevkalâdeden şeyler veriyorsun?” diyerek teessürlerini ifade etmişlerdir.
Aslı münakaşaya açık olsa da anlatmak istediğinden ibret alınabilecek bir menkıbede denilir ki: Bir Hak dostu, ekim mevsimi geldiğinde bir talebesini çağırıp ona bir miktar tohum veriyor ve “Bunu al, hem kendi tarlana hem de benimkine tohum saç.” diyor. Talebe, Üstadının emrini yerine getiriyor ve iki tarlayı da ekiyor. Hasat zamanı gelince gidip bakıyor ki, Efendinin tarlasında hiç buğday çıkmamış, tohumların hepsi çürümüş veya serçeler, sığırcıklar taneleri kapmış götürmüş; fakat, kendi tarlası öyle boy atmış ki, belki bir dane yedi başak vermiş. Talebe, Hak dostunun yanına gelince işin hakikatini söylemeye cesaret edemiyor; hayır mülahazasıyla ve Üstadını memnun etme niyetiyle yalan söylüyor. Aslında birini memnun etmek için de olsa yalan söylemek doğru değildir. Yalandan fevkalâde kaçınmak ve insanı Cennet'e koymak için bile yalan söylememek lazım. Üç yerde yalanın tecviz edildiğine dair bir rivayet vardır. Fakat, Hazreti Üstad'ın çağın müftüsü olarak bu konuda verdiği fetvayı esas almak ve “Zaman, yalanı nesh etmiştir” demek daha doğrudur. Üstad Hazretleri, “Maslahat dahi yalan söylemeye illet olamaz. Çünkü, yalanın muayyen bir haddi yoktur; o, su-i istimale müsait bir bataklıktır. Hükm-ü fetvâ ona bina edilmez” der. Evet, mü'minin her söylediği doğru olmalı; eğer sözü zarar getirecekse, sükût etmeli ama asla yalana girmemeli. İşin doğrusu budur ama o talebe maslahat ve zaruret için bazı âlimlerin verdiği "muvakkat" fetvâyı yanlış yerde kullanıyor ve hocasına “Efendim, maşaallah, sizin tarla bire yüz vermiş; diğer tarlalarda ise hiçbir şey bitmemiş” diyor. Efendi, bu haberi duyar duymaz kalkıyor, hemen başını yere koyuyor ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor. “Ya Rab, diyor, ben sadece Seni istiyordum. Ahiret meyvelerini burada yiyip bitirmeyi arzu etmiyordum. Ne yaptım ve ne günah işledim ki, sadece benim tarlamda ürün halk ederek sa'yimin semeresini dünyada veriyorsun?” Sonra da Hazreti Ebu Bekir (radiyallahu anh) gibi sahabe efendilerimizin dünya nimetleri karşısında okuyup ağladıkları “Bütün zevklerinizi dünya hayatınızda kullanıp tükettiniz, onlarla safa sürdünüz.” (Ahkaf, 46/20) mealindeki ayeti okuyup iç çekiyor. Üstadının çok ızdırap duyduğunu görünce, talebe hemen dize geliyor, “Efendi hazretleri, ben sizi üzmemek için hilaf-ı vâki beyanda bulundum. Hiçbir şey bitirmeyen tarla sizinki, başak salan da benimki idi” diyor. Hak dostu anında ellerini açıyor ve “Elhamdulillah Ya Rabbi!” diye hamdediyor.
Bu sözlerimin manası da, “Tarlalarınız başak salmasın, işleriniz hiç tutmasın, her şeyiniz ters gitsin, sa'yiniz hebâ olsun” demek değildir. Ben, Allah rızası hesabına yapılan işler için dünyada karşılık beklememek ve dünyevî mükafât istememek gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. Hele halis ubudiyetlerde, yani temeli tamamen taabbüdîliğe bağlı amellerde, Allah korusun, dünyaya ait küçük bir istek aklınızdan geçiyorsa, “Şu namazımı kılarken şöyle bir huzur duyayım, zevk u şevkle coşayım” diyorsanız ve bir de onun ötesinde şirk sayılan “Başkaları da, huzur nasıl olurmuş bir görsünler; nasıl secde edilirmiş benden öğrensinler” şeklinde düşüncelere giriyorsanız, Kabe'nin etrafında dönerken Lât'a, Menât'a temennâ çekiyorsunuz demektir. Bu çok hassas bir konudur. Allah'a kulluk ve namaz, Allah'tan gayrı her şeyden kalbin ferâğını, masivânın gönülden atılmasını gerektirir. Şayet kalbinizde masivâya yer varsa, başka şeyler orada civciv yapıyorsa ve siz şöyle-böyle onlarla meşgul oluyorsanız, mihrabın dışında başka bir yöne dönüyorsunuz demektir.
Sadece Seni İsterim!..
Bu açıdan, aslâ keşif, keramet, haz ve zevk avcısı olmamalı, onlara karşı ciddi bir tavır almalısınız. Fevkalâdeden bazı şeyler, sırlar dünyasından sizin kapınızın önüne dökülünce de, şöyle demelisiniz: “Rabbim, bunu ben taleb etmemiştim ama sen gönderdin. Acaba, benim kestiremediğim bir hikmetin mi var? Yoksa, yürüdüğüm yol ve hizmet anlayışım hakkında başkalarının su-i zanları ve şüpheleri vardı da onları izale etmek için miydi bu fevkalâde ihsanlar? Benim bir tereddüdüm yoktu Ya Rabbi. Ne Senin varlığın hakkında, ne gönderdiğin Peygamber hakkında, ne de bizim için seçip bağlanmamızı istediğin din hakkında ne bir desteğe, ne de bir direğe ihtiyacım var. ben Sana, sadece Sana muhtacım. sen benim olduktan sonra, ben sarsılmadan ayakta duracağıma inanıyorum. Ama bunu gönderdin... Bilemiyorum; ihtimal, birinin bir avansa ve takviyeye ihtiyacı vardı da onun için gönderdin. Eğer bu bir istidraçsa, ondan Sana sığınırım. Benim vefasızlığıma ve zaaflarıma binaen bunu gönderdinse, Sen'den onu istemiyorum; beni vefalı kılmanı, sadıklar arasına katmanı dileniyorum. İçimi vefa ve sadakatle doldur; bin cefa görsem de Sen'den ayrılmama azmi ve kararlılığı içinde bulunayım.” Evet, kulluk, bu duygularla dolu olmaktır. Kulluk, Allah'ın kapısında ortaya konan bu samimiyettir. O, imana müteallik bir meselenin vüzuh ve inkişafını dünyada her şeye tercih etmektir.
Allah'tan, O'nun rızasından başka bir şey talep etmeyin. Daha önce değişik vesilelerle ifade ettiğim bir duygumu tekrarlamak istiyorum: Şah-ı Geylâni gelse, başımı ayağının altına koyarım. Annemi-babamı sırtımda gezdirememenin ızdırabını yaşayan ben, onu ömür boyu sırtımda taşırım. Fakat, bana dense ki; “Sen şu hâlinden sıyrılıp, Gavs-ı Azamlıkla serfiraz edileceksin.” Size yeminle teminat veririm, istemem ben onu. Çünkü ben hâlimden memnunum. Gözü hiçbir şeye açık olmayan, hiçbir zevk, keşif ve keramet bilmeyen, harikulâdelikler peşine düşmeyen ama kıldığı namaza ve tuttuğu oruca karşılık dünyada hiçbir beklentiye de girmeyen bir kul olarak yaşamak isterim. Yapmaya çalıştığım kulluğa bedel olarak Cennet'e bile razı olmam; onu Allah kendi lütfuyla verirse verir, ama ben sadece O'nu isterim. Bu hâlimi, Hasan Şâzelî'liğe, Ahmet Rufâî'liğe, Şah-ı Nakşibend'liğe tercih ederim. Hâşâ, onları hafife aldığımı zannetmeyin; ben dualarımda onları şefaatçi yapıyorum. Her gün isimlerini sayıyor ve “Allahım beni onların şefaatine mazhar eyle” diyorum. Onların nasıl yüce kâmetler olduğunun ve kendi hiçliğimin, sığlığımın da farkındayım. Fakat, Rabbim varken ve O benim için şu andaki hâlimi takdir buyurmuşken, başka bir konum aramayı ve başka bir hâli taleb etmeyi de kulluk anlayışımla te'lif edemiyorum. O'nun bana takdir buyurduğu ölçüler içerisinde kendi kemalât arşıma yürümem gerektiğini düşünüyor ve hâlime razı olmamayı, başka beklentilere girmeyi nankörlük sayıyorum. Ve bu sözler benim gönlümün sesidir, içimi söylüyorum. Hem, bir ayağımın kabirde olduğunu bilerek ve Allah'ın şahitliğine inanarak söylüyorum.
Evet, yanlış tercihte bulunmamalı; Allah'ı tercih etmeli ve kalbinizi masivâdan boşaltmalısınız. Eğer, düz, sıradan, basit bir insan olduğunuza kendinizi inandırabilirseniz; aynaya baktığınız zaman, “Allah Allah, tabiatım icabı ben merkub olmayı beklerdim ama nasıl olmuş da insan şeklinde yaratılmışım?” diyebilir ve nefsinize bunu kabul ettirebilirseniz, iyi bir çizgide yürüyorsunuz demektir. Dua edin Allah'a, size o ufku nasip etsin. Bunun aksi, bâlâpervazâne iddiadır ve müddeî bugün olmazsa yarın, Allah tarafından konduğu zirveden baş aşağı düşecektir. Hem de çıktığı zirvenin yüksekliği nisbetinde derin bir kuyuya düşecektir | 05-09-2008 22:37 | | Şikayet Et! |
|
Yabancı..
|
Ayaklarımızı Kaydırma Allahım!..
Soru: Allah'ın rızasına yürüyen bir insanın, tökezlememeye ve düşmemeye çok dikkat ederek aşması gereken kayma noktaları nelerdir? Bazı kaygan zeminlerde sürçsek ve hatta düşsek bile kalkıp yolumuza devam edebilmemiz için neler tavsiye edersiniz?
Cevap: Evet, kulluk yolunda yürüyenlerin ayaklarının kayabileceği bazı tehlikeli noktalar vardır ve biz bu kaygan zeminlere “mezelle-i akdâm” deriz. İnsanın sürçmesine ve düşmesine sebep olabilecek, onu muvakkaten de olsa yolundan edebilecek bu kaygan zeminleri bir çerçeve içinde ifade etmek oldukça zordur. Çünkü, tarih boyunca, çok güçlü ve çalımlı bir edayla yola çıkan ama daha birkaç adım ilerlemeden üzerine bastığı bir nohut tanesinden dolayı tepetaklak giden ve hiç beklemediği bir virajdan uçuruma yuvarlanan binlerce insan olmuştur. Bazen küçük bir çakıl taşıyla tökezleyip yere kapaklanan insanoğlunun, kayacağı zaman ve zemini tahmin etmesi de her zaman mümkün olmayabilir.
Üstad Hazretleri, vicdan mekanizmasını ve latîfeleri izah ettiği bir yerde “Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazât ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz.” diyor; başın bir batman taşı kaldırmasına mukabil gözün bir saçı dahi kaldıramadığı gibi, bazı latîfelerin de saç kadar bir ağırlığa, küçük bir gaflet ve dalâlete dayanamayacağını anlatıyor. Mesela, fıtratımıza öyle acayip bir ihtiyaç ve muhabbet istidadı konmuş ki, dünya ve içindekiler onu doyuramıyor; o ihtiyaç ve o muhabbet, bâkî Cennetten ve saadet-i ebediyeden başka hiçbir şeye razı olmuyor; Allah'tan başka hiçbir şeyle huzuru bulamıyor. Zannediyorum, “Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.” diyen Bediüzzaman hazretleri, hissedilmesi ve dile getirilmesi çok zor olan bu duyguyu da öyle bir latîfenin kendisinde inkişaf etmesi neticesinde seslendiriyor. Bu tür latîfeleri keşfettiği için de bizleri teyakkuza çağırıyor, “Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem'a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük latîfelerini onda batırma.” diyor.
Demek ki, haram bir lokma, yalan bir kelime, yasak bir bakış veya gayr-i meşrû bir dokunuş birer kayma noktası oluyor ve bazı latîfelerin sönmesine, hatta ölmesine sebebiyet verebiliyor. İnsan başlangıçta hiç de önemsemediği bu küçük inhiraflar yüzünden zamanla yoldan çıkıyor, kendi kimliğinden uzaklaşıyor, değer ölçülerine karşı yabancılaşıyor ve her an düşebileceği bir kaygan zemine girmiş oluyor; bazen sürçüyor, bazen düşüyor, bazen de yüzüstü kapaklanıyor ve bir daha da belini doğrultamıyor. Hep iki büklüm ve kambur olarak yürümeye mahkum oluyor.
Bediüzzaman Hazretleri'nin, "Hücumât-ı Sitte" diyerek ele aldığı en tehlikeli şeytânî tuzaklar da birer mezelle-i akdâmdır. Hubb-u câh, korku, tamâ, ırkçılık, enaniyet ve tenperverlik gibi kapanlara yakalanarak latîfelerini öldüren insanların sayısı da hiç az değildir. Makam arzusu, tanınma tutkusu ve şöhret düşkünlüğü demek olan hubb-u câh az çok hemen her insanda vardır ve başta ehl-i dünya olmak üzere pek çokları için öldürücü bir kayma noktasıdır. Kimseden korkmamanın yegâne çaresinin, korkulması gereken gerçek kaynaktan korkmak olduğunu bilmeyenler için de havf bir ölüm çukurudur. Bir şeyi hırsla istemek, açgözlülük ve doymazlık manalarına gelen tamâ ise, bazı şer odaklarının mü'minleri bile kendi menfur emellerine alet etmek için kullandıkları, gazâb-ı ilahîyi celb eden ve hayat-ı ebediyeyi bitiren bir tuzaktır. Devlet-i Âliye'nin de sonunu hazırlayan sebeplerden biri olan ırkçılık, insanın en zayıf ve fenalığa en açık damarını teşkil eden enaniyet (benlik) ve hak erlerini bile dört duvar arasına hapseden tenperverlik (rahata düşkünlük) gibi hastalıklar da ayakları kaydıran tehlike noktalarıdır.
Şeytandan gelen bu hücum okları, isabet ettiği insanları ciddi şekilde yaralayan, yatağa düşüren ve hatta öldüren birer virüs gibidir. Mesela, tamâ hissi, tûl-i emelden, uzun yaşama arzusundan ve bitmeyen isteklerden kaynaklanır; ona yakalanan bir kimse, hiç ölmeyecekmiş gibi hayata bağlanır; gözü asla doymaz, onu da ister, öbürünü de. Bu isteklerini elde etmek için o kapı bu kapı deyip sürünüp dururken hiç farkına varmadan çürür gider. Mesela, tenperverlik ve rahata düşkünlük insanı haneperest yapar. Aslında aile ve yuva dünyevî bir kısım ihtiyaçları gidermeye matuf ve ahiret hayatına hazırlık hususunda yardımcı bir unsur olmasına rağmen, onu evvelen ve bizzat maksud bir iş şeklinde algılayıp bir haneperestlik duygusu içine girme de çok hatarlı bir kayma noktasıdır. “Ya yuvamdan olursam; amaaan ya ailemi kaybedersem; Allah korusun, ya çocuklarımdan cüdâ düşersem” gibi mülahazalar insanın mukavemet sistemini kıran, onu bütün tehliklere açık hâle getiren düşüncelerdir.
Hususiyle de günümüz insanları için en kaygan zeminlerden birisi enaniyettir. Hayatı kendi benliğine göre yorumlama, her şeyi şahsî takdir ve tercihlerine bağlama.. umuma açık olan ve vicdan genişliğinden kaynaklandığı için fevkalade bir enginliği bulunan şeyleri kendi dar vicdanına, daha doğrusu daralttığı vicdanına göre değerlendirerek pek çok genişi daraltma.. dolayısıyla dünya kadar himmet ona açık duruyorken kapıları sürgüleme ve istifadeye kapalı olma.. işte, bütün bunlar, iyi bir mü'min olma yollarında buzlanma hasıl eden ve zincirleme kazalara sebebiyet veren faktörlerdir ve hepsi de bir yönüyle sefahet sebebidir. Biz sefaheti, daha ziyade yeme-içme, zevke-sefaya düşkün olma, sadece cismânî arzular arkasında koşma ve bohemce yaşama gibi şeylere bağlasak ve buna rahat düşkünlüğü desek de, o şekilde bir bencilliğe girme, enaniyet davası gütme de bir ruh sefaletidir. Bu hastalığa yakalanan bir insanın gönlündeki mücadele azim ve karalılığının tahtına enaniyeti tatmin duygusu gelip oturur. İ'la-yı kelimetullah sevdasının, dini dünyaya duyurma tutkusunun yerini, tanınma ve bilinme isteği alır. Karşılık beklemeden dine ve millete hizmet etme mülahazası dünyevî beklenti hücumlarına ve şahsî çıkar düşüncesine mağlup olur. Böyle bir bitiş sürecine giren insanın da artık hiç kimseye faydası olmaz.
Öldüren Bir Virüs
Burada bir hususu daha istidradî olarak arz etmek istiyorum: İnsanın enaniyet virüsünden kurtulması, hiç olmazsa “ben” yerine “biz” demesi ve hep O'nu göstereceği bir ufku yakalamaya talip bulunması çok önemlidir. Ne var ki, bu meselede de çok tehlikeli bir kayma noktası vardır. Bazen nefiyler (bir şeyin yokluğunu, var olmadığını ve tesirsizliğini ifade etmeler), çok güçlü isbatlardan (bir şeyin varlığını ikrar, itiraf ve tasdik etmelerden) daha güçlü isbat manasına gelir. Aynen öyle de, bazen iradî tevazu, iradî mahviyet ve iradi hacâlet kibir, gurur ve ucubdan kat kat daha fazla tehlikelidir. Tevazuya niyet tevazuyu kibire dönüştürür; mütevazi görünmek için mahcup mahcup durma çok çirkin bir riyakarlık ve yalandır. Bu tür davranışların arkasında başkalarına “estağfirullah” dedirtme yatırımları vardır. Eğer, süklüm püklüm olmalar, eğilmeler, temennâ durmalar insanın tabiatının bir neticesi ve gönlün dışarıya aksetmesinin bir sonucu değilse, bunlar şirk işmam eden “estağfirullah” yatırımlarıdır. Esas olan, İslam ahlâkını tabiat haline getirmek, Kur'an'ın ahlâkıyla ahlâklanmak ve Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed'in (aleyhi ekmelüttehâyâ) edebiyle edeplenmektir. Yoksa, Allah korusun, sen de Üstad Hazretlerinin dediğini der, “Ben yokum, benim kudret ve ehliyetim de yok, konuşan yalnız hakikattir, hakikat-i imaniyedir.” diye inlersin.. herkesin elini eteğini öper ve günde belki yüz defa kendini nefyettiğini söylersin. Fakat, bu söz senin gönlünün sesi değilse, o tavır ve davranışlarında bir sunîlik varsa, o nefyin altında bin tane insanın seni isbat etmesi arzusu da var demektir; sen bir insan olarak “Ben yokum” desen de belki bin tane insanın seni tanımasını, bilmesini ve isbatını beklersin. Yüzün yerde görünse de gözün hep takdir alkışlarındadır.. böyle bir duygu ve düşünce kayması da açık kibir, gurur ve ucubdan daha tehlikelidir. Açık kibir bellidir, farkedilebildiği ve bilindiği için ondan dönme ihtimali vardır. Fakat tevazu ve mahviyetin altına gizlenmiş kibir, gurur ve ucubdan kurtulmanın yolu yoktur. Bunlar hiç iflah etmeyen öldürücü virüsler gibidir.
“Ben bir hiçim” dersin; götürür bir yere bir kaç lira sadaka verirsin, verirken de hiç kimseye görünmezsin.. fakat öyle tehlikeli bir mülahazan vardır ki, “Bu insanlar neden bu kadar kör; yok mu şu cömertliğimi farkedecek bir adam. Allah rızasına niyet ettik, gizli gizli veriyoruz ama şu fedakarlığım da görülse ve söylense fena mı olur?” düşünceleri sarmıştır zihnini. Belki niyetinde duruluğu yakalayamadığın bir sefere çıkmış ve sonra da “Vatanımı, sevdiklerimi geride bırakıp bu uzak diyarlara hicret ettim. ben bunu söylemiyorum ama bazıları vefalı olmalı değil mi? Fedakarlığımı görüp takdir etmek düşmez mi onlara?” der ve kadr u kıymetinin bilinmediğinden yakınırsın. Ya da, va'z u nasihat edersin, kalem oynatırsın, la'l ü güher gibi kelimeler döktürürsün.. zahiren bir beklentin de yok gibidir; Allah rızası için vazife yaptığını söylersin. Fakat, Allah korusun, içten pazarlıklısındır ve gizli gizli beklentilerin vardır; bu beklentilerin, yer yer manasız alınganlıklarınla kendini ele verse de, sen farkına varamazsın; çünkü, öldürücü bir hastalık, ruhunu sarmıştır bir kere. Beynine kıymık gibi saplanan bir virüse tutulmuşsundur. Ve eğer, bu tür mülahazalar kalbinde bütün bütün yer etmişse, mahvolduğun katîdir senin. Cenâbı Allah bizi mahviyet, tevazu, hacâlet ve enaniyeti nefyetme mülahazaları altında kendini satma gibi helak edici hastalıklardan muhafaza buyursun.
Bu virüslere yakalanmadan ve kayma noktalarına takılmadan rıza-yı ilâhî hedefine yürüyebilmemiz için her şeyden önce Allah Teâlâ'ya sığınmamız gerekir. Oturup kalkıp, “ Allahümme innî eûzu bike min en-üşrike bike şey'en ve ene a'lemu ve estağfiruke limâ lâa'lemu – Allahım, bile bile şirk koşmaktan, Senden başkasını ilah tanıyıp Senin güç ve kuvvetinden başka seylere tesir-i hakiki vermekten Sana sığındığım gibi, bilmeden ve farkında olmadan karıştırdığım haltlardan da Sana sığınıyor ve istiğfar ediyorum.” diyerek O'nun rahmet kapısına yönelmemiz icap eder.
Ayrıca, titiz yaşamak, kayıp düşme ihtimallerini azaltır. Titiz yaşamanın da birkaç yanı vardır. Bunlardan birisi, imanını güçlendirme adına doyma bilmeyen bir ruh hâletine sahip olmaktır. Değişik münasebetlerle tekrar ettiğimiz gibi, Ayetü'l-Kübra risalesindeki, kâinattan Hâlıkını soran bir seyyahın hâli bu meselenin en güzel misallerinden biridir. O mütefekkir yolcu kâinattaki her sayfayı okudukça imanı kuvvetlenip mârifeti daha da ziyadeleşir ve onun gönlünde iman-ı billâh hakikatı bir derece daha inkişaf eder. Semâ ve arz gibi kainat sayfalarından pek çoğunu dinlediği hâlde yinede de doymaz; mesela, denizlerin ve nehirlerin zikirlerine de kulak verir ve sürekli "Hel min mezîd - Daha yok mu?" deyip durur. İşte, o seyyah gibi “Hel min mezîd” insanı olma çok önemlidir. Mü'min her gün kendi kendine, “Ben Allah'ı şu kadar biliyorum; fakat bu yetmez bana; O'nu öyle bilmeliyim ki, imanım, marifetim, Allah'a karşı alakam, -bazen aşk, bazen muhabbet, bazen iştiyak, bazen Cenâbı Hakk'ın inayeti manasına da gelen cezb ve bazen de o inayete kendini salma manasında incizap şeklinde tecelli eden alakam- daha da kuvvetlensin ve mertebe katetsin.” demelidir. Madem “Aksa'l-gâyât”a talibiz, dualarımızda onu istiyoruz; öyleyse bugünkü marifetimizin dünküyle aynı seviyede olmasına rıza gösteremeyiz. İki günümüzün eşit olmasını kabullenemez, onu bir aldanmışlık sayarız. Bu sebeple, başkaları hakkında hüsn-ü zan etsek de, şahsımız adına iman ve marifet hususundaki çok küçük bir kayma ihtimalini bile çok büyük bir tehlike olarak nazar-ı itibara almalı ve o ihtimalin gerçekleşmesine katiyen fırsat vermemeliyiz.
İman, İslam ve İhsan
Bildiğiniz gibi, bir gün Cebrail aleyhisselâm, insan suretinde Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına gelmiş; iman, İslâm, ihsan ve kıyamet alâmetleri ile alakalı bazı sorular sormuştur. Cebrail aleyhisselam'ın bizzat soru sorduğu ve cevaplarını tasdik ettiği bu ziyaretin anlatıldığı hadis-i şerif “Cibril hadîsi” olarak anılmaktadır. Hazreti Cibril-i Emin onların yanından ayrılınca Peygamber Efendimiz “O Cibrîl'di. Size dininizi öğretmeye gelmişti” buyurmuşlardır. Bu hadis-i şerifte geçen iman, İslam ve ihsan üçlüsü de titiz yaşama adına çok önemlidir; çünkü, dini öğretmek için gelen Vahiy Meleği özellikle bu üç hususu sormuş ve Peygamber Efendimiz de bunların bütününe “din” demiştir.
İman hakikatinin, tesirini tam olarak ortaya koyması ancak İslam'la mümkündür. İman, işlene işlene insanın tabiatına mal olup, onun davranışlarını belirleyen ve yönlendiren bir derinlik hâline gelince hakikî iman hasıl olur. Aksi taktirde, Allah'ın adem-i mevcudiyetine mesnetmiş gibi ortaya konan bazı şeyleri yıkarak ve sadece birkaç delile dayanarak ulaştığınız ya da atalarınızın size telkin ettiği iman nazarî bir imandır. Öyle bir iman sayesinde “Allah vardır” dersiniz ama o meselenin hakikatini araştırmadığınız sürece kalbinizin derinliklerine kök salacak ciddi bir irfana da ulaşamazsınız. Oysa ki, nazarî iman, amel vesilesiyle insan tabiatının onu yönlendiren bir derinliği haline gelmelidir. O duruma gelinceye kadar da insan için tehlike ihtimali çoktur. Tehlike ihtimalini azaltmanın yolu ise İslam esaslarına bağlılıktır.
Aslında, İslam esasları sadece beş tane değildir. Mehâsin-i ahlâkı bütün fakülteleriyle yaşamak da İslam'ın bir şartıdır. Bir müslümanın mesâvi-i ahlâktan içtinab etmesi de lazımdır. Hazreti İmam-ı Gazalî, İhyâ'sında bazı mevzuları mühlikât (helak eden, felakete sürükleyen hususlar) ve münciyât (kurtaran, felaha götüren ameller) başlıkları altında serdediyor. İşte, İslam bunların hepsine riayet etmek ve bu riayeti de bir yönüyle bir iç istek haline getirmek demektir. Öyleyse, bir müslüman, dinin emirleri mevzuunda da, yasakları konusunda da çok titiz davranmalı; emirleri yapmanın ve yasaklardan içtinab etmenin tiryakisi olmalı; bu hususta, adeta uyuşturucuya kendisini kaptıran ve ondan vazgeçemeyen bağımlı bir insan gibi yaşamalıdır. Bir vakit namazı kaçırma tehlikesiyle yüz yüze kalsa, “Acaba namazım mı önce kaçar, aklım mı?” diyecek kadar o meselenin delisi olmalıdır. Bir uçağa bineceği zaman, her şeyden evvel, namazını orada da hakkıyla eda etmenin hesabını yaparak binmeli; şehirler arası bir yolculuğa çıkarken “Vakti geldiğinde namazımı farz, vacip ve sünnetine riayet ederek eda edeceğim; ben yemeğimden, çayımdan vazgeçebilirim ama namazımdan taviz veremem.” düşüncesiyle dopdolu olarak çıkmalıdır. Seyahat sırasındaki namazlarının birinden az bir taviz verse o seyahatini de bereketsiz kabul etmelidir. Bu, dinin tiryakisi olma demektir. Öbürü ise, taklitten kurtulamamayı, iğreti durmayı gösterir. Öyle iğreti duran bir insan da tehlikeli bir zeminde ve mâil-i inhidamdır; o her an yıkılıp gidebilir.
Evet, imanını amelle takviye edecek ve İslam sayesinde derin bir marifete ereceksin. Fakat, onunla da yetinmeyecek, ihsan ufkuna yürüyeceksin. Salih amellere yapışacak ve ibadetlerin hakkını vereceksin ama bunları yaparken Allah'ı görüyor gibi bir hâli yakalayacaksın. Secdede başını yere koyduğun an, sanki Allah'ın arşının önüne başını koyuyormuşsun gibi bir temkinle hareket edeceksin. Her davranışının şuurluca olmasına özen gösterecek, her hareketine şuur vizesi soracak, onun referansını almayan hareket ve davranışları hiç yokmuş gibi sayacaksın. Ayakta dururken kendi kendine “Aman dikkatli dur, şu anda huzurdasın, Arşın bir tarafına dokunabilirsin.” diyeceksin. Rükua giderken, secde ederken.. hep bir dikkat ve teyakkuz insanı olarak davranacaksın. Bu ihsan şuurunun zirvesidir. Bunu yapamıyorsan bile hiç olmazsa avamca ihsan duygusuyla dolacaksın. İbadetlerini, O'nun tarafından görülüyor olma mülahazasıyla eda edeceksin. Yani, sen O'nu görüyormuş gibi bir ruh hâletine giremeyebilirsin; günahların vardır, ufkun kapalıdır, bundan dolayı o meseleyi gerektiği şekilde duyamıyor olabilirsin. Fakat, hiç unutmamalısın, O seni görüyor. Evet sen, seni gören bir Rabb'in karşısında olduğuna inanmamışsan, Cenâbı Allah'a tam inanmamışsın demektir. Öyle bir iman arızalı ve problemlidir.
Oysa, kaymalara karşı koyabilmek için sağdan-soldan destekli bir imana ihtiyaç vardır. Her zaman Hakk'ın huzurunda bulunuyor olma mülâhazasıyla sürekli temkin ve istikamet kollama.. ya da konumunun gerektirdiği mârifet ve şuurla “Ben bir hakir kulum, her nefesimde, her an-ı seyyâlemde muhtaç olduğum Mevlâ'dan nasıl gaflet ederim.” diyerek, hep uyanık, hep mahviyet içinde, hep gözü Hakk'ın kapısının aralığında ve mevsimi gelince iltifat göreceği düşüncesiyle sürekli ümitli, herhangi bir itaba uğrayacağı endişesiyle de kalbi güvercinlerin kalbi gibi tir tir titrer vaziyette olma hâli sağlam bir imanın neticesidir. Böyle bir iman, İslam ve ihsan şuuru, Kur'ân'ın “Kim ihsan şuuruyla yüzünü (kendini) Allah'a teslim ederse muhakkak ki o en sağlam kulpa sarılmıştır.” (Lokman, 31/22) diyerek ifade buyurduğu “ Urvetü'l-vüska”, yani, k opmayan, kırılmayan, parçalanmayan, kendisine tutunanı yolun zikzaklarında düşürüp bırakmayan, en sağlam kulp, Rabbe karşı güven ve emniyet bağı mesabesindedir.
Ayaklarımızı Kaydırma Allahım!..
Kayma noktalarına ve inhiraflara karşı çok önemli bir tedbir de usûl-i fıkıhtaki sedd-i zerâyi' düsturuna göre hareket etmektir. Sedd, menetme ve engelleme demektir; zerayi' ise, vesîle ve yol manâsına gelen zerîa'nın çoğuludur. Sedd-i zerayi', vesîleleri kaldırmak, yolu tıkamak demektir. Istılah itibarıyla, tehlike mahallerinden ve fenalık dürtülerine sebebiyet verebilecek yerlerden uzak durmak; haramlardan olduğu gibi harama ve mesâvi-i ahlâka sürükleyebilecek faktörlerden de kaçınmak demektir. Nitekim, Kur'an-ı Kerim, “Sakın zinaya yaklaşmayın; çünkü o, çirkinliği meydanda olan bir hayasızlık ve çok kötü bir yoldur..” (İsrâ, 7/32) buyurarak hem zinanın apaçık bir çirkinlik ve yoldan çıkma olduğunu belirtmiş hem de kişiyi o çirkin günaha götürecek olan yol ve ortamları da yasaklamıştır. İşte, kelam-ı İlahî'nin “Zina etmeyin” demek yerine “Zinaya yaklaşmayın” şeklinde ferman buyurması ve bir hadisi şerifte Peygamber Efendimiz'in (aleyhissalâtü vesselam) dil, ağız, el, ayak ve göz gibi organların zinasından da söz ederek o günaha götüren sebeplerden de uzak durmamızı isteyişi sedd-i zerayi' zaviyesinden değerlendirilmelidir. Bu ilâhî ve nebevî fermanlar “Aman, günahın semtine bile sokulmayın, ondan fersah fersah uzak durun! Kulaklarınız ya da gözleriniz yoluyla içinize girecek ve olumsuz şeyler hakkında hayallerinizi tetikleyebilecek, sonra da tahayyüllerinizi, tasavvurlarınızı, taakkullerinizi ve hatta tasdik, iz'an, iltizam ve itikadınızı yaralayabilecek şeytanî oklara karşı teyakkuzda olun.” manasına gelmektedir. “İttekû mevâdia't-tühem – Sizi zan altında bırakacak yerlerden, töhmet noktalarında bulunmaktan sakının” mealindeki hadis-i şerifi de bu açıdan yorumlamak mümkündür. Yani, töhmet ve sû-i zanna sebep olacak pestpaye davranışlardan uzak durmak gerektiği gibi, töhmet fiillerinin cereyan edebileceği yerlerden, onlara götüren duyguları tetikleyebilecek mekanlardan ve bir lokma, bir kelime, bir dinleme ve bir tecessüsle sizi sizden uzaklaştırabilecek kaygan zeminlerden de elden geldiğince uzak bulunmaya çalışmak lazımdır. Allah'la münasebetiniz, sizin kimliğiniz adına çok önemli bir madde teşkil eder. Öyleyse, kimliğinizi zedeleyebilecek ve Allah'a kulluğunuza gölge düşürebilecek şeylerden tevakki etmelisiniz. Bunlar, iman, İslam ve ihsanın yanı başında yer alan, düşmeme, kapaklanmama ve batmama için çok önemli seralardır. İnsan, kalbî ve ruhî hayatını korumak için bu seralara sığınmalı ve bu hususta iradesinin hakkını vermeye gayret etmelidir.
Bu mevzuda son bir husus da muktezâ-yı beşeriyeti göz önünde bulundurmak ve onun gereğine göre hareket etmektir. Yani, insan olarak yaratılmamız yönüyle bizim cismanî ve bedenî yanlarımız da vardır. İnsanî ruh ve nefha-yı ilahî taşımamızın yanıbaşında, biyolojik ruh da diyebileceğimiz bir nefis sistemi de konulmuştur mahiyetimize. Hazreti Üstad, Mesnevi-yi Nuriye'sinde bu mevzuya da bir yönüyle işaret ederek bize bir tenbihte bulunmakta ve “Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir!” buyurmaktadır. Demek ki, bizim bir hayvaniyet ve cismaniyet yanımız var; ama ayrıca kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselme gibi bir hedefimiz de var. Kalbin Zümrüt Tepeleri'nde temaşa etmeye çalıştığımız, şimdiye kadar seleflerimizden binlercesinin altın ve yakut tepelerde resmettiği kalb hayatına ulaşma hedefi var önümüzde. İşte, o hedefe yürüyen bir insanın yer yer tökezlemesi, ayağının kayması ve düşmesi de muhtemeldir. Fakat, eğer, bir insan düşerse, onun yapması gerekli olan şey, asla şeytan gibi demogojiye girmemek; Hazreti Adem gibi sadakat, samimiyet ve vefa ruhuyla Cenâb-ı Hakk'a teveccüh edip, günahlarını O'nun huzurunda sayıp dökmek ve tevbe, inabe ya da evbe ile arınarak yeniden Cenâbı Hakk'a yönelmektir. Tabir-i diğerle, kapaklandığı zaman düştüğü yerde kalmamak, hemen doğrulmak ve yeniden Allah'a yürümeye devam etmektir. Şeytan kibir, diyalektik ve demogoji ile hareket ederek kaybetmiş; Hazreti Adem ise, tevazu, hacâlet ve evbe ile kazanmıştır. Şeytan gibi demogojiye girmek bir felaket sebebidir; fakat, o kendisiyle iftihar ettiğimiz yüce atamız, “Safiyyullah” ilahî hitabına mazhar Adem Efendimiz gibi davranmak da tekrar doğrulup yola devam etmek için çok önemli bir vesiledir.
Hasılı, haram bir lokma, yalan bir kelime ve gayr-i meşrû bir bakıştan tenperverlik ve enaniyete kadar pek çok mezelle-i akdâm vardır. Fakat bir insan, arz etmeye çalıştığım bu disiplinler zaviyesinden meseleye yaklaşacak olursa, inşaallah muvakkaten düşse bile yolda kalmayacaktır. Ayrıca, kaymama hususunda da, Allah'a sığınma çok önemli bir teminattır. Abdest sırasında sağ ayağımızı yıkarken, “ Allâhümme sebbit kademeyye ales'sırâtı yevme tezillü fîhi'l-akdâm - Allah'ım, Sırat köprüsünde ayakların kaydığı o günde ayaklarımı kaydırma, sabit eyle...” diyerek, ötede Sırat denen o cisr-i müthişte ayaklarımızı kaydırmamasını Cenâbı Allah'tan dilendiğimiz gibi burada da sırat-ı mustakimde sabit kadem olmamız için yalvarmamız bir emniyet vesilesi olacaktır. Evet, burada kayanların çoğu orada da kayarlar; burada en kaygan zeminleri Allah'ın izniyle aşanlar ise, orada da kaymazlar. Fakat, burada kayan herkesin orada da kayacağı söylenemez. Çünkü bir insan, bir yerde kaymış olsa bile, o kaymanın endişesini ruhunda yaşadı ve hemen bir tevbe kurnasına koştu, arındı, Allah'a döndü ise, Allah Teâlâ onu hiç günah işlememiş gibi tertemiz bir hâle getirebilir.
| 05-09-2008 22:38 | | Şikayet Et! |
|
jesus99 Mesajlar: 773
 |
|
Yabancı..
|
Ey Millet-i Merhûme, Sakın Ye'se Kapılma!..
SORU : Yürüdüğümüz yolun hakkını verebilmek için elde etmemiz gereken kıvam ile kendi durumumuzu karşılaştırınca çok noksan ve yetersiz olduğumuzu düşünüyor, belki de bazen ümitsizliğe kapılıyoruz. Kâmil olanı yakalamaya ve tamamiyeti elde etmeye çalışırken ye'se düşmekten nasıl kurtulabiliriz?
CEVAP : Halk arasında hayırlı işler için kullanılan “Allah tamamına erdirsin” ifadesinin muhtevasını da taşıyan “tamamiyet”in iki manası vardır. Birinci manası, bütünlük, tam olmak, bir meselenin küllî olarak ele alınması demektir; ikincisi ise, bir işi tamamlayana kadar devam ettirmek, bitirmek, neticeye bağlamaktır.
Nitekim, Allah Teâlâ, İslam'ı bize bir nimet olarak verdiğini ifade ettiği yerde; “İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin hakkınızda hoşnutluğumu İslam'a bağladım.” (Mâide, 5/3) der; bize verdiği nimetini yani dinini tamamladığını, onun bütün emir ve yasaklarını bildirdiğini beyan eder. Öyleyse, İslam, ancak bütün emir ve yasaklarıyla, cüzlerinin tamamıyla ele alındığı zaman Allah'ın bizim için seçtiği din ve tamama erdirdiği nimet olur. O bir bütün olarak yaşanmayınca kendisinden beklenen fonksiyonu hakkıyla yerine getiremez, bir din olarak misyonunu tam eda edemez. Çünkü, dinin bir bütün olarak yaşanması tıpkı bir insan vücudunun organlarının tamamının, bir organizmanın her azasının eksiksiz çalışması gibidir. Nasıl ki, bir eli çok sağlam ve güçlü olsa bile diğeri sakat olana ya da hiç olmayana özürlü veya bugün daha çok kullanılan ifadesiyle “engelli” deniyor.. nasıl ki, bir gözü çok iyi görse de diğeri hiç görmeyen ya da kulakları iyi duysa da ayakları sakat olan bir insan, kendinde bir eksiklik hissediyor. Aynen öyle de, iman hakikatları dinin birer uzvudur; kelime-i şehadet, namaz, oruç, hac ve zekat gibi ibadetlerin her biri ayrı bir organdır; ahlâk-ı hasene ve sosyal münasebetler adına vaz' edilen esaslar dinin ayrı ayrı yanları ve onun birer parçasıdır. Bunlar, birbirini tamamlayan cüzler, bir hakikatı tamamlayıcı unsurlardır. İşte, bunların herbiri Cenabı Hak tarafından nasıl tesbit edilmişse o şekilde yaşanmalıdır ki din de kendinden bekleneni yerine getirsin. Ancak bu unsurların hepsi bir araya geldiği zaman, müslümanlık tamam olarak ortaya konmuş olur.
Evet, ferdî, ailevî, içtimaî hayat adına dinden bazı şeyler bekliyorsak, onu bir bütün olarak ele almak zorundayız. Eğer, dini sadece vicdanlara hapsedersek, namaz, oruç gibi ibadetleri yok sayarsak, dinin kolunu, kanadını kırmış ve onu fonksiyonunu eda edemez hâle getirmiş oluruz. Ve dolayısıyla, din adına kusurlu ve eksik bir görüntü ortaya çıkar. Bu kusurlar, eksikler İslam'dan bilinir ve günümüzde bazılarının dediği gibi, “İslam niçin ekonomik durumumuzla alakalı şu problemlerimizi halletmiyor; neden bir kısım içtimaî dertlerimize de derman olmuyor.” denir. Oysa, siz onun kolunu kanadını kırmışsınız, kendisini ifade etmesine ve fonksiyonlarını ortaya koymasına fırsat vermiyorsunuz.. Onun uygulanmasına imkan vermeniz lazım ki, ondan sonra “Neden şu fonksiyonunu eda etmedi?” diyebilesiniz.. İşte bu manada tamamiyet hem Allah'ın teveccühüne vesile olması hem de dinin kendisini ifade etmesi açısından çok önemlidir.
Tamamiyetin diğer bir yanı da sabır, ısrar ve devamlılıktır. Kur'an-ı Kerim, “İnsanlardan bazıları da vardır ki, Allah'a kulluk etse de bunu sırf bir hesaba binaen yapar, imanla küfrün arasında bir yerde durur. Şayet umduğu faydayı elde ederse onunla huzur bulup sevinir, eğer bir sıkıntı ve imtihana mâruz kalırsa yüzüstü dönüverir. Bundan dolayıdır ki, dünyayı da âhireti de kaybeder. İşte besbelli olan hüsran budur.” (Hac, 22/11) buyurarak kulluğunu ganimet elde etme gibi bazı hesap ve çıkarlara bağlayan kimselerden bahsetmektedir. Öyle bir insan, iyi günlerde dinin kenarından, köşesinden tutar; “Bir parça da biz katkıda bulunalım.” der ama bunu derken bile “Amaaan, olduğu kadar olur!” şeklindeki düşüncesini terkedip onu bütünüyle kucaklamaya da yanaşmaz, dine tam sahip çıkmaz. Ona sağlam bir imanla değil de, adeta pamuk ipliği ile bağlanmıştır. Tehlikeli dönemlerde ve sıkıntılı günlerde dini de dindarları da yüzüstü bırakıp kendi şahsî dünyasını garanti altına alacağını zannettiği yerlere ve kimselere sığınır.
Oysa, hangi konu olursa olsun, kararlılık, sabır ve sebat çok önemlidir. Siz belli bir mevsimde bütün himmet ve gayretinizi ortaya dökebilirsiniz. Mesela, ekim yaparken karlar erimiş olsa da hâlâ hava soğuktur ama siz ona katlanarak tarlaya tohumu atarsınız. Fakat, daha sonra onu koruma mevzuunda hiçbir tedbir almazsanız, sulama hususunda bir gayretiniz olmazsa, hasat mevsimini aktif sabırla beklemez ve tarlayı biçeceğiniz zaman da en iyi ürünü alabilmek için üzerinize düşeni yapmazsanız.. işin ilk bölümünü ve bir yanını yapmış olsanız da katiyen ürün elde edemez ve dolayısıyla, avam ifadesiyle, hava alırsınız. İşe herhangi bir yerinden girseniz ve sadece bir faslını yapsanız.. mesela, tarlayı sürseniz de hiç tohum saçmasanız ya da ekini biçseniz de onu harmanda dövmeseniz veya sapı-samanı birbirinden ayırmasanız yine beklenen semereyi elde edemezsiniz. Nasıl ki böyle dünyalık bir işde sabır, sebat ve devamlılık esastır; aynen öyle de, bir hakikati temsil etme ve insanlar arasında yerleştirme mevzuunda da sabır ve devam çok önemlidir. Rahat zamanda, kendinizi, duygu ve düşüncelerinizi ifade eder ama bir tazyike maruz kaldığınız an geriye durursanız, hem kader birliği ettiğiniz arkadaşlarınızı şaşırtmış, hem dostlarınızı tereddüte sevk etmiş, hem de imtihanın hakkını vermemiş ve tohum attığınız halde ürün elde edememiş olursunuz.
En Mükemmel İnsan
Bundan dolayı, insanın tamamiyet peşinde olması, her şeyi kemale erdirmeye çalışması, kâmil olanı araması ve hatta insan-ı kâmil olmaya yönelmesi önemli bir esastır, dahası bir fazilettir. Çünkü, bugüne kadar kitleler, kâmil insanların rehberliğinde ebedî mihraplarını bulmuş, Hakk'a yönelmiş; onlar sayesinde varlık ve hadiseleri isabetli yorumlayabilmişlerdir. Ne var ki, o seviyede bir kemale erişmek her zaman ve herkese müyesser değildir. Varlık âleminde, Hazreti Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) ölçüsünde kemalât-ı insaniye ile tanınmış bir ikinci şahıs göstermenin mümkün olmadığını söyleyen Cîlî'nin “İnsan-ı Kâmil”ini mütala edenler, kemale ermenin ve insan-ı kâmil ufkuna ulaşmanın nasıl çetrefilli yollardan geçmeyi gerektirdiğini göreceklerdir. Fakat, o yol uzak olsa da, hedefe varmak için pek çok menzili aşmak icap etse de, bir insanın öyle bir mertebe-i kusvâyı ve aksâ'l-gâyâtı talep etmesinde bir problem olmasa gerek. Evet, o işi temsil eden zâtın bir hakikatı vardır; O nübüvvetle serfirazdır. Nübüvvet zincirinin halkaları bitmiştir; bundan sonra peygamberliğin rüyasına tâlib olmak bile bir saygısızlık ve bir küstahlıktır, hatta küfürdür. Peygamberâne evsâfa, bir nebide var olan güzel sıfatlara gelince, bir insanın o sıfatlarla müzeyyen olmayı istemesi ve peygamber ahlakıyla ahlaklanma ardına düşmesi bir fazilettir.
Mesela, Peygamber Efendimizin şahsında fevkalade bir sıdk, bir sadâkat görürsünüz. O, Allah kapısında sâdık, davasında sâdık, kardeşlerine karşı sâdık, İslam'ı yaşamada sâdıktır, adeta sıdkın timsalidir; çünkü, peygamberlik hakikatı, sıdk dediğimiz, doğruluk çarkı ve esası üzerine döner durur. Allah Rasûlü, o kadar sözünün eridir ki, daha sonra sahâbe olma şerefine eren bir zat şöyle der: “Cahiliye devrinde Allah Rasûlü'yle bir yerde buluşmak üzere anlaşmıştık. ben verdiğim sözü unuttum. Üç gün sonra hatırladığımda koşarak anlaştığımız yere gittim.. baktım ki Peygamber Efendimiz orada bekliyor. Bana ne kızdı ne de darıldı. Sadece, “Ey genç! Bana meşakkat verdin; üç gündür seni burada bekliyorum.” dedi.
Emanet de bir Peygamber sıfatıdır. Efendimiz o kadar emindi ki, Mekke halkı, henüz gün yüzü görmemiş kızlarını birine emanet edecek oldukları zaman bile akıllarına ilk gelen O'ydu. Çünkü, Efendimizin gözlerinin içine katiyen haram girmemişti, giremezdi; Mekkeliler bunu bilir, O'nun iffet ve ismetine şehadet eder ve O'nu “Muhammedü'l-Emin” diye çağırırlardı. Efendimizin hayatına ve ahlakına baktığımızda, O'nun tam bir emniyet ve güven insanı olduğunu görürüz. Emin olma, emanete hiyanet etmeme, herkese emniyet telkin etme ve aynı zamanda îmanın sadık temsilcisi olma.. gibi hususlar O'nun şahsiyetiyle bütünleşmiştir. Zaten, Cenâb-ı Hakk'ın isimlerinden biri de “Mü'min”dir. Çünkü O, güven kaynağıdır. Peygamberleri güvenli kılan ve onları emniyet sıfatıyla serfiraz eden de yine O'dur. Öyle ise, emniyet, güven, emanet ve îman dediğimiz mesele, bizi peygamberlere ve önemli bir ölçüde peygamberleri de Allah'a bağlar.
Efendimizin çok ehemmiyetli özelliklerinden bir diğeri tebliğ vazifesini, yani, İslâm hakikatını anlatmayı veya “emr-i bi'l-mârûf, nehy-i ani'l-münker”i hayatının gayesi bilmesiydi. O gelmeseydi, “Biz neyiz? Nereden geliyor ve nereye gidiyoruz?” gibi müthiş sorular, sürekli bir matkap gibi beynimizi delip duracaktı. Biz Efendimiz sayesinde anladık ki, dünyaya gelişimiz bir gayeye bağlı olduğu gibi, buradan gidişimiz de bir hikmete mebnidir. Ölüm, yokluk ve hiçlik değil, o sadece bir mekan değiştirmek ve vazifeden terhis edilmektir. Kabir ise, ahiret âlemine açılan bir kapı ve bir bekleme salonudur. Biz Peygamberimiz sayesinde öğrendik ki, bizim en büyük vazifemiz nâm-ı Celil-i İlahî'yi ve Efendimiz'in adını bayraklaştırmak, dünyanın dört-bir yanında dalgalanmasını sağlamak; bunu yaparken de akıllıca davranmak, O'nun hayatında örneklerini gördüğümüz fetanetle hareket etmektir.
Fetanet, peygamber mantığı demektir. Bu mantık, ruh, kalb, his ve letâifi bir araya getirip mütalâa edilecek hususu bütün olarak ve her yanıyla ele almanın adıdır. Efendimiz, Allah'tan getirdiği mesajları ve elçiliğine terettüp eden hususları insanlığa takdim ederken, onu yolunca ve usulünce yapmıştır. O, insanı bir bütün olarak ele almış ve vereceği mesajları da böyle bir bütünlük içinde takdim etmiştir. Onun için de, nebinin tebliğ vazifesinde, akıl, mantık, kalb, gönül, his ve duygulardan hiçbiri katiyen terke uğramamış ve vahyin aydınlatıcı tayfları dışında bırakılmamıştır... Ayrıca, Efendimiz'in emir ve tavsiyelerine muhatap olan insanlar da derece derecedir. Bunlardan bir kısmı, din ricalidir; bir kısmı, tamamen felsefî meselelere dalmış, âdeta bütünüyle bir mantık ve muhakeme insanıdır.. bazıları, ticarî ve iktisadî sahada uzman olanlar; diğer bir kısmı harp meydanlarında yetişmiş kumandanlar, büyük siyasî dehalardır; büyük bir bölümü de bedevî insanlardır. Bunların hepsinin kendilerine göre problemleri vardır. Fakat, Allah Rasûlü, öyle söz söylemiş ve öyle izahlar yapmıştır ki, bedevîsinden en medenîsine kadar herkes, bu sözlerden kendine ait hisseyi alabilmiştir.
Günahlar, Ahh Günahlar!..
İşte her insan, Efendimizde zirve noktada örneklerini gördüğü bu güzel sıfatların hepsine sahip olmayı isteyebilir. Bu âlî sıfatlara tâlib olarak diyebilir ki, “Allah'ım, sen Efendimizden sonra peygamber yaratmazsın. Çünkü hatimeyi çekmiş, “bu son” demiş ve peygamberlik sarayının Sultanını göndermişsin. Fakat ben de, Peygamberimizi “üsve-i hasene” olarak gönderip O'nunla bize gösterdiğin güzel ahlakla ahlaklanmak istiyorum; O'ndaki evsâf-ı âliye'ye tâlibim. Beni de öyle sâdık eyle, Onun gibi emin kıl; beni de tebliğ insanı yap, o vazifeyi eda ederken fetanetli hareket etmeye muvaffak eyle. O'na yetişmem mümkün değil ama O'nun ardında yürümeme de bir mani yok. Peygamberliğe tâlib değilim, böyle bir talep en başta Sana karşı saygısızlıktır; fakat, peygamberâne evsâfa tâlibim. Bana da o evsâfı nasip et ki, elimi uzattığım her yerde Senin rızanı tahsile muvaffak olayım.”
Evet, bu duygu ve düşüncede olmak, tamamiyete ve kemale tâlib olmaktır. Fakat, siz tamamiyete tâlib olsanız da, niyetinizle bunu isteyip davranışlarınızı ona göre ayarlasanız ve insan-ı kâmil ufkunu yakalama yolunda gayret etseniz de hata etmek, bazen tökezlemek, kimi zaman eksik ve noksan yapmak mukteza-yı beşeriyettir. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü, "Küllü'n-nâs hattâûn" demiş ve “hattâûn” kelimesini özellikle kullanarak hata yapmanın insanın tabiatından olduğunu, onun çok büyük hatalar yapabileceğini ifade etmiştir. Daha sonra da, "Ve hayrul-hattâîne et-tevvabûn = Hata edenlerin en hayırlısı hata ettikten sonra hemen tevbe ile onu silmeye çalışandır." buyurmuştur. Demek ki, bu yavuz hataları, bu sevimsiz kabahatları ortaya koyan insanların en hayırlısı hata eder etmez, kabiliyetine, seviyesine göre, tevbe, evbe, inâbe kurnalarına koşarak hemen arınıp yeniden Allah'a yönelendir. Öyleyse biz, mükemmeliyete tâlib olsak da, muktezâ-yı beşeriyet bazı zâaflarımız nüksettiği yerde, mânen hastalanabilir, sürçüp düşebiliriz. Önemli olan düşüp kalmamak, düşüp kalkmaktır. Düşer düşmez hemen kalkıp Seyyidina Hazreti Âdem gibi: "Rabbenâ zalemnâ enfüsenâ = Rabbimiz kendimize zulmettik" (A'râf/23)) deyip, nefsin zulmünden Cenab-ı Hakk'a sığınmaktır.
Hata karşısında Adem tavrı ortaya koymak çok önemlidir; Allah'ın kapısında akıllıca hareket etmeyi Hazreti Adem'den öğrenmek lazımdır. Onunki bir zelledir; mukarreb hatasıdır. Buna rağmen Hazreti Adem, zellesinin hemen ardından Rabbine yönelmiş; şeytan ise, temerrüdünde devam etmiştir. İşte bu noktada, sürçüp düşen ile bilerek başkaldıran birbirinden ayrılmıştır. Biri, Cennetten çıkarılacağı sırada dahi kalbî teveccühünü devam ettirmiş, Hakk'ın kapısına karşı vefalı ve sadık olmuş, Rabbiyle münasebetlerini tamamlamaya çalışmıştır. Diğeri ise, mütemadi bir inişe geçmiş; kibir, gurur ve isyanından dolayı her geçen dakika biraz daha gayyâya yuvarlanmıştır.
Hazreti Adem'in çocukları olarak biz de hataların ağına takılabilir ve onlar cibilliyetimiz üzerinde ciddi tesir icra edince, aradığımız mükemmeliyete giden yollarda bir tereddüt yaşayabiliriz. Kâmiliyet ve tamamiyeti yakalamak adına yürürken tökezleyebilir ve bir hendeğe düşebiliriz. Fakat, insan için, düşüp kalmak değil; düşse de hemen kalkmaktır esas olan. Değişik münasebetlerle arz ettiğim gibi; elden geldiğince günaha en az hayat hakkı tanıma civanmertliğini göstermek çok önemlidir. Gözün bir harama kaysa, bu günahın üzerinden bir dakika bile geçmeden, o günahtan sıyrılmak için hemen huzura koşmalı, Allah'ın huzurunda af fermanı arayacağın bir seccade bulmalı, başını yere koymalı ve tevbe etmelisin. Günahın canlı kalmasına meydan vermemelisin; çünkü Efendimizin ifadesiyle, işlenen her günah ruhta yaralar açar; kalbde bir leke bırakır ve aynı zamanda her günah bir başka günahın davetçisi olur. Eğer günah tevbeyle çabuk silinmezse, Üstad'ın dediği gibi, bir günah, bir günah, bir günah... daha derken ona inzimam eden diğer günahlarla kalbde hatm olur, kalb mühürlenir, hafizanallah.. Bundan dolayı, “Her günah içinden küfre giden bir yol vardır.” Evet, insan günah işlemekle ne kafir olur, ne de küfürle iman arasında bir menzile asılı kalır. Fakat şurası da bir gerçektir ki; günah işleyen insan imandan bir adım uzaklaşmış, küfre de bir adım yaklaşmış olur. Eğer, iki günah işlerse, iki adım atmış ve küfre iki adım yaklaşmış, kendisiyle küfür arasındaki mesafeyi daraltmış olur. Bundan dolayı, hakiki bir mü'min, özellikle alerjik bir insanın arı veya akrep sokması gibi şeylerden sakındığı gibi günahlardan sakınmalı; yılandan, çıyandan kaçtığı gibi günahların en küçüğünden bile kaçmalıdır. Çünkü, tamamiyetin ve kemâlin tâlipleri aradıklarını ancak böyle bir teyakkuzla bulabilirler.
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde, “Üç haslet vardır. Bunlar kimde varsa imanın tadını duyar: Allahı ve Rasûlünü her şeyden ve herkesten daha çok sevmek; bir kulu sırf Allah rızası için sevmek; Allah, imansızlıktan kurtarıp İslâm'ı nasib ettikten sonra tekrar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak.” buyurmaktadır. Demek ki imanın tadını almanın ilk şartı, “Allahı ve Rasûlü'nü her şeyden artık sevmek”tir. Bu sevgi, insanı “Allah için sevme” mülahazasına taşıyacaktır. Bunu da hidayet yolundan ayrılma korkusuyla tir tir titreme ve günaha, dalalete girme endişesiyle sürekli teyakkuzda yaşama hâli takip edecektir. Evet, sevgi iradî olarak başlar. Sonra gayr-i iradî bir muhabbete inkilap eder. İnsanlara karşı duyulan mecazî sevgilerin başlangıcında bile bir irade söz konusudur; bir görme, bir karşılaşma, bir görüşme vardır ve bunlar iradîdir. Bu mevzuda iradî bir adım atılınca zamanla gayr-i iradî alaka başlar. İşte, Allah'la olan münasebetlerimizi derinleştirme, Rasûlüllah'a karşı alakamızı daha engin bir sevgiye dönüştürme mevzuunda da işin başı iradedir.
“Hey Mübarek Allah Hey!”
Derin bir muhabbete yürümek istiyorsan iradenin hakkını verecek, Allah'ı tanımaya bakacak, O'nun nimetlerini düşüneceksin; kudret eserlerini seyredecek, arzı senin için nasıl bir beşik yaptığını görecek, bir meşher gibi yarattığı semalara nazar edecek, kainatı okuyacaksın. Ve bu iradî bakmaların, düşünmelerin, okumaların neticesinde adeta kendinden geçeceksin. Alvar İmamı'nın derslerine devam eden, ondan feyz alan yaşlı bir zat vardı. Cenab-ı Hakk'ın efâl, âsâr ve esmâsının tecellilerinden bahsedildiği zaman, Erzurumlulara mahsus o kendine has lisanıyla “Hey mübarek Allah hey!” der ve adeta kendinden geçerdi. sen de baktığın her şeyde O'nun mührünü görecek, için için coşacak ve “Hey mübarek Allah hey” demekten kendini alamayacaksın. Böyle hissedip, böyle görmeye irade adımıyla başlayacaksın ama bir gün gelecek, sen ilahi üns esintileri sağanağıyla sırılsıklam olacaksın. Öyle ki, artık O'ndan başka hiçbir şey duymayacak, hissetmeyeceksin.
Efendimizle alakalı da bir kitap okusanız, bir şemâile baksanız; mesela, Şifâ-i Şerif'e, Sıfatu's-Saffe'ye, hatta Sonsuz Nur'a göz gezdirseniz, O'na karşı içinizde iradî bir alaka meydana gelecektir. Fakat, O'nun hakkında değişik kitaplar okumaya, O'nunla alakadar olmaya devam ederseniz bir süre sonra o iradî alakanız, gayr-i iradî bir sevgiye, aşkın bir muhabbete inkılap edecektir. Öyle ki artık O'nsuz edemeyecek, “Teveccühünden beni mahrum bırakma, Sensiz nefes alamam” diyeceksiniz. “Ben evsiz-barksız, yurtsuz-yuvasız, çoluksuz-çocuksuz edebilirim; fakat Efendimsiz edemem” diye inleyeceksiniz. Bir Peygamber aşığının “O'nun huzûr-u pürnurundan bir an mahrum olduğumu hissetsem ölürüm” dediği gibi siz de O'nsuz yaşayamayacağınıza kanaat getireceksiniz. Bir Şah-ı Geylânî'nin nabzını tutsanız; Hasan Şâzelî, Ahmed Bedevî, Şah-ı Nakşıbend, İmam Rabbanî, Akîl Mübencî, Şeyhu'l-Harrânî ve Ebu'l-Hasan Harakanî gibi Hak dostlarının nabızlarına el vursanız kalblerinin aynı hislerle attığını göreceksiniz. Öyle ki, onlardaki gayr-i iradî bu muhabbet, alaka ve irtibatı gönüllerinden koparmak için elli tane zincir atsalar, Cenâb-ı Hakk'ın bir mekri olmazsa, onu oradan koparmak mümkün olmayacaktır.
Yeis Zincirlerini Kırın!..
Meselenin bir diğer yanına gelince; biz başkaları hakkında hüsn-ü zanna memur olsak ve onların tamamiyeti yakalamış olabileceklerini düşünsek de, kendi nefsimize “Ey eksik, pürkusur, zavallı nefsim, bir türlü olgunlaşamıyor, kemali yakalayamıyorsun” diyebiliriz. Fakat, bunu derken ye'se düşmemeye de dikkat etmeliyiz. “Yağmur” şairinin dediği gibi biz de,
“Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım”
diyerek O'na karşı aşk u alakamızı seslendirebiliriz. Ne var ki, zihnimizin bir köşesinde de sürekli “Olduğuma da çok şükür. Ya seni tanımasaydım, ya Senin nurundan mahrum kalsaydım.” mülahazasını canlı tutmalıyız. Hani Hazreti Ömer, Yemâme Savaşında kardeşi Zeyd bin Hattâb'ın şehid olduğu haberi karşısında, çok hayıflanmış; “Sabâ yeli estikçe Zeyd'in kokusunu alıyorum.” diyerek hüzünlenip ağlarmış. Bir gün şâir Mütemmem bin Nüveyre onu ziyârete gelmiş. Mütemmem'in kardeşi Mâlik de Yemâme Savaşında yer almış ama mürtedlerin safındayken ölmüş. Hazreti Ömer'in hüznünü gören Mütemmen, “Ey Ömer, Yemâme'de senin kardeşin şehid olup Cennet'e giderken benim kardeşim mürted olarak Cehennem'e girdi. Eğer benim kardeşim de senin kardeşinin gittiği yere gitseydi, ben ona hiç üzülmez ve hiç hiçbir zaman ağlamazdım” demiş. Malumdur ki, Hazreti Ömer'in hüznü bunları bilmediği için değildi, ama kader-i ilahîye razı olmakla beraber sevdiklerden ayrılanın kalbinin hüzünlenmesi, gözünün yaşarması da insanın tabiatının icabıydı.
Evet, olduğumuza da hamd olsun; ya sokaklara korku salan şu serâzât, çakırkeyf insanlar gibi olsaydık; ya talihsizler safında yer alsaydık.. bu hâlimize de hamd olsun, demeli. Mükemmeliyet ve tamamiyetin peşinde olurken diğer taraftan da meseleye böyle bir hamd u senâ mülahazasıyla yaklaşmalı ve katiyen ye'se düşmemeli. Tamamiyeti arama ve işin ciddiyetini görme insanı ümitsizliğe değil daha fazla gayret göstermeye sevketmeli..
Bildiğiniz gibi, hayatını ibadetle geçiren Esved b. Yezîd en-Nehâî vefat ederken çok korkuyor ve çok ağlıyor. Gelip diyorlar ki; “Nedir bu hıçkırıklar, günahlarından mı yoksa ölmekten mi korkuyorsun?” Bunun üzerine o büyük Hak dostu, “İnne'l-emra ciddün - Hayır hayır, iş çok ciddi; ben günahlarımdan ya da ölümden değil, küfür üzere ölmekten korkuyorum.” diyor. Vefat ettikten sonra rüyada görüyorlar; “Orada ne muamele gördün, nasıl karşılandın?” diye soruyorlar; “Vallahi, nübüvvet'le aramda dört parmak bir mesafe kalmış gibi muamele ettiler.” cevabını veriyor. Esved b. Yezid, Alkame, İbrahim Nehaî.. gibi insanlar rıza-yı ilahiye muhalif bir davranışta bulunma korkusuyla yaşamış, hayatlarını havf ufkunda sürdürmüş; hayır adına yapıp ettiklerine ve ibadet u taatlerine hiç bel bağlamamış, imanlı olarak ölememe endişesini hep taşımışlardır ama bütün bunlara rağmen ümitsizliğe de katiyen düşmemiş, rahmet-i ilahiyenin onların imdadına da yetişeceği recasını gönüllerinde hep canlı tutmuşlardır. Allah dostlarının hiçbirisi ye'se düşmemiştir; çünkü Hazreti Üstad'ın ifadesiyle; Yeis, mâni-i herkemâldir.. Ümitsizlik hastalığına yakalananların kemale ve tamamiyete yürümeleri mümkün değildir. İnsanın kendisini yetersiz, eksik ve nâkıs görmesi onu ümitsizliğe değil, bilakis eksiklerini tamamlamak için daha ciddi bir cehd u gayrete sevketmelidir. M. Akif'in meşhur şiiri bu hususda ne tatlı ve yürekten bir çağrıdır:
Ey dipdiri meyyit, "İki el bir baş içindir."
Davransana... Eller de senin, baş da senindir!
His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana... sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?
...
Ye's öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me'yûs olan rûhunu, vicdânını bağlar
...
Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...
Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.
Feryâd ile kurtulması me'mûl ise haykır!
Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
'İş bitti... Sebâtın sonu yoktur!' deme, yılma.
Ey millet-i merhûme, sakın ye'se kapılma.
Biliyor musunuz, korkudan yüreğimin ağzıma geldiği anlar çok olmuştur!.. “Acaba ölünce bir çukura mı yuvarlanırım, ne olur benim hâlim?” şeklindeki endişeler zihnimi, hayâlimi sarınca saatlerce kıvrandığım, uyuyamadığım geceler vardır. Ama eksiklerime, daha iyi bir kul olma adına fevt ettiğim fırsatlara rağmen, ben hiç bir zaman ye'se, ümitsizliğe düşmedim. Rüyalarda insanlar hariküladeden uçar ya bazen; koşuyorsunuzdur dolu dizgin, beklemediğiniz anda bir uçurum geliverir önünüze. Aslında o uçuruma yuvarlanmanız muhtemeldir; fakat, rüyadaki o fevkalâde uçma kabiliyetinizle aşar geçersiniz bütün uçurumları. İşte, ümitsizliğe düşebileceğim anlar olmuştur, mehib bir dağ gibi ufkumun önüne geçen ve onu karartan hadiseler yaşamışımdır ama Allah'ın rahmeti rüyadaki uçma kabiliyeti gibi imdadıma yetişmiştir her defasında. Rahmet-i ilahiye iki kanat haline gelmiş, en çaresiz anlarımda bile rahmetin enginliğine bağlılık bir kurtuluş kaynağı olmuştur.
Hasılı, kemâle ve tamamiyete tâlib olma kadar ye'se düşmeme de çok önemlidir. “Tam olamadım” deyip sa'ye sarılma bir fazilet olsa da, “olamadım” duygusundan dolayı “olma” düşüncesinden bütün bütün vazgeçme de bir aldanmışlıktır.
| 05-09-2008 22:39 | | Şikayet Et! |
|
jesus99 Mesajlar: 773
 |
|
Yabancı..
|
O'nun İçin Sevmek
SORU : Allah sevgisini anlatırken, “Müşrikler sevdiklerini Allah gibi severler, mü'minler ise Allah'tan ötürü alâka duyar ve sinelerini açarlar. Allah'ı seviyor gibi sevmekle, Allah'tan ötürü sevmek birbirinden çok farklı şeylerdir..” buyuruyorsunuz. Acaba, Allah'tan ötürü sevmenin ölçüsü nedir?
CEVAP : Müşriklerin, mahlukâtı Allah'ı sever gibi sevdiklerini Kur'an-ı Kerim açıkça ifade etmekte ve “Öyle insanlar vardır ki Allah'tan başkasını Allah'a denk tutar, tıpkı Allah'ı severcesine onları severler.” (Bakara 2/165) buyurmaktadır. Aslında onlar, Allah'ı bilmiyorlar; bilmedikleri ve O'na inanmadıkları için de O'nu sevmiyorlar. Allah'tan başkasını severken de, Allah'a vermeleri gerekli olan aşk u alakanın bütününü mahlukâta yönlendiriyorlar. Kalbî alaka, irtibat ve sevgileri o seviyede oluyor ki, öyle bir sevgi sadece Allah'ın hakkıdır. Fakat onlar, sevgilerini cismâniyet, şehvet ve nefs-i emmâre üzerinde temellendiriyor; gelip geçici, fânî varlıklara verilmemesi gereken ve sadece Allah'ın hakkı olan sevgiyi başkalarına veriyorlar.
Mü'minlere gelince onlar, her şeyden önce Allah'ı severler ve başkalarına karşı alâkayı da O'nun sevgisine bağlarlar, sevgileri O'ndan ötürüdür. İnananlar, her şeyden evvel ve her şeyin önünde, mutlak Mahbub olarak Allah'a gönül verir; sonra da O'ndan ötürü, başta Peygamber Efendimiz olmak üzere bütün nebîleri ve velîleri severler. Nebîleri ve velîleri severler; çünkü onlar, Cenâbı Hakk'ın maksatlarını takip ve temsil ederler ve O'nun yeryüzündeki halifeleri olarak dünyanın imar ve tanzimine nezarette bulunurlar. Mü'minler, nebîleri ve velîleri severken meseleyi Allah sevgisine bağladıkları gibi anne-baba, gençlik, bahar gibi şeylere karşı sevgilerini de onların Allah'la münasebetlerine bağlarlar. Mesela; bu âlemi, Allah'ın güzel isimlerinin bir tecelligâhı ve öteki dünyaların da bir mezraası olması açısından severler.
Evet, kendi mertebe ve seviyelerine göre mü'minlerin Allah sevgileri de, başkalarına karşı aşk u alakaları da izafîdir. Çünkü, sevgi, marifetin bağrında boy atar, gelişir; herkes ilim ve irfanı nisbetinde bir sevgi derinliğine ulaşır. Kim Cenâb-ı Hakk'a ne kadar inanıyorsa O'nu işte o kadar sever. Bu açıdan da sevgi izâfîdir. Dolayısıyla, insanların inanç mertebelerine göre sevgi mertebeleri vardır. Yani, düz bir insan, kendi seviyesinde bir çeşit Allah'la münasebet içindedir; o kendi mertebesine göre bir aşk u alakaya ulaşmıştır. Düz insan, ilme'l-yakîn merdiveninde yükseliyor demektir ama ilme'l-yakînin de belki yüz basamağı vardır. Bir kul, ilme'l-yakînden ayne'l-yakîne, ondan da eğer dünyada mümkün ise, hakka'l-yakîne geçerek marifetini derinleştirebilir ve marifetinin derinliği nisbetinde de Cenâbı Hakk'la daha farklı bir münasebet içine girer, daha engin bir Allah sevgisine erişir. Öyleki, bu mertebelerden ‘ayne'l-yakîn' basamağına çıkabilenler, bütün kâinatı bir Kur'ân gibi okuyabilecek dereceye erer ve her varlığın bir dil olup O'nu anlattığını duyar gibi olur. Tevbe, inâbe ve evbe kapılarından yakîn koridoruna giren bir kul, teyakkuz içinde ve sabırla marifet mertebelerini kat' ederse zamanla aşk, şevk, iştiyak, üns, rıza ve temkin makamlarına da ulaşabilir. Evet, O'nun adı duyulduğu zaman burun kemikleri sızlayacak kadar sevdalanmaya aşk; O'nun sevgisinden hasıl olan istek, neş'e ve sevinçle devamlı köpürüp durmaya şevk; bunların, insan tabiatının bir derinliği haline gelmesine iştiyak; O'ndan gelen her şeyi gönül hoşnutluğuyla karşılamaya rıza; duyma, hissetme ve O'nun sevgisiyle kendinden geçme hislerine karşı dikkatli davranarak kulluk edebini korumaya da temkin diyoruz ki bunların her biri Allah sevgisinin değişik dalga boyundaki tecellileri ve neticeleridir.
Eğer bir insan, bütün eşyayı O'nu anlatan bir dil olarak görüyor, her şeyi O'ndan kabul ediyorsa; canlı-cansız her varlığı bir yönüyle O'nu gösteren, O'nu aksettiren aynalar şeklinde, O'nun mir'âtı olarak değerlendiriyorsa, üzerlerinde O'nun mührünü gördüğü, O'nun kudretini okuduğu, O'nu müşâhede ettiği ve O'nu duyduğu aynalara karşı alaka duyması da O'ndan ötürüdür. Şu kadar var ki, insan O'na karşı ne kadar alaka duyuyorsa, o aynalara karşı alakası da o kadar derin olur. Bundan dolayı bazı büyükler, belki de bu münasebeti sezemeden doğrudan doğruya eşyaya karşı derin bir alaka duymuşlardır. Yani, bir yaprağa karşı dahi derin bir alaka duymuş, bir çöpe bile kıymet vermiş; onda, O'na dair çok değişik şeyler müşahede etmiş.. etmiş fakat, ilk anda o münasebetin farkına varamamışlardır. O münasebetin farkına vardıkları zaman da gönülden bir “oh” çekmiş, derin bir huzur nefesi almışlardır. Üstad hazretlerini bu mevzuda değerlendirme bize düşmez, onun ufku çok derindir, biz ona yetişemeyiz. Fakat, ister bir tefekkür hazinesi olan Yirmidördüncü Mektup'taki ifadelerine, ister Yirmialtıncı Lema'daki ricâlara, isterseniz de Hastalar Risalesi'ndeki devalara bakın; onun bazı ızdıraplarına, gurbetinden şikayet ettiği bazı hallerine şahit olacak ama bütün o sözleri aslında varlığa karşı derin bir aşk u alakanın ifadeleri olarak okuyacaksınız. Önceki ızdırap ve gurbet gamzeden cümlelerin daha sonra huzur ve kurbet nağmelerine dönüştüğünü fark edeceksiniz. Nazarlarını eşyadan kurtarıp onların sahibine çevirdiği zaman, elem ve ızdıraplarının gittiğini, onların sebep olduğu yaralara adetâ merhem sürüldüğünü, her derde bir deva yaratan Allah'ın onun muvakkat gurbetlerini, elem ve hicranlarını da kendi varlığını duyurmak suretiyle ve ebedi saadet inancıyla izale ettiğini göreceksiniz.
Bu açıdan, insanların Cenâb-ı Hakk'a karşı aşk u alakası farklı farklıdır ve her kulun Allah'a karşı alakası onun irfanı ölçüsündedir. Aynı zamanda bu alaka, Cenâbı Hakk'ın o kula karşı teveccühünün de bir ifadesidir. Allah'ı delice seven bir insan bilmelidir ki; Cenâb-ı Hakk'ın da o insana o ölçüde bir teveccühü vardır. Evet, insan Allah'ı gerçekten seviyor, O'na “Sensiz edemem” diyebiliyorsa, onun da Allah indinde öyle bir yeri vardır. Allah indinde yerinizin nasıl olduğunu öğrenmek istiyorsanız, Allah'ın sizin yanınızdaki yerine bakın. Sizin için O bir aşk, iştiyak ve cezbe kaynağı ise; O'nun arzusu ile oturup kalkıyorsanız; bir yönüyle, her şeyde O'nu görmeye çalışıyor, çehresine baktığınız her varlık hakkında “Bundan O'na dair nasıl bir emare çıkarabilirim” diye düşünüyorsanız, O'nun nezd-i Ulûhiyette sizinle -bikem u keyf- öyle bir münasebeti var demektir. O'nun öyle bir münasebeti olunca, mele-i âlânın da öyle bir münasebeti olur. Dolayısıyla mesele tedellî ile başlar; sizinki öyle bir tedellîye sadece bir cevaptır. Fakat, eğer bir insanın Allah'a karşı o denli bir aşk u alakası yoksa, o bilmelidir ki; onun teveccühten nasibi de ona göredir. Böyle bir insanın da, “Eğer O Şems-i ezelî ve ebedî bana teveccüh buyursaydı, bende de sevgi ve aşk u alaka adına bir parlaklık olması gerekmez miydi?..” diye düşünmesi ve ilahî teveccühleri alabilmek için yapması gerekenler ne ise onları yerine getirmesi lazımdır. Çünkü o, ancak böyle düşünür ve meselenin gereğini yaparsa, içinde bulunduğu karanlık atmosferden sıyrılabilir. Meseleye böyle bakmazsa sıyrılamaz; hep o karanlık atmosferde kalır. Mesele O'nda başlasa ve O'ndan bize gelse de, bizim liyakatimiz ve O'ndan gelecek üns esintilerine, ilahi tecellilere gönlümüzü açık tutmamız da çok önemlidir.
Putların En Şerlisi
Söz gelmişken, önemli bir hususu istidrâdî olarak arz edeyim: Biz, fert fert “ben”den, benlikten sıyrılmalı ve aradan çıkmalıyız ki haylûlet olmasın; yani, kalbimizle Rabbimiz arasına girilmesin ve ilahî tecellilerin önü kapanmasın. Evet, bu haylûlet meselesi çok hassas bir konudur. Diyelim ki, bir insan çocukluğundan beri insanlara va'z eder, Allah Teâla'yla, Peygamberimiz'le alakalı bir şeyler anlatmaya çalışır. Anlattığı mevzular hep Cenâb-ı Hakk'ın zâtıdır, sıfatlarıdır, esmâsıdır. Fakat o, benlikten sıyrılamamış, konuşurken hak ve hakikate tercüman olma yerine kendini ifade etmeye çalışmış, Allah'ı anlattığını zannettiği yerde bile benliğiyle kirlettiği üslup ve edâ ile aslında çok defa kendini anlatmıştır. Bu açıdan onun bu anlatmasına, Alah'ı anlatma da denemez; çünkü o nefsinin dellalığını yapmıştır. Bunu tâmim edebiliriz, başka sahalarda da aynı mevzuyu düşünebiliriz. Mesela, bazıları bir yerde, dine ve millete hizmetin bir faslında işin içine girerler. Cenâb-ı Hakk'ın hazırladığı bir kısım imkanları ve bazı argümanları değerlendirmeye çalışırlar.. Zahiren yapmak istedikleri şey de güzel gibi görünüyordur. Fakat, o işin içinde zerre kadar kendilerini ifade etme mülahazası da varsa şirke girmiş ve o işi de kirletmişler olurlar.
Çünkü, insan da, onun vesile olduğu ve vasıtalık ettiği işler de sırf Allah için olmalıdır. “Sırf” Allah için olması gerekince, başkası için olmanın en küçüğü bile karışırsa bozulur onun mahiyeti ve sırf Allah için olmaz artık o. Mesela, bir gazete çıkarırsınız, bir televizyon kanalı kurarsınız ve bunlarla dininizi, milli kültürünüzü anlatırsınız; çok güzel işlerdir bunlar.. Fakat, yaptığınız bu hayırlı işe, aynı zamanda, gazetecilikte ne kadar profesyonel olduğunuzu gösterme, gazete mizanpajındaki ustalığınızı duyurma, televizyonculukta ne kadar başarılı olduğunuzu anlatma mülahazalarını da katarsanız; “şu programlarda şöyle bir iş evirdim, çevirdim; şöyle yaptım, şunu şöyle planladım” duyguları sararsa içinizi; hatta o mevzuda başkalarının mesaisini de hiç görmez, sadece kendinizi nazara verir ve her türlü başarıyı şahsınıza nisbet ederseniz.. dahası, çok defa kendinizi nefyediyor gibi konuşur ama kendinizi nefyederken bile nefsiniz adına kocaman kocaman, sarsılmayacak âbideler dikme peşinde olursanız.. işte o zaman her şeyi kirlettiniz, şirke girdiniz demektir. Evet, abidelerin en tehlikelisi, en öldürücüsü, putların Hubel, Lât, Menât, Uzzâ, İsaf ve Naile'den de şerlisi tevazu, mahviyet, hacâlet ve kendini nefiy çerçevesinde ortaya konanlarıdır. Mahviyet edâlıdır bunlar, tevazu bohçasına sarılarak ortaya konmaktadır. Bunlarla nefsiniz adına diktiğiniz öyle abideler olur ki, onlar sizi yutar bitirirler, fakat siz hiç farkına varamazsınız. Bir gün size aklınızı başınıza almanız ve kendi ellerinizle dikip büyüttüğünüz bu putların yamacına elinizde baltanızla geçmeniz söylense de geç kalmış olabilirsiniz. Çünkü, sürekli kendi mahiyetinizin heykellerini dikmişseniz, putlarla muhat bir insansınızdır artık ve diktiğiniz bu putların farkında değilsinizdir, görmüyorsunuzdur onları. Bundan dolayı, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur ki; “Sizin hakkınızda en çok korktuğum husus; şirk-i esğardır.” Efendimiz, ism-i tafdille ifade ediyor ve ilk bakışta görülmeyecek, ilk anda sezilmeyecek kadar küçükler küçüğü olan bu şirki bir hadis-i şerifte açıklarken, karanlık bir gecede, karıncanın bıraktığı iz misaliyle anlatıyor. Ümmeti hakkında, büyük bilinen günahlardan değil, küçük gördükleri için çekinmedikleri riya gibi, süm'a gibi, “yaptım, ettim, düşündüm, kurdum” gibi şirke sürükleyen söz ve mülahazalardan korkuyor.
Öyleyse, mülahazanızda daima O'nun sevgisi, O'nun rızası olmalı ve demelisiniz ki, “Yâ Rabbi, Senin nâmına ortaya koyacağım bu işlerin, Seni anlatma adına söyleyeceğim şu sözlerin içinde Senin rızanın olmadığı bir an ya da bir kelime varsa, kirleteceksem amellerimi ve sözlerimi, bana bunların onda birini bile yapma ve anlatma fırsatı verme. Dilimi tut, gözlerimi kapa, kulaklarımı sağır et; yeter ki beni Senden gayrısıyla meşgul etme; Sana ait nağmeler duyamıyorsam, Seni gösteren emareler göremiyorsam ve Sana çağıran sözler söyleyemiyorsam, duymamın, görmemin ve söylememin de kıymeti yok. Beni kıymetsiz ve abes şeylerle oyalama!..” İşte, Allah için olabilme mülahazaları...
Allah sevgisi ve Allah'tan dolayı sevme de böyledir; O nazar-ı itibara alınmadan şuna-buna duyulan alâka darmadağınık ve neticesiz bir sevgidir. Mü'min en evvel O'nu sevmeli, diğer bütün sevimli şeylere de O'nun isim ve sıfatlarının değişik birer tecellisi olarak alâka duymalı ve her temâşâ ettiği şeye “Bu da O'ndan” deyip bakmalıdır. Ne var ki, bunları hissedebilmek için;
“Cemâlini nice yüzden görem diyen diller,
Şikeste âyineler gibi pâre pâre gerek.” (Anonim)
SORU : Üstadımız, yeğeni Abdurrahman'ın vefat haberiyle çok sarsıldığını, beş sene o haberin tesirinden kurtulamadığını ve hatta onun vefatıyla dünyadan bütün bütün alâkasının kesildiğini anlatıyor. Cenâb-ı Hakk'la irtibatı pek sağlam olan Üstad gibi bir insanın bu kadar etkilenmesini nasıl izah edebiliriz?
CEVAP : Büyüklerin her türlü hâlini gönül verdikleri davaları zaviyesinden yorumlamak gerektiği gibi onların bazılarına karşı sevgi ve muhabbetlerini de o davanın yükünü kaldırabilecek sağlam omuzlar arama cehdleri şeklinde ?değerlendirmenin daha doğru olacağı kanaatindeyim. Evet, Hak dostları sırtlarındaki hamûlenin farkında olarak onu taşıma hususunda kendilerine yardımcı olabilecek insanlar ararlar. Tanıştıkları herkesi, çok ciddi bir vefa ve sağlam bir sadâkat isteyen böyle bir vazife için aday gibi görürler. Aradıkları vefa ve sadâkat emarelerini kimin üzerinde bulurlarsa, hizmet-i imaniye ve Kur'aniye adına ondan çok şey beklerler. İşte, Üstad hazretlerinin, yeğeni Abdurrahman Abi'ye karşı sevgi ve alakasını da bu açıdan değerlendirmek gerekir.
Abdurrahman Abi çok zeki, çok idrakli, adeta dâhî birisi imiş. Dehâsıyla beraber vefa ve sadâkati de tammış. Ayrıca, Üstad'ın, Ehl-i Beyt hakkında, “(Onlar) teslim, iltizam ve tarafgirlikte çok ileridedirler. Çünkü İslâmiyete fıtraten, neslen ve cibilliyeten taraftardırlar” dediği gibi, onun cibillî bir bağlılığı da bulunduğundan dolayı Üstad'a ziyadesiyle teslim ve tarafgirmiş; gözünü tamamen ona ve yazdıklarına dikmiş, kendisini amcasının yoluna adamış. Üstad onu, hem vazife-i uhreviyesinin kuvvetli bir medarı ve kendisinden sonra yerine geçecek bir hayrülhalef, hem de bu dünyada en fedakâr bir teselli kaynağı, bir arkadaş, en zeki bir talebe, bir muhatap ve Nurların en emin muhafızı olarak görmüş. Yine Bediüzzaman'ın yorumlarıyla ifade edecek olursak, nasıl ki Peygamber Efendimizin, Hazret-i Hasan ve Hüseyin'e karşı küçüklüklerinde gösterdikleri fevkalâde şefkat, yalnız yakınlık duygusundan gelen cibillî bir muhabbet değil, onların peygamber varisi olan gayet ehemmiyetli bir cemaatin menşei ve mümessilleri olmaları cihetiyledir. Yani, Efendimizin, Hazret-i Hasan'ı kucağına alarak onun başını öpmesi, Hazret-i Hasan'ın torunlarından Gavs-ı Âzam Şah-ı Geylânî gibi pek çok zatlar hesabınadır. Allah Rasûlü, o zatların istikbalde yapacakları hizmetleri nazar-ı nübüvvetle görüp takdir ve istihsan etmiş; bu takdir ve teşvikine alâmet olarak da Hazret-i Hasan'ın başını öpmüştür. Üstad hazretlerinin, biraderzâdesi Abdurrahman Abi'ye gösterdiği sevgi ve alaka da cibillî olmaktan ziyade böyle bir beklenti ve ümidin neticesidir.
Bildiğiniz gibi, Kur'ân-ı Kerim'de Hazreti İbrahim ve Hazreti Zekeriya'nın çocuk sahibi olma arzularından ve bu hususta yaptıkları dualardan bahsediliyor. Peygamberler sadece peygamberlik ilmi ve nübüvvet davası miras bıraktıklarından dolayı, biz onların bu arzu ve dualarını da bir vâris talebi şeklinde anlıyoruz. Evet, Hazreti İbrahim ve Hazreti Zekeriya efendilerimiz, yaşadıkları dönemler itibariyle omuzladıkları yükün ancak bir Peygamber tarafından taşınabileceğini görmüş ve çocuk isterken aslında kendilerine vâris-i hass talep etmiş, peygamberlik mesleğinin kendi ?sulblerinden gelecek olan nezih kimseler tarafından temsil edilmesini istemişlerdir. Yani, o husustaki istekleri de peygamberâne olmuştur. Şu kadar var ki, bizim gibi düz insanlar için öyle talepler bile dava yörüngeli olunca belki de bir fazilet sayılır; fakat, o iki peygamber mukarrabîndendir ve mukarrabîn için o türlü talepler –Allah'a yakınlıkları ve seviyeleri itibariyle– bir yönüyle dünyayı talep manasına geldiğinden, her ikisi de ?çocuklarından dolayı ciddî imtihanlar geçirmişlerdir. Doğrusunu ve işin hakikatini Allah bilir, Hazreti İbrahim, belki isteğini içinde tuttuğu için, ?çocuğunu kurban etme emriyle; Hazreti Zekeriya ise, açıktan istekte bulunduğu için hem kendisi hem de oğlu şehit edilmekle imtihanın peygamberâne olanını yaşamışlardır. Aslında bu mevzu bizim ufkumuzu çok aşkındır; peygamberlerin Allah'la münasebetleri çerçevesinden ve O'na yakınlıkları zaviyesinden değerlendirilmesi gereken bir konudur.
Bir Abdurrahman'a Bedel...
İşte, Hazreti Üstad'ın yeğenine karşı ciddi bir alaka duymasını da bu manaya hamletmek lazımdır. Onun alakası sadece cibilli değildir; daha çok, yeğeninde bir varis-i hakikî özelliklerini görmesinden dolayıdır. Bu yönüyle de, onun alakası çok kıymetli ve büyüktür; çünkü bu, davasını hayatının önünde düşünme manasına gelmektedir. Yani, onun sevgi ve alakasında “bu işi hiç zâyi etmeyecek, davayı kendi orijiniyle koruyup sonraki nesillere intikal ettirebilecek, emanette emin bir emanetçi bırakma” mülahazası vardır.
Aslında, Cenâbı Allah onun bu arzu ve isteğini de boşa çıkarmamıştır; bir hikmete binaen, ondan bir Abdurrahman'ı alsa da, her birisi onun vazifesini yapabilecek olan otuz tane Mustafa vermiştir. Üstad hazretleri Kuleönlü Mustafa Ağabeyi görüp tanıyınca onu bir nümune olarak kabul etmiş ve bunu “Senden bir Abdurrahman aldım; mukabilinde, bu gördüğün Mustafa gibi otuz Abdurrahman, o vazife-i diniyede sana hem talebe, hem biraderzâde, hem evlâd-ı mânevî, hem kardeş, hem fedakâr arkadaş vereceğim." manasında ilahî bir işaret saymıştır.
Evet, zamanla o işaretin hakikati de zuhur etti. ben Abdurrahman ağabeyin yerini dolduran Mustafalardan Sungur Ağabey gibi bazılarını gördüm. Mesela; Mustafa Gül Abiyi gördüm ve onun Üstad'a bağlı olduğu kadar hiçbir evladın öz babasına bağlı olamayacağına da kanaat getirdim. Tahir Abi'yi gördüm; bir kardeşinizin arkasında namaz kıldığında hıçkıra hıçkıra ağladığına ve “Bana Üstad'ın sesini hatırlattı” deyip iç çektiğine şahit oldum. Onun sesine aşık olmuş adam, parmaklarının hareketine âşık olmuş... Allah, Abdurrahman Abiyi almış ama Üstad'a Hulûsi Abi gibi sâdık bir talebe nasip etmiş; Hoca Sabri gibi vefalı bir kardeş vermiş; Hasan Feyzi gibi bir aşık göndermiş. Onun, Üstad'ın ayrılığına dayanamayarak yazdığı meşhur şiirini bilirsiniz;
“Haber aldım ki yarın yâd olacakmış bize yâr,
Ne büyük yâre ki, kimler buna derman olacak?
Bu büyük derd-i elemden kime şekvâ edeyim?
İşiten nâlemi, hep ben gibi nâlân olacak.” sözlerini hatırlarsınız. Ya şu ifadelerini nereye koyarsınız:
“Bab-ı feyzinden ırak olmayı asla çekemem,
Dahi nezrim bu ki canım sana kurban olacak.”
Hasan Feyzi ağabey bir edebiyat hocasıydı; Üstad'ı tanımış, onunla beraber hapis yatmış ve canını uğrunda feda edecek kadar ona bağlanmıştı. Sadıklardan birisi de Hafız Ali Ağabeydir. Üstad onun için, “Eski zamanlarda bazen böyle fedakâr zâtlar, kendi dostu yerine ölüyorlardı. Zannederim, o merhum benim yerimde gitti.” diyor ve ona kavuşmak için o âleme gitme adına kendisinde bir iştiyak zuhur ettiğini anlatıyor. Hayır, şaka değil bu sözler, sadece kuru laf değil. Hazreti Adem'in, ömründen kırk seneyi Davut Nebi'ye vermesi gibi manevî ruh dokusunun örtüşmesini gerektiren bir şey... “Yirmi seneden beri milyonlarla insana din, iman, İslâmiyet, fazilet dersi veren ve onları dinsizlikten muhafaza eden Kur'ân tefsiri Risale-i Nur uğrunda idam edileceksem, sehpaya "Allah Allah, yâ Resulallah" sadalarıyla koşarak gideceğim.” diyen Zübeyr Gündüzalp gibi sadıklara has bir şey...
Ömerî olun!..
Evet, Cenabı Allah bir Abdurrahman'ı alıyor; fakat, öbür tarafta elli tane Abdurrahman ihsan ediyor. Ayrıca, murad-ı Sübhânîsini biz insanların hesap edemeyeceğimiz şekilde isabetli olarak ortaya koyuyor. Üstad'ın iradesi dışında onu daha hayırlı ve salim bir yola sevk ediyor. Şöyle ki: Eğer bir şey yapmak istiyorsanız, köyünüz, aşiretiniz, kabileniz ya da anne-babanızla münasebetiniz açısından size yakın olan insanları değil, nesep itibariyle size uzak olsalar da duygu ve düşünce noktasından yakın olanları yanınıza alırsanız daha isabetli davranmış ve uzakları yaklaştırmış olursunuz. Bu yolda belki bazı yakınlarınıza bir kısım mahrumiyetler yaşatmak zorunda kalırsınız ama, iki-üç tane kendi yakınınıza bedel, uzaktan bin tane yakın kazanırsınız ve herhangi bir kıskançlığa da maruz kalmaz, meydan vermezsiniz. Aksi halde, yakınlarınız biraz öne çıkınca ve etrafınızı sarınca, yakın olması mümkün olan uzaktaki pek çok kimseyi tamamen uzaklaştırmış olursunuz. Öyleyse, hakperest olmak lazım; yakın ve önde olmak kimin hakkıysa onun yakında tutulması ve öne çıkarılması lazım. Kardeşiniz değil, kardeşinizin oğlu değil, amcanız ya da amcanızın oğlu değil; kabileniz, aşiretiniz, köylünüz, kentliniz de değil.
Diyanet'e sözüm geçtiği dönemde, hiçbir Erzurumluya randevu vermedim, iş ve vazife konusunda yardım istemek için doğup büyüdüğüm yerden gelen hiçbir insanı kabul etmedim. Birisi oldukça liyakatliydi; çok güzel sesi vardı ve iyi bir yere müezzin olarak tayin edilmek istiyordu; yardım etmem için kaç defa geldi gitti. Bir gün, benden aradığını yine bulamayınca merdivenlerden inerken çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağladı ve “Benim suçum ne, Erzurumlu olmam mı?” dedi. Oysa, ben gençliğimden itibaren Ömerî olmaya ahd etmiştim. Hazreti Ömer'in öz torununu sokakta görüp tanımadığını, kendi torununu tanıyamayacak kadar bütün ümmetin dert ve ızdıraplarıyla dolu olduğunu okuyup öğrenince hayran kalmıştım ona. Evet, size de Ömerî davranışı esas almak düşer. Eğer siz, bir Erzurumluyu kayırırsanız, Türkiye'deki seksen küsür vilayetliyi küstürürsünüz. Fakat siz, size ait şeyleri nefy eder ve bir kenara korsanız, Allah etrafınıza öylelerini toplar ki, onlar sizin kenara koyduklarınızın kat kat üstünde size kaşı vazife ifa ederler.
| 05-09-2008 22:40 | | Şikayet Et! |
|
Konuya cevap verebilmek icin uye olmaniz gerekiyor.. Buraya
tiklayip hemen uye olun, sizde aramiza katilin..
|