Selamun aleykum.
Elbet gülmek kulun hakkıdır deriz, ancak nasıl gülmek?
Mümin sıkıntıda da olsa, daima mütebessimdir, karşısındaki kişiye mümkün mertebe sıkıntısından bir şey yansıtmaz. Her nedense “Bu zamanda çok zor" deniliyor! Bilemiyorum, nedendir acaba?
Kulun her daim en büyük dostu Allah'tır. Bu doğru, ama dost kime dosttur ki? Allah cc buyurmuş ki: "Ben kulumun zannı üzereyim" Yani kulum beni nasıl zannediyorsa öyleyimdir. Dahası, kulum benim hakkımda hüsnü zan ediyorsa, merhametlidir diye biliyorsa Ben ona merhametliyimdir. Yok; gazaplı, öfkeli, azap eden biliyorsa Ben öyleyimdir.
Şayet, insanın kalbinde merhamet pınarı varsa, duyguları mülayim ise, elbette güzel düşünür, Allah cc hakkında da hüsn-ü zan eder. Birde bunun akabinde, kişi gaddardır, merhametsizdir, vurdumduymazdır, dünyaya geliş-gidiş amacını bilmez, bilse de umursamaz, tabi ki Allah’ı cc böyle sanır ve öyle karşılık görür. Sanır ki dünyada olan biten kötülükleri ceza olsun diye takdir etmiş. Oysa düşünmez ki iyilikler ve güzellikler Allah’tandır, kötülükler kendi elimizle hatalarımızın sonucunda ede geldiklerimizdendir.
Şöyle düşünün. Elektriği bilmeyen yoktur değil mi? Sizde biliyorsunuz bende biliyorum. Hemen herkes bilir. Nedir elektrik diye sorsak? “Güçlü bir enerji akımıdır” diye cevap verilir. Güzel! Tabi ki, kimileri bilgi yeteneğine göre farklı cevap verir. Peki, bir de şöyle bir kişiye soralım. Adamı elektrik çarpmış. Ona sorsak “Elektrik nedir?” diye? Sanırım o bizden daha iyi tarif eder değil mi? Çünkü o hakiki manada hissetmiştir. Biz sadece bilgi olarak elektriğin tarifini yapıyoruz, elektriğe çarpılmış kişi ise tam olarak muhtevasını biliyor, tesirini ve etkisi biliyor.
Belki basit bir misal oldu ama işi buna benzetmek gerekirse, Allah'ı bilmeyen yoktur, herkes bilir. Hatta inanmayan bile bilir. İnanmıyor ama neye inanmıyor? Allah’a inanmıyor. Bu da bir inanç sistemidir ama batıldır. Allah’ı bilmesine biliriz, ama hangimiz gerçek manada biliriz, hangimiz tutulmuştur, hangimiz kalbimizde öylesi bir muhabbet, sevda vardır? Bunu ancak tabiri caizse çarpılanlar, yani hakkıyla korkanlar, sevenler bilir. E, ben de seviyorum diyoruz. Aslında güzel bir ifade! Allah’ı sevme ifadesi yine de her halükarda güzeldir. Ama yeterli midir?
Yeterli mi değil mi beraber cevap bulalım isterseniz!
“Sevmenin de bir bedeli vardır” deriz ya. İnsan sevdiğine sevdiği için, sevgisi çiçek sunarak, hediye alarak belli eder. Anne baba çocuğunu sevdiği için öper, koklar, bağrına basar. Adama arabasına değer verdiği için bakımını yapar. Bahçıvan çiçeğine önem verdiği için sular, bakımını yapar. Çoğunuz televizyonlarda gösterilen belgesellerde görmüşsünüzdür. O en vahşi aslanlar, kaplanlar bile bir bakıyorsunuz, yavrusu ile oynaşırken nasılda sevimlileşiyor. Adeta o kaplanı bizimde sevesimiz geliyor, hayran oluyoruz değil mi? Bende bu belgesellerin birçoğunun CD’leri vardır. İnanın bilhassa o vahşi hayvanların ilahi rahmet vesikası olarak baktığımda koskoca aslanı kedi gibi alıp sevesim geliyor. Aman ya Rabbi! Bir de güzel güzel oynaşmıyorlar mı? Evet, bütün bunlar niçin yapılır, bir zorlama ile mi, yaptırım mı vardır kökeninde. Hayır. Sevgi ile yapar. Sevdiği için yapar. Sevgi karşılık beklemeyen bir olgudur. Emri vaki ile gelen değil, ruhi muhabbet ilen gelen ilahi bir nâmedir.
Geliyor sorumuzun cevabına. Ne demiştik? “Bende Allah’ı seviyorum”
Evet, “seviyorum Onu” dedik ama ona sevgimin ifadesi nedir? Acaba ne ile olur bu? –Hâşâ- Allah’a cc bir buket hediye çiçek mi veya başka bir şey mi alacağız? Tabi ki değil. Ona sevginin tek ifadesi vardır, o da samimâne kulluktur. Ama elektrik çarpmışçasına bir kulluk! Yani bilgiyi anlatmak (elektriği tarif etmek) değil, kulluğu yaşamaktır (elektriğe çarpılmak). Bunun en iyi misali, emirlerine kayıtsız, tereddütsüz uymaktan geçer. Seviyorum ifadesi söz iledir (kuru anlatım), sevgiyi sunmanın ifadesi amel (kalbi ve ruhani ibadet, itaat) iledir. Emirlerini yaşamak, yasaklarından kaçınmak iledir.
Bu, Allah’a sevgiyi sunmanın ilk kısmıdır. Bir de ileri kısmı var ki, nedense bunu kendimize lüks görüyoruz. Daha olayı kavramdan, neticeyi görmeden, peşinen “hayır” diyoruz. Nedir o?
Çalışıyoruz, bir ay sonra maaş alıyoruz. Bu sevinçtir değil mi? Niye? Emeğimizin karşılığını aldık.
Yeni bir bebek dünyaya geliyor, seviniyoruz, göklere çıkıyoruz sevinçten. Niye? Aileye yeni bir nefer geldi, hayat geldi diye.
Günlerdir haberini beklediğimiz komadaki hasta olan sevdiğimiz birisi için, bir haber geldi, hastaneden veya yakınlarından: “Müjde! İyileşme belirtileri görüldü. Sanrım hayata dönecek inşallah” Ne olursunuz o zaman. Sevinçten gözlerinizden seller dökülür. Şaşırırsınız o an. Bir şey yapamazsanız da “Şükür” dersiniz. Neden? Ölümle pençeleşen bir dost hayata geri dönüyor. Bu bir annedir, babadır, evlattır, dosttur, sevgilidir. Sizi hayata bağlayan bir şeydir.
Bir hafta sonra, zar zor biriktirdiğiniz para ile borcunuz ödeyecektiniz. Ancak olmadık bir hadise oldu parayı çaldırdınız veya kaybettiniz. Alacaklı da ketum mu ketum, gaddar mı gaddar birisi! Oldu olmadı derken sizi dava edecek. Bir stres, sıkıntı ki sormayın. Ne uyku ne tad, tuz kalmış insanda değil mi? Borç günü de geliyor, yarın borç ödenecek ama elde yok avuçta yok.
Bir telefon, “Abi müjde! Para bulunmuş. Karakoldan arıyorlar!”
!!!
Yorum yok. O an’ı sadece sıkıntıyı çeken bilir.
Hep iyilikler, iyilikler.
Ve daha niceleri dostlar. Hepimiz az çok sevinci öyle ya da böyle yaşadık değil mi?
Nedir bütün bunlar. Hep iyilik emaresi değil midir? Elde edilen güzellikler değil midir? Sevinç kaynağı değil midir? Evet diyoruz. Hepsi güzelliktir. İyi de kim verir bunları, kimin kudret elinde oluyor? Kim takdir edip, nimet sunuyor? Cevap tektir: ALLAH cc.
Demiştik ya, bir de sevginin ileri kısmı vardır. Bu ise, zor olsa da imkânsız değildir. Nasıl ki böylesi sevinçlerin Allah’tan olduğunu kabulleniyorsak, peki başımıza gelen hadiseler, sıkıntılar kimden olabilir? Hâşâ, iyilikleri yaratan Allah var da, ayrıca kötülükleri yaratan bir başka Allah mı var. Tabiî ki yok. Allah birdir, Tektir, eşi ve benzeri yoktur. İyilikleri de kötülükleri de O takdir eder. İşte, işin ileri kısmı, O’ndan gelen nimetlere sevinmek nasıl ki güzelse, yine O’ndan gelebilecek bela ve imtihanları da sevmek o şekilde olmalıdır. Biraz yüzünüzün ekşidiğini farkındayım.
İsterseniz işi biraz daha sevimli kılalım, ne dersiniz?
Evet, başınıza olmadık bir hadise geldi, canınız sıkıldı. Sevdiğiniz vefat etti. Borç üstüne borç geldi. İflas ettiniz. Her şey ama her şey olabilir. Size iki türlü seçenek çıkıyor önünüze. Ya isyan edecek, yakıp yıkacak, kalp kıracaksınız. Ya da sabır edip, tevekkül bir eda ile işin çözümüne arayacaksınız. İşte bu sabredenler var ya, bizim şu an yazabileceğimiz şeyler, Allah’ın ona vereceği nimetler karşısında ancak denizin içine damlamış bir damla su mesabesinde bile değildir. Bu kul, başına ne tür sıkıntı gelirse gelsin mütebessimdir. Yüzünde ekşime görülmez. Ruhunda daralma görülmez. Anlayamazsınız onun bu halini. Ancak aynı makamı elde etmiş samimi kullar anlar. “Yahu neden böylesin?” diye sorun. “Ben olsam, sana gelen bela bana gelse var ya, Roma’yı da yakarım, kendimi de asarım ama sen neden böyle sakinsin?” deyiniz. Ne yapar o?
Bir tebessüm, bir huzur abidesi edası ile aynı soruyu o sorarak iade eder: “Neden?”
“Niçin Roma’yı yakarsın, kendini asarsın? İyiliklere seviniyorsun, Allahtan geldiğini biliyorsun da belalara neden sabretmiyorsun? Hadi diyelim, Roma’yı yaktın, kendini astın! Ne geçecek eline Roma’yı yakıp kendini asmakla?”
Evet, “Ne geçecek?”
NE GEÇECEK DOSTLAR?
Hiçbir şey.
HİÇ. Koskoca bir HİÇ!
Sanmayalım sakın, unutulduk, atıldık bir köşeye. Dertlerle yok olup gideceğiz. O sabır abideleri var ya, onların ellerini öpmek lazım. İşte onlar DOST’tur. İşte onlar sevgi sözcüğünün gereğini, gerektiği gibi yaparlar. Ve onlarda hem dünya da hem ahirette karşılığın fazlaca alırlar. Hem de ne tahminleri yeter buna ne de akılları.
Ne mutlu, sevmekten öte geçenlere.
Ne mutlu sabır ehline!
Selam olsun onlara.
Allaha emanet olunuz.
Selamun aleykum.
|