Selamun aleykum muhterem dostlar.
Aşağıdaki yazıyı, belki bir çoğunuz okumuş belki de bazıları okumamış olabilir. Olsun! Yaklaşık 2 yıl önce bir yerde ilk okuduğumda farklı duygular yaşamama sebep olan şiiri yine de sizlerle paylaşıyorum. Ancak isterseniz, öncesinde kısa bir anekdot paylaşalım müsadenizle.
İnsanlar, yapı itibarıyla enteresan varlıktır. Fizik olarak değil tabi ki. Düşünce ve ruh haliyle insanda doyumsuzluk vardır, sınır yoktur. Şayet, nefs eğitilmediği müddetçe. Yemek yerken midemiz ne kadar tıkabasa dolduysa da, nefs denilen mahluk devreye girer doyumsuzluğu telkin eder. Aynı şekilde gardrobumuzda belki bir kaç aileyi giyindirecek elbiseler vardır ve belki bir çoğunu ayda bir ya giyer ya da giymeyiz. Fakat daha bir ay geçmeden üzerinden, yeni bir elbise veya ayakkabı almadan da duramayız. İhtiyaçtan mı peki? Değil! Nefsin doymamaz oluşundan, eğitilmemiş oluşundan kaynaklanıyor. Bir çoğumuzun evinde, düzinelerce kullanılmayan katlarca yatak yorganlar, tabaklar, kaşık, çatallar mevcuttur. Diğer yandan, bir çoklarının başını sokacak evi, içecek çorbası dahi yoktur.
Şayet düzenli haber takipçisi iseniz fark etmişsinizdir; yılda şu kadar milyar dolarlık ekmek çöpe gitmektedir. Rakam size belki büyük gelebilir, bana da gelmişti çünkü: "amma da abartılı haber" dedim okuduğum zaman... Ancak Türkiye de yılda atılan sadece ekmek olarak hakikatende 4 milyar dolar tutarındaymış araştırdığımda. Ve haber doğruydu da malesef. Kaldı ki, bu sadece ekmek. Konumuz israf olmadığı için, çeşitlemeye gimek istemiyorum, yoksa ne akıl almaz israflarla karşılarşınız yazacak olursak. Bu da mı israf olur diyeceğiniz çeşitlemelerle! Kedi köpek bakım masraflarıdan alında, kozmetiklere harcanan onca muazzam masraflara kadar.
Dedik ya, konumuz israf değil. Zaten birebir sohbet esnasında, bu tip konularda bilhassa hanım kardeşlerden (!) (beylerde var tabi ki) tepki de geliyor. "İnsan süslenmeyecekmiymiş, bakımsız mı kalacakmış, Allah cc kuluna verdiği ni'meti üzerinde görmeyi severmiş v.s." Görüyorsunuz işte, konu farklı yerlere giriyor. En iyisi biz asıl konumuza dönelim.
Hayat!
Nedir hayat, kaç defa düşündük? Doğmak, yaşamak, ölmek üçlüsü ile sınırlanmış ancak akabinde, sonsuzun başlangıcı. Hayat içerisinde, güleriz-ağlarız, seviniriz-üzülürüz, kızarız-neşeleniriz, darılırız-barışırız. Bir çok şeyle karşılaşmak mümükündür. Hayat denilen gizemli alemde, insanın anlaşılmaz sanılan varlığı eklendi mi, yetmiyor sanki bize verilen ömür ve imkanlar. Bir olumsuz veya üzücü şeyle karşılaşırsak, kızacak birisini arar, suçlamaya kalkışırız. "Neden daha dikkat etmedin, eksik yaptın, baştan iyi planlasaydın ya, ne olacak şimdi, tüh, vah, eyvah!" gibilerden. Ya da bunun tersi, iyi ve sevindirici şeylerle karşılaşırsak, artık hünerimizi anlatmak için çırpınır dururuz: "Ben yaptım bunu BEEEN"
Oysa işin arka planında sanılan, iyi veya kötü herşeyi takdir edeni unuturuz. İyiyse bizden, kötüyse başkalarından kaynaklanır hep zannımıza göre, değil mi? Unuveririz hep, bizlerin sadece vesile (olacaklara sebeb, etken) olduğumuzu, unutuveririz kudret kelamında herşeyin zaten ta başında en ince ayrıntısına kadar yazılıp çizilip ve kalemin kırıldığını.
İyi de niye?
Bitmez sanılan bu alemde, say ki sana sonsuz bir ömür verildi ey nefsim. Peki, yetecek mi sanırsın sonsuzluk sana? Yetmez, bu sefer "BEN son olmayacaksam dünya da sonsuz olsun" istersin ey nefsim... Tamam, onu da verildi say. Ve yaşa sonsuza dek dünyada, tek başına. Oysa seni bekleyen Ma'bud sana öyle nimetler hazırlamışken, sen dünyanın gölgesine aldanarak olmayacak sonsuzluğu arzuluyorsun. Seni tatmin edecek tek şey, Hakkın rızası ve O'nun mübarek cemalidir. İnsanın doyumu ancak bununla son bulur.
Hayat içinde kızmak, darılmak, üzülmek, sevinmek; kısaca olumlu olumsuz her ne varsa olabileceğini kabul ediyoruz da, sonrasında da olabileceğine neden anlam veremiyor veya yeterince önemsemiyoruz? Geçici olan fani hayatta olan her şey izafidir, yani gölge mesabesindedir. Az bir çabayla telafisi mümkündür. Oysa, asıl olan ahiret hayatında, dünya hayatında olan herşeyin aslı ve misilsiz olanı mevcuttur. İşte, bizler oraya doğru gitmiyor muyuz? Şimdilik aslı astarı tam olarak bilinmeyen sonsuz bir alem. Alabilidiğine çıldırasıya sevinmek varken, ne diye hüzünü ve hüsranı kabulleniyoruz? "Ben, kabullenmiyorum" diyorsunuz, "kim kabullenir ki?" diyorsunuz? Sözle teyit edilen her şeyin aslında ispatı gereklidir dostlar! Kabullenmemek demek, kabullenmemeyi gerektirir ve ispat eder. O da kullukta kemaldir. Eğer, kulluk idrakinde iseniz, siz Allah'ın izni ve rahmeti ile sevineceksiniz. Hem de ne sevinme! Bir anını anlatmaya ömürler yetmez. Ayetlerde ve Hadisi şeriflerdeki beyanları tefsir etmek gerekirse, oradaki bir kişinin, sevincinin bir an'ını, şu an dünyada yaşayan her insana tek tek dağıtılsa idi, bütün hepsi ömür boyu mutlu olurlardı. Çünkü orada size verilen şey sonsuz mutluluktur. Çabasız, tereddütsüz, endişesiz, gelecek kaygısı olmayan, biter mi düşüncesi olmayan, bittikçe yerine gelen, nimetler, nimetler. Ebedi nimetler.
İnsan dünyada, yeri gelir masal dinlemekle mesut olur. Hani, öyle de değil mi yani? Bir film izleriz, ağlarız. Oysa sadece bir senaryodur flimde geçenler. Etkileyici bir çizgifilmle güleriz, yerimizden hoplayarak. Sonuçta bu film de çizgiden, ibaret değil mi? Geçici olanlarla, hayallerle nasıl da mesut (!) olmayı öğrenmişiz, akıl alır yanı yok!...
Ne mutlu; hadisi şerifde geçen "Mûtü kable en temûtü, Hasibü en füsehüm gable en tühasebü" (Ölmeden evvel ölünüz, hesaba çekilmezden evvel nefsinizi hesaba çekiniz) ilkesince yaşayanlara. Rabbim bahtlarını açık, yollarını kolay, dünya ve ahiretlerini mesut kılsın onların inşAllah. Bu bahtan mahrum olup, akıllarını dünyanın geçici sevdasına daldıranlara hemen uyanıkllık ihsan etsin Rabbim.
Allaha emanet olunuz pek muhterem dostlar. Rabbim dualarınızı kabul buyursun. Umarım ki, ümmet adına bol bol dua edersiniz, fakiri de esirgemezsiniz. Eksik ve kusur bizden, hoşgörü sizden, bağışlamak Allah'tandır.
******
HAYAT VE ÖLÜM
Ölüm değil beni korkutan boş bir hayat ardından,
varacağım yer olması sıkıyor canımı.
Nedir ki kırk’lı elli’li yıllar, billahi çok değil.
Hele hele çizilen bu yolda bize hiç gelir.
Ne beklersin ki hayattan çorbacı?
Ne bekler hayat senden?
İkiniz de tüketirsiniz hoyratça zamanı.
İşte geride kalanlar sıkar biraz canımı.
Yedi yaşında başlarsın okula, sayma ondan öncesini.
Sonra yıllar yılı gider gelirsin kara tahtalı değirmene.
Berrak zamanı öğütmek için.
Yirmi iki civarı alırken diplomanı, tüketivermişsindir üçte birini zamanının.
Diploma yetmez diyor çorbacı.
İyi bir iş bul hele bakalım.
Askerliğini de yap, sonra da evlen bakalım.
İşte bir on yıl daha uçuveriyor ansızın.
Yaş oluyor otuz beş.
Gerçekten yarısı mıdır yolun?
Belki de yarısından da yakın.
Geriye bakma sakın, ey küheylan kopuverir zincirleri hayatın, bir iplik gibi ansızın.
Hele bir borçlarımızı da ödeyelim,
sonra daha iyi yaşarız, şimdilik biraz sabır diyor karım Nazife…
Eee doğru da söylüyor hani.
Hele başımızı sokacak bir yuva olsun da gerisi kolay diyor.
Eeee bu da doğru hani…
İşte böyle yitip gidiyor zaman…
Hep on seneler yirmi seneler eriyen buz misali.
Karım, çocuklarım, kooperatif başkanım, yardımcım,
Tek tük arkadaşlarım ve tv’deki haber spikeri…
Bu kadar çevremizdekiler, bunlara bakıyor yıllardır gözlerim.
İşte bu yüzdendir ki, miyopsun diyor doktorum.
Tak iki numara gözlük, ellinci yaş günümü kimse fark etmiyor bile.
Çünkü ufaklığın diploma töreni var.
Ne biçim alışveriş bu anlayamadım gitti.
Yapmak istediğim bir çok şey özlem kapısında gitti.
Hırs ile saldırıyorum mutfağa, ne varsa atıştırmak için…
Sıcacık bir el tutuyor elimi.
Perhiz yapmalısın artık diyor karım Nazife.
Eee doğru da söylüyor hani.
Kalan on yılımın birkaç yılı hastalıklarla geçiyor.
Gerisi de torunların peşinde.
Eee hani yaşayacaktık?
Hani yaşayacaktık diye bağırıyorum!!!
Sakin ol! Sakin ol! diyor karım, tansiyonun düşecek.
Eee doğru da söylüyor hani…
Nedir hayatın kısır döngüsü, anlayamadım gitti.
Elimdeki tek sermayemdi, bir gün gibi bitti.
İyi yaşadık, hoş yaşadık diyor karım Nazife…
Patronların da pek severdi seni.
Çok da çalışırdın hani, Bak her şeyimiz var.
Büyüdü sayılır çocuklar da…
Daralacak da ne derdin var?!.
Hadi neşelen artık.
Eee doğru da söylüyor hani.
Bir karı, birkaç çocuk, bir ev, bir araba…
İşte hayatın bilançosu bu!
Hayır, hayır korkuyorum ölümden…
Boşa geçen bir hayatın ardından nasıl gidilir oraya?
Özgürce çizmeliydim, hayatımı zor da olsa.
Özgürce ulaşmalıydım sona.
Yalnızlıkla bile yaşansa, kanaviçe gibi dokumalıydım hayatı…
Güzellikleri, sırları...
Güzel yaşanmış bu gün; her dünü bir mutluluk rüyası, her yarını bir umut hayali yapar.
İyi bak, onun için bu güne, böyle olmalı şafağa selâm..!
ALINTI
Tamâ ve hırsa uyup nefs ile mahkûr olma,
Rahatın zâil olur, nâmı meşhur olma,
Sohbet-i Arif-i Billah'a eriş, dûr olma,
Saltanat-ı Mesned-i Dünya ile mağrur olma. |