"Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol" HZ.MEVLANA ks
Selamun aleykum değerli ve muhterem dostlar.
Şu söz var ya, asrın felsefe temelini oluşturuyor bana göre. Ne güzel değil mi? Neysen o olabilmek! Kimi insanlar (hele internette) kendilerini tanıtırlarken nasılda hayali ürünler gamına giriyorlar. Adım gibi eminim yüzde doksanbeşinin yazdıklarına kendileri bile inanmıyorlardır.
Lütfen, bakınız şimdi şu ifadelere:
"Hızlı, çapkın, cüretkar, Laila, Reina, bluejean, bira, rakı, adrenalin, sürat, özgürlük, asi, arabesk, rock, kızlar, erkekler, Brad Pitt, love, aşk, metal, acit, Bodrum, Çeşme, Cannes, sorumsuz, hesap vermez" ..... Uzatarak canınızı sıkmak istemiyorum. (Ayrıca yazmaya çekindiğim daha niceleri)
İsteyen istediği herşeyde özgürdür (!) Gerçekten öyle mi acaba? Özgürlük kavramı nereye kadar? Belki umursamıyorlar kimileri ama, kulluk mesuliyeti acaba neden atlanır ya da önemsenmez? Kupkuru bir inat uğruna gelecek nasılda feda ediliyor? Aynaya baktığımda her geçen gün; bir önceki güne, bir önceki aya, bir önceki yıla göre, çok şey kaybettiğimin farkına varıyorum. Saçlarım eskisi kadar gür değil, tek tük beyazlıklar belirgin olmaya başlamış. Derim günden güne canlılığını kaybediyor, dikkatlice bakıyorum ellerime, aklıma rahmetli babannemin elleri geliyor; buruş buruş. Bakışıma yavaş yavaş fersizilik ve hüzün çöküyor. Yavaş yavaş kamburluk emareleri kendini göstermeye başlıyor. Vesair nedenler.
Bunları engeleyebilme gücüm yok. İstediğim kadar dik yürüyeyim yaş elliyi altmışı geçtimi faydası olmuyor. Gerçi henüz o yaşa daha erken (!) diyoruz ama, kavuşacağımız da meçhul. Bu yaştan sonra fındık kırma gücü nerdeyse kimsede yok. Diş kalmadı çünkü, varsa da takma. Bakmayın siz, reklamlardaki allı morlu pudralara, gençleştirme kremlerine, haplarına, ilaçlarına. Bilimsel olarak onların, ilerki yıllarda vücuda çok ağır, onarılmaz tahribatlar verdiği kesinleşmiş durumdalar.
"Umursamadığım bir yer var, oraya yol almışımda haberim yok!" Öyle mi? Basit mi bu kadar? Tabiri caizse "Binmişiz bir alâmete gidiyoruz kıyamete, orasını ne sen sor ne de ben söyleyeyim!" Bir trende seyir halinde bir yolculuğa çıktığımı ve buna da "hayat yolculuğu" adını vermiş olsam ve trenin nerede duracağı belli olmasa, günün birinde kompartımanın kapısı çalınsa: "Hadi bakalım! Durağa geldin, in yavaş yavaş" denildiğinde, "Ne? Ne çabuk! Ne güzelde gidiyorduk işte ya" deme şansım var mı? "Güzel güzel camdan dışarı seyrediyordum, ne hoş manzarası da vardı!"
Eğer benzetme bâbında, böyle bir yolculuk gerçektende olsa ve yolculuk esnasında hiç beklenmedik bir anda kapı tıklansa, "hadi" dense !!!! "Hadi!"
Hadi diyen görevliye soruyorum:
- Nereye?
- Hiç beklemediğin bir yere. Ne hayallerine sığdır orayı ne de birşeyle eşleştir. Az sonra göreceğin bir alem.
Ve ben haykırsam:
- Ey dostlarım. Az önce bir haber aldım, uzun menzil yolculuğumun günü gelmiş. Siz benim sevdiklerimizsiniz, bende sizin. Ne olur bırakmayın beni. Tutun ellerimden. Bırakmayın beni lütfen.
Ve tutsalar:
-Tabi ey kardeş. Ne demek. Dost kara günde belli olur. Bırakır mıyız seni hiç! Korkma sen. Ver elini bize.
Tutulan ellerimden binlercesi olsa bırakmamak için, görevli için zor olacak olan nedir acaba ?!!
Üşemezde isterseniz bir deneme yapınız. Çevrenizde yaşlanmış insanlara sorunuz: NASIL GEÇTİ BUNCA ÖMÜR? diyerekten. Emin olunuz bir çoğu bir anda cevap veremeyecektir. Nerden çıktı şimdi bu soru da diyenlerde çıkıyor. Bir çırpıda cevap verenlerde var, veremeyenlerde. Derinden bir ah çekenlere de rastlarsınız, ilişme bana şimdi, keyfimi kaçırma diyene de. Hasılı, kişiye göre değişiyor.
Bizleri yoktan yaratan Allah cc, öyle bir şev tavsiye etmişki, onu uyguladığınız takdirde, yapsanızda size bir hüzün çöküyor: KENDİSİNE KULLUK. Evet, gerçekten hüzün çöküyor. Vallahi de çöküyor billahi de çöküyor. Çünkü onda bir sınır yok, hep daha iyiye gitme gayesi ile yaparsanız şayet. Doyumsuz bir hal bu. Doyma olayı yok. Dolayısıyla size biçilen ÖMÜR denilen zaman diliminde, kulluk açısından ne kadar iyi noktaya gelirseniz geliniz, hep bir eksiklik hissedeceksiniz. İşte, o yaşlı insanlara sorduğunuz soruya karşılık aldığınız cevap çeşitlikleri bundan kaynaklanmaktadır. Kimileri huzurlu ve mutlu bir hüzün ile cevaplar, kimisi de bin bir pişmanlık ile. Çünkü iyi veya kötü olan herkes bilir ki, telafisi mümkün değildir zamanı geri çevirmenin. İşte bu kulluk ile, ne yaparsanız yapınız ömür denilen sermaye içine yerleştirilmiş vaziyette. Kimseye "cebren (zorla) bir şey elbet yaptıramazsınız" diye denilir ya. Doğru veya yanlış yorumuna girmeden bir izahta bulunalm. Bir kardeş ki, vasat bir halde yaşadığı İslam sizi üzüyor ve siz elinizden geleni yapmaya çalışıyorsunuz onun için. Anlatıyorsnuz, alttan alıyorsunuz, tatlı tatlı izah ediyorsunuz. Herşeye rağmen sizi dinlemiyor yine bildiğini okuyor. Hani, zorla yoktu ya, hep güzellikle anlatayım dediniz şimdiye dek. İşte öyle bir gün hayal ediniz ki (aslında hayal değil, gerçek), "Keşke (keşke, ahirete ait kelime olduğundan nerdeyse her kelimede bir kullanılacak) bana, zorla, bağıra, çağıra, hatta döve döve deseydin de, burada mahzun kalmasaydım." diyecektir. Elbet dövme işi önemini anlatmak açısından. Biz yine de değil dövmeyi, o kelimeyi ağzımıza almayacağız. Hep güzellikle, sabırla, dua ile. Bunu anlatmamızın gayesi, öyle bir günün önemini anlatmak içindir.
İnsanoğlu öyle enteresan varlık ki, bütün beşeri duygular ona yüklenmiş. Güzellikler desen onda, kötülüklerde. İyilik duyguları olmakla beraber, intikam duygularını da taşıyabiliyor. Bazen yeni doğmuş bebeği sokağa terk edecek kadar, hatta hunharca, akla hayale gelmez şekilde öldürecek kadar canavar kesilirken, bazende bir çiçeği kopartamayacak kadar duygusal ve mahzun olabiliyor. Peki, iyi veya kötü bütün bu duyguları insanda ne yaptırıyor? El, kol, ayak, kafa, mide, hangisi? Hiç biri değil. İnsana yön veren iki şey vardır. KALP ve NEFS. Kalp daima iyiliğe sevk ederken, Nefs ise daima ve tereddütsüz kötülüğü emreder. Nefsin hiç şekilde pişman olduğu görülmez. Aksine, istediğini elde ettikçe canavar ruhu ortaya daha da belirgin olmaya başlar. Değil sahip olduğu bedene sığsın, dünyalara sığmaz, yetmez uzay denilen boşluk bile dar gelir ona. Bu her iki özellik insana son nefese kadar eşlik eder. Kalp ve Nesf daima birbirine düşman iki meleke. Aslında düşman olan nefs'tir. Kalp kesinlikle hiç bir zaman düşmanık beslemez. Hatta daha da geniş manada bakacak olursak, kalp Nefs'in iyiliğini ister, nefs ise kalbin kötülüğünü.
Bu noktadan sonra insanın iradesinin hangisinin sözünü dinlediğine bakılıyor. İrade denilen istem dışı değildir. Yani elimizde olmayan şey değildir. aklınzıa gelen bir şeye ölçmeye kalkıştığımızda iki yön bizi düşünceye sevk eder, iyi ya da kötü. Dediğimiz gibi, irademize iyilik fısıltısı veren kalptir, "yap şu iyiliği" diye. Nefs ise bunu aksini fısıldar, "senden başka iyilik yapacak kalmadı mı? İlerisini düşün, ya azalırsa, kaybolursa, muhtaç hale düşersen, zaten elindeki az, birde başkasına mı vereceksin onu da, çoluk çocuğunu düşün, ileride ne olur belli mi olur!" gibilerden. Bazıları bocalama geçirir, kararsız kalır, bazısı tereddütsüz her ikisinden birine teslim olur ve fısıltıya kulak verir. İşte bu fısıltılar neticesinde, bir gün gelecek karşımıza çıkacak olan amel defterlerini bir bakıma kendimiz yazmış olmuyor muyuz?
Amel defteri.!!!
Bu defterden hiç birinizde olmayan var mıdır acaba?
"Hadi yap" deseler bana, "Doğumundan bu ana kadar her anını not al." Kaç defter doldurabilirim? Hayatınızın kaç anını, saniye saniye, salise salise hatırlarsınız. Hep düşünmüşümdür: Allah'ım bir imkanım olsa da, şu insanları hepsi hidayet bulsa. Çünkü insan olarak, dünyada iken tamamını hatırlamaktan aciz kaldığımız ömür denilen en değerli sermaye, ahirette öyle bir halde kaydediliyor ki, göz açıp kapama hali bile ondan beri olsun. Doğumumuzun ilk anından son nefese kadar, bir an dahi boş geçilmiyor. İyisiyle kötüsüyle, hatasıyla, sevabıyla, eğrisiyle doğrusuyla, aklınıza ne gelirse, istediğiniz kadar gizlilikte ve açıklıkta bir iş olsun, onun dahi kaydedildiği bir defter. Günün birinde dünya ve kainat denilen muazzam alemin yok edilip, başka bir alemde perdelerin açılacağı anda, bir sahne açılacak ki, o defter tabiri caizse, kamera gibi bir bir önünümüze gelecek. Ve bize "Vay be" dedirtecek, "ben bunları ne zaman yapmışım?" Ama hatırlayacak. Çünkü görüntü, deliller ve şahitlar sabit. Bütün organlarımız, bulunduğumuz mahal, eşya, yazıcı melekleri birer şahittir. Bu yüzden ne yaparsak yapalım, günün birinde mutlaka karşımıza çıkacağını alsa unutmamamız ve ona göre davranmamız gerekir.
Yazılanlara bakıpta, iş çıkılamaz halde sanmayın sakın. Dünyada en kârlı şey kulluktur. Hangi iş vardır ki, onun neticesinde bir'e karşılık trilyonlarca kâr versin. Hatta kat kat fazlasını versin. Şu hadisi şerife bakınız "Kim gönülden bir ALLAH deyip sevabını gelmiş, geçmiş, gelecek bütün müminlere bağışlasa herkese ulaşır, yine de okuyana sevap kalır." Ya da şöyle düşünün: Birisine on milyar borcunuz var. Ödeme günün geldi ancak sıkıntınız geçmedi ödeyemiyorsunuz. Alacaklı olan kişi, o gün gelse "sana olan alacağımı istemiyorum, üstüne de benden sana yüz milyar hediye ediyorum." Nasıl olursunuz o an? Neredeyse böyle bir kişi bulmak imkansız gibidir. Yani borcunuza karşılık size on katı birden ikram ediyor. İşte bizim öyle ALLAH'ımız var ki, az önce bahsi geçen rakamların yanında bile, vereceği ikram neredeyse yok mesabesindedir.
Allah'ın anıldığı bir sohbete gittiniz. Gittiğiniz bu sohbette ne kazandınız beraberce bakalım isterseniz.
1) Giderken her bir sağ adımınıza bir sevap verilip cennette bir basamak dereceniz yükselir,
2) Her bir sol adımınıza karşılık bir günahınız silinir,
3) Sohbet yerine girerken kapıda, görevli melekler sizdeki günahları emaneten üstüne alırlar, çünkü Allah'ın huzuruna hiç bir şekilde günahkar çıkılmaz. Sohbet bittikten sonra melekler Allah'a sorarlar: "Ya Rabbi bu kulunun günahlarını ne yapalım?" Allah cc: "Kulumdan günahları aldıktan sonra ona geri vermek benim şanıma yakışmaz, hepsini bağışladım" buyurur.
4) Sohbette bulunduğunuz her an kadar iyilik melekleri sevap yazmakla meşgul olurlar.
5) Sohbet bittikten sonra, bir melek şöyle seslenir: "Ey Allah'ın kulları. Yerlerinizden Allah'ın sizi bağışlamış olarak kalkınız. Allah sizlerin günahlarınız bağışladı ve sildi. Silinen bu günahlar kadar da birde sevap yazdı."
Daha bunun gibi ne müjdeler var ayetlerde ve hadislerde.
Evet değerli dostlar. Demek oluyor ki Allah cc kulunu cennete koymak için sürekli bir bahane ortaya koyuyor, bunun aksine kullarda bundan kaçar gibi hayat yaşayarak ısrarla cehenneme gitme sevdasında. Hiç bir insan diğeri hakkında cennetlik ya da cehennemlik hükmünü veremez. Bunu ancak ve ancak Allah cc bilir. Fakat kullara düşen nasihat etmek, cennet ve cehennem yollarını anlatmak, hep iyilikle, güzellike günah yollarında olanları kazanmaya gayret etmek, en azından onun hidayeti için dua etmek gerekir.
Sözün özü, hiç mi hiç bir halde yapmacık değişikliğe girmeden, ne isek o olup, asıl kimliğimiz olan kulluk vazifelerine azami ihtimam göstermek zorundayız. Eğer başka yolu da var diyen varsa buyursun, anlatsın. Lakin beyhude olur.
Rabbimiz cümlemize, kendisine ihlas ile kullukta azami gayret lütfeylesin. Yolarındaki zorluklardan muhafaza eylesin.
Allaha emanet olunuz.
siyamikazan@gmail.com |