Selamun aleykum muhterem ve değerli dostlar.
Zaman (süre, vakit) aklıma geldide! Düşündüm, "Acaba ne kadar değerli birşey bu zaman denilen MEVHUM?" Düşüncelerim bana türlü senaryolar ürettirir genellikle. Bir tanesi aklıma geldi, arz edeyim efendim. Ancak, öncelikle bir istirham ile: Olayı hayal ederek, elinizden geldiği kadar yavaş yavaş yaşamaya çalışarak bir netice elde etmeye gayret ediniz.
***
Bir şirkettesiniz. Çok önemli bir vazife aldınız. Diğer elemanlarla beraber size de bir görev verildi. Bu görev öyle bir görev ki, şirketin zarar etmemesi buna bağlı. Siz ve diğer elemanlar bu görevi alırken gereken tembihler ve dikkatler hususu bir bir detaylıca "AMAN HA! GÖZÜNÜZÜ SEVEYİM" diyerek patron tarafından anlatıldı. En ufacık hatada kimsenin gözünün yaşına bakmayacağını, buna mukabilde başarılı olanlara da özel bir takım ikramları olacağını da belirtiyor. Üstelik nasıl hareket edeceğinizi, nerelere başvurulabileceğinizi, kimlerden yardım alabileceğinizi de kolaylık olsun diye belirtiliyor. Ve patron tarafından start veriliyor: "Bir hafta sonra raporu masamda istiyorum."
Evet. Şimdi yapacağımız ilk şey, "Aman canım, daha bir hafta var nasıl olsa, hallederiz. Gidilecek yerler de belli değil mi hem?! Nasıl hareket edeceğimin pusulasını da vermişler. Bu iş tam bana göre!" demektir herhalde.
"Hayııır" mı diyorsunuz. "Hemen işe koyulurum" dediniz herhalde. Çünkü içinizi kemiren bir korku var, "Ya yapamazsam, ya işi neticelendiremezsem. Ya elime yüzüme bulaştırırsam, ne yaparım sonra? Bu zamanda böyle güzel işi nerede bulurum sonra? İş bir yana o anki sıkıntı nasıl giderilir?"
İşte bu bir hafta, size verilen son derece değerli bir metadır. Artık o bir haftada ne yaptıysanız onunla işi yırtacaksınız tabiri caizse. Başladınız koşuşturmaya. Belirtilen yerlere birbir girip çıkıyorsunuz, evraklar, kaynaklar derken bir güzel çalışıyorsunuz. 1-2 gün içinde içinize birden anlaşılmayan bir huzur geliyor: "Yahu patronun abarttığı kadar da zor değilmiş, olacak bir iş galiba inşallah. Ama bir haylide yoruyor hani!" Artık 5. güne geldiğinizde nerdeyse işleriniz bitti derken, o da ne?!!
Diğer arkadaşınız henüz bir şeye başlamamış bile, başlamış olsa bile bir hayli şeyler eksik. "Sen ne yaptın Orhan? İki gün kaldı ya, bu ne rahatlık?"
Orhan başlıyor dem vurmaya:
"Hallederim kardeşim ben. Sizde ammada büyüttünüz işi ha! Kendinize bakın siz"
Ve bir hafta doluyor. Her ne kadar, siz işinizi yaptıysanız da, kendinizden oldukça emin olsanız da, bir telaşınız var, acaba bir kusur var mıdır diye. Öyle ya, hayati bir mesele. Yine de vicdanınız sizi rahatlatıyor. "Dur be! Öyle hemen salma kendini. Elinden geldiği kadar koşturdun. Sağa sola gittin. Sana düşeni sen yapmaya gayret ettin. Gerisi Allah'a kalmış. Olur inşallah"
Orhan'a bakalım birde! Başı yerde, düşünceli bir halde. Verilen selamları bile duyacak hali yok. Alnında boncuk boncuk terler birikmiş. Kısa ve derin nefesler alıyor. Gitmiyor ciğerlerine aldığı nefesler. Kravatını gevşetiyor sık sık. Ceketinin düğmesiyle uğraşıyor durmadan. Bugün yarın derken, son gün hallederim diye alelâde bir şeyler sıkıştırmaya çalışmış ama, değil patronu beğensin, kendi bile beğenmiyor yaptığı işi. Kalbi küt küt atıyor. Konuşmaya bile canı sıkkın. "Yahu ne çabukta geçti bir hafta!" diye hayıflanıyor. Farkediyor hatasını ama, süre doldu birkere. Hem firmanın kâr veya zarar meselesi buna bağlıydı. Müşteri firmalarda geldi artık. Kime gitsindi ne yapsın dı şimdi? "Of Allah'ım of! Kızıyorum kendime ha bazen. Neden böyle yaparsın diye?"
***
Hafta sonu bir evde misafirdim. Ev sahibi olan yaşlı dedeyle koyu bir sohbete daldık. Sohbetin bir yerinde dedeye yaşını sordum. Seksen dört yaşında olduğunu söyleyince:
“Bu kadar yıl nasıl geçti?” dedim.
Cevap bir hayli düşündürücüydü, kısa ve derin bir düşünceden sonra kendi şivesiyle:
“Hani kirpiti (kibrit) yakarsun ya, alev alur ve soner. İşte, oyle geçti. Bir dağ peşunden bir dağ, arkasundan başka bir dağ derken, geçup gitti işte. Omur bitti, dağlar hâlâ orada durur. Şimdi eceli bekliyuruk.”
ECEL......
Nedir ECEL? Dİğer adlarıyla; Son, biten mühlet, imkanların tükenişi, hayalsiz gözlerle geri son bir bakış, aklın başına gelme hali, işin önemini kavrama hali, boynun bükülme hali, artık ne derseniz deyiniz !!!
Hatırlayınız dünyayı. Ne savaşlar gördü dünya, ne ekonomik krizler yaşadı, ne dümenler döndü. Her gün bir değişik hadise oldu bitti. Eden etti, bulan buldu. Kimi kâr ettiğini sandı (!) kimi zarar ettiğini! Herkes kendine göre bir hesap yaptı. Kimi mazlum oldu, kimi mazlumun kanını emdi. Yetmedi, kan kalmadı, mazlumun canını aldı. Can alan zalim, KÂR ettiğine var saydı, canından olan mazlum, artık herşeyin bittiğini varsaydı. Sandılar ki, herşey dünyada olup bitecek. Sandılar ki, dünyada hüküm ve irade BENde! Sandılar ki, bu devran hep böyle dönecek. Sandılar ki -haşa- İlah'da kim'miş?!! Hey dünya heeeey! Avazım çıktığı ladar, ciğerlerim çatlarcasına kadar haykırıyorum: "Sana, öyle ya da böyle tabi olan varya, mahvettin onları hayatını sen mahv."
Zevk uğruna canlar alındı bu dünyada. Nefs için niceler kirletildi, bakılmadı gözyaşlarına. Umursanmadı ahları, inlemeleri, yalvarmaları. Evlat babanın gözü önünde, baba evladın önünde türlü türlü kötülüklere maruz kaldı. "Sus! Güç ve para BENde!!" denildi. Değil kan emici vampirler, mazlum olanlar öyle noktaya geldi ki artık çaresizlik ona Allah'ı, sabırı, hesabı unutturdu, isyana sürükledi. "Yetti be, beni mi buldu bunca kahır, zulüm, dert, fukaralık v.s. v.s.. !!!" Unuttu öte yanda olacakları insan. Unuttu "daha dertmi gördünüz siz" Unuttu ayeti: "Herkes bir hesap yapar, Allah'ta bir hesap yapar. Ama Allah'ın hesabı en şaşmaz (hayırlı) olanıdır" (Âl-i İmran ve Enfal Sûreleri)
Dedenin son sözleri bana bir hikâyeyi hatırlattı:
Köpeğin biri aç biilaç çölde dolaşırken, bir yandan da Allah’a yalvarıyormuş. Küçük bir leşe bile razı olduğunu söyleyip duruyormuş. Derken iki dağ ortasında bir vadiye gelmiş. O sırada dağın birinin tepesinden bir ses işitmiş:
“Ey ahali! Duyduk duymadık demeyin, sonra da pişmanlık çekmeyin. Efendimiz, âli sultanımız, bütün âlemlerin sahibi, ins cin köpek.. kim varsa herkesi ziyafete çağırıyor. Buyrun Hâlil İbrahim sofrasına!”
Köpek, tellalı duyar duymaz son bir koşu tırmanmaya başlamış dağa. Yolun yarısında biraz soluklanmak için oturduğunda, karşı başka bir dağdan dağdan bir tellalın sesini işitmiş. O tellal da karşı dağda bir sofra kurulduğunu ilân etmekteymiş. Köpek kendi kendine:
“Şimdi bu dağın tepesindeki yiyecekleri bitirmişlerdir, bana da artıklar kalmıştır. En iyisi mi ben karşı tarafa çıkayım da oradaki hazır yemeğe oturayım.” diye düşünmüş.
Hemen karşı dağa doğru yola koyululan köpek, yine dağın zirvesine yaklaşmışken, bir öteki dağın eteklerinde başka bi tellalın sesini işitmiş:
“Asıl sofra bu dağın tepesindee!”
Ve köpek bir o dağ bir bu dağ derken, muradına eremeden ecelin kıyısına yanaşmış. Son nefesini verirken:
“Keşke hırs göstermeseydim!” diye iç çekmiş ama son pişmanlık fayda etmemiş.
Nefis, temsildeki köpek gibi. Daha güzel bir yarın için bugünü ve bu an'ı feda edip duruyoruz. Ne ki bir türlü gelmiyor güzel yarınlar. Tüm bugünler hep o yarınlar uğruna feda oluyor. Yetmiyor 24 saat bize yetmiyor. Aylar yıllar az geliyor.
Kafada yarın telaşı varken son beş dakikada kılıyoruz belki namazı. Alelacele kahvaltı ve sonra kalbimizi sıkıştıran bir telaş:
“Ya geç kalırsam işe!”
Acilen evden çıkıp koyuluyoruz yola. Yol boyunca trafikten şikâyet. İşe varıp da çalışmaya başladığımızda, başka bir anı bekliyor aklımız:
“Öğle olsa da, bir şeyler yesek.”
Öğleden sonra iş iyice çekilmez oluyor. Mesai uzadıkça uzuyor. Namaza vakit ayırabilen babayiğitlerin bile zihni hep sonrasına ayarlı. Nerede muhabbet, heves, can atma hali, namaz için! Hep sonralar var. Şimdiler hep sonralara mahkûm. Akşama vasıl olunduğunda ise, çalışmış bir bedenin dinlenme zamanı başlıyor. Şu kanal, bu kanal derken, reklâm arasında ya kıldık ya kılmadık akşam namazını. Tabii yine son beş dakikada.
Gözler yavaş yavaş etrafta yastık aramaya başlıyor sonra. Bir yandan uyku bastırıyor, bir yandan nefis yatsı namazını “Ha kıldım, ha kılacağım” uzatıyor da uzatıyor. Sünneti üç rekât mı kıldık, yoksa dört mü? Neyse, Allah affeder nasıl olsa… Aslında pazar günü bir gelse ya da bir tatile girsek, o kadar güzel kılacağız kı şu namazları! Evet görüyorsunuz, güzellikler hep sonra!
Bu günümüz şartlarında belki de iyi senaryolardan biri bu.
Bir de daha kötüsü var.
Tüm geceyi sanal âlemlerde tükettikten sonra tüm sabahı karanlık ve gaflet dolu bir uykuyla geçiriyor birileri. Öğle vakti uyku sarhoşu şöyle bir göz açıp cep telefonuyla uyanıyor. Saate bakıp daha ikindiye çok var diyor sonra. Gaflet, uyku ve karanlık ruhlara zift akıtıyor.
İşte böyle kaybediliyor günler, bugünler. Tüm iyi hülyalar sonralara ait. Şimdiler yokluğun pençesinde. Ahirette meyve verecek anlar, cehenneme üye kaydediyor. Tam bir kısır döngü. Gaflet pişmanlık, pişmanlık gaflet doğuruyor.
Hâlbuki sabahleyin vaktinde Bismillah diyerek kalkıp sıkıntı veren şeyi bizden giderip menfaatli olanı bizde tutan Rabbimize hamd edip abdest alsak… Ağzımıza su verirken, Allah’ın Resulu gibi;
“Allah’ım! Zikrimi, şükrümü ve güzel ibadetlerimi arttır,” desek… Ondan cennet kokularını talep edip cehennem korkularından yine O’na sığınsak… Amelimiz cenneti hissettirip cehenneme siper olsa, diye dua etsek… Sonra yüzlerin karardığı o günde yüzümüzü ak etmesini yine O’ndan istesek… Ellerimizi yıkarken kitabımızın sağdan verilmesini temenni etsek... Rabbimizin rahmetiyle gölgelenmeyi, üzerimize bereketini indirmesini, hakkı işitip ona uyanlardan olmayı ve cehennemin boyunduruğundan kurtulmayı talep etsek… Rabbimizden ayağımızı hakta sabit kılmasını ve kaydırmamasını temenni etsek… Temiz bir beden ve niyetle dolu bir kalple namaza dursak… İbadet etmenin tadına varsak… Böylece kâinatın yaratıcısına abd olmanın şerefini yaşasak…* (*Abdest dualarının mânâları)
İstiğfar ile salât selâm getirerek yeni gün içinde saklı olan gelecek şerlerden Rabbimize sığınıp bize her şeydeki hayrı göstermesini dileyerek tesbih, tahmid ve tekbir ile dolu bir gün yaşamayı istesek…
Ne güzel olur değil mi! O zaman size, gök ehli eşlik edecek akşama kadar. Şüphe duymayın sakın ha! Yoksa günaha girersiniz. Siz yürürken sizinle birlikte bir melek yürüyecek ve sizin için dua ve istiğfar edecek. Allah cc ve resulü sav vaat etti bunu. Sabah namazını bihakkın eda edene Allah kefildir o günün akşamına kadar. Lütfen söyleyiniz, O'nun kefil olduğu bir kişiye tüm dünya karşı dursa kılına zarar verebilir mi?
Sonra da güneşi uyandırıp güne güzel başlamanın bereketiyle işlerimize koyulsak... İşlerimizi tıpkı marangoz Zekeriya aleyhisselâm gibi bir masayı yaparken sanki Rabbimizin verdiği bir siparişi yerine getiriyormuşçasına işimizi yapsak… Emeğimizin karşılığını Rabbimizden bekleyerek minnetsiz ve şikâyetsiz yapsak… Her anımızı O’nun huzurundaymışız gibi yaşayıp, gaflet anlarımızı bile O’na sığınarak ve gerçek pişmanlıkla şevk vesilesi kılsak... Namazı sadece dinimizin direği değil, hayatımızın ve yaşadığımız her günün direği kılıp işlerimizi onun etrafında döndürsek... Gönül rahatlığıyla vazifesini yapmış bir insan ferahlığıyla yatağa huzurla girsek...
Çok mu zahmet çekmiş oluruz?
Zahmet olsa bile, değmez mi buna?
Kıymetli Dostlar!
Sayın ki, size bir haftalık bir müddet verildi. Ahiretteki sermayeniz buna bağlı. Çalışıp çabalamanız neticesinde kazanacağınız rahatlık veya ettiğiniz tembellik neticisinde duyacağınız hüsran, herşey, bu bir haftaya bağlı. Geçti 3 günü kaldı 4 günü. Son günde olsa bile, senaryoya bakmayın siz, Allah cc buyurdu ki, "Tevbe edip bana ihlas ile dönüş yapanın geçmişine bakmam Ben. Rahmetim ve mağfiretim herşeyi kuşatır. Rahmetim gazabımı geçmiştir Ben'im."
Son günü bugün saymak dileğiyle, başlıyoruz değil mi?
Selametle kalınız, Allaha emanet olunuz..
|