Dusler Sokagi
Üye Girişi | Üye ol | Üye Arama | Üyelik Problemleri
Ana Sayfa
Sen ne yapiyorsun ?
Geri

YETMEDİ Mİ HÂLÂ ??? Bu yazıyı arkadaşıma yolla
"Kâfirin aşkı mecazî olduğu hâlde bedenini küle çevirdi. Haydi, bakalım, sen de Allah'ın sevgisinde böyle ol. O, bir put için canından vazgeçerken, senin âlemlerin Rabbi için neler yapman gerekir iyi düşün." / Ebû'l Kâsım

Hemedanlı Ebü'l–Kasım, bir yolculuk sırasında yolunun üzerinde cahil insanların ilâh edindikleri putların toplandığı bir puthane gördü. Merak etti. İzin isteyip içeri girdi. Bir kenarda durarak, olup biteni seyretmeye başladı. Ortada bir ateş yakılmış, üzerine içi yağ dolu bir kazan konmuştu. Ateş alevlendikçe yağ fokurduyor, coşup köpüren bir deniz gibi kaynıyordu. Kenarda bir grup insan bekliyordu. İçeri bir adam geldi. Gayet saygılı bir şekilde putlardan birine yaklaştı, eğildi, önünde secde etti. Putun yanındaki görevli:

–Ey secde eden! Tanrının nesisin sen?, dedi.

Adam başını secdeden kaldırmaksızın:

–Kuluyum, diye cevap verdi.

–O hâlde armağanını ver, dedi görevli.

Adam, puta bir hediye sunarak, aynı saygı içerisinde geri çekildi, savrulup gitti. Bir başkası geldi ardından. O da tazim ve aynı hürmeti gösterip, secde etti. Ona da sordular:

–Sen secde ettiğin bu tanrının neyisin?

O da:

–Kulu ve kölesiyim, dedi. Armağanlarını sunup gitti. İki, üç, on, yirmi derken, birçok insan gelip gitti. Sonunda zayıf, çelimsiz, ayakta durmakta dahi zorlanan biri geldi. Rengi solgun, kurumuş dudaklarıyla perişan bir hâlde idi.

Ona da:

–Kimsin sen? Tanrının neyi oluyorsun?' diye soruldu. Adam:

–Ben bir parça deriden ibaretim, dedi ve ekledi: "Tanrıma aşığım ben."

–Öyleyse otur şuraya, dediler. Ateşin yanına oturttular. Kızgın yağ kabını getirdiler, başından aşağı döktüler. Adamın attığı çığlık içime gömülmüştü. Başı lime lime olmuştu, bedeni eriyivermişti. Hemen bedeninin geri kalanını yaktılar. Onlara göre; bu cesedin külleri kutsal ve mübarekti ve her derdin ilacı idi. Herkes bir parçasını alarak paylaştı. Gördükleri karşısında hayret ve dehşete düşen Ebü'l–Kasım hemen çıktı oradan. Adımlarını sıklaştırarak kaçar gibi uzaklaşıyordu oradan. Hem yürüyor hem de:

–Ey gönül oyunuyla ömrünü boşa geçiren! diyordu. "Kâfirin aşkı mecazî olduğu hâlde bedenini küle çevirdi. Haydi, bakalım, sen de Allah'ın sevgisinde böyle ol. O, bir put için canından vazgeçerken, senin âlemlerin Rabbi için neler yapman gerekir iyi düşün."

Kıssadan çıkan hisse
Selamun aleykum.

Çok kıymetli ve değerli gönül dostlarımız. Hikâye ve menkıbeler insanoğlu için özellikle de biz inanan insanlar için ayrı bir değer ve önem taşır. Yüce yaratıcımız Allah Celle Celâluhu bizzat Kur'an–ı Kerîm'inde İslâmiyet'ten önce geçen ümmetlerin, peygamberlerin ve ermiş dediğimiz dostlarının hakkında kıssalar ve hikayeler anlatmış ve bunlardan kıyamet saatine kadar mü'minlerin ders almalarını istemiştir. Bin dört yüz küsur senelik İslâm tarihinde önce sahâbe–i kirâmdan, daha sonra da Allah'ın dostlarının hayatlarında veya başlarından geçen ve anlatıla anlatıla bitirilemeyen olaylar gerçekten bizler için mühim ve değerlidir. Namaz kılmayan bir Müslüman bir hikâyeden etkilenip, namaza başlar. Diğeri bir menkıbeden etkilenip, nasıl bir kul olduğunu sorgular. Kimi faizi bırakır, kimi cömertliğin önemini idrak eder. Kısaca önemlidir bizim dışımızda tarih boyu başkalarının yaşadığı olaylar.

Evet, şimdi gelelim Ebü'l–Kasım'ın başından geçen bu hikâyenin bizlere düşündürdüğüne. Fakir, o yanıp kül olan adama gerçekten hayran oldum !! Bir puta bu kadar âşık olan o zat yüce Allah'ı bulsaydı, bilseydi, kim bilir nasıl mübarek bir veli olurdu? Ama bilmiyordu. İşte alınacak en büyük ders budur. Biz biliyoruz; ama nasıl bir kuluz? Bilmeyene, o en güzeli (Allah'ı) anlatıyor muyuz, O'na davet ediyor muyuz? Cevap, genellikle hayırdır. Davet edenleri tenzih eder, ayaklarının altlarına yüzümüzü süreriz.

Bizler bırakın yanıp kül olmayı, İslâm'ın ve imanın şartlarından kaçını yerine getiriyoruz? "Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı vardır" diye atasözü olan bizler… Demek ki, kahve tatlı ikram edilse, onun hatırı seksen seneye çıkacak… Oysa kahve Allah'ın, su Allah'ın, ateş O'nun, cezve O'nun, şeker O'nun, fincan O'nun, kaşık O'nun, evet hepsi yüce Rahman'ın… O'nun bizim yanımızda ne kadar hatırı var? Ne kadar O'ndan korkup, ne kadar O'nu seviyoruz? Ya da ne kadar korkup ne kadar sevmemiz gerekir? Şimdi bize sorsalar Müslüman mısınız? Hemen "Elhamdülillah Müslümanız." diyoruz; ama durun bakalım, öyle demekle oluyor mu? Bunun şartları yok mu? Var. Kaçını yerine getiriyoruz? Birini, ikisini. O hâlde şimdi biz nasıl Müslümanız? Bu şekilde ruhumuzu teslim edersek, yakıtı taş ve insan olan cehennem ateşinden korunabilecek miyiz?

Şimdi gençler yurt dışına gitmek için can atıyorlar. İş için, daha ferah bir yaşam için. Tabi öyle gitmek istemekle gidilmiyor, bir sürü şartları var. Pasaport çıkacak, muhtardan oturma kâğıdı alınacak, para yatırılacak, emniyetten temiz kâğıdın olacak, vesaire. Şimdi bir genç bu şartlardan üçünü yerine getirip birini yapmadan gidebilir mi yurt dışına? Alırlar mı onu oraya? Bir de azarlayıp sen bizle dalgamı geçiyorsun, derler. İşte şimdi biz şartlarını yerine getirmeden kendimize Müslüman deyip duralım. Bize, "Niye namaz kılmıyorsun?" diyenlere "Canım, benim kalbimiz temiz." deyip vakit öldürelim, öyle mi ?! Allah bizleri bu hâllerden sevdikleri hürmetine kurtarsın. Aşkıyla gönülleri yananlar gibi bizi yaksın.

İslâm tarihinde nice gönüller, nur Muhammed Mustafa için yanmıştır. Nicelerinin, Allah derken ciğerleri pişmiş, insanlar o kokuyu duymuşlardır. Bizim o kadar çok rehberimiz ve önderimiz var ki buna örnek olacak. Ciğerleri zikir ederken pişen Hz. Ebû Bekir, Resûlullah'ın dişi şehit oldu diye kaptığı taşla bütün dişlerini kıran Veysel Karânî ve daha niceleri. Onlar nasıl inanmış, nasıl da sevmişlerdi Allah ve Resûlü'nü. Nasıl da canlarını ve mallarını O'nun uğrunda feda edivermişlerdi. Bu ne büyük bir imandı? Oysa şimdi Peygamberin mucizesini abartı, mezhepleri uydurma, kerameti palavra sayan bir gençlik var karşımızda. Basiretleri bağlanmış, hissiz, yalan rüzgârlarında savrulmuş bir gençlik. İşte bizim gibi yazar tayfasının ve çok değerli ehlisünnet âlim ve hocalarının en büyük görevi; bu gençliğe, yanan bir kalp, Allah diye atan bir gönül kazandırmaktır. Zaten yüce yaratıcıyı bulan bu gençlik, her şeyini O'nun uğruna feda edecektir. Önemli olan; kalplerdeki küllenen ateşi alevlendirmektir. Nice âdi, uğursuz, ayyaş, berduş görünen insanlar O'nu bulunca, değerli ve kıymetli insanlar olmuşlardır. Nice dansözler, şantözler, hayat kadınları Allah'ı bulunca, Hz. Muhammed'i tanıyınca, yüce Kitabımızı keşfedince, değerli ve eşsiz hanımefendiler olmuşlardır. Onun için durmayalım, bir Müslümanı namaza başlatmak için her uğraşıyı verelim. Bozuk bir fikir sahibini düzeltmek için birçok şeyden fedakârlık yapalım. Mesela, yazılarımızı bir kişiye daha ulaştırmak bize vazife olsun. Hiçbir menfaat gözetmeyerek, sırf 'Allah rızası için bir kardeşim daha kurtulsun' adına... Bu konuda kimsenin kimseden bir menfaati olur mu hiç Hak Rızası dışında? Olmaz elbet.

Cenabı Hak kimseden böyle yağlarda yanması için emir buyurmamıştır. Bunlar ibretlik olaylardır. Önemli olan kıssadan hisse almaktır. Bizlere düşen, ilk olarak iman etmek (elhamdülillah Allah bizleri iman üzere yaratmış) sonra emir ve yasakları neyi gerektiriyorsa, şartsız şurtsuz elimizden geldiği kadar azami gayret göstererek uygulamaktır. Az öncede belirttiğimiz gibi ekisk evraklarla nasıl ki yurtdışına çıkılamıyorsa, yarım yamalak İslami yaşantıyla ne kadar ahirete gidilir orası tartışılır!

Geçen yakın bir kardeşim, üşenmemiş bir şeyi araştırmış. Bilirsiniz, internette bir yerlere girdiğinizde üye olmanız gerekmektedir. Olmazsanız kısıtlı kullanıcı sayılıyorsunuz. Üye olurken genelde, kişidelerden genel bilgiler ve şahsi düşünceleride isteniyor, yani bir nevi "kendini tarif ediniz" gibilerden. İşte bu yakın arkadaşım kendini tarif eden 700 genci araştırmış. İlginç ve üzüntü verici bir sonuç orataya çıkmış.

Verilen cevaplarda:

Serseriyim, özgürüm, vahşiyim, bara giderim, içki içerim, Laila'ya takılırım (İstanbul'da bir disko adı), reina, tek başıma yaşarım, hesap vermem, uçarım, hızlı araba kullanırım, fanatik ....... takımını tutarım, jölesiz yaşayamam, blue jean hobim, olim con air (?), che, rap benim idolümdür, adrenalin, dövme, müziksiz duramam, dans, clup, .... daha neler. Artı, buraya yazmayı edeb dışı saydığım argo kelimeler var.

!!!

İnsanlığın sonu neresidir, bilmeyen yoktur değil mi dostlar? Üçüncü bir şık yok. Ya ebedi saadet cennet ya da sonsuz hüsran cehennem. Dilimiz varmıyor ama sanki inadına, üstün körü, bile bile cehennemi istiyoruz gibi hal var. İnşallah ben yanılıyorumdur. Anlatınca kızıyor bazıları, "sıktın ama ha" diyerek. "Neden?", diyorum? "Nerden biliyorsun cehenneme gireceğimizi?"

Değerli dostlar. Hiç bir kul kimsenin sonunda cehennemlik ya da cennetlik olacağını bi-le-mez. Bu Allah'ın takdir ettiği şeydir. Bizim aciz ifade ettiğimiz şeyler bu değil aslında. Benzetme deyin isterseniz. Kur'an da ve sünnette cennetin ve cehennemin yolları belirtilmemiş mi? Gayet açık ve seçik evet diyoruz.

İşte, bu yönden baktığımızda gidişat herşeyi gösteriyor mu? Artık isteyen alınsın isteyen alınmasın. Gönül istiyor ki sorunsuz ebdedi saadet yurduna hep birlikte girelim. Ama görüyorsunuz ki istemekle iş olmuyor işte. Ortalığın durumu meydanda.

Aslında karamsar olmak istemiyorum. Benim içimde daima umut vardır. Dünyada 7 milyarın karşısında son bir nefer kalsa da iyiliği yaymak için, galip gelmemesi için hiç bir neden yoktur. Belki zor, belki çileli, belki iş olmayacak noktasına kadar dayanacak. Ama asla kaybedilmeyecek. Gözleri kapanmadığı müddetçe yatalakta olsa mücadeleye devam edecek. O bir kişi kendisi göremeyebilir hayal ettiği güzel dünyayı, ama uğruna didişdiği umursamaz insanlar içinden muhakkak çıkar. Zaten çıkmayacağı da varsa, o bir kişide öldükten sonra, dünyada ebedi kalacağını zannedenler beklesinler kıyameti. Çünkü kıyamet iyilierin üstüne kopmayacaktır. Üzülmemek elde mi? Bilmiyorlar akıbetletlerinin nereye vardıklarını, sanıyorlar ki kendilerini küçümsüyorum. Hâşâ, bu ne cüret kendime. Küçümsemek ?!! O zaman onlardan daha küçümsenmiş olurum, acınacak hale ben düşerim. Asıl hüsran beni bekler sonra. Ancak duam odur ki,

"Rabbim hepimize muhtaç olduğumuz hidayeti Sen lütfet!"

Bu yüzden çok vazifemiz var dostlar, çoook.

Selametle ve sevgiyle kalınız.


Şikayet et

Tarih: 13.06.2006 8:49 - Okuma Sayısı: 810 - Yazının Puanı: 1 - Yazar: Bu yazıyı arkadaşıma yolla

Gösterilen Yorumlar 0 - 0 / 0

Yorum ekle

Şiirler | Hikayeler | Komik Hikayeler | Anılar | Güzel Sözler | Fıkralar | Ekart | Nostalji | Yigit Özgür Karikatürleri

Etiket | Forum | Gezi Rehberi
Copyright © 2005 DuslerSokagi.com. Bir eğlence sanatı. | iletisim: iletişim