Dusler Sokagi
Üye Girişi | Üye ol | Üye Arama | Üyelik Problemleri
Ana Sayfa | Arkadaşlarını Bul | Etiket | Forumlar | Sohbet
Sen ne yapiyorsun ?
Geri

AŞK MI DEDİNİZ? O ZAMAN BİR DİKKAT LÜTFEN !!! Bu yazıyı arkadaşıma yolla
AŞK MI DEDİNİZ ??!!!

Celâdet ve adaletin timsâli Yavuz Sultan Selim (rahmetullahi aleyh), Mısır Seferi’nden sonra fethettiği beldede adâlet ve otoriteyi tesis için, bir süre kalmak ister. Bunun için hazırlıklar yapılır ve padişahın otağ-ı hümâyunu (dinlenme çadırı) kurulur. Sultanın çadırını temizlemekle vazifeli kadınlardan biri, akşamları çadıra dönen Yavuz’u o gün ilk defa yakından görür ve o andan sonra onun sevgisiyle yanmaya başlar. Zamanla bu sevgi, bir sevdâ olur Mısırlı kadının yüreğinde. O, düştüğü derdin çaresizliğini bilir; fakat bununla birlikte çâre aramaktan geri durmaz. Ne yapsın, aşk ferman mı dinler?

Bir cuma günü Koca Yavuz çadırdan çıktıktan sonra kadın, bir tanıdığına yazdırdığı kâğıdı, sultanın yastığının yanına iliştiriverir. Kâğıtta; ‘Derdi olan neylesin?’ yazmaktadır. Yavuz Sultan, gece istirahatına çekildiğinde yastığının yanında bulduğu kâğıtta yazılı bu ümitsiz cümleye, bir karşılık yazıp yastığının altına bırakır.

Kadıncağız sabah, ‘Acaba sultan cevap yazdı mı?’ heyecanıyla -belki de biraz ümitle- yastığın altına bakar ve kâğıdının arkasına bir şeyler yazılmış olduğunu görür. Sırdaşına okuttuğu bu notta, ‘Derdi olan söylesin!’ yazmaktadır.

Kadıncağız en azından derdini anlatabileceği düşüncesiyle biraz da olsa sevinir, ümitlenir bu cümleyle. Fakat padişahın celâdeti onu korkutmaktadır. ‘Şîrlerin pençe-i kahrında lerzân olduğu’ Koca Yavuz’a böyle bir şey söylemek kolay mıdır ki?!.. Bu defa kadın, ‘Korkuyorsa neylesin?’ yazılı bir kâğıt bırakır sultanın yastığının altına ve ertesi günü sabırsızlıkla bekler.

Ertesi sabah yine yastığın altına heyecanla bakar; sultanın kaleminden çıkan, ‘Hiç korkmasın, söylesin!’ yazısını görünce kadının ümidi biraz daha artmıştır. Hiç olmazsa kendini yakıp kavuran derdini söyleyecek, kabul görmese de, derdinden hiç olmazsa bir nebze olsun kurtulacaktır.

Kadıncağız bütün cesaretini toplayıp akşam sultanın gelme vaktinde çadırın girişinde bekler. Birazdan Koca Yavuz, bütün haşmetiyle görünür; hâlinden, duruşundan kadının kendisine bir şeyler söylemek istediğini fark eder: ‘Söyle!’ der kadına.

Edeble el-pençe duran kadın titremeye başlar ve dizlerinin bağı çözülür. Padişah gür sesiyle ikinci defa ‘Söyle!’ deyince, kadın, heyecanından sadece; ‘Efendim!’ der ve gerisini getiremez; Koca Sultan’ın celâdetinden duyduğu heyecanla yere yığılır ve ruhunu oracıkta Rabb’ine teslim eder.

Herkesi bir telâş ve heyecan sarsa da, gözler Koca Yavuz’dadır. Meseleyi günlerdir hisseden Yavuz’un bu tablo karşısında yüreği yanar, gözleri dolar ve şöyle der: ‘Hakîkî âşık odur ki, sevdiği uğruna kalbi dursun!'

***
Selamun aleykum değerli dostlar.
Geçenlerde bir yerde okuduğum bu kıssayı aktarayım istedim. Hani derler ya, "kıssalarda fasıl değil asıl önemlidir." Böyle bir hadise olmuş ya da olmamış, önemli olan bir pay çıkarmaktır. Bizleri yoktan var eden, sonsuz nimetlerle perverde eden asıl sultanımız kimdir? Allah cc'dır.

Düşünüyorum da, beni yoktan var ederek şereflerin en büyüğünü lütfeden yaratıcıya ne kadar aşığım? Huzuruna vardım mı değil heyecandan ölmek; bir hasret, iştiyak, muhabbet ne kadar bedeni mi dolduruyor? Kendimden ne kadar geçebiliyorum? Beni insan olma, iman ve idrak şerefine nail eden zülcelale, sadece kelime itibarıyla mı sevgimi sunuyorum ya da hayatımın her safhası onunla mı doluyor? İtiraf edeyim, bu kıssayı okuduktan sonra, o kadının koca sultana duyduğu haz, aşk, benim rabbime karşı pek yoktu? Bunda gizlenecek bir şey yok? Var desem kimi kandırmış olacağım, yine kendimi, değil mi?

O Vedud ki, kainatta trilyonlarca ışık yılı uzaklıktaki yıldızları, kainatta bütün gezenleri tek başına idare eden rabbi-rahim, bana, benden, şah damarımdan daha yakın olduğu halde, eminim, beni benden çok sevdiği halde, utanıyorum, BEN SENİN KULUNUM demekten. O merhameti sonsuz mevlaya ne kadar da lakayt bir haldeyim.

Yolda yürürken, yemek yerken, yatarken, kalkarken, işteyken, evdeyken, kısacası her-yer-dey-ken, öyle hak dostları var ki, başları yerden kalkmıyor. Her halleri kemali pür edeb, hayranlık uyandırıyor. "Efendim bunun sırrı nedir?" diye soruyorsunuz, cevap üç kelimede gizli: "O BİZİ GÖRÜYOR..." Hakikaten, O'nun bizi görmesi yetmez mi? "Olmaz ben de onu görmeliyim!" mi diyorsunuz yoksa.

-Bir veli zât, biraz hava almak için dışarıda dolaşırken, yolda ihtiyar birisine rast gelir. Selam verdikten sonra merhametle baktığı yaşlı adama irticalen şu dörtlüğü okur:


Merhaba baba, dayı!
Bıyığı kabadayı
Bunca yıl yaş yaşadın
Ne doldurdun kab’a dayı?

Evet!
O kab nedir?

O kab biziz. Ne doldurdum o kaba? Emin olun bundan sonra hergün kendime soracağım soru bu olacak: UZUN MENZİLE GİTMEK İÇİN GÖTÜRMEK İÇİN KAB'INA NE DOLDURDUN?

Hatta bunu yazıp kapıma asacağım:

BUGÜN KABINA NE DOLDURDUN? BİR KONTROL ET AKŞAM OLDU MU !!...

O kab, öyle bir gün gelecek ki, bütün sermayemizin varı yoğu o olacak. Az da olsa bir şeyler yine sevineceğiz, yapamadıklarımıza üzüleceğiz. "Keşke keşke" diye diye zaman öldüreceğiz. Gerçi zaman da yok orada ya, tabiri caiz olsun diye dedik.
Hep merak etmişimdir. Farz-ı misal, öyle bir an olsun ki, huzuru ilahide hesap veriyoruz. Kimseyi suçlama yok. Sadece Allah cc soruyor bizden cevap bekliyor, şöyle ki:

-Ey kulum neden bana iman etmedin? (Bu küffara sorulacak) (Artık nasıl cevap vereceklerse!)

Elhamdülillah, Küffar olmadığımıza göre,

- Ey kulum, neden namaz kılmadın? Ne cevap veririz buna?

Cevaplar çok çeşitlidir şu anki yaşantımıza bakarsak.

Bir kaç tanesi sıralayalım:

- Allahım! Duydum ama, ne bileyim kılmadım işte.
- Bu çağda çok banâl görüyordum.
- İçimde heves yoktu.
- Çevremde kılan yoktu, ben de kılarsam ayıp olur diye düşündüm. (Tuhafınıza gitrmesin böylelerini de duyduk!)
- Çok istiyordum ama nedense bir türlü kılmadım.
- Bana namazı anlatanlara hep kızardım, "namaz kılmayan diye bir tek beni mi görüyorsun?" diye,
- Nedense önemini bir türlü kavramadım,
- Kılmadıysam, içim temizdi benim Allahım.
- Her şey namazla bitmiyor ki! Namaz olunca, örtünme de gelebilirdi peşinden. Örtünme olunca diğer vazifeler başlayacak. "Of bunlarla nasıl başedebilirim? diye hep derdim.
- Henüz vakti var, diye düşünürdüm. Bu gençliği bir daha mı bulacağım derdim. Yaşlanınca kılarım diye hesalamıştım. Ama gördüm ki o yaşlılığa varamadan ölmüşüm.
- Gençliğimde kılamadım, bari yaşlanınca kılarım diye hesap ettim. Yaşlandım ama o gücü kendime bulamadım. Bel tutmaz, ayakta durulmaz, göz görmez oldu artık. E zaten alışkanlıkta yok, uzun zamanların neticesinde başlamak ta çok zor geliyor. Zaten günahlarım almış başımı gitmiş, bundan sonra mı kurtulurum diye hesap ettim.
- Allahım! Bunca insan varken beni mi buldun hesap soracak? (Kıyamette bunlar olacak dostlar. O mahşeri kalabalıkta sanır ki kul, kendisine daha çok sonra sıra gelecek/AYET MEALİ)

Geçiyoruz diğer soruya:

"Ey kulum ben emretmiştim ki tesettüre gir, zinetlerini gösterme. Neden bunu yapmadın?"

- Ya rabbi, insan güzelliğini sergilemeli değil mi?
- Evet örtünme emrini duydum ama, bir kulağımdan girdi diğerinden çıktı.
- Örtünürsem çevrem ne derdi sonra?
- Babam, abim, eşim beni tehdit etti, öldürürüm seni diye.
- İşe giremezdim sonra. İşverenlerin şartlarının başında bu geliyor. (istisnaları katmıyoruz)
- Nedense başörtüsünü, pardösüyü bir türlü yakıştıramamıştım kendime.
- "O yaz sıcaklarında nasılda dayanırlar, sabrederler?" diye bakardım örtülülere, şaşırırdım.
- "Herşey örtünme değildir ya, sen güzel huy sahibi ol yeter!" derdim ve öyle de duyardım çevremden.

Soruları uzatalım mı dostlar?

Bu cevapların bir çoğu bizde yoksa da bir başkasında muhakkak var. Ve belki de burada maddelemeyi unuttuğumuz entersan cevaplar. Her şeyi bir yana bıraktık. Tamam, öyle ya da böyle bir takım mazeretler vardı (!) Allah cc bütün bunları bir yana bıraktı ve şöyle bir soru sordu?

"Ey kulum! Sen şimdi diyebilir misin: "ALLAHIM BENİ NEDEN CEHENNEMLİK YAPTIN?"

En iyisi mi bu soruyu biz şimdiden kendimize soralım: "Kul mu cehennemi istiyor, Allah mı kulu cehennemlik yaratıyor?"

Sevgi iddiası laf ile çok kolay değil mi?

Oysa Allah cc kulunu ööööyle çok seviyor ki dostlar! Kulu, değil sadece bir iyilik yapsın, imkan bulamayıp yapamasa da ama gönlünden geçirse ona hayaline bile sığmayan sevaplar verecektir. Değil ki o iyilik yapıldığında bunu anlatmak için ömür yetmez. İyilik derken sadece bir fakire yardım veya başka bir şekilde yardım olarak anlamayalım. Bir iyilik vardır sadece temenni yetmez. Bunlar farz olan ibadetler ve emirlerdir. Bunları yapmakla ancak kul Hakk'a olan borcunu ödemiş olur. Bundan gayrısı olan iyilikler ise, artık kulun kabiliyetine, imkanına, muhabbetine göre olan mâli ve bedeni şeylerdir.

“Aşk ağlatır, dert söyletir.” demiş atalarımız. Aşk ve dert yoksa neye ağlayacak, neyi söyleyeceğiz?!.. Dertlerimiz; daha iyi hayat şartları, benliğin susmayan feryatları ve maîşet olunca, kasrına Rahmân’ın nüzul eylediği secde gecelerine, gözyaşı gecelerine de uzak kalıyorduk.

“Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum
Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.”
Necip Fâzıl

mısralarının müşahhaslaştırdığı bir hayatın temsilcisi olmaktan çok üzülüyorum. Zaman göz açıp-kapama çabukluğunda hızla geçerken, ben ‘insan’ olmanın gerektirdiği birçok şeyi yerine getirmeden yalan dünyada oyalanıp durmaktayım. Dilimde, Niyazi-i Mısrî’nin

“Bir ticaret yapamadım, nakd-i ömür oldu hebâ.” ve,
Sultan Üçüncü Murad’ın “Uyan ey gözlerim gafletten uyan.” mısraları olduğu hâlde, neden sözüyle özü bir olanlardan değilim?!..

Bu düşünceler içinde iş yerine çalışırken yine Yavuz Sultan Selim (ra) geldi aklıma. Bu hikâyeyle ona olan muhabbet ve hürmetim biraz daha artmıştı. Yavuz’un kıssası, hayatın gâyesini hatırlatıyordu bana sürekli. Elim masada duran uzun zamandı elime alamadığım "Çile’ye" gayr-i ihtiyari uzandı; rastgele açtım, sayfa yirmi dörtteki mısraları okudum:

“Her şey, her şey şu tek müjdede
Yoktur ölüm, Allah diyene!
Canım kurban, başı secdede,
İki büklüm, Allah (cc) diyene!”
Necip Fâzıl

Sizlerden istirhamımız odur ki haklarınızı helal etmenizdir. Çünkü bir ferdin hatasını hedef almıyoruz. Kimseyi kınamıyoruz. Amaç hep beraber bu dini kulaktan dolma bilgilerle değil, gönülden, muhabbetle, aşkla, hakkıyla yaşamaktır. Allah cc bu hususta temenniden öte, gayret, iştiyak versin cümlemize.

Selametle kalınız dostlar.

Şikayet et

Tarih: 09.06.2006 14:43 - Okuma Sayısı: 5704 - Yazının Puanı: 7 - Yazar: Bu yazıyı arkadaşıma yolla

Gösterilen Yorumlar 0 - 0 / 0

Yorum ekle

Şiirler | Hikayeler | Komik Hikayeler | Anılar | Güzel Sözler | Fıkralar | Ekart | Nostalji | Yigit Özgür Karikatürleri

Ekart | Gezi Rehberi | Düşler Radyo
Copyright © 2005 DuslerSokagi.com. Bir eğlence sanatı. | iletisim: iletişim