Onların meşakkat ve bitkinliği takat geti¬remeyecekleri bir dereceye varınca, onlar, Mevlâ’nın yanında değerli olan ve kendilerine o hâl ve durumlarında rahat etmeleri için şefa¬at edecek kimseleri aramak üzere birbirleriyle konuşur¬lar. Bu konuşma esnasında bekleyiş öyle streslidir ki, bu durumdan kurtulup Cennete veya Cehenneme sevk edilmelerini isterler.
İnsanlar önce Âdem ve Nuh’a, sonra İbrahim’e, İb¬rahim’den sonra da Musa ve İsa’ya başvurup yardım (şefaat) isterler. Hepsi de onlara (insanlara) şöyle derler:
“Rabbimiz bugün öyle bir gazaba gel¬miştir ki, böylesine ne bugünden önce gazaplanmış, ne de bundan sonra bu kadar gazaplanır.” Hepsi de bu şekilde kudret ve celal sahibi Rablerinin gazabının şiddetini ifade eder ve kendi kendi¬leriyle meşgul olduklarını şöyle dile getirirler: “Nefsî, nefsî! (kendi canım, kendi canım!)” Bizzat kendi canlarının derdiyle meşguliyet, kendi dertleri ve kur¬tuluş kaygıları onları şe¬faat için Rablerine başvurmaktan alıkoyar. Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyuruyor:
“O gün herkes gelip kendi canını kurtarmak için uğraşır...” (Nahl Sûresi: 111.ayet)
Yaratıklardan hiçbiri bir başkasını düşünmez. Anne evladını, koca eşini, hanım kocasını, evlat ebeveynini düşünecek halde değildir. Herkes anadan doğma bir halde, gergin, stresli, korku dolu bekleyiş içindedirler. Bakınız, Hazreti Aişe annemiz (rah) bu durumu eşi olan kainatın efendisi olan nurlar nuru peygamberimiz sav’e şöyle soruyor:
“Ey Allahın resulü! O günde herkes çıplakken birbirinin mahrem yerlerini görecekler mi? (Hani, Aişe annemiz (rah) burada dahi haya ve edebini düşünüyor da, ya bizler, -bilhassa hanım kardeşlerim- dünyada et pazarında pazarlanan satılık, sergilik hayvanlara döndük). Bu suale cevap veren Efendimiz sav, mahzun, sanki olanları görür gibi:
“Ya Aişe! Öyle bir gergin günkü, kişi onun farkından bile olamaz. Akıllar adeta gitmiştir başlardan. Yuvalarından fırlayacak gibi olan gözler bir şey görecek vaziyette değildir. Kim onun (kim çıplakmış v.s.) farkına varacak ya Aişe?” buyurur.
Yaratıklar topluca çağrışırlarken, herbiri canının der¬dine düşüp “Nefsî nefsî!” diye ba¬ğırırken seslerini bir lütfen bir hayal et! “Nefsî, nef¬sî” sözünden başka bir şey duyamaz¬sın. O gün ne korkunç bir gündür! Sen de onlarla bir¬likte sadece kendini düşündüğünü ve Rabbinin azab ve ceza¬sından kurtulmaya çalıştığını haykırırsın.
Allah katındaki değerlerine ve yüksek ma¬kamlarına rağ¬men, Âdem Safiyullah, İbrahim Halilullah, Musa Kelimullah, İsa Ruhullah ve Kelimetullah’tan herbirinin bile Rabbinin şiddetli gazabından korkarak: “Nefsî nefsî!” diye ses¬lendiği bir günü sen ne zannedersin?! O günkü korkun, tela¬şın, üzüntün ve endişenle kendini onlarla mukayese edebi¬lir misin? Peygamberler dahi, kalbi titreyişte ve endişede iken sendeki bu rahat tavırlar ile neyin hesabını vereceğini sanıyorsun ey nefsim?
Bir tek Hz Muhammed sav efendimiz emin halde olacak. O da bile Allahın rahmetinden dolayıdır. Netice O’nun şefaatinden sonra belli olacak. Bütün peygamberler, şefaat hakkı alacak olan sahabeler, sıdıklar, veliler dahi O şefaat etmeden zerre şefaat edemeyeceklerdir. Oysa sen bir sahabe değilsin, bir veli değilsin ey nefsim. Neyine güvenirsin, nedir bu vurdumduymazlığın? Uyan artık uyan.
Ey nefsim. Herkes, yok siyasi, yo izm’ler, yok ist’ler, şunlar bunlar peşinde koşarken seninde onlara aldanıp peşinden gitmeni anlamıyorum. O peşinden gittikleri öncüler dahi belki senden daha beter halde bulunacak ahirette. Onlarda şefaat arayıp, “nefsi nefsiiii” diye dövünecekken, sen şimdi bu dünyada onlardan ne medet bekliyorsun? Yol birdir, o da Hak yol İslam’dır ve Allahın yüce emirleridir. Ama bilmek yetmez, yaşamak gerekir.
Uyanma bakalım sen hala. Ezan vakti uyu yataklarda. Sokakta gez dolaş, “nasıl olsa gencim, ölüm yakın değil” de. Abdestsiz, cenabet halde gezinin bakalım. Ekranlardan leş aksın, zihinler körelsin. Bizde bön bön, bakalım onlara, kaptıralım kendimizi tuzaklara.
Bakalım nereye kadar?
Nereye kadar?
|